60. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK
Köyün girişindeki o meşhur çınar ağacının yanına vardıklarında, ormandan yayılan o ağır, geniz yakan yanık kokusu onları karşıladı. Şahran, atını durdurdu. Bakışları, birkaç saat önce çocuk sesleriyle, günlük telaşla dolu olan o meydana kaydı. Şimdi ise meydan, kelimenin tam anlamıyla bir kıyamet alanına dönmüştü.
Herkes atlarından indi. Ayhan, gördüğü manzara karşısında bir an nefesinin kesildiğini hissetti, kılıcını kınından bile çekemedi.
Ayhan: (Sesi titreyerek) "Neler... Neler oldu burada böyle? Bu sessizlik... Bu sessizlik bir insanın canını nasıl bu kadar yakabilir?"
Mehmet, yaralı bacağını sürüyerek birkaç adım attı. Yerde yatan bedenleri, paramparça olmuş kalkanları gördüğünde dizlerinin üzerine çöktü.
Mehmet: "Hayır... Allah’ım hayır! Herkes... Herkes ölmüş. Yaşlısından gencine, hepsi... Nasıl yaparlar bunu?"
Hasan, ellerini başına götürdü, sanki gördüğü manzarayı aklından silmek ister gibi sıktı. Hasan: "Bize pusu kurmadılar... Doğrudan canımıza, evimize, yuvamıza saldırdılar. Şahran... Şahran, buralar bizim topraklarımızdı, biz burayı cennet yapmıştık!"
Şahran ise hiçbir şey duymuyordu. Ayakları, az önce yaşanmış katliamın kanıyla boyanmış toprağa basarken, kalbinin durduğunu hissediyordu. Gözleri, meydandaki ceset yığınlarını birer birer tarıyordu. Ses tonu, bir komutanın gürültüsünden ziyade, içine çöken bir dağın sarsıntısı gibi çıktı.
Şahran: "Selma! Şahin! Neredesiniz?"
Sesi, yıkılmış evlerin arasında yankılandı ama cevap veren sadece rüzgârın ıslığıydı. Şahran, koşmaya başladı. Adımları düzensizdi, ruhu bedeninden ayrılmış gibiydi. Evlerin arasında, dağılmış eşyaların, kırılmış kapıların arasından geçti. Her köşe başında "Belki burada bir yere saklanmıştır" diye umut ediyordu ama gördüğü tek şey ölümün soğuk yüzüydü.
En sonunda, Selma’nın evinin önünde durdu. Kapı ardına kadar açıktı. İçerideki yıkımı gördü. Dışarıya, tam eşiğe doğru yöneldiğinde, hayatının en büyük enkazıyla karşılaştı.
Selma, göğsüne saplanmış hançerle, sırtüstü yerde yatıyordu. Gözleri, o son ana, o son acıya kilitlenmiş bir şekilde gökyüzüne bakıyordu.
Şahran, donup kaldı. Bir süre sadece durdu, hareket edemedi. Zaman, o noktada durmuştu. Yavaşça diz çöktü. Elleri, Selma’nın cansız bedenine uzanırken titriyordu. Göğsündeki o derin yarayı, hançerin kabzasını gördüğünde boğazından bir hıçkırık koptu.
Şahran: (Fısıltıyla) "Selma... Güzelim... Ben seni korumaya söz vermiştim. Ben senin arkanda duracaktım... Neredesin? Şahin nerede?"
Şahran, acıyla başını geriye atıp kükrercesine bir çığlık attı. Bu bir öfke çığlığı değildi; bu, tüm dünyasını kaybetmiş bir adamın son haykırışıydı. Yere kapandı, başını Selma’nın buz gibi olmuş ellerinin yanına koydu. Omuzları sarsılarak ağlıyordu. Hayatında ilk kez Şahran, o demir gibi sert, o asla yenilmeyen adam, bir çocuğun ağlayışı kadar savunmasızdı. Gözyaşları, Selma’nın kanıyla karışıp toprağa süzülüyordu.
Şahran: "Gidemedim... Yetişemedim... Seni o karanlığa nasıl bıraktım?"
Ayla, arkadan yavaşça yaklaştı. Gözlerinde yaşlar süzülüyordu ama o, Şahran’ın aksine bir görevi yerine getirir gibiydi. Sessizce, diz çöktü. Şahran’ın Selma’nın ellerini tutan titreyen ellerinin üzerine kendi ellerini koydu.
Ayla, Selma’nın o boşluğa bakan, korku dolu gözlerine baktı. Elini yavaşça uzattı. Parmak uçlarıyla, Selma’nın açık kalan göz kapaklarını nazikçe, sanki ona huzurlu bir uykuya dalıyormuş gibi yumuşakça kapattı.
Ayla: (Fısıldayarak) "Artık acı yok Selma. Artık beklemek yok. Huzurla uyu."
Etraftaki sessizlik, sadece Şahran’ın boğuk ağlama sesleriyle bozuluyordu. Köy, o an sadece bir harabe değil, bir adamın intikam yeminine sahne oluyordu. Şahran, yerdeki hançerin kabzasına elini uzattı, sıktı, sıktı ve kemikleri beyazlaşana kadar bırakmadı. Artık sadece bir kurt sürüsü yoktu; artık sadece yaşayan bir ölü, yürüyen bir intikam vardı.
Şahran’ın elleri, toprağın keskin soğuğuyla uyuşmuştu ama o hissetmiyordu. Selma’yı toprağa verirken, sanki kendi ruhunun bir parçasını da o çukurun derinliklerine gömüyordu. Diğerleri; Ayhan, Mehmet, Yusuf ve Hasan, köy meydanındaki diğer ölüleri yan yana dizmiş, hüzünlü bir sessizlikle onları defnetmeye hazırlanıyorlardı.
Ayla, bir kenarda ölenlerin üzerindeki eşyaları toplarken aniden durdu. Yüzünde tuhaf, anlık bir umut pırıltısı belirdi.
Ayla: "Yusuf, dur! Bir şeyi fark ettin mi?"
Yusuf, elindeki küreği yere bırakıp ona döndü. Yusuf: "Neyi Ayla?"
Ayla: "Bu meydanda... Ne bir çocuk cesedi var, ne de bir genç kız. Köyün bütün gençlerini ve çocuklarını alıp gitmişler. Hiçbirini burada bırakmamışlar."
Ayhan bu sözleri duyar duymaz, oturduğu yerden fırladı. Gözleri parlıyordu. Ayhan: "Bu ne demek biliyor musunuz? Yaşıyorlar! Hepsi yaşıyor. Yiyenim... Şahin yaşıyor! Onları öldürmemişler, köle diye ya da yem diye götürmüşler. Yaşıyorlar!"
Ayhan’ın bu feryadı Şahran’ı bir an için durdurdu. Şahran, Selma’nın üzerine son kürek toprağı attı. Hareketleri garip, ifadesi ise ölü bir kayadan farksızdı. Ayhan’ın sözleri sanki başka bir dünyadan geliyormuş gibi kulağına çalınıyordu ama o, hiçbir şeyi duymuyormuş gibi küreği bırakıp ellerindeki toprağı sildi. Şahran için dünya, o toprağın altındaki Selma’dan ibaretti.
Tam o sırada, köyün girişindeki tepede toz bulutları yükselmeye başladı. Bir ordu... Ama bu kez sıradan bir birlik değil, zırhlı ve nizami bir Osmanlı ordusu tepeden aşağı bir sel gibi akıyordu. En önde, atının üzerinde dimdik oturan Hakan Komutan vardı. Köye girdiğinde gördüğü manzara karşısında atını durdurdu. Yüzündeki o sert ifade, yerini derin bir keder ve öfkeye bıraktı.
Hakan: "Burada ne olmuş böyle? Bu nasıl bir vahşet?"
Ayhan: (Hakan’ın önüne gelerek) "Kurt maskeliler... Köyü bastılar, taş üstünde taş bırakmadılar. İnsanları katlettiler, sağ kalanları da esir alıp götürdüler. Bunu yapanların hâlâ cezası verilmedi, Hakan! Hâlâ nefes alıyorlar!"
Hakan, atından ağır hareketlerle indi. Gözlerini, bir heykel gibi mezarın başında bekleyen Şahran’a dikti. Hakan: "Biliyoruz. Birliğimize geç de olsa bölgeye ulaştı. Yolda o maskelilerden ikisini kıskıvrak yakaladık. Konuşturdum onları... Nereye gittiklerini, hangi maden yataklarında saklandıklarını artık biliyoruz."
Ayhan’ın yüzünde bir intikam ateşi yandı. Ayhan: "Biliyoruz demek... O zaman hemen yola çıkıyoruz. Bize yerlerini söyleyin, o cehennemi başlarına yıkacağız!"
Hakan, ağır adımlarla Şahran’a doğru yürüdü. Şahran hâlâ Selma’nın mezarının başında, boş gözlerle toprağı izliyordu. Hakan duraksadı, bir süre o sessizliğe saygı duydu.
Hakan: (Alçak sesle Ayhan’a dönerek) "O... O pek bir yere gelecekmiş gibi durmuyor. Şahran bitmiş."
Ayla, Hakan’ın yanına yaklaştı. Gözlerinde, tüm bu yıkımın acısını silip süpürecek kadar keskin bir kararlılık vardı. Küçücük bir kızın, bir kadının tüm o narinliğini atmış, yerine bir savaşçının çeliğini kuşanmıştı.
Ayla: "Şahran gelecek. Ama o, sadece bir intikam için gelmeyecek. O, cehennemin ta kendisi olarak gelecek. Benim intikamım da, bu köyün intikamı da onun ellerinden çıkacak. Hazırlanın komutan, eğer o esirleri geri istiyorsak, bu gece durmak yok."
Şahran, mezarın başından yavaşça kalktı. Üzerindeki toprağı silkelemedi bile. Ayhan, Yusuf, Mehmet ve Hakan’ın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde hiçbir ışık yoktu, sadece bir boşluk vardı. Ancak bu boşluk, içindeki o devasa fırtınanın en sakin yeriydi. Şahran, kılıcını çekti ve sessizce atına doğru yürüdü. Kelime etmedi. Artık ne bir komutana, ne de bir teşvike ihtiyacı vardı. İntikamın sesi, artık onun her nefes alışında duyuluyordu. Hakan, Şahran’ın bu sessiz ve korkunç kararlılığını görünce geriye çekildi; yolu açmıştı. Artık fırtınanın kopma vaktiydi.
