59. bölüm · Kurt Sürüsü

BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER 3 BÖLÜM 2: SURLARIN GÖLGESİNDE 4 BÖLÜM 3: GÜNEŞİN SON SAKİNİ 5 BÖLÜM 4: GÖLGE VE ÇELİK 6 BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER 7 BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ 8 BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ 9 BÖLÜM 8: AYRI YOLLAR, AYNI KADER 10 BÖLÜM 9: ESİR KAMPINDAKİ AYNA 11 BÖLÜM 10: DEMİR MASKELİ GÖLGE 12 BÖLÜM 11: GÖLGELERİN İÇİNDEKİ CELLAT 13 BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ 14 BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ 15 BÖLÜM 14: KESİLEN NEFES 16 BÖLÜM 15: KÜL VE UMUTSIZLIK 17 BÖLÜM 16: İS KOKULU SOFRA 18 BÖLÜM 17: GÖLGELERİN İHANETİ 19 BÖLÜM 18: KORKUNUN DUVARLARI 20 BÖLÜM 19: KÜL OLAN YALAN 21 BÖLÜM 20: SİYAHIN ÖFKESİ 22 BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE 23 BÖLÜM 22: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 24 BÖLÜM 23: ZİNCİRLERİN SOĞUKLUĞU 25 BÖLÜM 24: İZİN PEŞİNDE 26 BÖLÜM 25: TAŞ DUVARLARIN ARASINDAKİ ZİYAFET 27 BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE 28 BÖLÜM 27: KÜL VE ÖFKE 29 BÖLÜM 28: KÖYDEKİ SESSİZ FIRTINA 30 BÖLÜM 29: KIZIL OKÇUNUN YOLCULUĞU 31 BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN 32 BÖLÜM 31: KARLI YOLUN YORGUNLARI 33 BÖLÜM 32: ALTININ PARILTISI VE GÖLGENİN İZİ 34 BÖLÜM 33: GÖLGELERİN İZİNDE 35 BÖLÜM 34: DENİZDEN GELEN GÖLGE 36 BÖLÜM 35: ORMANIN GÖLGESİNDEKİ YABANCILAR 37 BÖLÜM 36: KUŞATMANIN EŞİĞİ 38 BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR 39 BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI 40 BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ 41 BÖLÜM 40: VEDA VE İSTANBUL'UN GÖLGESİ 42 BÖLÜM 41: GÖLGELERİN İSTİLASI 43 BÖLÜM 42: MASKE DÜŞERKEN 44 BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ 45 BÖLÜM 44: GECE VE KANIN ÇAĞRISI 46 BÖLÜM 45: KAOSUN ŞAFAĞI 47 BÖLÜM 46: BİR NEFESLİK HUZUR 48 BÖLÜM 47: GÖLGELERİN İLK CEVABI 49 BÖLÜM 48: SİSİN ARDINDAKİ FISILTILAR 50 BÖLÜM 49: İNTİKAMIN ÇAĞRISI 51 BÖLÜM 50: VADİ GİRİŞİNDEKİ KANLI KESİŞME 52 BÖLÜM 51: MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZ 53 BÖLÜM 52: ÇEMBERİN DARALDIĞI YER 54 BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS 55 BÖLÜM 54: ORMANIN GİZLİ SAKİNİ 56 BÖLÜM 55: KARANLIK UYKU 57 BÖLÜM 56: YENİ DÜZEN VE KEÇİ SAKALLI GÖLGE 58 BÖLÜM 57: YOLUN SONU VE ESKİ YARA 59 BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 60 BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK 61 BÖLÜM 60: HİÇLİĞİN KIYISINDA 62 BÖLÜM 61: LONDRA’NIN GÖLGESİ VE DEMİRİN SON DİRENİŞİ 63 BÖLÜM 62: ÇELİK VE İRADE 64 BÖLÜM 63: HANIN GÖLGESİNDE, YARINSIZ BİR GECE 65 BÖLÜM 64: KRALIN İŞTAHI 66 BÖLÜM 65: SAVAŞIN ÇAĞRISI VE KANLI BİR VEDA 67 BÖLÜM 66: FIRTINADAN ÖNCE 68 BÖLÜM 67: DENİZDEKİ GÖLGE VE KİBİR 69 BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ 70 BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE 71 BÖLÜM 70: VEDA VE İSYANIN EŞİĞİNDE 72 BÖLÜM 71: TAHTADAN DEVLERİN YÜRÜYÜŞÜ 73 BÖLÜM 72: ÖLÜLER VE ŞEREF 74 BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ 75 BÖLÜM 74: KESKİN SESSİZLİK 76 BÖLÜM 75: FIRTINA ÖNCESİ

Kültepe, adının aksine küllerinden doğmuş, hayata tutunmaya çalışan bir vahaydı. Sabahın ilk ışıkları, köy meydanındaki çeşmenin üzerine vururken suyun şırıltısı, haftalardır dinmeyen kılıç seslerinin yerini almıştı. Köyün içindeki hava, savaşın kanlı kokusundan ziyade taze pişmiş ekmek ve toprağın nemiyle doluydu.

Selma, köyün kenarındaki küçük kerpiç evin eşiğinde oturuyordu. Kucağında, üç yaşındaki oğlu Şahin vardı. Şahin, elindeki tahta parçasıyla toprağı eşeliyor, kendi kendine anlamsız cümleler kuruyordu. Selma’nın gözleri ise köyün girişindeki o bozuk patika yoluna kilitlenmişti.

Selma: (Şahin’in saçlarını okşayarak) "Baban gelecek Şahin. Gelecek ve bu defa ormanda kalmayacak. Bu defa sadece bizim için dönecek."

Şahin, başını kaldırıp annesinin yüzüne baktı, masum bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Köy meydanında kadınlar, büyük bir kazanın etrafında toplanmış, yaklaşan kış için erzak hazırlıyorlardı. İhtiyarlar, bir çınar ağacının altında oturmuş, eski günlerden, yani Karacan’ın zulmünden önceki zamanlardan konuşuyorlardı. Herkesin yüzünde belli belirsiz bir huzur vardı. Evlerin bacalarından yükselen dumanlar, sanki bu köyün hâlâ nefes aldığını dünyaya haykırıyordu.

Ancak bu huzur, bir bıçağın ucundaki denge gibiydi. Selma, içten içe duyduğu o korkuyu gizlemek için Şahin’i kendine biraz daha sıkı sarıyordu.

Selma: (Kendi kendine mırıldanarak) "Sanki rüzgâr bile bugün farklı esiyor. Bir ağırlık var üzerimde. Şahran, geç kaldın..."

Köyün dışındaki ormanlık tepelerin üzerinde, o huzurlu manzarayı bir kara leke gibi bozan siluetler belirdi. Tugay, kalın bir ağaç gövdesinin arkasından aşağıyı, yani köyü izliyordu. Yanında Zübeyir, Züleyha ve Kazım vardı. Arkalarında ise o boş bakışlı, her an ölüme hazır bekleyen kurt maskeli ordu, tek bir kıpırtı bile göstermeden dizilmişti.

Züleyha, elindeki bıçağı sabırsızlıkla taşa sürtüyordu. Züleyha: "Çocuk oynuyor... Kadın ona bakıyor. Huzurlu bir tablo, değil mi Tugay? Her şeyi yakıp yıkmak için tam vaktidir. Neden bekliyoruz?"

Tugay, gözlerini kırpmadan köyü süzüyordu. Çenesindeki o keçi sakalı, esen rüzgârla hafifçe titredi.

Tugay: "Acele edip avı ürkütmeyeceksin Züleyha. Şahran buraya dönmeli. Bizim işimiz sadece köyü yakmak değil; onun gördüğü her şeyi, sahip olduğu her şeyi elinden alırken, onun gözlerinin içine bakmak."

Zübeyir, kendi kendine bir şeyler mırıldanmaya başladı. Züleyir: "Işık sönecek... Karanlık, o çocuğun gülümsemesini yutacak. Şahran geldiğinde, geriye sadece kül ve sessizlik kalacak."

Kazım ise sadece bekliyordu. O, Tugay’ın işaretini bekleyen bir kılıç gibiydi. Yüzünde hiçbir duygu yoktu; ne hırs, ne de merhamet. Sadece görev vardı.

Tugay, köyün meydanındaki hareketliliği izlerken bir anlığına duraksadı. Köy, o kadar sıradan, o kadar insani bir yaşam sürüyordu ki, bu durum Tugay’ın içinde bir yerlerde o karanlık arzuyu daha da kamçılıyordu.

Tugay: "Bakın onlara... Sanki yarın hiç gelmeyecekmiş gibi yaşıyorlar. Şahran köyüne ulaştığında, bizim onları beklediğimizi bilmeyecek. Hakan ve diğerleri gitti, Şahran şu an tamamen savunmasız. Ayhan'ı da kaybettiğimize göre, artık bizi durduracak hiçbir şey yok."

Kazım: "Saldıralım mı?"

Tugay elini kaldırdı. Henüz değil. Köyün tam ortasında, o çeşmenin yanında toplananları izledi. Selma’nın oğluna olan o şefkat dolu bakışını gördü ve dudaklarında acımasız, neredeyse hayvani bir gülümseme belirdi.

Tugay: "Bekleyin. Gece çökene kadar bekleyeceğiz. Karanlık, bizim en sadık yoldaşımızdır. Gece yarısı olduğunda, burası bir köy değil, bir mezarlık olacak. Şahran geldiğinde, bizim sadece bekleyenler değil, beklediğimiz son olduğumuzu anlayacak."

Tugay işaretini verdi. Kurt maskeli ordu, ormanın gölgeleri içine iyice çekildi. Köyün o cıvıl cıvıl yaşamı, tepelerin üzerinden izlenen bir tiyatro sahnesi gibiydi; sahnede ışıklar yanıyor, oyuncular rollerini yapıyordu ama perdenin arkasında, onları bekleyen karanlık çoktan yerini almıştı. Selma, hâlâ Şahin ile vakit geçirirken, üzerlerinden geçen bir kuzgunun sesiyle irkildi. Bakışlarını tekrar gökyüzüne kaldırdığında, tepelerde bir hareketlilik sezer gibi oldu ama gördüğü tek şey, akşam güneşinin vurduğu kuru dallardı.

Fırtına, gelmek için güneşin batmasını bekliyordu.

Tugay, Zübeyir’in uyarısıyla tereddüt etti. Gözleri köy meydanındaki o masumane işlemlerde, kadınların gülüşlerinde ve çocukların neşesindeydi. Züleyha ve Kazım’ın gözlerindeki o kana susamışlık, Tugay’ın kendi içindeki karanlıkla birleşti.

Tugay: "Haklısınız. Şahran gelirse işler zorlaşır. Şimdi vuracağız, hiç beklenmedik bir anda. Saldırın!"

Tugay elini havaya kaldırdı ve indirdi. Ormanın sessizliği bir anda parçalandı. Köy meydanında ateş başında ekmek pişiren kadınların, odun kıran gençlerin huzuru, ilk okların ıslığıyla bozuldu. İhtiyar bir köylünün göğsüne saplanan ok, sanki köyün kaderine saplanmıştı. Ardından gelen ikinci bir ok, odun kıran gencin boğazını deldi ve genç, bir hırıltıyla yere yığıldı.

Selma: "SİLAHLANIN! KÖYÜMÜZE SALDIRI VAR!"

Selma, çığlık atan oğlu Şahin’i hızla evin içine sürükledi, "Sessiz ol, sakın çıkma!" diyerek kapıyı kilitledi ve kendi kılıcıyla kalkanını kaptı. Köyün eli silah tutan tüm erkekleri ve kadınları, kalkanlarını birbirine kenetleyerek savunma hattı kurdular. Arkadakiler, yaylarını gerip gizlice ok yağdırmaya başladı.

Kurt maskeliler bir anda üzerlerine yağan oklarla neye uğradıklarını şaşırdılar. İki dalga halinde gelen ok yağmuru, maskeli ordunun ön safını biçti. Ancak Zübeyir, kalkan duvarının arkasına sığınarak orduyu komuta etmeye başladı.

Köyün en yaşlısı, elinde titreyen kılıcıyla en ön saftaydı. Yanındaki Selma ona baktı, "Dede, içeri geç, sen çok yoruldun!" diye bağırdı.

İhtiyar: "Benim ömrüm savaşlarda geçti eli kılıçlı büyüdüm eli kılıçlı ölücem toprağa bile kılıçla giricem."

Selma: "Peki sen bilirsin dedecim."

O anda dehşet başladı. Kurt maskeliler, kalkan duvarına bir sel gibi çarptılar. Zübeyir’in kalkanı, Selma’nın kalkanına çarptığında çıkan ses, kemiklerin çatırdamasına karışıyordu. Köylüler cesurdu ama profesyonel bir katil sürüsüne karşı şansları azdı. Selma, bir maskelinin boynuna kılıcını indirip adamı yere serdi, ardından başka birine kalkanıyla vurdu. Kan her yere sıçrıyordu.

Tugay, kılıç ve kalkanıyla duvarı yıkan bir canavar gibi ilerliyordu. Kazım, kılıcıyla önüne geleni doğruyordu. O sırada yaşlı ihtiyar, bir maskeliyi hakladıktan sonra arkasına geçmeye çalışan bir Kurt Maskeli'nin kılıcını sırtında hissetti. İhtiyar diz çöktü. Kazım, başında durdu, "İyi dövüşüyorsun ihtiyar," dedi ve acımasızca kılıcını sallayarak başını kesti.

Savaşın kızıştığı anda Züleyha, Selma’nın karşısına dikildi. İki kadın, birbirine öfkeyle saldırdı. Kılıçlar havada şaklıyordu. Selma, Züleyha'nın hamlelerini kalkanıyla savurdu, hızla bir hamle yaparak kılıcını Züleyha’nın boğazına soktu. Züleyha, gözleri açık bir şekilde yere yığıldı.

Ancak zafer çok kısa sürdü. Köylüler birer birer düşüyordu. Selma, bir askeri öldürürken arkasından gelen Zübeyir’in o sinsi hamlesini fark edemedi. Zübeyir, hançeri Selma’nın tam göğsüne sapladı. Zübeyir, acı içinde yere yığılan Selma’ya bakıp soğuk bir şekilde gülümsedi.

Köy meydanı artık bir ceset yığınıydı. Saklanan kadınlar ve çocuklar, Kurt maskeliler tarafından yakalanıp esir edildi. Tugay, evin kapısını kırarak içeri girdi ve ağlayan küçük Şahin’i kucağına aldı. Selma, göğsündeki hançerle yerde çaresizce yatıyor, kanlar içindeki gözleriyle çocuğunu Tugay’ın kucağında görüyordu.

Selma: "Hayır... Hayır..." dedi, sesi hırıltıya dönüştü ve son nefesini toprağa verdi.

Köy artık ölüydü. Tugay, küçük Şahin’in ağlayışlarına aldırış etmeden, maskeli ordusuna madenlere yönelmelerini emretti. Oradaki elmasları ve değerli madenleri de alıp, arkalarında hiçbir şey bırakmadan karanlığa karışacaklardı. Kültepe, artık bir köy değil, Tugay’ın soğuk hırsının gömüldüğü bir sessizlik meydanıydı.