22. bölüm · Kurt Sürüsü

BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER 3 BÖLÜM 2: SURLARIN GÖLGESİNDE 4 BÖLÜM 3: GÜNEŞİN SON SAKİNİ 5 BÖLÜM 4: GÖLGE VE ÇELİK 6 BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER 7 BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ 8 BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ 9 BÖLÜM 8: AYRI YOLLAR, AYNI KADER 10 BÖLÜM 9: ESİR KAMPINDAKİ AYNA 11 BÖLÜM 10: DEMİR MASKELİ GÖLGE 12 BÖLÜM 11: GÖLGELERİN İÇİNDEKİ CELLAT 13 BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ 14 BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ 15 BÖLÜM 14: KESİLEN NEFES 16 BÖLÜM 15: KÜL VE UMUTSIZLIK 17 BÖLÜM 16: İS KOKULU SOFRA 18 BÖLÜM 17: GÖLGELERİN İHANETİ 19 BÖLÜM 18: KORKUNUN DUVARLARI 20 BÖLÜM 19: KÜL OLAN YALAN 21 BÖLÜM 20: SİYAHIN ÖFKESİ 22 BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE 23 BÖLÜM 22: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 24 BÖLÜM 23: ZİNCİRLERİN SOĞUKLUĞU 25 BÖLÜM 24: İZİN PEŞİNDE 26 BÖLÜM 25: TAŞ DUVARLARIN ARASINDAKİ ZİYAFET 27 BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE 28 BÖLÜM 27: KÜL VE ÖFKE 29 BÖLÜM 28: KÖYDEKİ SESSİZ FIRTINA 30 BÖLÜM 29: KIZIL OKÇUNUN YOLCULUĞU 31 BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN 32 BÖLÜM 31: KARLI YOLUN YORGUNLARI 33 BÖLÜM 32: ALTININ PARILTISI VE GÖLGENİN İZİ 34 BÖLÜM 33: GÖLGELERİN İZİNDE 35 BÖLÜM 34: DENİZDEN GELEN GÖLGE 36 BÖLÜM 35: ORMANIN GÖLGESİNDEKİ YABANCILAR 37 BÖLÜM 36: KUŞATMANIN EŞİĞİ 38 BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR 39 BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI 40 BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ 41 BÖLÜM 40: VEDA VE İSTANBUL'UN GÖLGESİ 42 BÖLÜM 41: GÖLGELERİN İSTİLASI 43 BÖLÜM 42: MASKE DÜŞERKEN 44 BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ 45 BÖLÜM 44: GECE VE KANIN ÇAĞRISI 46 BÖLÜM 45: KAOSUN ŞAFAĞI 47 BÖLÜM 46: BİR NEFESLİK HUZUR 48 BÖLÜM 47: GÖLGELERİN İLK CEVABI 49 BÖLÜM 48: SİSİN ARDINDAKİ FISILTILAR 50 BÖLÜM 49: İNTİKAMIN ÇAĞRISI 51 BÖLÜM 50: VADİ GİRİŞİNDEKİ KANLI KESİŞME 52 BÖLÜM 51: MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZ 53 BÖLÜM 52: ÇEMBERİN DARALDIĞI YER 54 BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS 55 BÖLÜM 54: ORMANIN GİZLİ SAKİNİ 56 BÖLÜM 55: KARANLIK UYKU 57 BÖLÜM 56: YENİ DÜZEN VE KEÇİ SAKALLI GÖLGE 58 BÖLÜM 57: YOLUN SONU VE ESKİ YARA 59 BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 60 BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK 61 BÖLÜM 60: HİÇLİĞİN KIYISINDA 62 BÖLÜM 61: LONDRA’NIN GÖLGESİ VE DEMİRİN SON DİRENİŞİ 63 BÖLÜM 62: ÇELİK VE İRADE 64 BÖLÜM 63: HANIN GÖLGESİNDE, YARINSIZ BİR GECE 65 BÖLÜM 64: KRALIN İŞTAHI 66 BÖLÜM 65: SAVAŞIN ÇAĞRISI VE KANLI BİR VEDA 67 BÖLÜM 66: FIRTINADAN ÖNCE 68 BÖLÜM 67: DENİZDEKİ GÖLGE VE KİBİR 69 BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ 70 BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE 71 BÖLÜM 70: VEDA VE İSYANIN EŞİĞİNDE 72 BÖLÜM 71: TAHTADAN DEVLERİN YÜRÜYÜŞÜ 73 BÖLÜM 72: ÖLÜLER VE ŞEREF 74 BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ 75 BÖLÜM 74: KESKİN SESSİZLİK 76 BÖLÜM 75: FIRTINA ÖNCESİ

Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırlarında, mevsimlerin sertliğine inat, toprağı titreten devasa bir güç ilerliyordu. Gökyüzü, günün ilk ışıklarıyla birlikte kızıl bir renge bürünürken, ufuk çizgisinde bir karaltı belirdi. Bu, sıradan bir birlik değil, bir imparatorluğun kudretini taşıyan, disiplin ve disiplinsizliği aynı anda emreden bir orduydu.

Binlerce atlı, toz bulutları arasında bir dalga gibi hareket ediyordu. Zırhların birbirine sürtünmesinden çıkan o ritmik, metalik ses; ordunun yürüyüşüne eşlik eden bir ölüm marşı gibiydi. Sancaklar, sert esen rüzgârla dalgalanırken üzerindeki hilal ve pençe sembolleri, güneşin altında parlıyordu. Askerlerin çoğunun üzerinde çelikten yapılmış göğüslükler, başlarında miğferler vardı. Her bir askerin gözünde, sadece emirlerin soğukluğu değil, fethetmenin getirdiği o körü körüne bağlılık okunuyordu.

Ordunun en önünde, devasa bir kara atın üzerinde, sanki toprağın kendisinden yaratılmış gibi duran bir figür vardı: General Gazanfer.

Gazanfer, heybetli cüssesiyle eyerine öyle bir oturuyordu ki, sanki atı ona değil, o atına hükmediyordu. Üzerindeki kaftan, kandan daha koyu bir mor renkteydi; üzerine işlenmiş sırma işlemeler, güneş vurdukça bir yılanın pulları gibi parlıyordu. Miğferini takmamıştı; kırlaşmış sakalı, sert ve keskin hatlı yüzünü bir çerçeve gibi çevreliyordu. Gözleri, önündeki uçsuz bucaksız yolu değil, o yolun sonundaki zaferleri görüyordu. Yüzündeki yara izi, aldığı her darbenin bir madalya gibi taşındığı geçmişin kanıtıydı.

Yanında, sancaktarından en seçkin muhafızına kadar herkes sessizdi. General, elini yavaşça belindeki ağır kılıcına attı. Kılıcın kabzası, saf altından ve ejderha derisinden yapılmıştı. Gazanfer, atını durdurduğunda, arkasındaki binlerce askerlik ordu da saniyeler içinde, bir tek komut dahi verilmeden tek bir vücut gibi durdu.

Gazanfer, ileriye, bozkırın ortasındaki o ıssız vadiye baktı. Sesi, sessizliği bir bıçak gibi kesti.

General Gazanfer: (Sakin ama meydan okuyan bir tonla) "Toprak kokusunu alıyor musunuz? Bu toprak, henüz bizim değil. Ama birazdan, nallarımın altında inleyecek."

Atını yavaşça bir kez daha mahmuzladı. Ordu, tekrar harekete geçti. Yürüyüşleri artık daha sert, daha kararlıydı. Gazanfer’in bakışları, o bölgedeki maden damarlarının bulunduğu tepeye doğru kaydı; sanki dağların altında yatan cevherin yerini, kalbiyle hissedebiliyordu.

Ordu ilerledikçe arkalarında bıraktıkları toz bulutu, güneşin ışığını kapatıyor, sanki hareket eden bir gecenin gölgesi vadiye iniyordu. General, yüzünde hafif bir gülümsemeyle kılıcının kabzasını sıktı. Hedef belliydi; oradaki hiçbir şey, bu ordunun durdurulmasına yetmeyecekti.

Yürüyüş devam etti. Atların kişnemeleri, kılıçların kınlarındaki gıcırtıları ve askerlerin düzenli ayak sesleri, doğanın tüm seslerini bastırarak vadiyi adeta bir tapınak gibi sessizliğe ve dehşete boğdu. Gazanfer, zaferinden o kadar emindi ki, arkasında bıraktığı yıkımı şimdiden hayal ederek, atını daha hızlı sürdü.

Gazanfer, vadiyi gören yüksek bir sırtın başında atını durdurdu. Ardındaki binlerce asker, emir beklemeden, adeta bir mekanizma gibi duruşa geçti. Atlar soluklanıyor, askerler ise disiplini bozmadan yere çöküyorlardı. Bir ordunun değil, bir makinenin sessizliği vardı ortalıkta.

General Gazanfer, atından yavaşça indi. Üzerindeki ağır zırh, yere her bastığında tok bir metal sesi çıkarıyordu. Yanına, ordunun iki ana kumandanı olan Yavuz ve Murat geldi. İkisi de yorgun ama yüzlerinde fetih arzusu olan, savaşta pişmiş adamlardı.

Murat: (Matarasından su içip ağzını sildi) "General, atlar uzun yoldan geldi. Bir saat mola vermemiz, önümüzdeki boğazı geçmeden önce onları dinlendirmemiz gerekmiyor mu?"

Gazanfer, elindeki deri eldivenleri çıkarıp kemerine taktı. Gözlerini vadiye dikmiş, uzaktaki o puslu dağlara bakıyordu. "Atlar dinlenir Murat. Ama bizim vaktimiz yok. Karalar denen o çapulcuların, bu topraklarda nasıl bir ağ kurduğunu biliyorsun. Onlar beklersek, tuzaklarını kuracak zamanı bulurlar."

Yavuz: (Bir kayanın üzerine oturup kılıcının kabzasını temizlemeye başladı) "Karalar... O maskeli soytarılar. Haberler doğruysa, Osmanlı'nın sınır uçlarına kadar sızmışlar. Sultan'ın emri açık; o bölgede ne kadar maskeli varsa, kökü kazınacak."

Gazanfer, Yavuz'un yanına yaklaştı. Sesi, sanki bir kuyuya taş atılmış gibi derin geliyordu. "Karalar sadece birer asker değil. Onlar, gölgede yaşayan zehirli bir sarmaşık. Osmanlı bu toprakları bir kez alır, ama bu tür pislikleri temizlemek her zaman uzun sürer. Bize saldıracaklarını duymuşlar. Haberi kim uçurduysa artık, demek ki korkmaya başlamışlar."

Murat: "Korkuyorlar elbet. Senin ismini duyduklarında kaçacak delik arıyorlar. Ama şu da bir gerçek General, bu bölgenin yerlisi olan, dağlarda yaşayan o çeteleri de hafife almamak lazım. Karalar'la dövüşürken bizim askerleri de araya sıkıştırmasınlar."

Gazanfer, alaycı bir şekilde güldü. "Yerliler mi? Onlar için bu savaş sadece birer toprak parçası. Bizim içinse bir kader. Osmanlı'nın kudretini, bu dağların arasındaki o kör kuyularda çürütmeyiz."

Etraftaki askerler kendi aralarında sessizce konuşuyorlardı. Birkaçı bir ağacın gölgesinde peksimetlerini kemiriyor, diğerleri ise miğferlerini çıkarıp başlarını serinletmeye çalışıyordu. Hiçbiri şakacı değildi. Hepsi yıllardır beraber savaştıkları için birbirlerinin gözünden ne düşündüklerini anlıyorlardı.

Yavuz: "Peki General, o bölgedeki madeni duydun mu? Sadece maskeliler değil, başka birileri de o madenin peşindeymiş. Eğer o hazine Karalar'ın eline geçerse, ordularına daha çok silah dökerler."

Gazanfer, yüzündeki yara izine hafifçe dokundu. Bakışları sertleşti. "Hazineymiş, madenmiş... Hepsi teferruat. Benim için önemli olan, Karalar'ın o siyah maskeli liderinin kafasını Sultan'ın önüne atmak. Geriye kalan her şey yakılıp yıkılacak. O maden, eğer Karalar'ın eline geçerse, sadece bir taş yığını olarak kalacak."

Mola devam ediyordu. Uzaktan, vadinin derinliklerinden gelen bir kartalın çığlığı, ordunun üzerindeki o tekinsiz sessizliği daha da derinleştirdi. Gazanfer, kılıcını toprağa dikti ve ellerini arkasında birleştirdi. Askerlerin disiplini, generalin kararlılığıyla birleşince, Kültepe ve çevresindeki herkes için kaçınılmaz olan o büyük hesaplaşmanın ilk gölgeleri vadiye inmeye başladı.

Gazanfer: "Yeterince dinlendik. Hazırlanın. Akşam olmadan o boğazı geçiyoruz."

Askerler tek bir söz etmeden, sanki bir tiyatro sahnesindeki oyuncular gibi, kalkıp yerlerini aldılar. Atlar yeniden kişnedi, toz bulutu yeniden yükselmeye başladı. Osmanlı'nın o ağır ve durdurulamaz yürüyüşü, bir kez daha bozkırın sessizliğini parçalayarak devam etti.

Osmanlı ordusu, dar bir geçidin içinde, iki yanından yükselen sarp kayalıkların arasına girdiğinde, General Gazanfer bir şeylerin ters gittiğini hissetti. Kuşlar gökyüzünden çekilmiş, ormanın derinliklerindeki o uğultulu sessizlik yerini metalik bir gerilime bırakmıştı.

Tam o anda, tepelerden bir ıslık sesi yükseldi. Ardından gökyüzü, güneşin ışığını kesecek kadar yoğun bir ok yağmuruyla karardı. Osmanlı askerleri, siper alacak vakit bulamadan delik deşik oldular. Atların kişnemeleri, askerlerin boğuk haykırışlarıyla birleşerek vadide bir ölüm korosu oluşturdu.

Kayalıkların tepesinden, bir kaya devini andıran bir figür belirdi. Karacan.

Sırtına kadar inen vahşi, dağınık saçları ve göğsüne kadar uzanan karman çorman sakalları arasından parlayan gözleri, kan açlığıyla doluydu. Bir elinde avuç içinden dirseğine kadar kanla kaplı ağır bir kılıç, diğer elinde ise dönerken havayı ıslatan, ağzı çentikli koca bir balta tutuyordu. Yanında ise onun ölümcül gölgeleri dizilmişti:

Alya: Kızıl saçları rüzgârda adeta bir yangın gibi savrulan, yayını her gerdiğinde bir Osmanlı askerini yere seren okçu kadın.

Akif & Hürhan: İkisi de sessiz, çevik, düşmanın zayıf anını kollayan iki suikastçı.

Piyat & Marhun: Ellerindeki ağır mızraklarla geçidi kapatan, geçeni geçirmeyen iki dev.

Adem: Karacan’ın sağ kolu. Kel kafası, yüzündeki derin yara izleri ve elindeki çift baltasıyla tam bir kasap. Gözlerinde ne acıma ne de korku vardı; sadece saf bir vahşet okunuyordu.

Karacan, bir kükremeyle kayalıklardan aşağı, Osmanlı’nın öncü birliğinin ortasına atladı.

Karacan: "KIRIN! HİÇBİRİNİ SAĞ BIRAKMAYIN!"

Savaş, bir kasap dükkanındaki şölen gibi başladı. Karacan baltasını bir savurduğunda, iki Osmanlı askerini tek hamlede yere serdi. Adem, kel kafasını bir mermi gibi düşmanlarının göğsüne vurup, ardından çift baltasını kullanarak en yakınındaki askeri ikiye böldü. Alya ise tepeden attığı oklarla Gazanfer’in muhafızlarını tek tek avlıyor, Hürhan ve Akif ise sis gibi aralara sızıp boğazları kesiyordu.

Gazanfer, gördüğü bu düzensiz ama dehşet verici vahşet karşısında öfkeden kudurmuştu. Atından atlayıp kılıcını çekti. "SAFLARI KORUYUN! DAĞILMAYIN!" diye kükredi ama askerleri zaten kaostaydı.

Karacan, üzerine gelen üç askeri kılıcının tek darbesiyle dağıtıp doğrudan Gazanfer’e yöneldi. Gazanfer’in disiplinli ve usta kılıç tekniği, Karacan’ın kontrolsüz, vahşi ve tahmin edilemez darbeleriyle çarpıştı.

Karacan: (Sırıtan bir yüzle, nefes nefese) "General... Senin o süslü Osmanlı zırhın, benim baltamın tadına hiç bakmamışa benziyor!"

Gazanfer: (Dişlerini sıkarak, kılıcını bloklarken) "Senin gibileri bu topraklardan çok sildim, seni de silerim!"

Karacan, kılıcıyla Gazanfer’in kılıcını kilitleyince, diğer elindeki baltayı savurdu. Gazanfer, son anda geri çekilerek baltadan kurtuldu ama Karacan’ın sert bir tekmesiyle geriye savruldu. Gazanfer yere düşerken toprağı kavrayıp ayağa kalktı. Karacan’ın gözlerinde, bir hayvanın avını köşeye sıkıştırdığı o anın ışığı vardı.

Karacan baltasını yere çaldı, Gazanfer ise yorgun ama vakur bir şekilde tekrar gardını aldı. Çevrede Alya'nın yayından çıkan okların vızıltısı, Adem’in kestiği düşmanların kanlı çığlıkları ve Piyat ile Marhun’un mızraklarını sapladığı askerlerin boğuk iniltileri birbirine karışıyordu.

Bu artık bir savaş değil, bir imha töreniydi. Karacan, Gazanfer’in boğazına doğru baltasını havaya kaldırdığında, vadideki kanın kokusu havayı ağırlaştırmıştı. İkisi de birbirine kilitlenmiş, Osmanlı’nın disiplini ile bozkırın en vahşi öfkesi arasındaki o son saniyeleri yaşıyordu. Karacan bir kez daha bağırdı: "BUGÜN BURADA KİMSE YAŞAMAYACAK!"