2. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER
Savaş meydanındaki dumanlar ağır ağır çökerken, Şahran’ın ellerindeki kan kurumaya başlamıştı. Yanında, miğferindeki çatlağı kontrol eden Kanı vardı. İkisi, yorgunluktan bitap düşmüş atlarının yanına çömelmişlerdi. Şahran, gözlerini uzak orman hattından ayıramıyordu.
Şahran: "Dün gece gördüğüm şey... Aklımdan çıkmıyor Kanı. Bir kurttu, evet. Ama bildiğimiz o dağ kurtlarından değil. Çok büyüktü, devasa bir şey. İki ayağının üzerinde, bir insan gibi dikilmişti. Gözleri... O gözler, bir hayvana ait olamayacak kadar zekiydi."
Kanı, elindeki su kabından bir yudum alıp güldü. Yorgunluğuna rağmen sesindeki alaycılık eksilmemişti.
Kanı: "Çok kan kaybettin Şahran. Savaşın stresi, uykusuzluk... İnsan görmediği şeyi kendine benzetirmiş. Belki de gördüğün sadece dikilen bir ayıdır, kafa yerinde değilken her şey canavara benzer."
Şahran cevap verecekken, Osmanlı General’i atını hırsla onların olduğu tarafa sürdü. Yüzü çamur ve barutla kaplıydı.
General: "Şahran!"
Şahran hemen ayağa kalkıp selam verdi.
General: "Atına bin. Yanına sadece en güvendiğin adamı al. Şu rulo... Bunu Fatih Osman’a bizzat teslim edeceksin. Yolda durmak yok, dinlenmek yok. Karalar ordusunun kalıntılarının peşimizde olduğunu biliyoruz, dikkatli ol. Hızla gidin."
Şahran: "Emrin olur generalim."
Şahran, Kanı’ya işaret etti. İkisi hızlıca atlarına sıçradılar. Kanı, atının dizginlerini çekerken arkasındaki savaş meydanına son bir kez baktı, sonra Şahran’ın yanına yanaştı.
Kanı: "Gene bizi en tehlikeli göreve gönderdiler. Ne var acaba bu ruloda? Osman şahımızın gönlünü mü alacağız?"
Şahran: "Bizi ilgilendirmez. Bildiğim tek şey, o mektup oraya ulaşana kadar nefes almayacağımız."
Atlarını dörtnala sürmeye başladılar. Vadiyi geride bırakıp sarp dağ yollarına girdiklerinde, gökyüzü iyice kararmıştı. Yol, sık ormanların arasından geçen, insanı tedirgin eden bir patikaydı.
Kanı: "Şahran, şu orman... Sanki bizi izliyorlar gibi. O dediğin canavar, belki de bizi bekliyordur."
Şahran cevap vermedi, sadece elini kılıcının kabzasına götürdü. Tam o anda, ormanın derinliklerinden o tanıdık hırıltı yükseldi. Sadece bir tane değildi; sanki vadinin her yerinden, ağaçların arkasından, taşların gölgesinden onlarca hırıltı geliyordu.
Şahran: "Bırak konuşmayı Kanı, atını sür! Sadece sürmeye devam et."
Ormanın karanlığında sarı gözler birer yıldız gibi yanıp sönmeye başladı. Bir tane, beş tane, on tane... Karanlığın içinden koca pençelerin ağaç gövdelerini parçalayan o tok sesleri geliyordu. Şahran, arkasına dönüp bakmadı ama bir sürünün onları avlamak için yemin ettiğini hissediyordu. Artık tek dertleri mektubu yetiştirmek değildi; artık dertleri, o karanlık ormandan canlı çıkmaktı.
Gökyüzü, sanki üzerine ağır bir kurşun dökülmüş gibi simsiyah ve alçaktı. Dağ geçidinin tepesindeki bulutlar, rüzgarla birlikte bir o yana bir bu yana savruluyor, ay ışığının geçmesine izin vermiyordu. Atların nallarının taşlara çarpma sesi, uçurumun derinliklerinde yankılanıyor, başka hiçbir ses duyulmuyordu. Orman, derin bir nefes alıp tutmuş gibi sessizdi.
Şahran, atının boynundaki yeleleri hafifçe okşayarak tempo tutturdu. Gözleri sürekli yolun iki yanındaki karanlık ağaç kümelerindeydi. Kanı ise biraz geride kalmış, kılıcının kınını dizine vurarak ritim tutuyordu.
Kanı: "Bu hava... Sanki bir şeylerin habercisi gibi. Hissediyor musun? Kuşlar bile ötmüyor, orman sanki bizi izlemek için nefesini tutmuş gibi."
Şahran: "Hissediyorum. Ama korkuyla değil, teyakkuzla bakıyorum. O gördüğüm şey... Sadece benim yorgunluğum değildi Kanı. Bu dağların artık eskisi gibi olmadığını biliyorum."
Kanı: (Gülümseyerek ama gözleri tedirgin) "Senin o gördüğün yaratık, eğer gerçekse, neden Osmanlı ordusuna değil de sadece bize, ormanın içinde pusuya yatıyor? Belki de sadece açtır, ya da bizden daha büyük bir tehdit yaklaşmaktadır."
Şahran: "Açlık başka, intikam başka. O yaratığın gözlerinde açlık yoktu, bir plan vardı. Bir ordu gibi değil, bir sürünün uyumuyla hareket ediyorlar. Generalin bu ruloyu neden bu kadar acele gönderdiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Osman Şahı da biliyor olabilir."
Kanı: "Eğer biliyorsa, neden sadece bir avuç askeri o vadide harcadı? Neden bu yaratıkları yok etmek için ağır süvarileri sürmedi?"
Şahran: "Belki de mermi kılıç işlemediği için. Ya da belki de o yaratıklar, bu toprakların bizden önce gelen asıl sahipleriydi."
Atlar bir anda kişneyip duraksadılar. Önlerindeki yol, dev bir kaya parçasıyla kesilmişti. Şahran, yavaşça atından indi, elini kılıcının kabzasına götürdü. Kanı da aynı şekilde silahına davrandı. Etraf tamamen zifiri karanlıktı.
Kanı: "Şahran... Bak, oraya bak."
Şahran başını kaldırıp kayanın tepesine baktı. Karanlığın içinde, sanki bulutlar aralanmış gibi sadece iki parlak kehribar göz belirdi. Sonra bir tane daha, bir tane daha... Sayıları bir düzineyi bulmuştu. Ama asıl korkutucu olan, en tepedekiydi.
Kayalığın üzerinde, adeta bir insan gibi iki ayağı üzerinde dikilen, gövdesi devasa, kılları geceyi bile karartan bir siluet belirdi. Yaratık, kollarını iki yana açıp göğsünü gerdiğinde, göğüs kafesinin genişliği bir ayıdan farksızdı. Ağzını hafifçe açtığında, ay ışığının altında parlayan dişleri kama gibi sivriydi.
Yaratık, aşağıya doğru hafifçe eğildi ve boğazından gelen o derin, sanki yeryüzünü titreten mekanik hırıltıyı çıkardı. Bu bir uyarı değil, bir davetti. Ormanın dört bir yanından, düzinelerce çift kehribar göz aynı anda yanıp sönerek yola doğru inmeye başladı. Şahran, kılıcını kınından yavaşça çekerken, çeliğin o keskin sesi sessizliği böldü.
Şahran: "Kanı, kalkanını kilitli tut. Bu gece kılıcın kestiği değil, kalkanın dayandığı hayatta kalacak."
Karanlığın içinden ilk gölge, bir mermi hızıyla Şahran’ın üzerine atıldı. Artık yolun sonuna gelmişlerdi.
Üzerlerine atılan karaltı, bir gülle gibi Şahran’ın üzerine çöktü. Kurt, bildikleri hayvanların aksine hantal değil, bir suikastçı kadar hızlıydı. Şahran, son anda kalkanını siper ederek yaratığın o devasa çenesini durdurdu; dişleri metale geçtiğinde çıkan gıcırtı, Şahran’ın dişlerini sızlattı. O sırada diğerleri, atların etrafını bir çember gibi sardı. Atlar, dehşet içinde kişneyip arka ayakları üzerine kalktı, şaha kalkıp kişnerken süvarilerini üzerinden atmamak için direniyordu.
Şahran: "Dizginleri bırakma Kanı! Atları sıkı tut!"
Kurtlar sadece saldırmıyor, sanki bir askeri düzenle etraflarını daraltıyorlardı. Gözlerinde açlıktan ziyade, tuhaf bir nefret vardı; sanki bilinçli bir kötülükle hareket ediyorlardı. Bir tanesi Şahran’ın kalkanına çarparak onu yere düşürdü. Şahran, çamurun içinde sırtüstü yuvarlanırken, yaratığın üzerine atılan siluetini havada yakaladı. Kılıcını, kurtun tam kafatasının üzerine, bir balta gibi indirdi. Çelik kemiği yardığında, havaya sıcak bir duman yayıldı. Kurt, cansız bir yığın gibi Şahran’ın üzerine düştü. O an, diğer kurtlar sanki görünmez bir emir almış gibi, çıkardıkları o boğuk hırıltılarla aniden ormanın karanlığına geri çekildiler.
Saatler sonra, şehrin surlarına yaklaşmışken, derme çatma bir ateş yakıp oturdular. İkisi de bitkindi. Şahran, kurumuş kanı bacağından temizlerken, Kanı elindeki bir parça ekmeği ateşin üzerinde ısıtıyordu.
Kanı: "Gördün mü nasıl kaçtılar? Sanki bizi değil de, sadece o geçidi koruyorlardı. Şahran, hepsi bizim gibiydi... Hani, şu Karalar ordusundaki askerler gibi. Onlar da bizden, Osmanlı’dan. Neden kendi topraklarımızda, kendi insanımıza kılıç çekiyoruz? Bu savaşın sonu ne?"
Şahran: "Toprak bölünüyor Kanı. İnsanlar güç istiyor, efendilerse kurban. Biz sadece emirlerin ucundaki soğuk çeliğiz. Onlar da öyle. Ama dün geceki o şey... O, savaşın bir parçası değil."
Kanı: "Haklısın. Sanki dünya kabuğunu çatlatmış da altından başka bir şey çıkmış gibi..."
Kanı cümlesini bitiremeden, ateşin alevleri bir anda harladı ve söndü. Ormanın sessizliğini, dalların kırılma sesi değil, koca bir bedenin yere basarken çıkardığı o tok, ezici ağırlık böldü.
Ateşin loş ışığında gördükleri şey, mantıklarını zorladı. Uzun, tüylü ama kaslı bir gövde. İnsan eline benzeyen ama on parmak uzunluğunda pençeleri olan, ayağa kalktığında heybetiyle ateşi gölgeleyen bir dev...
Kanı: (Geriye doğru sürünerek, sesi titriyor) "Şahran... Bu da ne böyle? Bu bir kurt değil, bu bir kabus!"
Şahran: (Kılıcına uzanıyor) "Bilmiyorum... Ama dostça gelmediği kesin!"
Yaratık, aralarında hiçbir laf etmeden, bir yay gibi gerilip ileri atıldı. Şahran, kendini yana attı ama yaratığın pençesi, Şahran’ın omzundan koluna kadar olan deriyi, sıcak bir kağıdı keser gibi yardı. Şahran acıyla yere kapaklandı. Kanı, elindeki kısa kılıçla yaratığın bacağına daldı ancak yaratık, göğsündeki tüylerin arasından uzanan o pençeleriyle Kanı’yı yakaladı.
Kanı’nın göğsü, sanki bir tırmıkla değil, bir bıçakla derin derin kesiliyordu. Yaratık, Kanı’yı havaya kaldırıp savurduğunda, genç adamın göğüs kafesi parçalanmış, ciğerlerinden gelen o hırıltılı nefes sesleri duyulmaya başlanmıştı.
Şahran: "KANI!"
Şahran, yoldaşının o halini görünce korkusunu bir kenara bıraktı. İçindeki öfkeyle yaratığın üzerine atıldı. Kılıcını hiç durmadan, adeta bir çılgın gibi yaratığın böğrüne, omuzlarına, bacaklarına indirdi. Yaratık, Şahran’ın darbeleriyle geri adım attı. Şahran, yaratığın boğazını hedef aldı; kılıcı, sertleşmiş deriyi ve kasları yarıp geçerek soluk borusuna sapladı. Yaratık, boğazından gelen bir kan şırıltısıyla yere yığıldı.
Şahran, titreyen elleriyle Kanı’nın yanına koştu. Kanı’nın göğsünden fışkıran kan, Şahran’ın ellerini boyuyordu.
Kanı: (Zayıf bir fısıltıyla, gözleri kayıyor) "Şahran... Çok acı... İçim yanıyor... Yardım et..."
Şahran: (Ağlayarak, elini yaranın üzerine bastırıyor) "Tamam Kanı, buradayım. Sakin ol, nefes al, biraz daha dayan!"
Kanı: "Artık... artık bitti. Git... Mektubu... götür..."
Kanı’nın eli, Şahran’ın kolunu sıktı ve aniden boşluğa düştü. Gözleri, ormanın tepesindeki o karanlık gökyüzüne sabitlendi. Göğsündeki o hırıltı kesildi. Şahran, yoldaşının cansız bedeniyle soğuk ormanın ortasında, elinde kanlı bir mektup ve parçalanmış bir kılıçla öylece kalakaldı. Rüzgar, sadece ölümü getiren bir uğultuyla esiyordu.
