54. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS
Vadinin sessizliği, sadece uzaklardan gelen bir baykuşun çığlığıyla bozuluyordu. Şahran, dizleri kan içinde, elinde tuttuğu düşmanının maskesinden tutup onu bir kaya parçasına yasladı. Adamın soluk alışverişi zayıftı, sırtındaki ok saplı duruyordu ama vücudu bir heykel kadar hareketsizdi.
Şahran, karşısındaki maskeli figürün o boş göz deliklerine doğru eğildi. Sesindeki öfke yerini soğuk bir merak ve acı bir umuda bırakmıştı.
Şahran: "Bize ne yaptıklarını, bu maskeyi neden taktığını, kime hizmet ettiğini söyle! Konuş! Eğer bir iraden varsa, bana neden kardeşim Ayhan’ın kılıcını taşıdığını anlat!"
Boz Kurt maskeli olan, hiçbir tepki vermedi. Sadece ağır ağır soluyordu. Ne bir inilti, ne bir baş hareketi, ne de bir savunma isteği vardı. Adeta ruhu bedeninden çekilmiş, geriye sadece bir et yığını bırakılmıştı.
Hakan, arkasında kılıcını temizleyerek yaklaştı. Yüzünde, çatışmanın yorgunluğu ve düşmana duyduğu o saf nefret vardı.
Hakan: "Şahran, yorulma. O ağzını açmayacak. İçlerinde ne bir insanlık, ne bir korku ne de bir vicdan kırıntısı kalmış. Yaralarını sarmak bile zaman kaybı. Öldür onu, bitsin gitsin. Zaten çok kan kaybetti, birazdan kendi kendine geberip gidecek."
Şahran, Hakan’ı duymuyor gibiydi. Elleri titreyerek uzandı ve adamın deri maskesinin bağcıklarını kavramaya başladı. Bağlar kurumuş kanla birbirine yapışmıştı, deri soğuk ve nemliydi.
Şahran: "Hayır... Hayır, bir şey var. Gözlerindeki o bakış... Bir yerden tanıdık geliyor."
Şahran, maskenin kenarlarını kavrayıp sertçe geriye doğru çekti. Deri maske, adamın yüzünden bir parça deriyle birlikte sökülür gibi çıktı. Şahran’ın elleri havada asılı kaldı. Bir an için nefesi kesildi, dünya başına yıkıldı.
Karşısında duran, Ayhan’dı. Kardeşi... Bir kış boyunca yasını tuttuğu, öldüğünü sandığı Ayhan. Ama o, Şahran’ın bildiği Ayhan değildi. Yüzü solgun, göz altları çökmüş, ifadesi ise o kadar donuktu ki, sanki karşısında bir insan değil, bir ruhsuzluk timsali duruyordu.
Şahran: (Sesi çatallanarak, bir fısıltı gibi) "Ayhan... Ayhan bu sensin... Yaşıyorsun! Kardeşim, ben buradayım!"
Şahran bir hamlede ellerini uzatıp kardeşini omuzlarından tuttu. Ancak Ayhan tepki vermedi. Ne gözleri seğirdi, ne vücudu bir titreme yaşadı. Sadece Şahran’ın gözlerinin içine, o dipsiz boşlukla bakmaya devam ediyordu. Sanki Şahran bir kaya parçasıyla konuşuyordu.
Yusuf: (Dehşetle yaklaşarak) "Bu... Bu Ayhan mı? Şahran, o... o neden bizi tanımıyor?"
Mehmet: "Tanımıyor değil Şahran... O görmüyor bile. Sanki içindeki her şeyi sökmüşler, geriye sadece bir gölge bırakmışlar."
Şahran, titreyen elleriyle kardeşinin bağlı ellerini çözmeye yeltendi. Gözlerinden yaşlar dökülmeye başlamıştı. Tam o anda Hakan, Şahran’ın omzuna ağır elini koyup onu sertçe durdurdu.
Hakan: "DUR Şahran! Yapma şunu!"
Şahran: "Bırak beni Hakan! Kardeşimi geri aldım! Onu çözeceğim!"
Hakan: (Sesi sert ve otoriterdi) "O senin kardeşin olabilir, evet. Ama o maskenin altından çıkan şey, artık senin bildiğin o çocuk değil. O senin gibi düşünmüyor, senin gibi hissetmiyor. Onu çözdüğün an, ilk yapacağı şey hançerini senin boğazına saplamak olacak! Görmüyor musun? Gözlerinde ne bir kıvılcım var ne de bir tanıma belirtisi! O bir kukla, Şahran! Sadece bir kukla!"
Şahran, kardeşinin o donuk bakışlarıyla Hakan’ın söyledikleri arasında sıkışıp kalmıştı. Elleri Ayhan’ın bağlı bileklerinde asılı duruyordu. Ayhan ise sanki etrafında dönen bu dramdan tamamen bağımsız, kendi karanlığında hapis bir şekilde, Şahran’ın yüzündeki acıyı bile idrak edemeden öylece duruyordu. Vadinin soğuğu, artık sadece havada değil, Şahran’ın kalbine de işlemeye başlamıştı. Kardeşine kavuşmuştu, ama aslında onu sonsuza kadar kaybettiğini o an anlamıştı.
Vadi, ölüm sessizliğine bürünmüştü. Şahran’ın elleri, Ayhan’ın soğuk ve hareketsiz bileklerinde titriyordu. Hakan’ın sözleri, havada asılı kalan bir infaz kararı gibi ağırlıkla çöktü.
Şahran: (Fısıltı gibi) "Peki... Kardeşime ne olacak Hakan? Bu hale nasıl geldiğini bile araştırmadan mı hüküm vereceksin?"
Hakan: "Şahran, gözlerini aç! Bu adam vatanına ihanet etti, saf değiştirdi. Kendi sancaktarlarını, askerlerini biçti. Devletin yasası açıktır; ihanetin bedeli tektir, onun cezasını bizzat Şah verecek."
Hasan, bacağındaki acıyı unutmuş gibi öne atıldı, yüzünde acı ve isyan vardı. Hasan: "Hakan, yapma! O daha çocuk! Belli ki büyülenmiş, aklı alınmış. Onu öldürürlerse bir daha asla geri gelmez!"
Hakan, Hasan’ın üzerine bir adım yürüdü, sesi öfkeden titriyordu. Hakan: "O çocuk dediğin adam az önce bacağındaki yarayı açan kişi! Seni öldürmeye çalışırken hiç tereddüt etti mi? Kendi gözlerinle gördün, o sadece bir cellattı!"
Mehmet, kılıcının kabzasını tutarak Hakan’ın karşısında dikildi. Mehmet: "Yetkin sınırlı Hakan, unutma! Biz de Osman Şah’a bağlıyız, senin emrine değil! Onu yargılamak ya da infaz etmek senin haddin değil!"
Hakan: (Elini kılıcına atarak) "Benim sınırımı sen mi tayin edeceksin Mehmet? Benim bu topraklarda sınırsız yetkim var, devletin bekası için gerekirse kardeşini de, seni de burada bırakırım!"
Gerilim o noktaya gelmişti ki Şahran, kardeşinin o boş bakışlarından başını kaldırıp Hakan’a baktı. Gözlerinde daha önce hiç görülmemiş bir karanlık vardı. Bir anlık hamleyle belindeki kısa bıçağı çekti ve Hakan’ın boğazına dayadı. Hakan’ın etrafındaki diğer askerler aynı anda kılıçlarını Şahran’a doğrulttu.
Şahran: (Bağırarak) "SİLAHLARI BIRAKIN! Yoksa onu hemen burada keserim! Hakan, sakın kıpırdama, nefes bile alma!"
Hakan, boğazındaki çeliğin soğukluğunu hissedince gözlerini kıstı, sesi hayret ve öfke doluydu. Hakan: "Şahran... Sen ne yaptığını biliyor musun? Bu ihanettir! Kardeşinle birlikte mi ölmek istiyorsun?"
Şahran’ın gözlerinden bir damla yaş düştü, sesi kararlılıkla kükredi. Şahran: "Gerekirse evet! O benim öz kardeşim, ailemden geriye kalan son nefesim. Onu bulmuşken ellerimle ölüme mi teslim edeceğim? Askerler! Bırakın silahlarınızı! Hepimiz aynı topraklar için savaştık, düşman karşımızda dururken birbirimize kılıç mı sallayacağız?"
Mehmet kılıcını yere bıraktı, çevresindeki askerlere bakıp, "Beyler, yapmayın! Biz birbirimizin kanını dökersek, o maskeli piçler arkamızdan gülerek izleyecek! Düşman dururken birbirimizi mi öldüreceğiz?" diye haykırdı.
Hasan da yaralı bacağına rağmen araya girmeye çalıştı. Hasan: "Ayıptır, günahtır! Bir kardeş acısı daha çekilmez, bırakın bu inadı!"
Şahran, Hakan’ın boğazındaki bıçağı bir an olsun gevşetmeden Yusuf’a döndü. Şahran: "Yusuf! Hemen buraya Ayla’yı çağır! O bu bitkilerden, bu garip hallerden anlar. Kardeşimin zihnine ne ektiklerini bulmamız lazım. Çabuk ol!"
Yusuf başını sallayıp ormanın içine, Ayla’yı bulmak üzere hızla koştu. Şahran, Hakan’a bakmaya devam ediyordu; artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Eğer Ayhan’ı kurtaramazsa, devletin kılıcıyla mı yoksa kendi vicdanıyla mı öleceğine karar vermesi gerekecekti. Vadi, bir anda kardeş kavgasıyla hain bir sessizliğe bürünmüştü.
