8. bölüm · Kurt Sürüsü

BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER 3 BÖLÜM 2: SURLARIN GÖLGESİNDE 4 BÖLÜM 3: GÜNEŞİN SON SAKİNİ 5 BÖLÜM 4: GÖLGE VE ÇELİK 6 BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER 7 BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ 8 BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ 9 BÖLÜM 8: AYRI YOLLAR, AYNI KADER 10 BÖLÜM 9: ESİR KAMPINDAKİ AYNA 11 BÖLÜM 10: DEMİR MASKELİ GÖLGE 12 BÖLÜM 11: GÖLGELERİN İÇİNDEKİ CELLAT 13 BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ 14 BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ 15 BÖLÜM 14: KESİLEN NEFES 16 BÖLÜM 15: KÜL VE UMUTSIZLIK 17 BÖLÜM 16: İS KOKULU SOFRA 18 BÖLÜM 17: GÖLGELERİN İHANETİ 19 BÖLÜM 18: KORKUNUN DUVARLARI 20 BÖLÜM 19: KÜL OLAN YALAN 21 BÖLÜM 20: SİYAHIN ÖFKESİ 22 BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE 23 BÖLÜM 22: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 24 BÖLÜM 23: ZİNCİRLERİN SOĞUKLUĞU 25 BÖLÜM 24: İZİN PEŞİNDE 26 BÖLÜM 25: TAŞ DUVARLARIN ARASINDAKİ ZİYAFET 27 BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE 28 BÖLÜM 27: KÜL VE ÖFKE 29 BÖLÜM 28: KÖYDEKİ SESSİZ FIRTINA 30 BÖLÜM 29: KIZIL OKÇUNUN YOLCULUĞU 31 BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN 32 BÖLÜM 31: KARLI YOLUN YORGUNLARI 33 BÖLÜM 32: ALTININ PARILTISI VE GÖLGENİN İZİ 34 BÖLÜM 33: GÖLGELERİN İZİNDE 35 BÖLÜM 34: DENİZDEN GELEN GÖLGE 36 BÖLÜM 35: ORMANIN GÖLGESİNDEKİ YABANCILAR 37 BÖLÜM 36: KUŞATMANIN EŞİĞİ 38 BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR 39 BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI 40 BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ 41 BÖLÜM 40: VEDA VE İSTANBUL'UN GÖLGESİ 42 BÖLÜM 41: GÖLGELERİN İSTİLASI 43 BÖLÜM 42: MASKE DÜŞERKEN 44 BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ 45 BÖLÜM 44: GECE VE KANIN ÇAĞRISI 46 BÖLÜM 45: KAOSUN ŞAFAĞI 47 BÖLÜM 46: BİR NEFESLİK HUZUR 48 BÖLÜM 47: GÖLGELERİN İLK CEVABI 49 BÖLÜM 48: SİSİN ARDINDAKİ FISILTILAR 50 BÖLÜM 49: İNTİKAMIN ÇAĞRISI 51 BÖLÜM 50: VADİ GİRİŞİNDEKİ KANLI KESİŞME 52 BÖLÜM 51: MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZ 53 BÖLÜM 52: ÇEMBERİN DARALDIĞI YER 54 BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS 55 BÖLÜM 54: ORMANIN GİZLİ SAKİNİ 56 BÖLÜM 55: KARANLIK UYKU 57 BÖLÜM 56: YENİ DÜZEN VE KEÇİ SAKALLI GÖLGE 58 BÖLÜM 57: YOLUN SONU VE ESKİ YARA 59 BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 60 BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK 61 BÖLÜM 60: HİÇLİĞİN KIYISINDA 62 BÖLÜM 61: LONDRA’NIN GÖLGESİ VE DEMİRİN SON DİRENİŞİ 63 BÖLÜM 62: ÇELİK VE İRADE 64 BÖLÜM 63: HANIN GÖLGESİNDE, YARINSIZ BİR GECE 65 BÖLÜM 64: KRALIN İŞTAHI 66 BÖLÜM 65: SAVAŞIN ÇAĞRISI VE KANLI BİR VEDA 67 BÖLÜM 66: FIRTINADAN ÖNCE 68 BÖLÜM 67: DENİZDEKİ GÖLGE VE KİBİR 69 BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ 70 BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE 71 BÖLÜM 70: VEDA VE İSYANIN EŞİĞİNDE 72 BÖLÜM 71: TAHTADAN DEVLERİN YÜRÜYÜŞÜ 73 BÖLÜM 72: ÖLÜLER VE ŞEREF 74 BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ 75 BÖLÜM 74: KESKİN SESSİZLİK 76 BÖLÜM 75: FIRTINA ÖNCESİ

Orman, gündüz gözüyle bile içine girenleri yutan bir devdi, ancak bu gece, o vahşi kurt adam saldırısından sonra, sanki varlığını reddetmesiyle başlayan bir sessizlikle doluydu. Güneş, ormanın kalın kanopisinin üzerinde çoktan batmıştı, ancak ışığın son kırıntıları, devasa meşe ve çam ağaçlarının yaprakları arasından süzülerek orman tabanına ulaşıyordu. Bu loş ışıkta, Osmanlı ordusunun geri kalanları, İstanbul’a doğru, neredeyse sessizce ilerliyordu.

Atların nalları, yosun tutmuş, gıcırdayan ağaç köklerinin ve kurumuş yaprakların üzerinde, yorgun ve düzensiz bir ritimle yankılanıyordu. Bu ses, ormanın tekinsiz sessizliğini deliyordu ama bu sessizlik, bir huzurun değil, bir avın en zevkli anına dair bir vaatti. Ordu, Karalar isyanını bastırmanın getirdiği o haklı özgüvenden sıyrılmış, yerine derin bir dehşet ve şaşkınlık bırakmıştı. Atlıların omuzları çökmüş, gözleri sürekli karanlık köşeleri tarıyordu. Sanki her gölge, her karanlık köşe, bir Kurt Adam’ın gizlenebileceği bir yerdi.

Yaralıların durumu içler acısıydı. Sedye üzerinde taşınan, bacakları ya da kolları pençelerle kopmuş askerlerin inlemeleri, ormanın tekinsiz sessizliğini deliyordu. Bu inlemeler, sadece fiziksel acının değil, tanık olunan o kadim dehşetin ağırlığını da taşıyordu. Hekimbaşı, bir askerin bacağındaki sargıyı değiştirirken, yüzündeki o yorgunluk ve çaresizlik okunuyordu. Hekimbaşı’nın elleri, o vahşi pençelerin bıraktığı derin kesikleri sarmak için titriyordu.

Hekimbaşı: (Sesi, yorgunluktan pürüzlü, bir fısıltı gibiydi) "Paşam... Sargılar yetmiyor. Yaralar, normal bir kılıç yarası gibi değil. Pençe izleri, etin içine kadar girmiş... Enfeksiyon kapıyor, çürüyor... Bazıları... bazıları kurtulamayacak. Gümüş... Hünkarım, bu laneti bitirecek olan gümüşün asıl gücü, o küçük çocukların umudunda gizli. Ama bizim... bizim gümüşümüz yok."

Ordu Generali, atından inmiş, yaralıların toplandığı çadırın önünde duruyordu. Miğferini kolunun altına almıştı; terden yapışmış saçları alnına dökülüyordu. Gözleri, ormanın o derinliklerine kilitlenmişti; sanki orada bir gölge kımıldamış gibi duraksadı. Ama güneş, ağaçların arasından bir kılıç gibi vuruyor, hiçbir şeyin görünmesine izin vermiyordu. General’in yüzünde, Karalar isyanını bastırmanın getirdiği o haklı özgüvenden eser yoktu; sadece yorgunluk, çaresizlik ve o vahşi saldırının getirdiği dehşet okunuyordu.

General: (Nefes nefese, kılıcından damlayan kanı temizlemeye çalıştı ama elleri titriyordu) "Hekimbaşı, elinden geleni yap. Bu orman, sadece pençelere değil, akla da itaat etmeyi öğrenecek. Ama önce... önce bu kaosu dindirmeliyiz. Gümüş... Hünkarım, bu laneti bitirecek olan gümüşün asıl gücü, o küçük çocukların umudunda gizli. Biz... biz gümüş dövdüreceğiz. Kılıçlarımıza, mızraklarımıza... ama önce bu ormandan çıkmalıyız."

General, yanındaki subaya döndü. Subayın yüzünde, o vahşi saldırının getirdiği dehşet okunuyordu. Subay, bir zamanlar disiplinli ve heybetli bir Osmanlı askeriydi ama şimdi, o kadim dehşetin ağırlığı altında ezilmişti.

Subay: "Paşam... Bunlar... Bunlar neydi? Biz insanla savaşıyoruz sanıyorduk. Karalar’ın o çapulcu ordusundan ne çıkabilir ki? Bu asker sadece korkuya yenik düşmüş bir hezeyan içinde görünüyor. Ama... ama biz o hırıltıyı duyduk. O kehribar gözleri gördük."

General cevap veremedi. Yerde yatan bir askerin cansız bedenine yaklaştı; askerin yüzü, o kehribar rengi gözlerin son bakışını yansıtıyordu. General, askerin cebinden çıkan o küçük, gümüş kaplama bıçağı gördü. Bu bıçak, askerin annesinden aldığı bir emanetti, bir koruyucu muska... General, bıçağı aldı, parmağının ucuyla gümüş işlemeleri sildi.

General: "İnsan değil... Bunlar, sadece birer avcı değil. Bunlar, bizim tarihimizin bile unuttuğu bir lanet. Ama biz... biz Osmanlıyız. Lanetleri de, kılıçlarımızla dindirmeyi biliriz. Hekimbaşı, bu gümüşü... bu gümüşü kılıçlarımıza erit. mızraklarımıza... Bu gece, bu vadi, Osmanlı’nın zaferiyle değil, insanların masumiyetinin sonuyla anılacak. Ama biz... biz yarına, o gümüşün gücüyle uyanacağız."

General, ormanın derinliklerine doğru baktı. Sesi, ormanın uğultusunu bölen tok bir fısıltı gibiydi. "Hazır mısınız?" diye mırıldandı ordunun geri kalanına.

Ordu, İstanbul’a doğru ilerlemeye devam etti. Atların nalları, yosun tutmuş, gıcırdayan ağaç köklerinin ve kurumuş yaprakların üzerinde, yorgun ve düzensiz bir ritimle yankılanıyordu. Yaralıların inlemeleri, ormanın tekinsiz sessizliğini deliyordu. Ama kimse ağlamıyordu. Çünkü gördükleri şey, acıdan daha fazlasıydı; onlar, doğanın yasalarının dışında bir şeyle karşılaşmışlardı. İstanbul, surların arkasında teyakkuza geçmişti ama ordu, bu karanlıkta, bu tekinsiz sessizlikte, tek başına yola çıkmaya hazırdı. "Yöntem yoksa," diye fısıldadı General, "biz de yöntem oluruz." Ormanın derinliklerinden, tam da o Kurt Adamların hakim olduğu bölgeden o tanıdık, boğuk ve hırıltılı "mekanik" ses yükseldi. General, kılıcına sıkıca sarıldı. Ayhan... Kardeşi, o esir kampında, o karanlığa kurban verilemeyecekti.

Hekimbaşı, General'in uzattığı gümüş bıçağı aldı. Bıçağın gümüş işlemeleri, loş ışıkta zayıf bir parlaklıkla parlıyordu. Hekimbaşı’nın gözlerinde, o yorgunluk ve çaresizliğin yerini, bir parça umut ve kararlılık aldı.

Hekimbaşı: "Paşam... Bu gümüş... bu gümüş, bu laneti bitirecek olan gümüşün asıl gücü olabilir. Ama... ama bu sadece bir bıçak. mızraklarımıza, kılıçlarımıza eritmek için çok az."

General: "Çok az ama... bir başlangıç. Biz... biz İstanbul’a varmadan, bu ormanın derinliklerinde, o gümüşün gücünü test edeceğiz. Bir kılıç... bir mızrak... Eğer o gümüş, o yaratıkların derisini delerse, o zaman... o zaman umut var demektir."

Ordu, İstanbul’a doğru ilerlemeye devam etti. Atların nalları, yosun tutmuş, gıcırdayan ağaç köklerinin ve kurumuş yaprakların üzerinde, yorgun ve düzensiz bir ritimle yankılanıyordu. Yaralıların inlemeleri, ormanın tekinsiz sessizliğini deliyordu. Ama bu kez, sessizlik, sadece bir huzurun değil, bir teyakkuza, bir gizli planın ağırlığını da taşıyordu. "Yöntem yoksa," diye fısıldadı General, "biz de yöntem oluruz." Ve o gümüş, bu gecenin karanlığında, Osmanlı'nın yönteminin ilk parıltısı olacaktı.
Ormanın derinliklerine doğru ilerleyen yorgun Osmanlı kafilesi, Hekimbaşı’nın bulduğu o tek gümüş bıçağın getirdiği cılız umut kırıntısına tutunmaya çalışıyordu. Atların nalları, nemli toprakta tok sesler çıkarıyor, sedyelerdeki yaralıların inlemeleri rüzgarın uğultusuna karışıyordu. General, atının üzerinde, gümüş bıçağı elinde sımsıkı tutuyor, gözlerini zifiri karanlığa dikmişti.

Bir anda, ormanın o tekinsiz sessizliği, metalik bir çatırtı ve tüyler ürpertici bir hırıltıyla parçalandı. Bu seferki ses, daha önce duyduklarından çok daha yakın, çok daha yoğundu.

"SİLAH BAŞINA! KALKAN DUVARI!" diye bağırdı General, sesi vadide yankılanmadan önce bir karaltı, kafilenin en önündeki nöbetçinin üzerine bir meteor gibi düştü.

Nöbetçi, kalkanını kaldıramadan yaratığın devasa pençesi askerin yüzünü değil, doğrudan miğferini kavradı. ÇAT! Miğferin metali ezilirken kafatası da parçalandı; askerin beyni ve kanı, arkasındaki arkadaşının yüzüne sıçradı. Asker, gövdesi hala ayaktayken cansız bir et parçasına dönüp yere kapaklandı.

Kamp alanı bir anda cehenneme döndü. Yaratıklar ormandan değil, sanki ağaçların gölgelerinden fırlamış gibi her yerdelerdi. Kaos ve dehşet, Osmanlı disiplini karşısında ilk başta sarsıldı ama askerler, eğitimin verdiği o refleksle kalkanlarına sarıldılar. Bir asker, üzerine atılan kurt adamın boğazına mızrağını sapladı. Mızrak, yaratığın kalın derisini delip geçti, yaratık bir an sarsıldı ama durmadı. Pençesiyle askerin kolunu omzundan kopardı. Kan, şadırvan gibi sıçradı; kolu kopan asker, acıdan bayılmak yerine kopan uzvunun boşluğunu tutup yere yığıldı, diğer askerler aynı yaratığın bacak tendonlarını kılıçlarla doğrayıp onu yere indirdiler.

Savaş, bir kasap dükkanına dönmüştü. Osmanlı askerleri, yanlarındaki arkadaşlarının parçalanmış vücutlarını çiğneyerek yaratıkların üzerine yürüyorlardı. Bir asker, kılıcını yere düşen bir yaratığın göğüs kafesine diklemesine sapladı ve tüm gücüyle aşağı bastırdı. Yaratığın bağırsağı ve kanı, askerin yüzüne ve zırhına sıcak bir yağmur gibi boşaldı. Başka bir yaratık, bir askeri belinden ikiye böldüğünde, diğer askerler aynı yaratığın bacak tendonlarını kılıçlarla doğrayıp onu yere indirdiler. Koku... O ağır, küf, kan ve yanık et kokusu vadiye çökmüştü.

General, kılıcını savurarak en ön safa atıldı. Gümüş bıçağı kılıcının kınına iliştirmişti. Bir kurt adamın suratına kılıcını geçirdiğinde, çelik diş etlerine saplandı. Yaratık kükreyerek geri çekildiğinde General, onun boğazındaki o kadim lanetin izini, o simsiyah damarları gördü. "Gözlerine! Boğazlarına! Sadece kesin!" diye kükredi General.

Savaşın gerginliği havada asılıydı. Her kılıç darbesi, her pençe savruluşu, hayatta kalma savaşının birer kanıtıydı. General, yanındaki iki askerle birlikte bir kurt adamı sıkıştırdı. Askerlerden biri kalkanıyla yaratığı duvara yaslarken, General kılıcını yaratığın kalbine doğru dikey bir açıyla daldırdı. Yaratık, ağzından simsiyah, yapışkan bir kan fışkırtarak yere serildi.

Tam o sırada, General’in arkasından iki devasa kurt adam daha fırladı. General, kılıcını geri çekemeden yaratıklardan biri pençesiyle kalkanını parçaladı, diğeri ise General’in zırhını pençeleriyle yırtarak onu yere yıktı. General, iki yaratık tarafından kıstırılmıştı; pençeler boğazına doğru yaklaşırken, General’in gözlerinde ölümün soğukluğu belirdi.

O anda, bir gölge, General’in üzerinden bir yıldırım gibi fırladı. Şahran, atından atlamış, kılıcını havada savurarak iki yaratığın arasına dalmıştı. Çeliğin o keskin sesi, yaratıkların kükremelerini bastırdı. Şahran, kılıcını bir yaratığın boğazına sapladı, diğerinin ise pençesini kesti. Yaratıklar, Şahran’ın bu ani ve vahşi saldırısı karşısında şaşkınlıkla geri çekildiler.

Şahran, General’in yanına çöktü. Gözleri, ormanın derinliklerine kilitlenmişti.

Şahran: (Sesi, yorgunluktan pürüzlü ama kararlı) "Paşam... Bunlar, sadece başlangıç. Daha fazlası gelecek. Gümüş... Hünkarım, bu laneti bitirecek olan gümüşün asıl gücü... onu kullanmalıyız."

Şahran, General’in zırhına iliştirilmiş gümüş bıçağı aldı. Kılıcını gümüş bıçakla sildi; çelik, loş ışıkta zayıf bir parlaklıkla parlıyordu.

Şahran: "Bu gümüş... bu gümüş, bu laneti bitirecek olan gümüşün asıl gücü olabilir. Bir kılıç... bir mızrak... Eğer o gümüş, o yaratıkların derisini delerse, o zaman... o zaman umut var demektir. Şimdi, arkama geçin. Bu ormandan çıkana kadar tek bir ses bile çıkarmayacaksınız. Anlaşıldı mı?"

General, Şahran’ın bu ani ve vahşi saldırısı karşısında şaşkınlıkla geri çekildi. "Yöntem yok diyorduk, ama bugün yöntemi sen koydun." diye fısıldadı General. Şahran, yola devam etmek için kılıcını kınına soktu. Kendi kendine mırıldandı: "Yöntem yok diyorduk, ama bugün yöntemi ben koydum." Artık sadece Ayhan'ı değil, halkının geleceğini de koruma sorumluluğu omuzlarındaydı. Ormanın derinliklerine, o daha büyük, daha karanlık dehşete doğru ilk adımını attı.

Kurt adamlar, Şahran’ın gümüş bıçağı gördüklerinde uluyarak gecenin karanlığına, ormanın derinliklerine doğru kaçtılar. Savaşın gerginliği yerini, sessizliğin ve acının ağırlığına bıraktı. Osmanlı ordusu, bu karanlıkta, bu tekinsiz sessizlikte, tek başına yola çıkmaya hazırdı. "Yöntem yoksa," diye fısıldadı General, "biz de yöntem oluruz." Ve o gümüş, bu gecenin karanlığında, Osmanlı'nın yönteminin ilk parıltısı olacaktı.