14. bölüm / 44
Karanlıkta bir ışık14. Bölüm
Bölümler 44Şu an: 14. Bölüm
- 1 1. Bölüm645 kelime
- 2 2. Bölüm768 kelime
- 3 3. Bölüm660 kelime
- 4 4. Bölüm960 kelime
- 5 5. Bölüm576 kelime
- 6 6. Bölüm816 kelime
- 7 7. Bölüm565 kelime
- 8 8. Bölüm838 kelime
- 9 9. Bölüm736 kelime
- 10 10. Bölüm576 kelime
- 11 11. Bölüm530 kelime
- 12 12. Bölüm1.082 kelime
- 13 13. Bölüm1.421 kelime
- 14 14. Bölüm969 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 15. Bölüm564 kelime
- 16 16. Bölüm656 kelime
- 17 17. Bölüm744 kelime
- 18 18. Bölüm865 kelime
- 19 19. Bölüm593 kelime
- 20 20. Bölüm454 kelime
- 21 21. Bölüm608 kelime
- 22 22. Bölüm464 kelime
- 23 23. Bölüm565 kelime
- 24 24. Bölüm532 kelime
- 25 25. Bölüm555 kelime
- 26 26. Bölüm779 kelime
- 27 27. Bölüm658 kelime
- 28 28. Bölüm994 kelime
- 29 29. Bölüm866 kelime
- 30 30. Bölüm604 kelime
- 31 31. Bölüm722 kelime
- 32 32. Bölüm822 kelime
- 33 33. Bölüm732 kelime
- 34 34. Bölüm685 kelime
- 35 35. Bölüm717 kelime
- 36 36. Bölüm609 kelime
- 37 37. Bölüm896 kelime
- 38 38. Bölüm703 kelime
- 39 39. Bölüm695 kelime
- 40 40. Bölüm815 kelime
- 41 41. Bölüm877 kelime
- 42 42. Bölüm1.026 kelime
- 43 43. Bölüm642 kelime
- 44 44. Bölüm713 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İLAHİ BAKIŞ AÇISI;
Pilot Üsteğmen, aklına gelen fikirle yönünü mağaraya doğru döndürdü.
Eğer o taraftan atış yapabilirse mağaradaki askerler belki kurtulabilirdi.
Bu ihtimali değerlendirmek amacıyla telsizden konuşmaya başladı:
“Şahin’den Pençe’ye, Şahin’den Pençe’ye.”
Birkaç saniye sonra telsizden yüzbaşının sesi duyuldu:
“Pençe dinlemede, ne oldu üsteğmenim?” dedi.
Üsteğmen Çakır, aklındaki fikri anlatmaya başladı:
“Komutanım, sizin olduğunuz mağaranın tarafından atış yapacağım. Size çok yaklaşmayacağım. Atışın etkisiyle size yakın şerefsizler sarsılır. Bunu fırsat bilerek, eğer kurtulursanız çıkıp onları halletmeniz lazım. Ben geri kalanları halledeceğim,” dedi.
Yüzbaşı, bu fikirle “Bir ihtimal, belki,” diyerek:
“Tamam üsteğmenim, atışa başlayabilirsiniz,” dedi.
Ve pilot üsteğmen atış için saymaya başladığı andan itibaren tim, kendini korumak için bir yerlere kapandı.
Ve atış başladı...
Tim de bombanın etkisiyle sarsılırken, mağaradan olduğu dağdan taşlar dökülmeye başlamıştı.
Yüzbaşı gözünü açtığında her yer bulanıktı.
Kulağı çınlıyordu.
Timine göz gezdirdiğinde hepsinin küçük, büyük yara almış olduğunu gördü.
Ama neyse ki hepsi yaşıyordu.
Kalktığı gibi Mert’in yanına gitti ve nabzına baktı.
Çok hafif atıyordu.
“Dayan aslanım, yetiştireceğiz seni hastaneye,” dedi, o duymasa da.
Mert’in yanından kalkarak Aslı’ya Mert’le ilgilenmesini ve albayla irtibata geçip helikopter istemesini, durumu anlatmasını söyledi.
O, komutanın dediklerini yerine getirmek için harekete geçerken yüzbaşı, diğerlerini alarak mahşer yerini aratmayan o yere doğru ilerledi.
Mermileri yoktu.
Ellerinde tek kalan kasaturalarıyla temkinli bir şekilde ilerliyor,
karşılarına çıkan itlerin kellesini alıyorlardı.
Ellerine teröristlerin silahları geçtiğinde kısa sürede az kalan şerefsizleri de etkisiz hâle getirmişlerdi.
Time güvenliği sağlamalarını söyleyerek mağaraya koştu.
Aslı komutanla konuşmuş, birazdan helikopterin burada olacağını söylemişti.
Pençe timi helikoptere binmiş, hastaneye ilerliyorlardı.
Fatih, ne kadar komutanlarının hastaneyi ayarladığını bilse de yine de nişanlısını aradı ve durumu bildirdi.
Ahu çok telaşlanmış, eli ayağı birbirine dolanmıştı.
Korkuyordu.
Ya nişanlısı da yaralıysa? Sesinden bir şey anlamamıştı. Hemen durumu izah etmiş, telefonu kapatmıştı.
Ahu, nöbetçi cerrah doktoru durumdan haberdar etmek için ararken ameliyatta olduğunu ve uzun süreceğini öğrenince ne yapacağını şaşırmıştı.
Altı üstü üç cerrah vardı zaten hastanede; biri ameliyattaydı, biri izinliydi.
“Umarım telefonu açar,” diyerek son çaresi olan kişiyi aramak için telefona sarıldı...
SARE’DEN;
“Alo” der demez Ahu’nun telaşlı sesi doldu kulaklarıma:
“Sare, koş Allah için hastaneye gel,” dedi.
Ben de panikle:
“Ne oldu Ahu?” dedim.
O tekrar konuştu, ağlamak üzere gibiydi:
“Fatih’in timi operasyona çıkmıştı. Mert... Mert vurulmuş, durumu ağır. Nöbetçi cerrah ameliyatta, kaza gelmiş, uzun sürer dediler. Ne olur gel buraya,” dedi.
O bunları der demez yataktan çıktım.
Üstümü dahi değiştirmeden kabanımı ve çantamı alarak konuştum:
“Tamam, ben geliyorum. Siz ameliyathaneyi hazırlayın. Benim eşyalarımı da hazırlayın. En hızlı şekilde yetişmeye çalışacağım,” dedim ve telefonu kapattım.
Sare hastaneye yarım saate anca varabilmişti.
Koşarak ameliyathaneye ilerlerken insanlar ona bakıyordu.
Ama o onları dahi görmüyor, koşarak ilerliyordu.
İçinde bir yerlerde “Ya ona da bir şey olduysa?” korkusu oluşmuştu.
Ameliyathanenin önüne geldiğinde bir sürü asker vardı.
İlerledikçe gözü tanıdık yüzler görmeye başlamıştı.
Hepsi, yüzleri yara bere, üstleri toz toprak olmuş bir şekilde arkadaşlarının iyi olmasını bekliyorlardı.
Ömer kafasını eğmiş, öylece yere bakıyordu.
Yüzü gözü yara içindeydi.
Ameliyathaneden bir hemşire çıkıp Sare’yi görünce:
“Her şey hazır hocam, sizi bekliyoruz,” dedi.
Onun konuşmasıyla Ömer’in yerde olan bakışları bana döndü.
Onları şimdilik boş vererek koştum.
Arkamda harap olmuş ama yine de ayakta durup silah arkadaşları için dua eden onca insanı bırakarak.
Sare hazırlanmış, ameliyata girmişti.
Yaraya baktığında kurşunun hâlâ içeride olduğunu anlayınca:
“Evet arkadaşlar, başlıyoruz,” diyerek uzun bir ameliyata başladı.
Bu adamı yaşatmalıydı.
Çok gençti.
Daha hayalleri vardı. Yuva kuracaktı kendine, çocukları olacaktı.
Öyle bahsetmişti tanıştıkları gün.
Ne olur... Ne olur yaşa, Mert, dedi içinden.
Seni bekleyenler için, hayallerin için yaşa...
3 SAAT SONRA;
Sare yorgunlukla ameliyathanenin kapısından çıktığında dört bir yanını askerler sarmıştı.
Yaşını almış üniformalı bir adam konuştuğunda:
“Durumu nasıl doktor hanım?” dedi.
Bakışlarını konuşan adama çevirdi Sare.
Adama baktı, sonra koluna kaydı bakışları.
Karşısında duran adam Albaydı.
Yorgun bir sesle konuştu:
“Durumu stabil. Kurşunu çıkardık. Yoğun bakıma alacağız. Önümüzdeki 48 saat bizim için çok kritik, kontrol altında tutacağız. Biz elimizden gelenin fazlasını yaptık, emin olun. Gerisi ona kalmış,” dedim.
Albay sözlerimle kafasını onaylar bir şekilde salladı ve üstü başı mahvolmuş askerlerine dönerek konuştu:
“Doktor hanımı duydunuz. Benim askeriyeye gitmem lazım. Siz de gidin dinlenin. Burada durması için ben birilerini görevlendireceğim,” dedi.
Albayın sözüne karşılık askerlerden itiraz sesleri yükseldi.
Ömer:
“Yok komutanım, sağ olun. Biz burada bekleriz,” dedi.
Diğerleri de onu onaylayınca albay bunlara laf geçiremeyeceğini anlamış olacak ki onları onaylayarak gitti.
Hepsi yine bir yere çöktüğünde yanında Fatih’le gelen Ahu’yu gördüm.
Yaralarına pansuman yapmıştı.
Diğerlerine de yapılmıştı iyi kötü.
Bir kişi hariç: Yüzbaşı Ömer. Onun alnı yarılmış, akan kan artık yüzünde donmuştu.
Dikiş atılması gerekiyor gibi duruyordu.
Bu adam neden gidip yaralarına baktırmamıştı?
Ahu beni görünce yanıma gelip sarıldı ve konuşmaya başladı:
“Nasıl geçti ameliyat, Mert iyi mi?” diye sordu.
Albaya yaptığım açıklamayı ona da yapınca Ahu “Buna da şükür,” dedi.
Ve Ömer’e döndü:
“Abi bak iyiymiş, hadi sen de yaralarına baktır,” dedi.
Ömer:
“Baktırırız Ahu, acelesi yok,” dedi.
Ahu konuşmadan ben konuştum, kaşını işaret ederek:
“Yaranız derin. Dikiş atılması lazım. Yeterince açık kalmış, mikrop kapabilir,” dedim.
Bakışları bana dönmüştü.
Öylece yüzüme bakıyordu.
İki haftanın sonunda onunla karşı karşıya gelmek garip hissettirmişti bana.
Ahu söze atlayarak:
“Hah, sen söyle Sare. Beni dinlemiyor, belki seni dinler,” dedi.
Ömer Ahu’ya bakarak:
“Tamam, yaptıracağım. Yeter ki sus Ahu. Nereye gideceğim, kim yapacak?” dedi.
Onları boş verip gidiyordum ki Ahu’nun sesi kulaklarıma doldu:
“Sare yapar sana iki dakikada. Acil kalabalık, boşuna inme,” dedi.
Ben şokla olduğum yerde kalırken Ahu’nun:
“Yaparsın değil mi Sare?” demesiyle arkamı döndüm.
Ömer, ben cevap vermeden:
“Gerek yok. Hallederim ben. Doktor hanımı meşgul etmeyelim,” dedi sert bir sesle.
Az önceki ses tonundan eser yoktu.
Kaşları da çatılmıştı.
Acaba benim o gün dediklerim yüzünden mi böyle bir tepki vermişti?
Haklıydı.
Karşıma çıkma demiştim adama. Şimdi yarasını bana baktırmaması normaldi.
Konuşmaya dahil olarak:
“Yok, hayır. Sorun yok. Buyurun, odama gidelim. Ben yaranıza bakayım,” dedim.
O, ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışır gibi baktı bir süre gözlerime.
Sonra kafasını sallayarak beni takip etmeye başladı.
Ve ben önde, o arkada odama doğru ilerlemeye başladık.
Bölüm etkileşimi
