12. bölüm · Karanlıkta bir ışık

12. Bölüm

Satiratolyesi Book

Hastaneden yeni çıkmış, evime gidiyordum.

Kendimi çok yorgun hissediyordum.

Eve gidip duş alıp kahve içmek... Şu an tek isteğim buydu.

Hastaneden çıkmadan önce Ahu’yla konuşmuştuk.

O isyanlardaydı çünkü bugün nöbeti vardı.

Onun söylenmeleri ve yüzünün hâli gözümün önüne gelince yine yüzümde bir gülümseme olmuştu.

Ahu’yu gerçekten seviyordum.

O olayın üstünden iki hafta geçmişti.

Bu iki haftada Fatih’i görmeme
rağmen onu görmemiştim.

Sözümü mü dinliyordu, yoksa denk mi gelmemiştik bilmiyorum.

Ama her aklıma geldiğinde içimde bir yerde, bir şeylere dokunuyormuş gibi hissediyordum.

Ne kadar karşıma çıkma dediysem de bu iki haftada gözüm onu aramıştı.

Sanki her an bir köşeden çıkacaktı. Ama çıkmamıştı.

Oysa ben değil miydim bir daha karşıma çıkma diyen?

Şimdi neden görmek için, bir yerde karşıma çıksın diye bekliyordum?

O… Yüzbaşı… Kafamı fena hâlde meşgul ediyordu bu günlerde.

İLAHİ BAKIŞ AÇISI (AYNI SAATLER);

Pençe Timi dinlenme odasında oturmuş sohbet ediyorlardı.

Konuları ise Uzman Çavuş Fatih ve Ahu’nun düğünleriydi.

Mert, her zaman yaptığı gibi yine komutanıyla uğraşıyordu.

“Aman komutanım, yapmayın. Bekârlık sultanlıktır, yakmayın başınızı.” dedi.

Fatih bir şey söyleyecekken Üsteğmen Asaf atladı söze.

“Çaylak haklı. Hem Ahu bacım senden daha iyilerine layık.”
Deyince Fatih hariç herkes gülüyordu.

Fatih, komutanına dönerek:
“Aşk olsun be komutanım, siz de mi?” diye isyan etti.

O sırada içeriye bütün ihtişamıyla Ömer Yüzbaşı girdi.

Emre, yüzbaşıyı görür görmez “Dikkat!” diye bağırdığında Pençe Timi çoktan hazır ola geçmişti bile.

Ömer sert bir sesle, “Herkes harekât merkezine, çabuk.” deyip kendisi de gitmek için hareketlendiğinde tim de onu takip ediyordu.

Tim, harekât merkezinde albayın gelmesini bekliyordu.

Hepsi bu sefer neden burada olduklarını merak ediyordu.

Ömer Yüzbaşı da timi kadar merak ediyordu.

Göreve çıkmak istiyordu.

Kafasının bir şeylerle meşgul olması lazımdı.

Çünkü o doktor aklından çıkmıyordu.

O günkü hâli, o günkü bakışları, gözlerinde gördüğü o acı…

Çıkmıyordu aklından.

Kadının o hâli gözünün önüne geldikçe kendine kızıyordu.

Albay Nazım Kılıç’ın geldiğini gören askerler ayaklanmış ve hemen hazır ola geçmişti.

Albay Kılıç, “Rahat.” diyerek askerlere yerlerine oturmalarına izin vermiş, kendisi de masanın başına oturmuştu.

Bir süre sessizlik kol gezdi harekât merkezinde.

Bu sessizlik, Albay Kılıç’ın konuşmasıyla bölünmüştü.

“Evet arkadaşlar, hepiniz neden burada olduğunuzu merak ediyorsunuz. Öyleyse açıklayayım, yeni bir göreve gidiyorsunuz.” dedi gergin bir sesle.

Tim, albayın sesinden kolay bir görev olmadığını anlamıştı.

Daha da ciddileşerek bütün dikkatlerini konuşmaya devam eden albaya çevirmişlerdi.

Albay, projeksiyondan açtırdığı bir gözünde korsan bandı olan adamın resmini işaret ederek konuştu:
“Bu gördüğünüz adam Vedat Çolak, kod adıyla Korsan. Korsan lakabını gördüğü işkenceler sırasında bir gözünü kaybetmesiyle almıştır. Bu adam örgütün yeni piyonu da diyebiliriz.” dedi.

Emre, kendine hâkim olamayarak:
“Gidelim, alalım kellesini. Oyunlarını başlarına yıkalım komutanım.” dedi.

Onun bu ani çıkışıyla Ömer Yüzbaşı uyarır gibi sert bir bakış attı ona.

Albay konuşmasına devam ederek:
“Biz de isteriz kellelerini almayı astsubayım. Lakin bu adam bir piyondan fazlası. Örgütün bile haberi olmadan eylemler yapmış ve başarılarıyla örgüt liderlerinin dikkatini çekmiş biri. İşte bu yüzden örgüt liderleri onu yanına almak istiyor. Ama onu almadan önce ondan son bir eylem yapmasını istediklerini biliyoruz. Ama eylemin ne olduğu hakkında bir bilgimiz yok. İşte bunu öğrenmeliyiz.” dedi.

Yüzbaşı söze girerek:
“Nasıl öğreneceğiz bunu komutanım?” dedi.

Albay gözlerini askerlerde gezdirirken konuşmaya başladı:
“İşte siz o yüzden buradasınız yüzbaşım. Aldığımız istihbarata göre Korsan denen bu adam şu an sınırdaki bir köyde konaklıyor. Göreviniz şu: Gideceksiniz, o şerefsizi canlı bir şekilde alıp buraya getireceksiniz. Biz de hem yeni eylemle ilgili bilgi alacağız hem de örgüt hakkında.” dedi.

Pençe Timi’nden ses çıkmadı.

Albay Kılıç oturduğu yerden kalkarken tekrar konuştu:
“Hazırlanın Pençe. Bir saate göreve gidiyorsunuz. Görevle ilgili bilgiler dosyayla size bildirilecek.” dedi.

Pençe Timi ayağa kalkıp bir ağızdan:
“Emredersiniz komutanım.” dediklerinde Albay harekât merkezinden çıktı.

Tim yerlerine otururken Onbaşı Derya Yıldız elinde dosyayla gelerek yüzbaşının karşısında hazır ola geçip tekmil verip konuştu:
“Komutanım, bu dosyada görevle ilgili bilgilerin hepsi var.” diyerek dosyayı yüzbaşıya uzattı.

Ömer dosyaya göz gezdirirken Emre de gözünü dikmiş Derya’ya bakıyordu. Bu kadın yeni mi atanmıştı buraya? Neden daha önce görmemişti? O değil de çok güzel, be… diye içinden geçirirken komutanının bağırmasıyla kendine geldi.
“Emredin komutanım.” dedi.

Ömer sinirle konuşarak:
“Neyi emredeyim lan? Dinliyor musun sanki? Bir saat sonra göreve gideceğiz, senin şu hâline bak. Kendine gel, yoksa ben seni getirmesini bilirim, bozo.” dedi.

Sona doğru sesi daha da sertleşmişti.
Emre hemen kendini toparlayarak gür bir sesle:
“Emredersiniz komutanım.” dedi.

Ömer sabır çekerek:
“Herkes kalksın ve hangara geçip hazırlansın. Sonra planın üstünden geçeceğiz.” dedi ve oturduğu yerden kalkıp harekât merkezinden çıktı.

Tim tam teçhizat hazırlanmış ve göreve gitmek üzere helikoptere binmişti.

Zor bir görev onları bekliyordu.

SARE’DEN;

Sonunda evime gelmiştim. Hemen üstümdeki kabanımdan kurtulup banyoya doğru ilerledim.

Yemek yapmakla uğraşmak istemiyordum.
Kahvenin yanında bir şeyler atıştırırım diye düşünerek kendimi duşa attım.

Bir nebze de olsa yorgunluğumu alacağına emindim.

Duştan çıkmış, üzerime rahat bir pijama takımı geçirmiştim. Saçımı kurutmaya hâlim olmadığı için tarayıp öylece salık bırakmıştım.

Kahve yapmak için mutfağa ilerledim.

Kahvenin yanında ne yiyebilirim diye düşünürken aklıma geçen gün aldığım un kurabiyeleri gelince onları dolaptan çıkardım.
Çok aç değildim. Bu yüzden bu kurabiyeler yeterli diye düşünerek tabağa koydum.

Kahvemi de yaptığımda elime kupayı ve kurabiye tabağını alarak salona geçtim. Bir yandan kahvemi içip kurabiyemi yerken, diğer yandan telefonumda sosyal medyada geziniyordum.

Ekrana Toprak’tan mesaj geldiğine dair bir bildirim düştüğünde hemen tıkladım.

Gönderen: TOPRAĞIMMM

•Ne yapıyorsun, ablaların gülüü :)

Gönderilen: TOPRAĞIMMM

-Hayırdır, yine ne işin düştü baş belası?

•Aşk olsun abla. Ben bir tek işim düştüğünde mi yazıyorum sanaa???

-Evet. Başka soru?

•Aman abla ya, sen de benimle uğraşmaya yer arıyorsun.
Neyse, ben sana bir şey soracaktım. Yanına gelmek istiyorum da, gelebilir miyim?

-O nasıl soru ablam? Tabii ki de gelebilirsin. Sorman hata.

•Tamam o zaman abla. Vizelerim biter bitmez geleceğim.
•Teşekkür ederim :)

-Rica ederim ablacım. Görüşürüz o zaman, sonra yine.

Toprak’la konuşmamız bittiğinde canım sıkıldığı için odama ilerledim.

Evet, artık bir odam vardı.

Ahu aklına koyduğunu yapmış, mobilyacı amcayla konuşmuştu ve oda takımı almıştık.

Neyse ki aldıktan bir hafta sonra maaşım yatmıştı ve parasının yarısını ödemiştim.

Odamdan yeni aldığım kitaplar arasından gözüme kestirdiğimi aldım ve kapağında göz gezdirdim.

Kitabın neredeyse yarısına kadar okuduktan sonra, üstüme çöken uykuyla yatağıma doğru ilerlemeye başladım.

Bedenim yatağın soğukluğunu hissedince istemsizce titremişti.

Bir süre sonra o soğukluk yerini sıcaklığa bıraktığında gözlerim çoktan kapanmıştı.

Gecenin ıssız sessizliğinde huzursuz bir uykudayken, bu sessizliği bölen telefonumun çalma sesiyle uyanmıştım.

Uykulu gözlerle başucumdaki saate döndüğümde üçe geldiğini görmüştüm.

Bu saatte beni kim arıyordu?

Hemen yerimden doğrularak art arda çalan telefonumu elime almıştım.

Ekranda yazan Ahu ismini görünce göğsümde derin bir acı hissettim.

Ne olmuştu da bu kız gecenin bir vakti art arda hiç durmadan beni arıyordu?

En sonunda korka korka telefonu açıp kulağıma götürdüğümde dudaklarımdan korku ve endişeyle karışık bir “Alo” çıktı sadece.