Bölümler 21Şu an: 19. Bölüm
- 1 1. Bölüm847 kelime
- 2 2. Bölüm1.046 kelime
- 3 3. Bölüm971 kelime
- 4 4. Bölüm849 kelime
- 5 5. Bölüm888 kelime
- 6 6. Bölüm892 kelime
- 7 7. Bölüm930 kelime
- 8 8. Bölüm776 kelime
- 9 9. Bölüm899 kelime
- 10 10. Bölüm1.169 kelime
- 11 11. Bölüm780 kelime
- 12 12. Bölüm797 kelime
- 13 13. Bölüm936 kelime
- 14 14. Bölüm1.021 kelime
- 15 15. Bölüm922 kelime
- 16 16. Bölüm1.181 kelime
- 17 17. Bölüm987 kelime
- 18 18. Bölüm535 kelime
- 19 19. Bölüm1.154 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 20. Bölüm598 kelime
- 21 21. Bölüm846 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ameliyathanenin o dondurucu ve devasa çift kanatlı kapısı, arkamda bıraktığım beş dağ gibi adamın üzerine büyük bir gürültüyle kapandı. O an, dünyayla olan son bağımın da koptuğunu hissettim. Başımın üzerindeki devasa ameliyat lambaları, gözlerimi kör etmek ister gibi bembeyaz ve çiğ bir ışık saçıyordu. Etrafımda maskeli, sadece gözleri görünen insanlar hızla hareket ediyor, metal aletlerin birbirine çarpma sesleri kulaklarımda uğulduyordu.
Göğsümün ortasındaki o amansız bıçak sızısı son bir kez daha vurdu. Canım öyle çok yandı ki, gözlerimi sımsıkı kapattım. Koluma batırılan iğneyi, damarlarımdan yukarı doğru tırmanan o dondurucu sıvıyı hissettim. Maskeli bir yüz üzerime eğildi, "Derin nefes al Dünya, her şey geçecek," dedi.
Nefes aldım. Ama bu kez ciğerlerime dolan şey o keskin hastane kokusu değil, Baras abimin göğsündeki o sarsılmaz güven kokusuydu. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaki demir kapaklar gibi kapandı. Sesler uzaklaştı, ışıklar söndü ve ben karanlığın o dipsiz kuyusuna doğru yavaşça süzüldüm.
Gözlerimi açtığımda, o dondurucu beyaz hastane odasında değildim. Göğsümdeki o nefesimi kesen, kaburgalarımı parçalayan amansız sızı tamamen yok olmuştu. Hayatımda ilk kez bu kadar hafif, bu kadar acısız nefes alıyordum.
Bembeyaz, ince tül bir elbisenin içindeydim. Ayaklarım çıplaktı. Bastığım yer, üzerine sabah çiyi düşmüş, yemyeşil ve yumuşacık topraktı. Başımı kaldırıp etrafıma baktığımda, hayranlıkla nefesimi tuttum. Karadeniz’in o dumanlı, ucu bucağı görünmeyen heybetli dağlarının tam ortasındaydım. Gökyüzü masmaviydi; bulutlar dağların eteklerine bir tül gibi serilmişti. Hemen sol tarafımda, buz gibi sularını köpürterek akan, sesiyle ruhu dinlendiren o muazzam şelale duruyordu.
"Dünya..."
Arkamdan gelen o fısıltıyla irkilerek döndüm. Ses, bir insanın duyabileceği en şefkatli, en tanıdık melodiye sahipti. Karşımda, sislerin arasından sıyrılıp bana doğru yürüyen bir kadın duruyordu. Üzerinde uçuşan uzun bir elbise vardı. Saçları rüzgarda savruluyordu ve yüzünde, insanın içini ısıtan sarsılmaz bir huzur vardı.
Onu daha önce hiç görmemiştim ama kalbim onu saniyeler içinde tanıdı. Gözleri... Gözleri tıpkı Baras abimin gözleri gibi derindi ama o karanlık değildi; içi şefkat dolu bir gökyüzü gibiydi. Bakışlarındaki o hüzünlü koruyuculuk Milan abime, dudaklarındaki o sıcak tebessüm Barçın’a benziyordu.
"Anne..." diye fısıldadım. Sesim bu kez pürüzsüz, acısız ve özgürce çıktı.
Anne.
Annem bana doğru birkaç adım daha attı. Kollarını iki yana açtı. Dünyadaki tüm yalnızlığımı, banyo zemininde çektiğim tüm acıları unutturacak bir şefkatle bana gülümsedi. Hiç düşünmeden, çıplak ayaklarımla o nemli çimenlerin üzerinde koşarak ona doğru atıldım.
Kendimi onun kollarına bıraktığımda, içime dolan o taze anne kokusuyla gözlerimden yaşlar boşaldı.
"Anne... Çok canım yandı benim," diye hıçkırdım göğsüne sığınarak. "Çok yalnız kaldım. Beni o soğuk yerlerde bıraktılar."
Annem saçlarımı okşadı. Eli tıpkı Barçın’ın anlattığı gibi buz gibi değildi; aksine, içimdeki tüm üşümeyi yok edecek kadar sıcaktı. "Biliyorum güzel kızım, biliyorum merhametli kızım," diye mırıldandı, saçlarımı öperek. "Hepsini gördüm. Ama bitti. Bak, artık acımıyor."
Gerçekten de acımıyordu. Göğsüme dokundum, o amansız bıçak gitmişti. Annemin yüzüne baktım. "Ben öldüm mü anne?" diye sordum ürkekçe. "Sizin yanınıza mı geldim? Artık o beyaz yataklara bağlanmayacak mıyım? Abilerim olmayacak mı?"
Annem derin bir iç çekti, gözleri dolu dolu bana baktı. Yavaşça elimden tuttu ve beni şelalenin hemen kenarında, dağ gülünün filizlendiği o yeşil yamaca doğru yürüttü.
Tam tepede, toprağa sımsıkı kök salmış, üzerinde tek bir pembe gülün parıldadığı bir çalı duruyordu.
Gülün yaprakları o kadar canlı, o kadar parlaktı ki, sanki kendi ışığını saçıyordu. Ancak gülün gövdesinde derin bir çatlak vardı ve yapraklarından biri hafifçe sarkmış, düşmek üzereydi.
"Burası senin kalbin, Dünya Su," dedi annem usulca o gülü göstererek. "Çok hırpalandı, çok ince dikişlerle tutunmaya çalışıyor. Ama bak... Kökleri hala toprağın altında."
Tam o sırada, dağın sessizliğini bozan devasa bir gürültü koptu. Şelalenin gürül deyen sesine karışan, o sisli dağ yollarını yırtıp gelen bir feryat yankılandı. Bu ses Baras abimin sesiydi.
Sesler o kadar güçlü, o kadar sevgi doluydu ki, bastığımız o yeşil toprak sarsılmaya başladı. Annemin tuttuğu elim birden ısındı. Başımı kaldırıp anneme baktım. Gözlerinden sessizce yaşlar süzülüyordu ama bu bir çaresizlik değil, gurur gözyaşıydı.
"Duyuyor musun onları?" dedi annem, sesindeki o kadife yumuşaklıkla. "Seni nasıl çağırıyorlar... Onlar benim arkamda bıraktığım o yetim, boynu bükük çocuklar değil artık Dünya. Onlar senin için ölümü bile dize getirecek devasa dağlar olmuşlar."
"Annem..." dedim, sesler yaklaştıkça kalbimin yerinde hafif bir kıpırdanma hissederek. "Onlar beni çok seviyor. Ben hayatımda ilk kez sevilmeyi onlarda gördüm. Ben çok şanslıyım değil mi?"
Annem yüzüme yerleşen o hüzünlü ama minnet dolu tebessüme baktı. O kadar güzel, o kadar şefkatli gülümsedi ki, bakışlarındaki o sıcaklık ruhumun en ücra köşesindeki kırıkları bile tek tek sardı. Elini bir kez daha kaldırdı, bu kez yanağımı okşadı. Parmaklarının ucunda Karadeniz'in o deli rüzgarlarının değil, bir annenin evladına duyabileceği o en saf, en sonsuz koruma hissinin sıcaklığı vardı.
"Çok şanslısın güzel kızım," dedi, sesi şelalenin köpüren sularına karışan bir ninni gibiydi. "Çok şanslısın çünkü dünya üzerinde pek çok insan bir kere bile gerçekten sevilmeden göçüp gider bu hayattan. Ama senin arkanda, senin tek bir nefesin için dünyayı ateşe verecek beş tane dağın var artık. Onlar benim yarım kalmış sızılarımdı... Şimdi senin en büyük şifanın olmuşlar."
Gözlerimden akan yaşlar bu kez çimenlerin üzerine damlarken, göğsümün ortasındaki o pembe gülün yaprakları iyice dikleşti, canlandı. Etrafı saran o keskin toprak ve çam kokusu yavaş yavaş silinmeye, yerini ameliyathanenin o dondurucu elektrik akımına bırakmaya başladı.
"Git onlara Dünya Su," diye fısıldadı annem, sesinin tonu artık iyice uzaktan geliyordu. "Git ve abilerinin o karanlık dünyasına güneş ol. Benim kokumu götür onlara. De ki, 'Annem her şeyi gördü. Annem sizinle gurur duyuyor...' Şimdi uyan meleğim. Abilerin seni bekliyor."
"Ama ben seni özlerim. Kokunu özlerim, gözlerini... Ben anne kelimesine bile çok muhtacım anne. Biraz... Sadece biraz kokunu içime çekeyim, anne sıcaklığı hissedeyim."
Annem, dudaklarımdan dökülen o son çaresiz hıçkırıkla birlikte duraksadı. Gitmek için arkasını döndüğü o sisli patika, zamanın ötesinde bir anlığına buz kesti. Gözlerindeki o sonsuz şefkat, yerini derin bir sızıya bıraktı; bir annenin evladının bu can yakıcı muhtaciyetine dayanamamasının o en saf sızısına.
Yavaşça bana doğru geri döndü. Attığı her adımda bastığı çimenlerden anne sütü gibi taze, cennet gibi koruyucu bir koku yayıldı. Önümde diz çöktü. O bembeyaz, uçuşan elbisesinin etekleri çıplak ayaklarımı sararken, iki sıcak eliyle yüzümü kavradı. Baş parmaklarıyla gözlerimden sicim gibi akan o yaşları sildi.
"Meleğim..." diye fısıldadı, sesi bu kez hıçkırıklıydı. "Benim güzel, dertli kızım... Anneler evlatlarını hiç bırakır mı sanıyorsun? Ben o dondurucu odalarda, o yalnız banyo zeminlerinde bile senin başucundaydım. Her ağladığında saçını okşayan o rüzgar bendim, Dünya."
Eğildi ve beni öyle bir sarmaladı ki, hayatım boyunca içimde büyüyen o devasa öksüzlük çukuru bir saniyede kapandı. Başımı boynunun o sıcak çukuruna gömdüm. Dudaklarımdan hıçkırıklar boşanırken, gözlerimi sımsıkı kapatıp kokusunu içime çektim.
Bu koku; bebekliğimin hiç hatırlamadığım o ilk güvenli uykusu gibiydi, Barçın’ın mutfağından yükselen o sıcak ekmek kokusu gibiydi, Karadeniz’in dağlarındaki taze yağmur gibiydi.
Saf, temiz ve lekesiz bir anne sıcaklığı...
"Özlemini o beş dağa sarılarak dindir güzel kızım," diye mırıldandı kulağıma, saçlarımı koklayarak sımsıkı öperken. "Ben onların içine sakladım kendimi. Ben onların sevgisindeyim."
Sıcaklığı yavaş yavaş tenimden çekilmeye başlarken, o amansız dondurucu elektrik akımı göğsüme son kez, en güçlü darbesiyle vurdu. Annem benden uzaklaşırken ellerini kalbimin üzerine koydu.
"Bu koku seninle gelecek," dedi son kez uzaktan yankılanan sesiyle. "Şimdi git ve abilerine annelerinin kokusunu götür. Uyan, Dünya Su..."
Uyan.
Uyan!
Bölüm etkileşimi
