Karadeniz Kızı/ Gerçek Ailem kitap kapağı

10. bölüm / 21

10. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 21Şu an: 10. Bölüm

Ertesi sabah uyandığımda güneş, Karadeniz’in o meşhur gri bulutlarının arasından sızıp odayı aydınlatıyordu. Aşağıda duyduğum o korkunç konuşmaları, "velayet davası" kelimesini zihnimin en derin köşesine gömdüm. Leyla bana duygularımı saklamayı çok iyi öğretmişti.

Hiçbir şey duymamış gibi yapacaktım. Kimseye yük olmayacak, kimsenin benim yüzümden birbirini vurmasına izin vermeyecektim.

Aşağı indiğimde Baras, Milan ve Barçın masada beni bekliyordu. Baras’ın gözleri doğrudan gözlerime dikildi, sanki ruhumu okumak ister gibi baktı ama ben ona sadece küçük, hafif bir tebessüm verdim.

"Günaydın," dedim usulca.

"Günaydın küçük kaçak," dedi Baras. Sesi yine o dün geceki yumuşaklığına dönmüştü. "Hadi kahvaltını yap. Bugün seni bu dağlardan aşağı indireceğiz. Karadeniz'i gezdireceğim sana."

Barçın hemen araya girdi, o eski neşeli şivesini takınarak ortamı şenlendirmeye çalıştı. "Uyy, fındık kurdu uyanmış. Bugün seni yaylalara çıkaracağız da. Öyle bir temiz hava alacaksın ki İstanbul'u tamamen unutacaksın valla."

O günü gerçekten de bir masal gibi yaşadım. Beni dağ yollarından, yeşilin binbir tonunun saklandığı yaylalara götürdüler. Barçın sürekli şakalar yapıyor, Milan abi arkadan sessizce ama gözleriyle beni koruyarak yürüyordu. Baras ise ne zaman arkama dönsem hemen arkamda, sarsılmaz bir çınar gibi dikiliyordu.

Bir ara buz gibi akan bir şelalenin kenarında durduk. Hayatımda ilk kez özgürce nefes aldığımı hissettim. İçimdeki o ağır taş, Karadeniz’in serin rüzgarıyla biraz olsun hafiflemişti. Onların yanında, bu tehlikeli ama şefkatli adamların arasında gerçekten güvende olduğuma inanmaya başlamıştım.

Ama her güzel masalın bir sonu vardı.

Ve benim masallarım hep çok kısa sürerdi.

Akşamüstü eve döndüğümüzde, hava yavaş yavaş kararıyordu. Dağ evinin bahçesine girdiğimiz an, arabanın farları bahçede bekleyen o mavi-kırmızı tepe ışıklarını aydınlattı.

Polis arabaları...

Evin önünde üç tane polis aracı duruyordu. Ve onların hemen yanında, takım elbisesiyle dikilen Önder Kılıç ve o yapmacık gülümsemesiyle Elvan vardı. Yanlarında da birkaç resmi kıyafetli avukat duruyordu.

Araba durur durmaz Baras’ın çene kemiğinin kasıldığını, gözlerinin aniden o simsiyah, katil haline büründüğünü gördüm. Milan ve Barçın aynı anda arabadan fırladı.

"Ne işiniz var ulan sizin burada." diye kükredi Milan, polislere doğru yürüyerek.

Baras arabadan indi, kapımı açtı ve beni arkasına aldı. O devasa gövdesiyle beni tamamen kamufle etti. Polis şefi, elindeki resmi belgelerle Baras’a doğru yaklaştı.

"Baras Alkan," dedi polis şefi, ses tonu oldukça ciddiydi. "Elimizde kesinleşmiş mahkeme kararı ve geçici velayet belgesi var. Önder Kılıç, kızı Dünya Su Kılıç’ın vasisi olarak resmi başvuruda bulundu ve mahkeme kızın acilen babasına teslim edilmesine karar verdi. Lütfen zorluk çıkarmayın, kızı teslim alın."

"Benden kimseyi alamazsınız," dedi Baras. Sesi öyle derinden ve öyle kısık çıktı ki, etraftaki rüzgar bile sustu. Elini ceketinin içine, beline doğru götürdüğünü gördüm. Silahına gidiyordu eli.

Bir kez daha birini vuracaktı, benim için burayı kan gölüne çevirecekti.

"Baras, yapma!" diye fısıldadım arkasından, kazağının arkasını sımsıkı tutarak. Sesim ağlamaklıydı. "Lütfen yapma. Benim yüzümden bir şey olmasın."

Önder Kılıç öne doğru bir adım attı, yüzünde zafer kazanmış bir adamın iğrenç ifadesi vardı. "Kızım, yuvana dönüyorsun. Bu kanunsuz adamların yanında kalamazsın artık. Yürü hadi."

Polisler Baras’ın etrafını sarmaya başladığında, arkasından yavaşça çıktım. Bacaklarım titriyordu, gözyaşlarım yağmur damlaları gibi yanaklarımdan süzülüyordu.

"Ben geliyorum," dedim polislere bakarak. Sesim banyonun soğuk zeminindeki o çaresiz fısıltıya dönmüştü. "Zorluk çıkarmayın lütfen. Ben giderim."

Baras hızla arkasına döndü, bileğimden sımsıkı yakaladı. Gözlerindeki o yıkımı, o çaresiz öfkeyi hayatım boyunca unutamayacaktım. "Dünya, bırakmam seni," dedi dişlerinin arasından.

"Geleceğim," dedim, gözlerinin içine bakarak. İlk kez ondan gözlerimi kaçırmadım. "Söz veriyorum, geri geleceğim. Ama şimdi izin ver."

Baras’ın eli bileğimden yavaşça kayarken, Baras elindeki bir tene duran küçük pembe gülü elimin içine bıraktı.

"Korkma güzelim. Abin senin her zaman yanında. Bekle, bu çiçek solana kadar bekle. Söz veriyorum, çiçek solmadan seni alacağım."

"Söz mü?"

"Abi sözü."

Avucumdaki gülün dikenleri elime battı ama canım hiç yanmadı. Kalbimin acısı daha büyüktü. Baras’ın gözlerine son kez baktım. Büyük bir umutla başımı salladım.

Baras söz vermişti.

O hep sözlerini tutardı.

Bolislerden biri koluma girdi ve beni o mavi-kırmızı ışıklı arabaya doğru yönlendirdi. Arkama dönüp baktığımda; Baras Alkan’ın, elindeki o görünmez namluyu Önder Kılıç’ın alnına doğrultur gibi nefretle baktığını gördüm.

Avucumu açıp pembe güle baktım. Bu çiçek solmayacaktı. Çünkü Baras Alkan verdiği sözü mutlaka tutardı.

Arabanın kapısı arkamdan sertçe kapandı. Masal bitmişti. Cehennem beni yeniden çağırıyordu.

...

Arabanın kapısı arkamdan kapandığı andan beri geçen o 24 saat, benim için zamanın durduğu koca bir işkence gibiydi. Karadeniz’in o özgür, nemli havasından koparılıp Önder Kılıç’ın İstanbul’daki o soğuk, gösterişli ve ruhsuz malikanesine getirilmiştim.Yine aynı kurallar, yine aynı yapmacık zarafet maskeleri…

Akşam yemeği için o devasa, kristal avizeli salonun ortasındaki masaya oturmuştuk. Masada kuş sütü eksikti ama benim boğazımdan tek bir lokma bile geçmiyordu. Karşımda Önder Kılıç ve onun o her yerinden yapaylık akan eşi Elvan oturuyordu. Bakışlarımı önümdeki porselen tabağın altın sarısı yaldızlarına dikmiş, sadece bitmesini bekliyordum.

"Ee Önder’ciğim," dedi Elvan, şampanya kadehini tırnakları törpülü parmaklarının arasında hafifçe sallayarak. Dudaklarındaki o çiğ kırmızı ruj, konuşurken gözümü tırmalıyordu. "Sonunda şu taşra ayılarının elinden aldık kızı. Ay valla o Baras mıdır nedir, o adamın tipini gördün mü? Tam bir dağ kanunsuzu. Kim bilir o evde kıza ne gözle bakıyorlardı..."

Duyduğum kelimelerle birlikte kalbime sanki kızgın bir şiş saplandı. Baras abimi, beni o banyonun soğuk zemininden kırılacak bir cam gibi kaldıran o adamı kirli dillerine doluyorlardı.

Önder Bey, ağzındaki eti çiğneyerek hafifçe güldü. "Bırak Elvan, o çocuk zaten baştan aşağı bela. Annesi de vaktinde az çektirmedi bana. Kanı bozuk bunların. Dünya’yı orada iki gün daha bıraksaydık, o yabanilerin arasında görgüden, asillikten eser kalmazdı. Zaten annesi olacak o kadın da İstanbul'da altındaki yatakları eksik etmezdi, bunların yetiştireceği çocuktan ne hayır gelir?"

Elvan tiz bir kahkaha attı. "Ay sorma tatlım, annesinin ne mal olduğunu tüm cemiyet biliyordu zaten. Şimdi bu kızcağız da o dağ evinde o kadar erkeğin arasında kalınca insan bir düşünüyor yani... Acaba diyorum, o yüzden mi bu kadar sessizleşti?"

Masada dönen bu çiğ, terbiyesiz ve aşağılık muhabbet dalga dalga üzerime geldi. Kulaklarım uğuldamaya, beynimin içindeki o duvarlar teker teker yıkılmaya başladı. İstanbul’un o sözde asil, üst tabaka insanlarının maskeleri düştüğünde altından çıkan lağım kokusu midemi altüst etti.

Nefes alamıyordum.

Göğsüme oturan o taş bu kez çok daha ağırdı. Midemin bulandığını, boğazıma kadar yükselen o safra tadını hissettim. Leyla'nın ruhuma kazıdığı "Sofrada dik otur, yemeğini bitir, büyüklerin sözünü kesme" kurallarının hepsi o an anlamını yitirdi.

Çatalımı tabağın kenarına sertçe bıraktım. Çıkan tiz ses salonda yankılandı.

"Dünya? Ne yapıyorsun sen?" dedi Önder Bey, kaşlarını çatarak. Sesindeki o sahte babacanlık anında silinmişti. "Daha yemeğin bitmedi."

"Müsaadenizle," dedim. Sesim bir fısıltı gibiydi ama içindeki o tiksinti çok netti. "Ben doydum."

"Otur oturduğun yerde!" diye sesini yükseltti Önder Bey. "Büyüklerin masadan kalkmadan kalkamazsın. Sana o evde terbiye vermediler mi?"

"Benim midem bulandı," dedim doğrudan gözlerinin içine bakarak. İlk kez bakışlarımı yere indirmedim. İlk kez dik durdum. "Sizin konuştuğunuz bu kelimelerden, bu masadan midem bulandı."

Koltuktan hızla kalktım. Arkamdan Elvan’ın "Aman ne kadar saygısız, ayol bu kız tamamen yoldan çıkmış." diye söylenişini duydum ama umursamadım. Salonun o ağır, parfümlü havasından kaçarak hızla üst kattaki odama doğru yürümeye başladım. Adımlarım titriyordu ama içimde bir yerde, Baras abimin o simsiyah gözleri bana güç veriyordu.

Odama girip kapıyı arkamdan kapattım ve banyoya koşup klozete doğru eğildim. Öğürerek midemdeki o azıcık şeyi de çıkardım. Yüzümü soğuk suyla yıkarken aynadaki solgun yüzüme baktım.

Ben bu evde kalamazdım.

Bu ahlaksızlığın, bu sahte asilliğin içinde nefes alamazdım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

90okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…