Bölümler 21Şu an: 13. Bölüm
- 1 1. Bölüm847 kelime
- 2 2. Bölüm1.046 kelime
- 3 3. Bölüm971 kelime
- 4 4. Bölüm849 kelime
- 5 5. Bölüm888 kelime
- 6 6. Bölüm892 kelime
- 7 7. Bölüm930 kelime
- 8 8. Bölüm776 kelime
- 9 9. Bölüm899 kelime
- 10 10. Bölüm1.169 kelime
- 11 11. Bölüm780 kelime
- 12 12. Bölüm797 kelime
- 13 13. Bölüm936 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 14. Bölüm1.021 kelime
- 15 15. Bölüm922 kelime
- 16 16. Bölüm1.181 kelime
- 17 17. Bölüm987 kelime
- 18 18. Bölüm535 kelime
- 19 19. Bölüm1.154 kelime
- 20 20. Bölüm598 kelime
- 21 21. Bölüm846 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hiçbir şey hissetmedim. Tek bildiğim Baras'a sıkıca sarıldığım ve nefesimin kesildiği yerdi. Sonra dünya döndü ve kendimi karanlığa bıraktım.
Hepsi yavaş yavaş benden uzaklaştı. Bedenimdeki tüm güç çekildi. 17 yıldır omuzlarımda taşıdığım o ağır yük, mahkeme salonunun zeminine bir bina gibi yıkılırken ben kendimi sonsuz bir karanlığın huzurlu kollarına bıraktım.
Ne kadar süre o karanlıkta kaldım, bilmiyorum. Zaman benim için durmuş gibiydi. Ne Leyla Hanım’ın o kulaklarımı tırmalayan kibirli sesi vardı, ne Önder Bey’in yüzüme inen o sert tokatının acısı, ne de o dondurucu topuklu ayakkabılar... Hiçbir şey yoktu. Sadece derin, sessiz ve simsiyah bir boşluk.
"Dünya? Güzelim, duyuyor musun beni?"
Kulağıma dolan bu ses, o simsiyah boşluğu delip geçen ilk şey oldu. Çok yakından geliyordu. Sıcak, titrek ve derinden gelen bir erkek sesiydi. Göz kapaklarımın üzerinde tonlarca ağırlık var gibiydi. Onları aralamak için kendimi zorladım. Kirpiklerimi yavaşça oynattığımda, yüzüme vuran parlak beyaz ışık gözlerimi kamaştırdı. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırarak etrafa baktım.
Yine bir hastane odasındaydım. Beyaz duvarlar, tepemde yavaşça dönen bir serum şişesi ve burnuma dolan o keskin ilaç kokusu... Ama bu kez yalnız değildim. Bu kez odada korkutucu bir sessizlik yoktu.
Baş ucumda beş çift göz bana bakıyordu.
Hemen sağ tarafımda, yatağın kenarına çökmüş olan Barçın’dı. O neşeli, kıvırcık saçlı çocuk gitmiş, yerine gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş bir abi gelmişti. Elimi iki avucunun arasına almış, sanki bıraksa kaybolacakmışım gibi sımsıkı tutuyordu. Sol tarafımda Milan abi duruyordu. Kollarını göğsünde bağlamış, sırtını duvara yaslamıştı ama gözleri tamamen bendeydi. Yüzündeki o sert ifade, beni uyanık gördüğü an hafifçe yumuşadı.
Yatağın ayak ucunda ise ikizler, yani Ezel ve Eray duruyordu. İkisi de endişeyle bana bakıyordu. Ezel beni fark edince derin bir nefes alıp arkasındaki duvara tutundu, Eray ise yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirmeye çalıştı.
Ve tam baş ucumda, odadaki şöminenin hemen yanında bir dağ gibi dikilen o adam... Baras Alkan. Üzerindeki siyah takım elbisenin ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Zifiri karanlık gözlerinde öyle büyük bir yorgunluk ama bir o kadar da derin bir şefkat vardı ki, ona baktığımda içimdeki tüm korkular bir kez daha eriyip gitti.
"Uyandı," dedi Barçın, sesi heyecanla titreyerek. Telefona sarılır gibi bana doğru eğildi. "Uyy, fındık kurdum benim. Ödümüzü kopardın da. Mahkeme salonunun ortasında pat diye gittin kucağımda."
"Barçın, az yavaş ol oğlum, kızı ürkütme," dedi Milan abi duvardan çekilerek yanıma doğru adımlarken. Eğilip alnıma sımsıcak bir öpücük kondurdu. "Nasıl hissediyorsun kendini abicim? Göğsünde bir sıkışma, nefes darlığı var mı?"
Başımı yavaşça olumsuz anlamda salladım. "İyiyim," dedim. Sesim o kadar kısık ve pürüzlü çıkmıştı ki, kendi sesimi tanımakta zorlandım. Boğazım kupkuruydu. "Sadece... çok susadım."
Baras, masanın üzerinde duran sürahiden hemen bir bardak su doldurdu. Ağır ve sakin adımlarla yatağın kenarına geldi. Milan abi arkamdan destek vererek beni yatakta hafifçe doğrulttu. Baras bardağı dudaklarıma yaklaştırdı. Suyu yavaş yavaş, küçük yudumlarla içtim. O buz gibi su boğazımdan aşağı akarken, gerçekten yaşadığımı, o cehennemden kurtulduğumu ilk kez bu kadar net hissettim.
Bardağı geri çekerken Baras’ın gözlerine baktım. "Mahkeme..." dedim, kelimenin gerisini getirmeye korkarak. "Bitti mi gerçekten?"
Baras elindeki bardağı komodinin üzerine bıraktı ve devasa elini yavaşça saçlarımın arasına daldırdı. O sert, acımasız katil, saçlarımı okşarken yine dünyanın en kibar insanına dönüşmüştü.
"Bitti küçük kaçak," dedi Baras, sesi tüm odaya mutlak bir güven yayarak. "O şerefsiz hak ettiği yere, demir parmaklıkların arkasına gitti. Karar kesinleşti. Artık yasal olarak da, resmi olarak da benimlesin. Bizimlesin. Kimse seni o eve geri götüremez."
Ezel ayak ucundan öne doğru bir adım attı, neşeyle gülümsedi. "Yani anlayacağın Dünya Su, artık tamamen Karadenizlisin. Kurtuluşun yok bizden. Seni o yaylalarda öyle bir koşturacağız ki, o İstanbul zarafetini tamamen unutacaksın."
"Aynen öyle," diye onayladı Eray da. "Hatta eve döner dönmez sana kocaman bir kuymak sofrası kuracağız. Alerjin olmayan ne varsa masaya yığacağız."
Gülümsedim. Kalbimin sızısı az olsada geçmişti. "Çiçek?" Gözlerim panikle etrafta döndü. Üzerimdeki hastane önlüğüne, beyaz çarşaflara baktım. İstanbul'a gelirken cebimde, kalbimin tam üzerinde sakladığım o küçük pembe gül yoktu. O sahte mahkeme salonunda, Önder Kılıç’ın o iğrenç tehditlerine karşı dik durmamı sağlayan, Baras’ın kokusunu taşıyan o yegane sığınak avucumda değildi. İçimi aniden öyle büyük bir korku kapladı ki, nefesimin yine o tanıdık ritimle daralmaya başladığını hissettim.
"Baras..." dedim, gözlerim dolarken doğrudan ona bakarak. "Gül nerede? Soldu mu yoksa? Mahkeme salonunda elimden mi düştü?"
Sevdiğim bir kitap, sakladığım küçük bir anı, sokaktan bulup getirdiğim bir taş parçası... "Bu evde gereksiz kalabalıklara yer yok Dünya, zarafetini bozacak aciz döküntüleri temizle," derdi her defasında. Bu yüzden o gülün de adliye koridorlarının o soğuk, kalabalık zemininde ezilip gittiğini, postalların altında parça parça olduğunu düşündüm.
Baras, benim bu ani paniğimi ve gözlerimde biriken o eski korkunun gölgesini gördüğü an hiç durmadı. Oturduğu yerden hızla kalktı, yatağın tam kenarına geldi. O devasa, sımsıcak elini yavaşça yanaklarıma yerleştirdi. Başparmağıyla gözümden süzülmek üzere olan o sıcak damlayı usulca sildi.
"Şşşt, sakin ol küçük kaçak," dedi Baras. Sesi o kadar derinden, o kadar net geliyordu ki, zihnimdeki o uğultuyu tek bir kelimesiyle dağıttı. "Sana bir söz verdim ben. O çiçek solmayacak dedim. Sen benim kucağımda bilincini kaybederken bile o gülü öyle bir sıkıyordun ki, parmaklarını açmak imkansızdı. Biz senin canını acıtmamak için, o gülü elinden zorla almadık."
Barçın hemen yan taraftan öne atıldı. Yüzünde bu defa o şen şakrak şivesi değil, tamamen bir abinin merhameti vardı. Ceketinin iç cebine elini daldırdı ve oradan şeffaf, küçük bir su poşetinin içine düzgünce yerleştirilmiş olan o pembe gülü çıkardı. Gülün yaprakları biraz hırpalanmıştı, mahkeme salonunun o kargaşasında hafifçe ezilmişti ama canı hâlâ üzerindeydi. Rengi hâlâ o dağ evindeki gibi capcanlı bir pembeydi.
"Aha bak buradadır abisinin gülü," dedi Barçın, poşeti yavaşça yatağın üzerine, ellerimin hemen yanına bırakarak. "Milan abimle adliye koridorunda ambulansı beklerken, Baras abim bu gülü senin avucundan bir hazine gibi çıkardı. Kendi elleriyle koydu bu suyun içine. Solmasın, Dünya'mız uyanınca üzülmesin diye."
Bölüm etkileşimi
