Bölümler 21Şu an: 14. Bölüm
- 1 1. Bölüm847 kelime
- 2 2. Bölüm1.046 kelime
- 3 3. Bölüm971 kelime
- 4 4. Bölüm849 kelime
- 5 5. Bölüm888 kelime
- 6 6. Bölüm892 kelime
- 7 7. Bölüm930 kelime
- 8 8. Bölüm776 kelime
- 9 9. Bölüm899 kelime
- 10 10. Bölüm1.169 kelime
- 11 11. Bölüm780 kelime
- 12 12. Bölüm797 kelime
- 13 13. Bölüm936 kelime
- 14 14. Bölüm1.021 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 15. Bölüm922 kelime
- 16 16. Bölüm1.181 kelime
- 17 17. Bölüm987 kelime
- 18 18. Bölüm535 kelime
- 19 19. Bölüm1.154 kelime
- 20 20. Bölüm598 kelime
- 21 21. Bölüm846 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Odanın içini dolduran o sıcak sarı ışıklar gecenin karanlığıyla birlikte sönmüştü. Sabahın ilk ışıkları, Karadeniz’in o nemli, gri bulutlarının arasından sızıp yatağımın üzerine düştüğünde gözlerimi açtım. İçimde tuhaf bir hafiflik olması gerekiyordu, çünkü dün o soğuk mahkeme salonundan zaferle çıkmıştım. Artık güvendeydim. Baras abimin yanındaydım.
Ama sol göğsümün tam üzerine oturan o amansız sızı, nefes almama izin vermiyordu.
"Lütfen şimdi değil," diye fısıldadım kendi kendime. Elimi kalbimin üzerine koydum. Sanki içeride bir şeyler sıkışıyor, daralıyor ve etimi koparıyordu.
Leyla Hanım bana sadece duygularımı saklamayı öğretmemişti. O bana hasta olmanın, acı çekmenin, zayıf görünmenin en büyük asillik suçu olduğunu öğretmişti. İstanbul'daki o malikanede ne zaman canım yansa, ne zaman midem bulansa ya da kalbim sıkışsa, Leyla karşıma dikilir ve o soğuk sesiyle mırıldanırdı: "Kendi acınla başkalarını rahatsız edemezsin Dünya. Bir bayan her zaman dik durur. Zayıflıklarını insanlara gösterirsen, seni ilk oradan vururlar."
Bu yüzden bu acıyı da saklayacaktım. Baras’a, Milan abiye, Barçın’a yük olmayacaktım. Onlar benim için zaten yeterince savaşmıştı.
Yataktan yavaşça doğruldum. O an kalbime öyle keskin bir bıçak saplandı ki, acıyla iki büklüm oldum. Dişlerimi birbirine bastırdım, çığlığımı boğazıma gömdüm. Alnımdan soğuk bir ter damlası şakağıma doğru süzüldü. Birkaç dakika nefesimi tutup acının hafiflemesini bekledim. Sızı tamamen geçmedi ama biraz geriledi. Yüzüme banyoda soğuk su çarpıp solgunluğumu gizlemeye çalıştım. Üzerime kalın bir hırka geçirip merdivenlerden aşağı, o gürültülü ve neşeli mutfağa doğru indim.
Aşağıda harika bir koku vardı. Barçın ocağın başında çılgın gibi kuymak karıştırıyordu. Milan abi masaya tabakları diziyor, Ezel ve Eray ise ekmek dilimliyordu. Baras ise masanın başköşesinde oturmuş, önündeki çay bardağını tutarak sessizce mutfaktaki bu neşeyi izliyordu.
"Uyy, ballı turtam da uyanmış." diye bağırdı Barçın, elindeki tahta kaşığı havaya kaldırarak. "Gel bakayım gel, tam senin sevdiğin gibi yaptım. Tereyağını da tam ölçüsünde koydum, alerjin azmasın diye."
"Günaydın," dedim. Sesimin titrememesine özen göstererek küçük bir tebessüm yerleştirdim yüzüme. Masaya doğru yürüdüm ama her adımımda kalbimin arkasındaki o taş daha da ağırlaşıyordu.
Baras’ın gözleri anında beni buldu. O zifiri karanlık gözler, sanki bir radar gibi üzerimde gezindi. "Günaydın küçük kaçak," dedi, sesi her zamanki gibi derinden ve korumacıydı. "Gece rahat uyuyabildin mi? Odanı beğendin mi?"
"Çok beğendim," dedim, Milan abinin benim için çektiği sandalyeye otururken. Sandalyeye yerleştiğim an göğsümdeki sancı ani bir dalga gibi yeniden vurdu. Nefesim boğazımda tıkandı. Masanın altındaki ellerimi dizlerime bastırdım, parmaklarım bembeyaz olana kadar sıktım. Yüzümdeki gülümsemeyi düşürmemek için hayatımın en büyük kumarını oynuyordum.
"Dünya, sen iyi misin abicim?" diye sordu Milan abi, elindeki çaydanlığı masaya bırakırken. Eğilip yüzüme baktı. "Yüzün biraz solgun mu ne? Hastanedeki doktor bir şeyin yok demişti ama..."
"İyiyim," dedim hemen, sesimi olabildiğince neşeli tutmaya çalışarak. "Sadece biraz yorgunum. İstanbul’un o havasından sonra buranın temiz havası çarptı galiba."
"Aman dikkat et da," dedi Barçın tabağıma kocaman bir kaşık kuymak koyarken. "Seni burada gözümüz gibi koruyacağız. Ezel, Eray, uzatın bakayım oradan ekmeği."
Ezel ekmek sepetini bana doğru uzatırken gözlerini kıstı. "Dünya, hiç yemek yemiyorsun. Dün geceden beri boğazından tek lokma geçmedi. Hadi ye biraz."
"Yiyorum," dedim. Çatalımı aldım, kuymaktan küçük bir parça koparıp ağzıma götürdüm. Ama o an boğazımdan aşağı hiçbir şey geçmedi. Kalbimin ağrısı o kadar büyümüştü ki, midem bulanmaya, başım dönmeye başladı. Masadaki kristal avizeler, ahşap duvarlar etrafımda dönüyordu.
Baras elindeki çay bardağını masaya bıraktı. Çıkan o tok ses mutfaktaki tüm konuşmaları bıçak gibi kesti. Doğrudan bana baktı. O siyah gözlerdeki şefkat, yerini yavaş yavaş bir şeyleri çözmeye çalışan o keskin şüpheye bırakıyordu.
"Dünya," dedi Baras, sesi buz gibi ama bir o kadar da endişeliydi. "Bana bak abicim."
Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerimi ondan kaçırmamaya çalıştım ama göz kapaklarım bile ağırlaşmıştı. "Efendim?"
"Bir şeyin var senin," dedi. Oturduğu sandalyede öne doğru eğildi. "Gözlerin öyle demiyor. Canın mı acıyor senin?"
"Hayır," dedim, yalan söylerken kalbimin daha da hızlanması canımı daha çok yaktı. "Gerçekten iyiyim. Sadece... biraz dışarı çıksam olur mu? Şelalenin kenarında yürümek istiyorum. Temiz hava iyi gelir."
Milan abi araya girdi. "Tek başına gitme, ben de geleyim seninle."
"Yok," dedim aceleyle. Eğer yanımda olurlarsa ağrıyla kıvrandığımı anlarlardı. "Sadece kapının önünde duracağım. Söz veriyorum uzaklaşmam."
Baras bir süre yüzüme baktı. İçindeki o koruma güdüsü gitmeme izin vermek istemiyordu ama beni sıkboğaz etmekten de çekiniyordu. "Tamam," dedi usulca. "Ama gözümün önünde olacaksın. Kapının önündeki taşın üzerine otur, şelaleyi oradan izle."
"Tamam," diyerek masadan kalktım. Kalktığım an başım öyle sert döndü ki, masanın kenarına tutunmak zorunda kaldım. Neyse ki kimse fark etmeden hemen kendimi toparladım ve bahçeye doğru yürüdüm.
Dışarı çıktığımda Karadeniz’in o buz gibi, şifalı rüzgarı yüzüme vurdu. Ama bu kez o rüzgar bile içimdeki yangını söndürmeye yetmedi. Adımlarım beni kapının önündeki taşa değil, ayaklarımın götürdüğü yere, o gürül gürül akan şelalenin kenarına doğru sürükledi. Her adımda sol tarafımdaki o sızı, sanki kalbimi yerinden sökmek istiyormuş gibi şiddetlendi.
Şelalenin kenarına geldiğimde, akan o buz gibi suyun damlacıkları yüzüme çarptı. Dizlerimin bağı çözüldü. Ağaç köklerinden birine tutunarak yere çöktüm.
"Nefes al... Dünya, nefes al..." diye fısıldadım kendi kendime. Ama olmuyordu. Ciğerlerime hava girmiyordu. Göğsümün üzerinde sanki tonlarca ağırlıkta bir beton blok vardı ve o blok her saniye beni biraz daha eziyordu. Elimi hırkamın üzerinden kalbime bastırdım. Acı o kadar dayanılmaz bir hal aldı ki, gözlerimden yaşlar boşanmaya başladı.
"Abi..." diye inledim usulca. Sesim şelalenin gürültüsünde kaybolup gitti. Artık dayanamıyordum. Leyla'nın o dik durma kuralları, zayıf görünmeme çabaları buraya kadardı. Vücudumdaki tüm güç çekildi. Gözlerim kararmaya başladı. Başım yavaşça o soğuk toprağa doğru düşerken, bilincimin son kırıntılarıyla birinin bana doğru koştuğunu hissettim.
Yapraklar ezildi, taşlar savruldu.
Ve ben tam yere yığılacakken, o devasa, sımsıcak kollar beni havada yakaladı. Kendimi toprağın soğukluğunda değil, Baras abimin o sarsılmaz göğsünde buldum.
"Güzelim? Ne oldu, bana bak?" Baras abimin sesi, kulağımın dibinde adeta bir gök gürültüsü gibi patladı ama o kadar uzaktan geliyordu ki... Sesindeki o alışılmadık, o dağ gibi adamı sarsan saf korkuyu hissettim. Sımsıkı kapandığı zifiri karanlık gözleri, tam gözlerimin içine dikilmişti. Büyük, nasırlı eli yanağıma kapandı. Hafifçe vurdu yüzüme.
"Dünya, kapatma gözlerini! Bana bak küçük kaçak, buradayım."
"Abi..." diyebildim sadece. Sesim şelalenin gürültüsünde bir yaprak kıpırtısı kadar bile yer kaplamadı. Nefesim boğazımda düğüm düğüm olmuştu. Sol göğsümün altındaki o görünmez bıçak her saniye daha derine saplanıyordu. Acıdan dudaklarımı ısırdım. Dişlerimin arasından sızan o iniltiyi gizleyemedim.
"Söyle abisinin güzeli, neren acıyor kurban olduğum? Söyle, söyle ki acına derman bula bileyim."
"Kalbim... Kalbim acıyor abi. Canım çok yanıyor."
Bölüm etkileşimi
