Karadeniz Kızı/ Gerçek Ailem kitap kapağı

15. bölüm / 21

15. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 21Şu an: 15. Bölüm

Kollarımın arasındaki o küçücük bedenin ağırlığı, kalbimin üzerine binen tonlarca çaresizliğin yanında hiçbir şeydi. Dünya, canından can gidiyormuş gibi göğsüme sığınmış, "Kalbim acıyor abi," demişti. O an benim dünyam durdu. O an içimdeki o sarsılmaz dağ un ufak oldu.

Bahçedekilere, Milan’a, Barçın’a, ikizlere tek bir kelime bile etmedim. Eğer onların paniğini görseydim, o an orada birilerini vurabilirdim. Dünya’yı kucağımda sımsıkı tutarak garajdaki arazi aracına koştum. Arka koltuğa onu bir kuş tüyü gibi yerleştirip başının altına ceketimi koydum. Şoför koltuğuna atladığım gibi motoru gürüldettim, tekerlekler toprağı yırtarcasına dağ yoluna fırladı.

Dikiz aynasından arkaya bakıyordum. Yüzü kireç gibiydi. O güzel pembe dudakları morarmaya başlamıştı. Direksiyonu sıkan parmaklarımın eklemleri beyazladı. "Dayan," diye mırıldandım dişlerimin arasından. "Yıllar sonra buldum seni güzelim, dayanamam, bırakmam."

Tam o sırada telefonum acı acı çalmaya başladı. Ekranda Milan’ın adı yazıyordu. Telefonu hoparlöre aldım.

"Baras. Neredesiniz abi? Dünya nerede, sen neredesin? Bahçede araba yok."

Boğazım düğümlendi.

Ben, Baras Alkan, hayatım boyunca tek bir yalan söylememiştim.

Sözüm neyse oydu, doğrum neyse arkasında dururdum. Ama arkada nefes almakta zorlanan o küçük kız çocuğu için, hayatımın ilk yalanı dudaklarımdan döküldü. Sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalıştım.

"Gezmeye çıktık Milan," dedim. Sesimdeki o soğukluk kendi kulaklarımı bile tırmaladı. "Dünya biraz temiz hava almak istedi. Dağ yollarında dolaşıyoruz, merak etmeyin."

"Gezmeye mi?" dedi Milan, şüpheyle. Ama üstelemedi. "Tamam, geç kalmayın."

Telefonu kapattım. Göğsüme çöken o suçluluk duygusunu, gaza biraz daha basarak bastırmaya çalıştım. Hayatımın ilk yalanını en yakınlarıma, kardeşime söylemiştim. Çünkü Dünya’nın bu halini görselerdi kopacak kıyamet zaman kaybettirirdi. Benimse tek bir saniyeye bile tahammülüm yoktu.

...

Zaman Atlaması: 5 Saat Sonra

Trabzon’daki o büyük hastanenin beyaz, steril koridorunda zaman benim için durmuştu. Üzerimdeki gömlek Dünya’nın soğuk terleriyle ıslanmıştı. Koca koridorda sadece benim ağır postallarımın sesi ve duvarlardan yankılanan kendi nefesim vardı.

Başhekim odasının kapısı açıldı. Profesör, elindeki anjiyo ve tomografi sonuçlarıyla dışarı çıktı. Yüzündeki o koyu gölge, içimdeki son umut kırıntılarını da baltalamaya yetti.

"Baras Bey," dedi doktor, sesindeki o çaresizlik beni mahvetti. "Dünya’nın durumu çok ciddi. Yüreğinde... yüz milyon insanda bir görülecek türden doğumsal bir damar anomalisi ve ritim bozukluğu var. İstanbul'da yaşadığı o büyük stres ve baskı bu hastalığı tetiklemiş ve son raddeye getirmiş."

"Ne demek bu?" diye ileri atıldım, doktorun yakasına yapışmamak için kendimi zor tutarak. "Dermanı neyse söyle! Dünyanın öbür ucunda da olsa o ilacı, o doktoru getiririm!"

Doktor başını yavaşça iki yana salladı. "İlaçla çözülecek bir durum değil. Acil ameliyat olması gerekiyor. Ama..." Duraksadı, yutkundu. "Açık konuşmak zorundayım. Ameliyat olmazsa yaşama şansı hiç yok. Kalbi bu baskıya birkaç gün daha dayanamaz."

"O zaman neyi bekliyorsunuz, yapın ameliyatı!" diye gürledim.

"Eğer ameliyat masasına yatarsa," dedi doktor gözlerimin içine bakarak. "O masada kalbinin durma olasılığı çok yüksek. Ameliyat esnasında kalbi o müdahaleyi kaldıramayabilir ve onu masada kaybedebiliriz. Yani Baras Bey... Ameliyat bir kurtuluş değil, çok büyük ve karanlık bir kumar."

"Yani sen bana kardeşimin yalnızca birkaç günü olduğunu mu söylüyorsun? Kardeşim daha 17 yaşında kaldıramaz bu yükü."

Doktorun gözlerinin içine baktım. Öyle bir baktım ki, karşımda duran adam benden bir hamle bekler gibi bir adım geri kaçtı. Ama benim elim silaha gitmiyordu. Benim elim, belimdeki o görünmez namluya gitmiyordu. Çünkü karşımda vurup öldürebileceğim bir düşman yoktu. Düşman, o beyaz odanın içindeki küçücük bir kızın göğsünün tam ortasındaydı.

"Baras Bey, inanın elimizden geleni..." diye söze başladı doktor, ama elini kaldırdı, devam edemedi. Yüzündeki o resmi, alışılmış çaresizlik ifadesi beni daha da delirtti.

"Bana inan deme!" diye gürledim. Duvara sert bir yumruk indirdim. Yumruğumun şiddetiyle koridordaki o plastik sandalyeler titredi, parmak eklemlerimden sızan kan beyaz duvara bulaştı ama canım zerre kadar yanmadı. Benim kalbim, Dünya’nın kalbiyle aynı ritimde eziliyordu sanki. "O çocuk daha iki gün önce o şerefsizlerin elinden kurtuldu. Daha dün ona 'Abin senin her zaman yanında, çiçek solmadan seni alacağım' dedim. Ben sözümü tuttum lan. Aldım onu o cehennemden. Şimdi bana gelmiş birkaç günü var diyorsun!"

Doktor derin bir nefes aldı, gözlerini benden kaçırdı. "Ameliyat etmezsek, kalbi en fazla üç ya da dört gün dayanır. Duvarlar o kadar incelmiş ki, ritim bozukluğu her an kalbini tamamen durdurabilir. Ameliyat edersek de... o masada kalbini yeniden çalıştıramama riskimiz yüzde seksen. Karar sizin."

Derin bir nefes aldı.

"Saç dökülmesi, mukus tabakasında incelme yaşayacak. Bu onun yürümesini, rahatça nefes almasını dahi zorlaştıracak. Kumaş gibi düşünün Baras Bey, o kadar ince ki en ufak bir dikiş hamlesinde yırtılabilir. Kalbi durursa, onu o masadan bir daha kaldıramayız. Bu ameliyatı yapmak, onu ellerimizle ölüme yürütmek olabilir."

Doktorun kurduğu her bir cümle, koridorun o soğuk duvarlarına çarpıp ruhuma bir balyoz gibi iniyordu. Saç dökülmesi... Mukus incelmesi... Rahat nefes alamamak... Benim kız kardeşim daha hayata yeni gözlerini açmıştı, daha iki gün önce o banyonun dondurucu zemininden sırtlanmıştım onu. 17 yaşındaki bir çocuk, göğsünün altında bu kadar ağır, bu kadar ölümcül bir yükü nasıl taşırdı?

"Durdurun o zaman," dedim. Sesim bu kez bağırmıyordu, fısıltım tüm hastaneyi çökertecek kadar ağırdı. "Ameliyatı yapmayın. Başka bir yolu olmalı. Bir dermanı olmalı."

Doktor başını önüne eğdi, elindeki dosyayı göğsüne bastırdı. "Ameliyat etmezsek, o mukus dokusu ve damarlar bu basınca dayanamaz. En fazla üç ya da dört gün, Baras Bey. Sonra kalbi tamamen durur. Her iki yolun sonu da karanlığa çıkıyor."

Doktor yavaş adımlarla yanımdan uzaklaşırken, koca koridorda sırtımı duvara yaslayarak yere çöktüm. Hayatım boyunca girdiğim hiçbir çatışmada, namlusunu üzerime doğrultan hiçbir düşmanın karşısında böyle diz çökmemiştim. Ama şimdi, kucağımda taşıdığım o küçücük kızın canı için, o bomboş koridorda çaresizliğin en dibine batmıştım.

Cebimdeki telefon durmaksızın titriyordu. Milan, Barçın, dağ evindekiler... Hepsi bendeydi. Onlara söylediğim o "Gezmeye çıktık" yalanı boğazımda bir kor gibi büyüyordu. Yıllar sonra bulduğum kardeşimi, daha kokusuna doyamadan ellerimin arasından kaybediyordum.

Ve bu kez, üzerime çöken bu mutlak ölüm ilanına doğrultacak tek bir silahım bile yoktu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

50okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…