28. bölüm · Kaçınılmaz Son

YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM

İrem Mumcu

Gözyaşlarımı durduramıyordum. Neler yaşıyordum ben?

Aidan’ın beni bu kadar çabuk bulmuş olması içimde küçük bir rahatlama yaratmıştı. İşten çıktığımı tahmin etmiş olmalıydı, çünkü daha ne olduğunu anlayamadan beni kucağına alıp arabaya yerleştirdi, üst üste sorular soruyordu. Ne olduğunu, nasıl bu hale geldiğimi bilmek istiyordu, ama ben ona sadece eve gitmek istediğimi söyledim. Hatta bir an vardı ki geri dönüp o adamın peşinden gidecek, onu paramparça edecek gibi görünüyordu. Ama izin vermedim. Sadece gitmek istiyordum.

Eve giderken bana hiçbir şey sormamak için kendini zor tuttuğunu görebiliyordum, ben ise düşüncelerimin içinde kaybolmuştum. Bunu ona nasıl anlatacaktım?

Gözyaşlarım durmaksızın yanaklarımdan süzülüyordu. Ağzımdan çıkan sözlerin bana bu kadar pahalıya mal olacağını asla düşünmemiştim. Bunun bu kadar zor olacağını, beni bu kadar uç noktalara sürükleyeceğini hiç tahmin etmemiştim.

Eve vardığımızda Aidan beni kucağında içeri taşıdığında bunun için minnettardım. Yürümeye gücüm yoktu. Kollarımı boynuna doladım, beni yatağına götürmesine izin verdim. Uyumak istemiyordum. Sadece ona sarılmak istiyordum. Beni yatağa yatırırken boynunu bırakmayı reddettim.

“Beni bırakma,” diye fısıldadım. “Lütfen, benimle kal.”

Kendimi çaresiz hissediyordum. Bunu Aidan’a nasıl açıklayacaktım? Timothy’nin bana dokunması yeni değildi, ama daha önce hiç bu kadar fazla olmamıştı. Bana zarar vermişti. Kendimi bir fahişe gibi hissediyordum. Bundan nasıl kurtulacaktım? Eğer bu daha ilk günse, sonrakileri hayal bile edemiyordum.

Aidan yanımda oturmuş, endişeyle beni izliyordu, ben ise üzerime yapışan o pislik hissinden kurtulmak istiyordum. Kendimi toparlamam gerekiyordu.

“Beni banyoya götürebilir misin?” diye yumuşak bir sesle sordum.

Ne demek istediğimi tam anlayamamış gibi bir an duraksadı, ama sonra alçak bir onay mırıltısı duydum. Bir sonraki anda kolları beni tekrar kaldırdı, banyoya, o sıcaklığa doğru taşıdı. Derin nefesler aldım, kendimi toplamaya çalışıyordum. Sıcak suyun altında biraz yalnız kalmaya ihtiyacım vardı.

“Bana biraz yalnız kalmam için zaman verir misin, Aidan?” diye sordum, her şeyi bilmese bile beni anlayacağını umarak.

“Sana yardım edebilirim,” dedi yumuşakça.

“Teşekkür ederim, ama şimdi değil. Lütfen,” diye ısrar ettim.

Sonunda banyodan çıktı, ama kapıyı kapatmadan önce arkasından seslendim, “Merak etme, iyiyim.”

Ama bu sözlere ben bile inanmıyordum.

* * * * * * *

Banyoda ne kadar kaldığımı bilmiyordum. Sonunda havluya sarılı hâlde dışarı çıktığımda, Aidan’ı yatakta otururken, elindeki telefonu dalgın dalgın çevirirken buldum. Beni görür görmez hemen ayağa kalktı.

“İyi misin?” diye sordu, sesi endişeyle doluydu, bana doğru yaklaşırken.

“Daha iyiyim,” diye başımı salladım. Ve bu sefer yalan değildi. Gerçekten daha iyi hissediyordum. Sıcak su iyi gelmişti.

Hiç tereddüt etmeden kollarının arasına girdim. Birlikte örtünün altına girerken beni sıkıca sardı. Battaniyeyi üzerimize çekerken beni kendine daha da yakın tuttu. Bacaklarımı karnıma çektim, başımı göğsüne yasladım, sadece... sadece onun varlığının beni yeniden güvende hissettirmesini umuyordum.

“Ne oldu?” diye sonunda sordu, artık kendini tutamadan.

İç çektim.

“Özür dilerim,” diye mırıldandım, sesim neredeyse fısıltıdan ibaretti. Başımı göğsünden kaldırmadım. Parmakları ıslak saçlarımın arasında nazikçe dolaşırken kolları beni daha sıkı sardı.

“Bunu neden sürekli söylüyorsun? Bir şey mi oldu?” diye sordu, sesi merakla karışıktı.

Bunu ona anlatamazdım. Omuzlarımı hafifçe kaldırıp bir an sonra bıraktım.

“Hayır, bir şey olmadı,” diye cevap verdim, ama bana inanmış gibi görünmüyordu.

Aramızda bir sessizlik uzayıp gitti. Daha fazla üstelemeden önce konuyu değiştirmek istedim.

“Beni seviyor musun?” diye sordum, düşüncelerini başka yöne çekmeyi umarak.

Bir an duraksadı. “Neden soruyorsun?”

“Sadece merak ettim.”

Birkaç saniye geçti, sonra sonunda, “Sadece sana ihtiyacım olduğunu biliyorum,” dedi.

Bu, duymayı umduğum cevap değildi. Bana net bir şey söylememişti. Neden?

Bir an düşündüm. Aynı soruyu o bana sorsaydı, ben net bir cevap verebilir miydim? Belki de bu soruyu sormam gereksizdi. Sorduğuma pişman oldum. Parmakları saçlarımda dolaşmaya devam ederken onun iç çektiğini duydum. Bana ihtiyacı vardı. Ve belki de bu, sevgiden bile daha derin bir şeydi.

“Ya sen?” diye sordu ardından. Sorusu benimkini yansıtıyordu. Bunu ben başlatmıştım.

“Sadece ne kadar istesem de seni asla bırakamayacağımı biliyorum. Sana çekildiğimi biliyorum,” diye itiraf ettim.

Ben de ona net bir cevap vermemiştim. Ne düşüneceğimi bilmiyordum. Onu sevdiğimi söyleyemiyordum, ama sevmediğimi de söyleyemiyordum. Bu iki gerçeğin arasında, kırılgan bir yerde sıkışıp kalmıştım. Onsuz yaşayamayacağımı biliyordum, ama aynı zamanda beni mahvedeceğini de biliyordum. “Ne seninle ne de sensiz.”

Bunu ona daha önce de söylemiştim, ona bağımlıydım. Onu bırakmak istiyordum, ama bunun yanlış olacağını biliyordum. Ona hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştım.

“Ne seninle ne de sensiz,” diye tekrarladı, sesi kulağımın dibinde bir fısıltı gibi geliyordu.

Alnıma yumuşak bir öpücük kondurduğunda ona daha sıkı sarıldım, kendimi kollarının içine daha da gömdüm.

“Zaman dursun,” diye fısıldadım. “Bu an hiç bitmesin. Sadece bunun içinde var olmak istiyorum, Aidan. Sonsuza kadar. Yarın olmasın… kimse yarının ne demek olduğunu bilmesin istiyorum. Şimdi, sonsuza kadar sürsün istiyorum.”

Nefesimi tuttum, boğazımda yükselen hıçkırığı bastırmaya çalışarak. Sesimin çıkmasını istemiyordum, onun duymasını istemiyordum. Alt dudağımı ısırdım ve yüzümü göğsüne daha da gömdüm.

“Eğer istediğin buysa,” diye mırıldandı, nefesi saçlarımda sıcaktı, “senin için dünyayı durdururum.”

Bu sözlerin gerçek olmasını her şeyden çok istedim. Ama gözyaşlarım daha da hızlandı. Ona bir çocuk gibi sokulmuş hâlde, ilk kez kendimi güvende hissettim. Onun yanında zihnim daha sakindi, daha hafifti. Yanından asla ayrılmak istemiyordum, ama zihnimin bir köşesinde biliyordum, bunların hiçbiri sonsuza kadar sürmeyecekti. Ve bu, her şeyden daha çok acıtıyordu.

* * * * * * *

Gözlerimi açtığımda, pencereden süzülen güneş ışığı odayı doldurmuştu. Aidan’ın kollarında uyuyakalmıştım. Ne zaman uykuya daldığımı bilmiyordum. Ve yine de… işte buradaydı, yarın. Dün ise tek bir önemsiz kelimeye dönüşmüştü, geçmiş.

Onu uyandırmamaya dikkat ederek doğruldum ve ona baktım. Hâlâ uyuyordu, başı hafif yana düşmüş, dudakları aralanmıştı, nefesinin düzenli ritmi belli oluyordu. Yatakta biraz daha yukarı kayıp sırtımı başlığa yasladım ve bakışlarımı yüzünde gezdirdim. O pürüzsüz, zahmetsiz kusursuzluk…

Ne düşünmeliydim? Ne hissetmeliydim?

Gözlerim komodinin üzerindeki saate kaydı. Saat neredeyse yedi buçuktu. İşe gitmem gerekiyordu. Bu düşünce mideme bulandırıcı bir dalga gibi yayıldı. Bundan kurtulmanın bir yolunu bulmalıydım.

Derin bir nefes aldım ve tam yataktan kalkacakken bir kol belime dolandı, beni yeniden aşağı çekti.

“Hey, beni uyandırmadan gitmeyi mi planlıyordun?” diye mırıldandı, kulağımın arkasına bir öpücük kondurarak. Uykulu sesi içimi ısıtırken istemsizce gülümsedim.

“Tabii ki hayır. Sadece giyinmeye gidiyordum,” diye kendimi savundum.

Dudakları hafifçe kıvrılırken güçlü kolları hareket etmeme izin vermeyerek beni kendine çevirdi. Alt dudağımı dudaklarının arasına alarak sabahın ilk, uzun öpücüğünü kondurdu.

“Gitmem lazım,” diye hatırlattım, geri çekilerek. “Yoksa işe geç kalırım.”

Bunu söylerken bile kalbim ve bedenim isyan ediyordu. Gitmek istemiyordum.

Aidan homurdandı, ama sonunda tutuşunu gevşeterek yataktan çıkmama izin verdi. Küçük bir gülümseme bahşederek dönüp giyinmeye başladım. O ise yerinden kıpırdamadan, odada dolaşırken beni izlemeye devam etti.

Dikkatimi valizime verdim, onun bakışlarıyla göz göze gelmemeye çalışarak. Ne göreceğini biliyordum.

“Neden üzgün görünüyorsun?” diye sordu, sesi merak doluydu.

“Değilim,” dedim, ona bakmadan.

Aynaya odaklandım, makyajımı yaparken içimden ona dün geceyi açmaması için yalvarıyordum. Derin, düzenli nefesler alarak kendimi toparlamaya çalıştım.

Bir anlık sessizlik oldu. Ama sonra, beklendiği gibi sorular başladı.

“Dün ne olduğunu hâlâ söylemedin. Seni bu kadar üzen neydi?”

Dün geceden bahsedilmesiyle birlikte boğazım sıkılıyormuş gibi hissettim. Tam bir felaketti. Aidan’a hiçbir şey anlatmamıştım, ama onun karşısına tamamen yıkılmış hâlde çıkmıştım. Şimdi ne söyleyecektim?

Bir an durup düşündüm. Eğer bunun peşini bırakmasını istiyorsam, ona bir şey vermeliydim.

Hazırlığımı bitirince yanına yürüdüm. Yüzünü iki elimin arasına alıp uzun bir süre öptüm, sonra biraz geri çekilip gözlerinin içine baktım.

“Gerçekten hiçbir şey olmadı,” dedim, sesimi yumuşatarak, güven verici bir tona büründürerek. “Sadece bir geceydi, hepsi bu. İnan bana. Kızlarla birkaç kez tartıştım ve bu beni etkiledi. Annem hakkında korkunç şeyler söylediler. Hâlâ canımı yakıyor ve bunu öylece görmezden gelemedim.” Gözlerinin içine baktım, sözlerimi kabul etmesi için sessizce yalvararak. “Benim için endişelenmene gerek yok. Ve bunu bir daha açmayalım, tamam mı?”

Aidan bir an beni inceledi. Bana inanmasına ihtiyacım vardı.

“Peki,” dedi sonunda. “Ama işte bir şey olursa bana söyleyeceksin. O adam sana bir şey yaparsa, ilk benim haberim olacak.”

Yanağımdan süzülen tek bir gözyaşının tenimi gıdıklamasıyla ağladığımı fark ettim. Hızla silip tekrar bir gülümseme zorladım.

“Tamam,” diye fısıldadım, bakışlarını bir an daha tutarak. Ama verdiğim sözün bir yalan olduğunu o bilmiyordu.

Kapıya yönelirken konuyu değiştirdim. “Bugün yine evde mi kalacaksın?”

“Hayır. Arkadaşlarımla dışarı çıkacağım, ama bu akşam seni bir yere götürmek istiyorum. Seni işten alırım, olur mu?” dedi, sanki o an karar vermiş gibi.

Beni almaya mı gelecekti? Ama nasıl? Timothy’den nasıl kaçacaktım? Ya bizi birlikte görmemesi gereken bir şekilde görürse?

Bu felaket olurdu.

“Belki bunu avantaja çevirebilirsin.”

Bu düşünce zihnimde yankılanırken bir anlığına bunu düşündüm. Bu nasıl benim lehime çalışabilirdi?

Aklıma bir fikir geldi. Belki de iç sesim haklıydı, bu iyi olabilirdi. Timothy, Aidan’ı görürse bana yaklaşmaya cesaret edemezdi. Ve Aidan her akşam beni almaya gelirse, bunu gece gece yaşamak zorunda kalmazdım. Hatta her akşam gelmeliydi.

“Bu harika olur! Hatta istersen beni her akşam alabilirsin. Çok isterim,” dedim, gözlerim ona bakarken parlayarak. “Hatta biraz erken bile gelebilirsin.”

Aidan bir an duraksadı, ama yüzünde bir gülümseme belirdiğinde içimi bir rahatlama kapladı.

“Seni almak benim için bir zevk olur, güzelim,” diye mırıldandı. “Ama buna alışmasan iyi eedersin,” diyerek göz kırptı.

“Bakarız. Bu sana bağlı,” dedim, ben de göz kırparak.

Bu düşünce kalbimi umutla doldurdu. Belki de Aidan bu durumdan çıkış yolumdu. Bu biraz riskli bir hamleydi, Timothy öngörülemezdi, ama şimdilik sadece önümüzdeki sorunu çözmeye odaklandım.

* * * * * * *

İş her zamanki gibi geçti, ama diğer günlerden farklı olarak akşamın vaadine tutunuyordum. Tek ihtiyacım, Aidan’ın beni sorunsuz bir şekilde gelip almasıydı. Umarım her şey bu kadar basit olurdu.

Barda bardakları toplarken saat altıya yaklaşıyordu. Timothy’nin arkamda olduğunu fark etmemiştim bile.

“Rahat ol, benim sadece,” diye mırıldandı, nefesi kulağımın arkasında sıcaktı.

Vücudumdaki her kas gerildi. Bar kalabalıktı. Burada bu şekilde davranması için fazla insan vardı. Derin bir nefes aldım, onu görmezden gelmeye çalıştım ama konuşmaya devam etti.

“Seni bekliyordum,” diye fısıldadı, ellerini eteğimin altına kaydırarak. Soğuk parmakları tenime değdiğinde dişlerimi sıktım.

“Lütfen, yapma. Burada olmaz. Herkesin içinde olmaz,” diye dişlerimin arasından tısladım.

“O zaman arkaya gel,” diye güldü, sesi iğrenç bir şeyle kaplıydı.

Hayır. Hayır, bunu istemiyordum. Onu istemiyordum.

Ona bu akşam Aidan’ın beni almaya geleceğini söylememiştim. Timothy’nin ne zaman bana dokunmaya çalışacağını bilmiyordum ve o an ne kadar büyük bir risk aldığımı fark ettim. Kalbim sıkıştı.

“İşimi bitirmem lazım,” diye mırıldandım, gitmesini umarak.

Ama bunun yerine kalçalarımı kavradı, beni birkaç dayanılmaz saniye boyunca kendine bastırdıktan sonra sonunda bıraktı.

“O zaman çabuk ol,” diye emretti ve uzaklaştı.

Ondan nefret ediyordum. Onun sorunu neydi? Asla doymuyor muydu?

Dudağımı ısırdım, ağlamamak için kendimi zorluyordum. Bu daha önce hiç olmamıştı. Ne değişmişti?

Belki annemin ölümü onu daha cesur yapmıştı. Belki ailem olmadan beni savunmasız, kolay bir hedef olarak görüyordu. Ama Aidan’dan haberi yoktu.

Bir bardağı silerken parmaklarım aniden tutuşunu kaybetti. Bardak elimden kaydı ve yere düşüp parçalandı. Dizlerimin üzerine çöküp kırıkları toplamaya başladım, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu.

“Liora, neler oluyor?” Lyla’nın sesi yumuşak ve endişeliydi. Yanıma çöktü, kırık parçaları toplamama yardım etti.

“Bir şey yok,” diye fısıldadım, görmeden önce yanaklarımı silerek.

Parçaları daha hızlı toplamaya çalıştım, titreyen ellerimi saklamak istercesine ama Lyla çenemi tutup yüzümü nazikçe yukarı kaldırdı.

“Bana bak. Ağlıyorsun. Ne oldu?” diye sordu, gözleri endişeyle doluydu.

Kırıkları toplamaya devam ettim, ellerim kendi kendine hareket ediyordu.

“Bir şey yok,” diye mırıldandım, elinden sıyrılarak.

Ama sonra keskin bir acı parmağımdan yükseldi, bir parça cam derimi kesmişti. Dudaklarımdan bir nefes kaçtı, ama umursamadım. Bir kesik daha, bir yara daha… fark etmezdi. Kan elime doğru süzülüyordu, ama acıyı neredeyse hissetmiyordum.

“Kendini kestin,” dedi Lyla, cebinden çıkardığı bir bezle yarama bastırarak.

“İyiyim. Bir şey değil,” diye ısrar ettim, kolumu çekmeye çalışarak. Şu an bu acı en son düşüneceğim şeydi.

Ve sonra, aniden bir anı su yüzüne çıktı, Aidan’la ilgili bir anı. Onunlayken de benzer bir şekilde kesilmiştim. O gün barda, odasında bir vazoyu yanlışlıkla devirmiştim. Kırıkları toplarken elimi kesmiştim. Aidan süpürge almak için dışarı çıkmış, beni yalnız bırakmıştı. Tam o sırada o bağımlılar içeri girmişti. Bana bir şey enjekte etmeye çalışmışlardı. Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım. O anı göğsümde keskin bir sızı yaratırken kalbimin ritmini bozdu.

Lyla’nın parmağımı dikkatlice saran elleri beni yeniden bugüne çekti. Ne zaman bandaj yaptığını fark etmemiştim bile, yerdeki cam parçalarını toplamayı da bitirmişti.

Kendimi toparlamaya çalışarak derin bir nefes aldım. Belki her şey korktuğum kadar kötü olmazdı. Belki, sadece belki, denemeye çalışabilirdim. Hayatı yeniden güzel bir şey olarak görmek istiyordum. Artık bunların hepsinden çok yorulmuştum.

* * * * * * *

Güneş kaybolurken son müşteriler de bardan ayrıldı. Diğer kızlar çoktan gitmişti, her zamanki gibi en son kalan bendim. Bar görevlisi olarak kapatmadan önce son kontrolleri yapmak benim görevimdi. Üstümü değiştirmek için soyunma odasına yöneldim. Timothy’ye yakalanmadan çıkabilir miydim? Bilmiyordum, ama çıkmak zorundaydım. Aidan dışarıda beni bekliyordu.

Üniformamı çıkarıp kendi kıyafetlerimi giydim. Saçımı düzelttim, derin bir nefes aldım ve soyunma odasından çıktım.

Timothy’nin ofisinden uzak duracaktım. Sadece sessiz ve dikkatli olmalıydım, ama tam kapısının önünden sessizce geçerken bir el kolumu yakaladı. Tepki veremeden içeri çekildim.

Hayır!

Neden soyunma odasını onun ofisinin yanına yapmışlardı ki?

“Beni görmeden kaçmayı mı planlıyordun?” diye mırıldandı Timothy, sırtımı duvara bastırarak.

Gözlerindeki öfkeyi gördüm. Yüzü kızarmıştı. Neden bu kadar öfkeliydi?

Nefesim boğazımda düğümlendi.

“H-hayır,” diye kekeledim.

Eli üzerimde daha da baskı kurarken beni tamamen sıkıştırdı.

“Bu geceyi dört gözle beklediğimi söylemiştim,” diye hırladı. “Bana sakın yalan söyleme!”

Nefesi alkol kokuyordu. Tüm gün ofiste içmiş miydi?

Gözlerim doldu. Bu sefer durduramıyordum.

“Ağlamayı kes,” diye tersledi. “Sana söyledim, bu her gün olacak. Bunu biliyordun. Benimle aptal numarası yapma.” Sesi sertleşti. “Bu işe ihtiyacın var. O yüzden sızlanmayı bırak ve denileni yap.”

Ne…?

Ne oluyordu?

Korkuyordum. Buradan çıkmam gerekiyordu. Aidan. Her an burada olmalıydı. Ona erken gelmesini söylemiştim. Beni kurtaracaktı.

Ama… neredeydi?

Bu kötüydü. Kötüden de öte. Şimdi Aidan’ın bizi bu hâlde görme ihtimali daha da artmıştı. Bir felaketten kaçarken diğerine mi sürüklenmiştim?

Telefonum çaldı.

“Lütfen,” diye yalvardım, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Bırak beni. Gitmem lazım.”

Telefonun sesi çalmaya devam ediyordu, o boğucu havayı kesip geçiyordu.

Aidan.

Belki… belki Aidan bunu görürse, Timothy’den kurtulurdum. Ama sonra Aidan’ın sözleri zihnimde yankılandı. “O adam sana dokunursa, sana zarar verirse, onu öldürürüm.”

Öldürürüm.

Öldürürüm.

Omurgamdan bir ürperti geçti.

Timothy tıslar gibikonuşuyordu.

“Yalvarmayı kes artık. Gitmiyorsun. Sus ve bırak istediğimi yapayım!”

Yüzünü boynuma gömerken elleri bacaklarıma doğru kaydı.

Nefesim kesildi.

“Aidan geliyor!” diye ağzımdan kaçtı, nefesim titreyerek.

Timothy durdu.

“Aidan?” diye mırıldandı, tenime yakın, şaşkın bir şekilde.

Bir an duraksadım, sonra kararımı verdim.

“Erkek arkadaşım,” dedim.

Kelimeler ağzımda tuhaf bir tat bırakmıştı. Timothy bir an dondu. Sonra gülümsedi.

“Ah… Onu boş ver.”

Ne?

“Ne demek ‘onu boş ver’?” diye nefes nefese kaldım, hâlâ çırpınarak. “Her an bizi görebilir! Lütfen bırakın beni. Arayan o, dışarıda beni bekliyordur! Dinle, bizi böyle görürse sizi öldürür!”

Timothy başını kaldırdı ve iğrenç bir kahkaha attı.

“Beni mi öldürecek? Ciddi misin?” diye alay etti, mavi gözleri eğlenir gibi parlıyordu.

“Evet,” dedim, sesim titreyerek. “Bakın, kimsenin bunu bilmesini istemezsiniz, değil mi? Bu da demek oluyor ki Aidan da öğrenmemeli. Şimdi beni bırakın, söz veriyorum ona hiçbir şey söylemeyeceğim. Yarın gece çok daha iyi bir gece geçirirsiniz.”

Ben neler diyordum? Kendimi duyuyor muydum?

Timothy söylediklerimi düşünürken yüzündeki o sırıtış midemi bulandırdı. Seçeneklerini tarttığını görebiliyordum. Beni bırakması için içimden dua ediyordum. Kolları hâlâ beni duvara hapsetmişti.

“Peki,” dedi sonunda, sesi tehditkârdı. “Ama yarın sözünü tutmazsan, gerçekten pişman olursun.”

Yutkundum, kendimi zorlayarak başımı salladım.

“Tamam.”

Kelime ağzımdan, ne dediğimi tam anlamadan çıkmılşı. Daha da derine batıyordum.

Bu durumdan çıkmaya çalışmıştım, ama kendimi daha da gömmüştüm.

Timothy’nin kolları biraz gevşedi. O anı fırsat bilip oradan sıyrıldım. Serbest kalır kalmaz ofisten fırladım, nefesim kesik kesikti. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki patlayacak gibiydi.

Kapıya doğru birkaç adım atmıştım ki neredeyse Aidan’la çarpışıyordum.

“Hey, Liora! Neredeydin?” diye sordu, gözleri yüzümü endişeyle tarayarak.

Zorla gülümsedim, saçlarımı düzelttim, sanki bu hareket üzerimde kalan korkuyu silebilirmiş gibi.

“Üzgünüm, tatlım,” dedim hafif bir tonla, kolunu tutup onu kapıya doğru yönlendirirken. “İşte oyalanmışım. Hadi gidelim.”

Daha fazla soru sormasına izin veremezdim.

* * * * * * *

Aidan’ın bahsettiği bara vardığımızda saat neredeyse dokuz olmuştu. Bu kez onun evine gitmiyorduk ve buna minnettardım.

Tüm yol boyunca kendimi toparlamaya çalıştım. Onun konuşmasını engellemek için müziği sonuna kadar açtım, güçlü bas sesinin düşüncelerimi bastırmasına izin verdim. Ne kadar sarsılmış olduğumu fark etmesine izin veremezdim. Ama içten içe suçluluk ruhumu kemiriyordu. Sanki ona ihanet etmişim gibi hissediyordum.

İçeri girer girmez yerimize oturduk. Garson içkilerle dolu tepsiyle yanımızdan geçerken bir bardak kapıp tek seferde içtim.

Unutmaya ihtiyacım vardı. Belki yeterince sarhoş olursam bu geceyi silebilirdim. Belki kolay yolu seçersem bu kadar acıtmazdı. Ama yine de kendi sözlerimin ağırlığı üzerime çöküyordu. Yarın için bir kez daha iğrenç bir anlaşma yapmıştım. Şimdilik kendimi kurtarmıştım, ama bunun bedeli neydi?

Bu yol beni nereye götürüyordu?

“Çok hızlı gidiyorsun,” diye mırıldandı Aidan, elimdeki ikinci bardağa uzanarak.

“Lütfen,” dedim, sesim zorla çıkıyordu. “Buna ihtiyacım var.”

Kaşları çatıldı. “Bu gece sana ne oldu?”

“Hiçbir şey,” diye yalan söyledim, omuz silkerek.

Başımı geriye atıp ikinci içkiyi de içtim, boğazımı yakan o sıcaklığa izin vererek.

“Düşündüm de,” dedim, olabildiğince normal görünmeye çalışarak. “Belki bu bir hataydı.”

Aidan kaşlarını çattı. “Ne?”

Gözlerinin içine baktım, bana inanmasını isteyerek.

“Artık her akşam beni almana gerek yok. Eve kendim gidebilirim.”

Bir an şaşkınlıkla baktı.

“Yani işten almana gerek yok,” diye açıkladım.

“Anladım,” dedi yavaşça başını sallayarak. “Bu ani değişiklik neden?”

Parmakları saçlarımda dolaştı, dokunuşu nazikti, ama ben boğuluyormuş gibi hissediyordum.

“Bilmiyorum. Seni yormak istemiyorum. Gelmene gerek yok. Ama yine de teşekkür ederim,” dedim, konuyu kapatmaya çalışarak.

Aidan bir an duraksadı.

“Ama benim için sorun değildi,” dedi, kolunu uzatarak. Bir şey söylemek için ağzımı açtım, ama beni durdurdu. “Yine de karar senin,” diye ekledi, isteğimi kabul ederek.

Buna minnettardım. Göğsümdeki sıkışmayı hafifletmek ister gibi yavaşça nefes verdim.

“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım, duyabileceği kadar.

En azından şimdilik onun beni almaya gelmesi meselesinden kurtulmuştum.

Müzik yükselirken başımı omzuna yasladım. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Düşüncelerim sürekli az önce olanlara dönüyordu, ama yine de Aidan’ın yanında garip bir huzur hissediyordum.

Bir süre sonra bir garson masamıza yaklaştı. Tepsiden bir içki daha aldım.

Aidan’a gülümseyerek baktığımda itiraz edecek gibi oldu, ama vazgeçti. Bunun yerine kehribar renkli bir içki dolu bardağı alıp tek seferde içti.

Etrafıma baktım.

İnsanlar dans pistinde birbirlerine sarılmış, müziğin içinde kaybolmuş sallanıyordu. Hava alkol ve duman kokusuyla ağırlaşmıştı, ama umurumda değildi. Bu sefer içkimi yavaşça yudumladım.

Aidan cebinden bir sigara çıkarıp yaktı, derin bir nefes çekti, dumanı ciğerlerine doldurdu.

Onu izledim, büyülenmiş gibiydim.

Dumanı yavaşça dışarı verirken dudaklarının kenarında beliren o gülümsemeyi görmek içimi eritti.

Hâlâ gülümseyerek sigarayı parmaklarının arasından aldım ve birkaç nefes çektim, o sıcaklığın içime yayılmasına izin verdim. Ona biraz daha sokuldum.

“Bana bunu nasıl hissettiriyorsun?” diye sordum, hafifçe gülerek. Aidan da güldü, benimle aynı şekilde. Başımı tekrar omzuna yasladım.

“Sana ne hissettiriyorum?” diye sordu, sorumu başka bir soruyla geçiştirerek.

Açıklamam gerekiyordu.

Aşk konusunda hiç iyi olmamış biri için doğru kelimeleri bulmak şimdi garip bir şekilde önemli geliyordu.

“Aslında bilmiyorum,” diye itiraf ettim, biraz hareket edip çenemi omzuna koyarak. “Uzun zamandır böyle hissetmemiştim, belki beş yıldır… bunun aşk olup olmadığını bile bilmiyorum.” Nefes verdim, sesim biraz daha kısıldı. “Tek bildiğim sana bağımlı hâle geldiğim, Aidan. Sana bağlıyım. İstesem bile artık seni içimden söküp atabileceğimi sanmıyorum. Bana ne yaptın?”

Kendim bile söylediklerime inanamıyordum. İçimdeki her şey yabancıydı, artık tanımadığım biri gibiydim. Aidan sadece güldü, ifadesi okunmuyordu. Bir şey söylemesini bekledim.

Bir süre sonra, “Daha önce hiç sevgilin oldu mu?” diye sordu.

Müziğin gürültüsünde birbirimizi duymak için sesimizi yükseltmek zorundaydık. Çenem hâlâ omzundaydı ve bakışlarının dans pistine kaydığını hissedebiliyordum.

“Evet,” diye dürüstçe cevap verdim.

Daha önce bunu konuşmamıştık sanırım. Onu tanımak istemem ne kadar garipti. Aidan hemen cevap vermedi. Gözleri kalabalıkta dolaşıyordu.

“Peki ne kadar sürdü?”

“Birkaç ay.”

“Ne oldu? Neden ayrıldınız?” diye sordu aniden.

Nasıl bu konuya geldiğimizi bile bilmiyordum.

Başımı omzundan kaldırıp koltuğa yaslandım. Ne öğrenmeye çalıştığını bilmiyordum, ama içimdeki bir şey onunla konuşmaya devam etmek istiyordu. Belki de biraz olsun Timothy’den uzaklaşmak istiyordum.

“Pek hoş bir hikâye değil,” dedim, hatıraya yüzümü buruşturarak.

Başımı arkaya yasladım, ona bakmamaya çalışarak ama bakışlarını üzerimde hissediyordum. Bir şey demedi, sanki devam etmemi bekliyordu.

“Beni başka bir kızla aldattı.”

Kelimeler ağzımda acı bir tat bırakırken midemi burktu.

Anılar hemen geri geldi, onları restoranda öpüşürken yakaladığım gece. O görüntü kapanmış yaraları yeniden çizdi, ama derinlemesine açmadı. Üzerinden çok zaman geçmişti.

“Onları gördüm,” diye devam ettim, sesim sakindi, ama göğsümde hafif bir sızı vardı. “Yaklaşık iki dakika öylece durdum. Donup kalmıştım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra kendime geldiğimde yanlarına gittim. Ona bağırmak, küfür etmek, aklıma gelen her şeyi söylemek istiyordum. Ama ne yaptığımı biliyor musun?” Titrek bir nefes verdim. “Hiçbir şey. Sadece ağladım. Aptal gibi.” Başımı salladım, kendime hafifçe gülerek. “Adı Eric’ti. Sonra peşimden geldi, ama yaklaşmasına izin vermedim. Her şeyi zaten kaybetmişti.”

Kısa bir an göğsümde donuk bir ağrı hissettim. Bir gözyaşı düşecek sandım yanaklarımdan, eskisi gibi, ama gelmedi. Geriye sadece eski bir kırgınlık kalmıştı. Aidan sessizdi, sadece dinliyordu.

Ona bakmamaya dikkat ettim. Neden bu kadar şey anlattığımı bilmiyordum, ama belki de daha önce kimseye söylemediğim içindi. Yine de bunu sesli söylemek garip bir şekilde hafifletici gelmişti.

“Sonra günlerce ağladığımı biliyorum,” diye ekledim, bu sefer küçük bir gülümsemeyle. “Ne kadar aptalca, değil mi? Bu kadar değersiz biri için o kadar gözyaşı dökmek.”

Artık böyle görüyordum. Zaman acıyı törpülüyordu, uzaklaştırıyordu. Ne kadar derin olursa olsun, acı her zaman azalırdı.

“Şerefsiz,” diye mırıldandı Aidan.

Bu terim Eric’e çok yakışıyordu. Güldüm.

“Aynen öyle.”

“Peki ya baban?” diye sordu bir süre sonra. “Onun da başka bir kadın için gittiğini söylemiştin.”

Ah. O kısım. İkinci ihanet. Tekrar güldüm, ama bu sefer daha acı vericiydi.

“Doğru. O da... o da benim olaydan bir hafta sonra oldu. Ne kadar ironik, değil mi?” diye alay ettim, başımı sallayarak. “Sanki birlikte planlamışlar gibi.” Annemi düşününce gülüşüm zayıfladı. “Annemi mahvetti,” diye mırıldandım, boğazım düğümlenerek. “Umarım… şu an neredeyse orada iyidir,” dedim yutkunarak, ardından gözlerimdeki yanmayı bastırmaya çalıştım. “Ondan sonra erkekler hakkında pek iyi düşünmedim. Sanırım onlardan nefret ediyordum… taa ki seninle tanışana kadar.”

Göz ucuyla Aidan’ın gülümsediğini gördüm. Başımı ona çevirip baktım. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılmıştı.

“Aslında bu tamamen senin suçun,” dedim, onu izleyerek. Sonra güldüm.

“Öyle mi? Her şey benim üzerime mi kaldı şimdi?” diye güldü.

“Evet. Erkeklerle ilgili tüm teorilerimi yıktın,” dedim kendimden emin bir şekilde, hâlâ gülümseyerek. “Ama bekle,” diye ekledim bir an sonra. “Bu, tüm erkekler hakkındaki fikrimin değiştiği anlamına gelmiyor. Sadece sen. Sen istisnasın.”

Doğruldum, gülüşüm hâlâ sürüyordu. Aidan da güldü, o sıcak, rahat gülüşü kalbimi hızlandırdı.

“Yani kendimi bir tanrı gibi hissedebilir miyim?” diye takıldı, eli belime yerleşirken.

“Ama sadece benim için,” diye mırıldandım, dokunuşuna yaslanarak. “Yeterince benden bahsettik. Şimdi sıra sende,” dedim, konuyu ona çevirerek.

Daha önce hiç böyle konuşmamıştım. Belki de doğruydu, bazı şeyler uzun süre içinde tutulunca dışarı çıkmak ister. Ve çıktığında beklenenden daha büyük bir rahatlama getirir.

Onu daha çok tanımak istiyordum. Hayatını. Daha önce bazı şeyler anlatmıştı, ama konu geçmişe gelmişken şimdi sıra ondaydı.

“Peki… hiç ciddi bir ilişkin oldu mu?”