13. bölüm / 52
Kaçınılmaz SonON İKİNCİ BÖLÜM
Bölümler 52Şu an: ON İKİNCİ BÖLÜM
- 1 TANITIM605 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM1.977 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM1.937 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM2.136 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM1.799 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM2.185 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM1.943 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM1.008 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM1.810 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM1.687 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM1.347 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM1.310 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM1.786 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.554 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM2.282 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM2.108 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM2.637 kelime
- 18 ON YEDİNCİ BÖLÜM2.270 kelime
- 19 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM1.967 kelime
- 20 ON DOKUZUNCU BÖLÜM2.212 kelime
- 21 YİRMİNCİ BÖLÜM2.264 kelime
- 22 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM2.148 kelime
- 23 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM2.200 kelime
- 24 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM2.352 kelime
- 25 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM2.649 kelime
- 26 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM2.482 kelime
- 27 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM2.036 kelime
- 28 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM3.687 kelime
- 29 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.113 kelime
- 30 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.643 kelime
- 31 OTUZUNCU BÖLÜM1.067 kelime
- 32 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM1.737 kelime
- 33 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.738 kelime
- 34 OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.780 kelime
- 35 OTUZ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.463 kelime
- 36 OTUZ BEŞİNCİ BÖLÜM2.846 kelime
- 37 OTUZ ALTINCI BÖLÜM1.700 kelime
- 38 OTUZ YEDİNCİ BÖLÜM2.228 kelime
- 39 OTUZ SEKİZİNCİ BÖLÜM1.533 kelime
- 40 OTUZ DOKUZUNCU BÖLÜM1.918 kelime
- 41 KIRKINCI BÖLÜM2.095 kelime
- 42 KIRK BİRİNCİ BÖLÜM2.644 kelime
- 43 KIRK İKİNCİ BÖLÜM2.120 kelime
- 44 KIRK ÜÇÜNCÜ BÖLÜM2.544 kelime
- 45 KIRK DÖRDÜNCÜ BÖLÜM1.889 kelime
- 46 KIRK BEŞİNCİ BÖLÜM1.680 kelime
- 47 KIRK ALTINCI BÖLÜM1.886 kelime
- 48 KIRK YEDİNCİ BÖLÜM1.996 kelime
- 49 KIRK SEKİZİNCİ BÖLÜM2.488 kelime
- 50 KIRK DOKUZUNCU BÖLÜM1.983 kelime
- 51 ELLİNCİ BÖLÜM2.432 kelime
- 52 ELLİ BİRİNCİ BÖLÜM (FİNAL)2.433 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Öğleye doğru yaklaşırken, sokaklar kalabalıklaşmaya başlamıştı. Ne düşüneceğimi bilmiyordum, ama tüm yürüyüş boyunca Aidan’ın kollarının görüntüsünü zihnimden atamıyordum. Birbirimizi kısa zamandır tanıyorduk, bunun farkındaydım. Aslında birbirimiz hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorduk. Bana güvenmemesi normaldi, ama hiç çabalamıyordu bile. Sorularıma verdiği kısa ve keskin cevapların ardındaki sebep neydi?
Bu sadece güvensizlik değildi. Bundan daha fazlası olmalıydı. Belki de sorun bendim. Ona hiç nazik davranmamıştım. Hep soğuk ve sert olmuştum.
İlk o sana öyle davrandı!
İç sesim araya girdi, ama gözlerimi kısa bir anlığına kapatıp onu uzaklaştırdım.
Soru soran taraf her zaman bendim. Nedenini bilmiyordum, ama onu tanımak, onun hakkında bir şeyler öğrenmek istiyordum. Merakımı aştığımı sanmıştım, fakat Aidan’ı gördüğüm an her şey geri döndü. Belki de bunu zamana bırakmalıydım. Ya da belki, onu bir daha hiç görmemeliydim. Sanırım en doğru karar buydu. Sonuçta onu görmeye devam edersem ne olacaktı? Benim hakkımda ne düşündüğünü bilmiyordum. Sadece arkadaş mı olacaktık? Bu nasıl mümkün olacaktı? Tek bir soruma bile cevap vermeyen biriyle nasıl bağ kurabilirdim? Bu imkânsız görünüyordu. Onu bir daha hiç görmesem gerçekten daha mı iyi olurdu? Peki ya kafamın içindeki tüm bu düşünceler? Hepsi cevapsız mı kalacaktı?
Neden bu çocukla tanışmak zorundaydım? Keşke o partiye gitmemek için bir bahane bulsaydım. Keşke o gece evde kalsaydım, o zaman ertesi gün onunla tanışmazdım, Timothy ile o iğrenç anın içine de düşmezdim ve şimdi de her şey yolunda olurdu.
Kendi düşüncelerime iç geçirdim. Zaman geri alınamazdı. Keşke alınabilseydi. O zaman hayata katlanması daha kolay olabilirdi.
Durdum. Bir anda, sokağın ortasında olduğum yere yığılma isteği üzerime çöktü. Hıçkıra hıçkıra ağlamak, şimdiye kadar hiç ağlamadığım kadar ağlamak istiyordum.
Kendime çok kızgındım. Bütün bunların suçlusu bendim. O gece o adama karşı çıkmasaydım, Aidan gelip onu dövmezdi. Ve her şey bittikten sonra, ben de sadece eve gidebilirdim. Derin bir çaresizlik hissi bütün hücrelerimi yuttu. Yüzümü öfkeyle buruşturdum. Düşüncelerim bile ne kadar çaresiz olduğumun kanıtıydı. Bu noktaya geldiğim için kendimden nefret ediyordum.
Sokağın köşesindeki boş bir ara sokağa girip saklandım. Kimsenin beni bu halde görmesini istemiyordum. İşsiz, zavallı, perişan...
Anne…
Onunla ilgilenmem gerekiyordu ama halime bak…
Duvara yaslanıp yere çöktüm. Yüzümü ellerimin arasına gömdüm ve hıçkırıkların serbestçe dökülmesine izin verdim. İçimdeki her şeyi dışarı atmam gerekiyordu. Ağlamalı, zihnimi dolduran bu düşünceleri boşaltmalıydım. Yoksa tamamen kontrolümü kaybedebilirdim.
Dakikalarca orada oturup derin, titrek nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım. Daha sonra başımı dizlerimden kaldırıp yüzümü sildim. Gözlerim kan çanağına dönmüş olmalıydı. Burnum akıyordu. Yanaklarım sırılsıklamdı, ama ağlamak bir nebze de olsa iyi gelmişti.
Derin bir nefes aldım ve kendimi ayağa kalkmaya zorladım. Umarım kimse beni görmemiştir. Ana yoldan birkaç kişi geçti. Bazıları bana baktı, ama kimse umursuyor gibi görünmüyordu.
Üstümü silkeledim, gözlerimi bir kez daha sildim. Çantamdan kırmızı kumaşa sarılı küçük bir ayna çıkarıp hızlıca kendime baktım. Beklediğim gibi berbat görünüyordum. Gitmem gerekiyordu. Güçlü olmam gerekiyordu. İyi olmam gerekiyordu ve beni umursamayan biri için enerjimi harcamayı bırakmam gerekiyordu.
“Benim için ne yaptı ki? Hiçbir şey! Onu bir daha asla görmeyeceğim!” diye mırıldandım, kendime sessiz bir söz vererek. Sonra iç sesim yine fısıldadı.
Umarım bu sefer başarabilirsin.
Bu sefer başaracaktım. Başarmak zorundaydım. Onu görmek bana iyi gelmiyordu. Beni kendi koyduğum sınırların dışına itiyor, kendimle çelişmeme neden oluyordu.
Aynayı tekrar çantama koyup yeniden sokağa çıktım. Yavaş ve kontrollü nefesler alarak kendimi toparlamaya çalıştım. Eve gitmem gerekiyordu. Annemi özlemiştim.
Tam o sırada çantamın içindeki telefonum çaldı. Ekranda annemin adı belirdi. Dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme oluştu. Ne zaman onu düşünsem arardı. Hayatımdaki varlığı, yolumdan tamamen sapmama engel olan nadir şeylerden biriydi. İlerlemeye devam etmem için elimde kalan birkaç sebepten biriydi.
Boğazımı temizleyip sesimi toparladım ve telefonu açtım. “Efendim anne?”
“Canım, neredesin?” Sesinde kaşlarımı çatmama neden olan hafif bir telaş vardı.
“Eve geliyorum. Neden, ne oldu?”
“Bir şey olmadı. Sadece, burada seni bekleyen biri var,” dedi alçak bir sesle.
“Beni bekleyen biri mi? Kim?” dedim, merak sesime sızarken.
“Adının Timothy olduğunu söyledi. Patronun olduğunu iddia ediyor.”
Onun adını duyar duymaz, sanki biri bana çarpmış gibi hissettim. Zihnim bomboş oldu. Bacaklarımın beni nasıl ayakta tuttuğunu bilmiyordum.
“Canım? Hâlâ orada mısın?”
Annemin sesini tekrar duydum, ama ne kadar süredir konuştuğunu bilmiyordum. Telefon hâlâ kulağıma dayalıydı, ama düşüncelerim uğultuya dönüşmüştü.
“E-evet. Buradayım anne. O, orada ne yapıyor?” dedim, kekeleyerek. Bunun üstesinden nasıl geleceğimi bilmiyordum. Anneme nasıl ulaşmıştı?
“Liora, iyi misin?” dedi endişeyle.
“İyiyim anne. Neden geldiğini söyledi mi? Ne istiyor?” dedim, huzursuzluğum artarken sesim hafifçe yükseldi.
“Bilmiyorum. İşinle ilgili konuşmaya geldiğini söyledi. Ama sen işi bırakmamış mıydın? Bana pek bir şey anlatmadı. Sadece geldi ve oturdu. Çok uzun olmadı, seni hemen aradım. Eve geliyorsun, değil mi?” dedi, sesi endişeyle doluydu.
“Evet. Hemen geliyorum anneciğim.”
Telefonu kapattım. Eve gitmem gerekiyordu. Hemen. Onun ne cüretle benim evime geldiğini bilmiyordum. Annemin karşısına geçip oturmak, buna nasıl cesaret ederdi? Ne istiyordu ki? Neden her şey aynı anda darmadağın olmak zorundaydı?
Koşar adımlarla eve yöneldim, nefesim kesik kesik geliyordu. Evin önünde park etmiş şık, siyah bir araba vardı. Onu gördüğüm anda midem bulandı. Bahçe kapısını hışımla geçip ön kapıya ulaştım. Timothy beni taciz etmişti. Tüylerimi diken diken etmişti. Ve şimdi, içerideydi. Annemle birlikte. Ona zarar vermezdi, değil mi?
Ona ayrıntıları anlatmamıştım, elbette. Nasıl anlatabilirdim ki? Timothy bir şey söyler miydi? Söylemeye cesaret edebilir miydi?
Midem düğümlendi. Kalbim boğazımda, bıçak gibi keskin atıyordu. Sanki içimde binlerce bıçak dönüp duruyordu. Keşke biri gözlerime saplansaydı, belki onu yeniden görmekten daha az acı verirdi.
Derin bir nefes aldım ve kapı zilini çaldım. Bir an sonra annemin sıcak gülümsemesiyle karşılaştım. “Hoş geldin canım,” dedi, kenara çekilip içeri girmeme izin vererek.
“Anne, sana bir şey söyledi mi?” diye sordum, içeri adım atar atmaz ağzımdan kaçırdım.
Gülümsemesi soldu. “Hayır. Ne söylemesi gerekiyordu?” Endişe yüzüne yansıdı. Bu kadar ani konuşmamalıydım.
“Liora, neden bahsediyorsun? Ben ona ne söyleyecekmişim?”
Timothy’nin sesini duyar duymaz bakışlarımı annemden çekip salonun ortasında duran adama kilitledim. Dudaklarında alaycı bir gülümseme kıvrıldı.
Keskin hatlı takım elbisesi koyu siyahtı, kusursuz biçimde dikilmiş, tertemiz ve pürüzsüzdü. Aidan’ın aksine saçları geriye doğru özenle taranmıştı. Aidan’ınkiyse hep dağınık olurdu, en azından benim gördüğüm kadarıyla. Ona yakışıyordu. Aidan’dan farklı olarak Timothy'nin yüzünde en ufak bir sakal izi bile yoktu. Aidan, görünüşü umursamayan bir adamdı, Timothy ise tam tersiydi, her zaman kusursuz, her zaman bakımlı, tam bir iş insanıydı.
Neden onları karşılaştırıyordum ki? Aidan bana hiç zarar vermemişti. Aksine, beni korumuştu. Ve ben onu bir daha asla görmeyeceğime yemin etmişken, işte şimdi, Timothy ile yüz yüze dururken bile düşüncelerimin arasına sızıyordu. Bana ne oluyordu?
“Senin burada ne işin var?” diye çıkıştım, öne doğru bir adım atarak.
Timothy alçak, eğlenceli bir kahkaha attı, sanki olanların hiçbiri onu en ufak şekilde rahatsız etmiyordu.
“Tatlım, patronunla böyle mi konuşursun?”
Arkamdan annem beni nazikçe azarladı. İşi bıraktığımı biliyordu, ama sadece kibar davranıyordu. Bilmediği şey, bu adamın kibarlığın ne demek olduğunu bilmediğiydi.
Derin bir nefes aldım.
“Özür dilerim,” diye dişlerimin arasından zorla konuştum. Sesim özürden çok bir tıslama gibiydi.
“Hiç sorun değil,” dedi Timothy sakince, sanki ev kendisine aitmiş gibi kanepeye yerleşerek. Ne istediğini bilmiyordum, ama gitmesini istiyordum.
Kapının yakınında tereddütle dururken annem koluma güven verici bir dokunuş yaptı. “Size içecek bir şeyler hazırlayayım,” dedi gülümseyerek ve mutfağa geçti.
Onun gözden kaybolmasını bekledim.
“Buraya neden geldin? Ne istiyorsun?” dedim, sesimi alçaltarak. Annemin hiçbir şey duymasını istemiyordum. Timothy koltuğunda geriye yaslandı, kollarını arkalığa yayarak sanki buraya aitmiş gibi davrandı.
“Sana söylemiştim, seninle işim bitmedi.” Ellerim yanlarımda sarkarken istemsizce yumruklarımı sıktım.
“Ne demek bitmedi? Lanet işini bıraktım ben! Artık bitti!” diye fısıldayarak bağırdım. Mutfaktan bir şeyin düşme sesi geldi. Dişlerimi sıktım, sesimi daha da kısarak, “Buraya gelmeye nasıl cesaret edersin?” dedim.
Timothy ise hiç etkilenmemiş gibi sadece daha geniş bir gülümseme takındı.
“Görünüşe göre annen bilmiyor. Zavallı kadın tamamen bilgisiz, değil mi?” dedi, sesi sahte bir şefkatle doluydu.
“Annem işi bıraktığımı biliyor. Sadece...” diye dişlerimin arasından konuşurken Timothy’nin ifadesi değişti. “Ona bana yaptıklarını anlatmayacaksın,” dedim, delici yeşil gözlerine bakarak. Gerçeği annemden saklamak bir bakıma Timothy’yi korumak anlamına geliyordu, ama annemin bunu bilmesine dayanamazdım. Bu adamın acımasızlığından nefret ediyordum. Sırf parası var diye her şeyi yapabileceğini sanıyordu.
“Zaten bu yüzden buradayım. Sana bir teklifim var,” dedi hızlıca.
“Ne teklifi?” diye aynı hızla sordum.
“Sana işini geri veriyorum. Maddi durumunun iyi olmadığını ve bu işe ihtiyacın olduğunu görebiliyorum. Sözde erkek arkadaşının bana saldırmış olmasını da, senin o vazoyu kafama fırlattıktan sonra günlerce çektiğim acıyı da… hepsini unutabilirim. Eğer işe geri dönersen, bunların hiçbirini annene söylemem. Hatta son zamanlardaki yokluğunun, benim onayladığım bir izin olduğunu söylerim. ”
Bunları söylerken öne doğru eğildi. Uzun bacakları sehpanın yanına değdi, dirsekleri dizlerinde, parmakları birbirine kenetlenmişti. Yeşil gözleri benimkilerle aynı hizadaydı.
İşe geri dönmek mi? Erkek arkadaş mı? Neden bahsediyordu?
Aidan’ı benim erkek arkadaşım sanıyordu. Onu düzeltmedim, ama beni neden işe geri istediğini hâlâ anlamıyordum. Daha önce birçok çalışanı değiştirmişti, ama hiçbir zaman, üstelik tüm bunlardan sonra, birinin evine gidip geri dönmesini istememişti. Nedenini bilmem gerekiyordu.
“Neden beni geri istiyorsun?” diye sordum.
“Özel bir sebebi yok. Sadece istiyorum. Ve üzgünüm, seni zorladığım ve sana kötü davrandığım için,” dedi bir anda.
Bir saniye… özür mü diliyordu? Kulaklarıma inanamıyordum.
Onu reddetmek, evimden kovmak istiyordum. Ama yapmadım.
“Bir daha böyle davranmayacağına söz verirsen…” dedim. Sonra sesimi daha da alçaltarak ekledim, “Eğer bana bir daha dokunmaya çalışırsan, sana ait olmayan bir şeyi benden almaya kalkarsan, yemin ederim polise gider ve her şeyi anlatırım.”
Tehdit etmek bana göre değildi, ama başka çarem yoktu. Bunun tekrar olmasına izin veremezdim. Onunla çalışacaksam, davranışlarına asla göz yummayacağımı bilmesi gerekiyordu. Belki işe dönmek, yeniden bir rutine bağlı kalmak ilerlememe yardımcı olurdu. Belki Aidan’ı unutmama yardım ederdi.
“Yapmayacağım. Söz veriyorum,” dedi Timothy ayağa kalkarken. Bir an sonra elini bana uzattı. “O zaman, kabul mü?”
Neler oluyordu böyle? Kafasına bir şey mi düşmüştü?
Tereddüt ettim. Ona güvenmiyordum. Sözleri boş vaatlerden ibaret olabilirdi, ama başka seçeneğim yoktu. Timothy iyi bir adam değildi, hiç değildi, ama ona inanmak zorundaydım. Ona verdiğim tüm şansları tüketmişti, yine de ben bir tane daha veriyordum. Çünkü ben Aidan gibi değildim. Ben zengin değildim.
Yavaşça ayağa kalktım. Temkinli bir şekilde elini tuttum. Parmakları sıcak bir şekilde elimi kavradı ve gözlerine baktığımda omurgamdan aşağı bir ürperti indi.
“Kabul ediyorum.”
Yeni bir yol. Önümde uzanan, sonu görünmeyen başka bir yol daha…
Tam o sırada annem mutfaktan gülümseyerek içeri girdi. Bizi el sıkışırken görünce elimi hemen geri çektim.
“Neler oluyor burada?” diye sordu.
Yutkundum. “Timothy beni yeniden işe aldı anne,” dedim sade bir şekilde. Annemin yüzü sevinçle aydınlandı, gülümsemesi içimde bir yere dokundu.
“Evet ve bununla birlikte, artık gitmem gerekiyor,” dedi Timothy parmaklarını saçlarından geçirirken.
“Daha yeni geldiniz. Biraz daha kalmaz mısınız?” diye üsteledi annem. Keşke söylemeseydi.
“Teşekkür ederim, ama belki başka zaman,” diye nazikçe cevap verdi, kapıya yönelirken. “Yarın işte görüşürüz, Liora.”
Sesi beklenmedik şekilde yumuşaktı ve ben de arkasından bakakaldım. Bu iyi değildi, ama bunu yapmak zorundaydım. Daha iyi bir şey bulana kadar bu işi kaybetmeyi göze alamazdım.
Ev sonunda yeniden sessizliğe büründüğünde kanepeye yığıldım. Daha akşam bile olmamıştı ama başım zonkluyordu.
“Ne oldu?” diye sordu annem, yanıma oturarak. Doğruldum ve elini tuttum.
“Bir şey yok anne,” dedim yumuşak bir sesle. “Merak etme. Her şey yoluna girecek.”
Bölüm etkileşimi
