14. bölüm / 52
Kaçınılmaz SonON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Bölümler 52Şu an: ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
- 1 TANITIM605 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM1.977 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM1.937 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM2.136 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM1.799 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM2.185 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM1.943 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM1.008 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM1.810 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM1.687 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM1.347 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM1.310 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM1.786 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.554 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM2.282 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM2.108 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM2.637 kelime
- 18 ON YEDİNCİ BÖLÜM2.270 kelime
- 19 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM1.967 kelime
- 20 ON DOKUZUNCU BÖLÜM2.212 kelime
- 21 YİRMİNCİ BÖLÜM2.264 kelime
- 22 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM2.148 kelime
- 23 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM2.200 kelime
- 24 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM2.352 kelime
- 25 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM2.649 kelime
- 26 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM2.482 kelime
- 27 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM2.036 kelime
- 28 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM3.687 kelime
- 29 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.113 kelime
- 30 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.643 kelime
- 31 OTUZUNCU BÖLÜM1.067 kelime
- 32 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM1.737 kelime
- 33 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.738 kelime
- 34 OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.780 kelime
- 35 OTUZ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.463 kelime
- 36 OTUZ BEŞİNCİ BÖLÜM2.846 kelime
- 37 OTUZ ALTINCI BÖLÜM1.700 kelime
- 38 OTUZ YEDİNCİ BÖLÜM2.228 kelime
- 39 OTUZ SEKİZİNCİ BÖLÜM1.533 kelime
- 40 OTUZ DOKUZUNCU BÖLÜM1.918 kelime
- 41 KIRKINCI BÖLÜM2.095 kelime
- 42 KIRK BİRİNCİ BÖLÜM2.644 kelime
- 43 KIRK İKİNCİ BÖLÜM2.120 kelime
- 44 KIRK ÜÇÜNCÜ BÖLÜM2.544 kelime
- 45 KIRK DÖRDÜNCÜ BÖLÜM1.889 kelime
- 46 KIRK BEŞİNCİ BÖLÜM1.680 kelime
- 47 KIRK ALTINCI BÖLÜM1.886 kelime
- 48 KIRK YEDİNCİ BÖLÜM1.996 kelime
- 49 KIRK SEKİZİNCİ BÖLÜM2.488 kelime
- 50 KIRK DOKUZUNCU BÖLÜM1.983 kelime
- 51 ELLİNCİ BÖLÜM2.432 kelime
- 52 ELLİ BİRİNCİ BÖLÜM (FİNAL)2.433 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi yavaşça açtım. Yatağa ilk uzandığımda odayı dolduran ışık kaybolmuş, yerini karanlığa bırakmıştı. Sokak lambasının solgun ışığı pencereden içeri sızıyordu, ama gölgeleri kovmaya yetmiyordu. Akşam çökmüştü. Ne kadar süre uyuduğumu bilmiyordum. Yatakta gerinerek gözlerimi ovuşturdum ve örtüyü üzerimden attım. Komodinin üzerindeki telefonuma uzanıp başlığın arkasına yaslandım. Saat 21.30’u gösteriyordu.
Eski karanlık düşünceler zihnime bir anda geri üşüştü, beni boğar gibi sardı. İç çekerek telefonu bir kenara fırlattım, parmaklarımı saçlarımın arasından geçirip sinirle karıştırdım. Zihnim darmadağındı. Uykunun iyi geleceğini ummuştum, ama sanki her şeyi daha da kötüleştirmişti. İşe geri dönmüştüm. Bu doğru bir karar mıydı? İçimdeki bir ses bunun doğru olmadığını haykırıyordu.
Timothy’nin sözleri kafamın içinde yankılandı. Verdiği sözleri tutacağına inanmıyordum, ama içimde bir yerlerde küçücük bir umut kıvılcımı hâlâ orada duruyordu. Yarın tekrar işe başlıyordum. Şimdi bunu düşünmek istemiyordum, ne kadar üzerinde durursam akşamımı o kadar mahvedecekti. Artık hiçbir şey mantıklı gelmiyordu.
Peki ya Aidan?
Adı zihnimde belirdiği anda yüzüm ekşidi. Ona ne söyleyecektim? Hayatımda olan biten her şeyi onunla paylaşacak kadar benim için önemli miydi?
Kendime sürekli bunu soruyordum, ama onu düşündüğümde göğsümde oluşan o sızı cevabımı veriyordu. Birlikte geçirdiğimiz o eğlenceli anlar gözümün önüne geldi, oyunda basket atarken ki gülüşü, kollarındaki dövmelerin çizgileri, çarpıcı derecede güzel yüzü. Ve sonra… tenindeki morluklar.
Onu düşünmeden duramıyordum. Bu fazlasıyla sinir bozucuydu, beni öfkelendiriyordu. Bakışları, kahkahası, neredeyse düşerken beni yakalayışı, kokusu, kalp atışının sesi…
Hayır. Hayır. Hayır.
Bu olamazdı. Ben, bana ilgi gösteren ilk adama âşık olan türden bir kız değildim. Daha önce hiç erkek arkadaşım olmamıştı, ama bu ilk bana dokunan kişiye kapılacağım anlamına gelmezdi.
Timothy de sana dokundu. Ama ona hiç âşık olmadın. Hatta ondan nefret ediyorsun.
Zihnim bana acımasız oyunlar oynuyordu, ama Aidan farklıydı. Timothy bana, asla istemediğim bir şekilde sahip olmaya çalışmıştı. Evet, bana dokunmuştu, ama bu istenmeyen bir dokunuştu. Tiksindiriciydi. Korkunç bir arzunun yarattığı eylemlerdi. Ne kadar yakışıklı olursa olsun, Aidan gibi değildi. Aidan farklıydı. Bu mesele görünüşle ilgili değildi.
Aidan beni neredeyse tehditkâr bir şekilde istediğini söylemişti, ama sesi ve dokunuşu bambaşka bir şey anlatıyordu. Bakışları nefesimi kesiyor, içimde bir şeyleri harekete geçiriyordu. Ona ne kadar bağırırsam bağırayım, ağzından çıkan en küçük söz bile ben daha ne olduğunu anlayamadan göğsümde yakıcı bir aleve dönüşüyordu.
Hayır!
Ben, erkeklerle mesafeliydim.
Hayır!
En ufak bir yakınlaşmada ondan etkilenmedim.
Ve hayır!
Ona kesinlikle âşık olmuyordum.
Peki ya kalbim çoktan karar verdiyse?
Hâlâ onu düşünüyordum. Morluklarını. Zihnim aynı soruları bozuk plak gibi tekrar edip duruyordu. Ne oldu? Ne oldu? Ne oldu?
İçimden bağırmak geldiği anda yataktan fırladım. Hava almam gerekiyordu. Banyoya gidip yüzüme soğuk su çarptım, nefesimi dengelemeye çalışarak derin derin soludum. Dikkatimi başka yöne çevirmeliydim. Annem, o ne yapıyordu? Belki onunla biraz vakit geçirmek zihnimi toparlamama yardım ederdi.
Saçlarımı düzelttikten sonra, televizyondan gelen sese odaklanarak aşağı indim.
“Anne, ne izliyorsun?” diye sordum, yanına oturup yanağına hafif bir öpücük kondurarak. Bana döndüğünde dudaklarında yumuşak bir gülümseme belirdi.
“Bir film, tatlım. Kendini daha iyi hissediyor musun?” diye sordu, yüzümü avuçlarının arasına alarak.
Başımı salladım. “Evet. Uyku çok iyi geldi.” Yalan söyledim. Onu endişelendirmek istemiyordum. Bunu anlamış gibi gülümsedi, ama üstelemedi, koltuğa yaslandı. Ben de kendimi onun sıcaklığının verdiği huzura bıraktım.
“Ne filmi?” diye sordum, bakışlarımı ekrana çevirerek.
“Bir macera filmi. Orman Çocuğu. Yeni başladı. Aşağı inmen ne iyi oldu. Birlikte izleriz. Hatta patlamış mısır da yaptım.” Masadaki kaseyi işaret etti.
“Sen harikasın anne!” dedim sevinçle, kaseyi kaparken. Patlamış mısırı çok severdim.
Tepkime gülerek karşılık verdi ve bir süreliğine gerçekten mutlu hissettim. Omuzlarımdaki yük hafifledi, sadece birazcık da olsa ruhumdaki karanlık sis dağılır gibi oldu. Onun yanında olmak bana hiçbir şeyin veremediği bir huzur veriyordu.
Film bittiğinde yüzümde ince bir tebessüm kaldı. Çok güzeldi. Her filmin sonunda içime çöken o tanıdık burukluk yine vardı, ama bu kez farklıydı. Adını koyamadığım bir duyguydu bu. Aslında kitaplara benziyordu. Çok sevdiğin bir kitabı okurken, biteceğini unutup sayfaları heyecanla çevirirsin. Sonunu öğrenmek için sabırsızlanırsın, ama son sayfayı kapattığında, içinde aynı anda hem bir sevinç hem de ince bir hüzün kalır.
İşte bu da öyleydi. Tarif edilemeyen, sadece hissedilen…
Saat gece yarısına yaklaşırken annem ayağa kalktı, alnımdan öptü. “İyi geceler, tatlım,” diyerek odasına gitti. Yarın tekrar işe başlayacaktım. Annemle geçirdiğim bu güzel bir film gecesinden sonra düşüncelerimin beni karanlığa sürüklemesine izin vermeyecektim. Televizyonu kapatıp ben de yukarı, odama çıktım.
Komodinin üzerindeki telefonumun titreşimi dikkatimi çekti. Yanıma almamıştım. Hızla yatağın üzerine atlayıp telefonu elime aldım.
İki mesaj vardı. İkisi de Aidan’dandı. Adını görür görmez kalbim sıkıştı, nefesim kesildi.
İlk mesaj:
-Selam.
İkinci mesaj:
-Uyudun mu, yoksa bana kızgın olduğun için mi görmezden geliyorsun?
Mesajlar arasında bir saat vardı. Uyumamıştı. Cevabımı beklemişti. Derin bir nefes aldım. İkinci mesaj içimde bir şeyleri harekete geçirdi. Öfkeme önem veriyor muydu? Ve beni düşünüp bana mesaj atması... Garip ve bir bakıma merak uyandırıcıydı.
Kendini kaptırma. Sadece seni kontrol ediyor.
İç sesim beni uyardı, ama bunun doğru olmamasını umuyordum.
+Hayır, uyumadım. Ve evet, sana kızgınım, ama cevap vermememin sebebi bu değil. Telefonum yanımda değildi.
Yazıp gönderdim.
-Neredeydin?
+Annemleydim, aşağıda.
Birkaç dakika bekledim. Mesaj beklemek ne kadar sinir bozucuydu. Zaman durmuş gibiydi, ilerlemeyi reddediyordu. Kendi halime gülesim geldi. Şuna bak. Yarın işe erken kalkmam gerekiyor, ama ben burada, unutacağıma söz verdiğim adamdan mesaj bekleyerek telefona kilitlenmiş durumdayım. Duygular ne tuhaf şeyler!
-Bana kızgın olma Liora.
+Neden?
-Biliyorum. Öyle tepki vermemeliydim. Benim hatamdı.
+Sana bir soru sordum. Yine cevap vermediğin kısma mı dönüyoruz? Her zamanki gibi…
Bir süre cevap gelmedi. Sorular kafamı kurcalıyordu. Onu merak etmem de öyle. Sorduğum sorulara asla cevap vermiyordu. Belki de şimdi ben onu sorguladığım için saçını başını yoluyordu.
-Timothy, senin evinde ne arıyordu?
Timothy mi? Bu da nereden çıktı? Onu nereden biliyordu? Benim yaşadığım yere yakın bile oturmuyordu. Ve konuyu Timothy’e bu kadar rahat nasıl çevirmişti? Bana sorması gerekmiyor muydu? Sorulardan kaçmakta fazla iyiydi. Bir daha sorsam cevap vermeyecekti, bunu biliyordum. Benim de cevap verme zorunluluğum yoktu. Kaşlarımı çattım ve öfkeyle telefonu kenara bıraktım. Timothy’i nereden biliyordu? Beni mi takip ettiriyordu? Hayır, buna hakkı yoktu. Ve işe geri döndüğümü ona söylemeyecektim.
Yaklaşık iki dakika boyunca mesajlar gelmeye devam etti. Telefonum her titreştiğinde elimi uzatmak istedim, ama cevap vermedim. Sonra ekranda Aidan’ın adı belirdiğinde tüm bedenim gerildi. Yüzümü buruşturup ekrana baktım. Gözüm saate kaydı, neredeyse bir olmuştu. Zaman ne hızlı geçmişti.
Telefon çalmaya devam ediyordu.
Sonunda derin bir nefes alıp açtım. Sesi beklediğimden çok daha sertti.
“Timothy senin evinde ne arıyordu Liora?”
Kelimeleri tek tek ve vurgulayarak söylerken ses tonu sertti. Bir şey söylemedim, ama kalbimdeki heyecanı bastıramıyordum. O, bana hesap soracak birisi miydi? Yine aynı soruyu yöneltmişti. Ya, nasıl oluyormuş sorularına cevap bulamamak, diye dalga geçmek geldi içimden, ama tabii ki yapmadım. Arka planda hafif bir müzik sesi duyuluyordu.
“Bunu nereden biliyorsun?” diye sordum alçak bir sesle, yan odada uyuyan annemin duymasını istemiyordum.
“Bunu nereden bildiğim üzerine tartışmayacağız, değil mi? Sana bir soru sordum. O herif senin evinde ne arıyordu?” diye bağırdı.
“Hiçbir şey. Öylesine gelmiş. Ne yapmamı bekliyordun, onu kapı dışarı mı atmalıydım?” Sesimi olabildiğince soğuk tutmaya çalıştım. “Ve sen nereden biliyorsun, Aidan? Beni mi takip ediyorsun?”
“Gerekirse o adamı evinden kovacaksın, Liora. Sana ne yaptığını unuttun mu?” Kısa bir sessizlikten sonra sesi pürüzlü ve gergin çıktı. Nerede olduğunu delicesine merak ediyordum.
“Hayır, tabii ki unutmadım. Ama…” diyerek duraksadım. Timothy’nin beni işe geri götürmek için geldiğini ve benim de bunu kabul ettiğimi söyleyemedim, ama Aidan bunu hemen anladı.
“Ama ne, Liora? Seni geri götürmek için mi geldi?” dedi pat diye.
Evet. Kesinlikle beni takip ettiriyordu. Ya da üzerime minicik bir dinleme cihazı mı yerleştirmişti? Belki Aidan aslında bir casustu. Süper güçlere sahip bir ajan… Ha, yok artık. Olsa olsa Aidan bir uyuşturucu kaçakçısı olurdu.
Uyuşturucu kaçakçısı…
Uyuşturucu…
Bu düşünce aklıma nereden gelmişti?
Bir süredir gözlerinin altındaki morlukları fark ediyordum, ama uykusuzluktandır diye geçiştirmiştim. Bir de kollarındaki iğne izleri vardı…
Bir dakika.
Ne?
Hayır, olamaz!
Bu olamazdı.
HAYIR!
Bunu yapmaz!
YAPAR MI?
Hayır…
Kollarındaki morluklar, iğne izleri…
Ve şimdi gecenin bir yarısı aklıma düşen o uyuşturucu düşüncesi…
Hayır, buna inanmıyordum. Nasıl olur da o ince, morluklarla dolu kollarını tutup bunu fark etmemiştim? Nasıl olur da gözlerinin içine bakıp bunu hiç düşünmemiştim? Bu düşünce aklıma neden ancak şimdi geliyordu? Ve şimdi sormaya korkuyordum. Çünkü doğru zaman değildi.
“Liora? Beni duyuyor musun? Orada mısın?”
Aidan’ın sesi beni düşüncelerimin girdabından çekip çıkardı. Bunlar sadece şüpheydi, zihnimde dolaşan düşüncelerdi, ama yine de içimde derin bir korku vardı. Gerçek olma korkusu...
Yavaşça nefes verdim. Korkumla yüzleşme zamanı gelmişti. Gelmek zorundaydı. Diğer sorular bekleyebilirdi.
Şu an telefonu kapatabilirdim. Hiçbir şey olmamış gibi davranabilirdim. Sanki o hiç aramamış, ben hiç açmamışım gibi… Ama zihnim kendini sıfırladı. Az önceki tartışma silindi. Geriye tek bir soru kaldı, cevabını alıp alamayacağımı bilmeden soracağım bir soru. Muhtemelen alamayacaktım.
Kısa bir cesaret anı…
“Aidan, sen uyuşturucu mu kullanıyorsun?”
Kelimeler dudaklarımdan çıktığı anda kalbim buz kesti. Bunu düşünürken bu kadar korkmamıştım, ama düşüncelerim dile dökülür dökülmez içimde bir şeyler daha da parçalandı. Sanki kalbime bir ok saplanmıştı.
Ne diyeceğini bilmiyordum. Cevabıma karşılık ben ne diyecektim, onu da bilmiyordum. Ya da belki biliyordum, ama ondan tek bir kelime duymak istemiyordum. “Evet” demesini duymak istemiyordum. Bu kadar çaresiz olup buna yöneldiğine inanmak istemiyordum.
Her şey bir anda dondu.
Telefon kapandı. Kalbim durdu. Dünya sessizliğe gömüldü. Telefon hâlâ kulağımdaydı, ama cevap vermemişti. Yine cevap vermemişti.
Birkaç dakika öylece kaldım, bekledim, ama telefonu kapatmıştı. Evet, gerçekten kapatmıştı. Bu sefer sorudan kaçmamış, konuyu değiştirmemiş, benimle alay etmemişti. Sadece bir nefes almış… ve telefonu kapatmıştı.
Yoksa onu suçlayarak kendimi mi küçük düşürmüştüm? Bunu yapmaya hakkım var mıydı ki? En önemlisi, verdiği tepki ne anlama geliyordu?
Evet mi?
Hayır mı?
Yoksa sadece… “Bu seni ilgilendirmez” miydi?
Bölüm etkileşimi
