23. bölüm · Kaçınılmaz Son

YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM

İrem Mumcu

Elimle buğulanmış aynanın bir kısmını sildim ve kendime baktım. Bana bakan kişiyi tanıyamıyordum. Bu gerçekten ben miydim? Düşündüğüm her şeyden sonra, yaşadığım her şeyden sonra, yaptığım her şeyden sonra…

Erkeklerden nefret etmem gerekmiyor muydu? Diğer kızlardan farklı olduğumu kanıtlamam gerekmiyor muydu? Ama işte buradaydım. Barda çalışan o kızlar gibi. Bana yaptığı her şeye rağmen hâlâ buradaydım, onun evinde, onun koruması altında.

Islak saçlarımdan süzülen soğuk damlalar tenimde dolaşıyor, beni ürpertiyordu. Zihnim bana bağırıyordu, tüm oklarını bana yöneltmişti. Beynimin mantıklı tarafı sinirlerimi kemirmeye başlamıştı. Bu evde ne yapıyordum ben?

Artık kimsem yoktu. Tanıdığım kimse yoktu, güvenebileceğim kimse yoktu. Annem gitmişti. Beni ayakta tutmaya çalışan, çürüyen bedenimi yeniden hayata döndürmeye çalışan tek kişi Aidan’dı.

Aidan… Ona gerçekten güvenebilir miydim?

Belki de burada olmamın sebebi oydu. Neredeyse hiç tanımadığım bir adama tutunmuştum, ona bir can simidi gibi sarılmıştım ve bunu yaparken yolumu kaybetmiştim. Sevdiğim insanları kaybetmiştim. Bu ne zaman olmuştu? Nasıl olmuştu? Bilmiyordum.

Kalbim, boş ve karanlık bir tuval gibi, aynı tanıdık resmi yeniden çizmeye çalışıyordu, bu yeni gerçeği bana kabul ettirmek için. Ama işe yarayacak mıydı?

En kötü yanı ise, ne tür bir uçuruma doğru ilerlediğimi bilmememdi. Boynumdaki kolye masumiyeti simgelemeliydi. Ona ne olmuştu? Işığı neredeydi? Annem neredeydi?

Bir yıldız yeniden doğmadan önce çökerdi. Bana olan da bu muydu? Çökmüştüm. Sönmüştüm. Yeniden doğabilir miydim?

Kestane rengi saçlarıma baktım. Ağlamaya başladım. Kızarmış gözlerimin içine baktım. Aynadaki yansıma bana ait gibi gelmiyordu. Annem öldüğünde, masumiyetim de onunla birlikte ölmüştü. Tıpkı Harry’nin Hedwig öldüğünde masumiyetini kaybetmesi gibi… Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, bunu hissedebiliyordum. Düşüncelerim zihnimin köşelerini kemirirken, onları bu sıcak, buharlı odada geride bırakmaya çalıştım.

Aidan kanepede oturuyordu, nemli saçları dağılmıştı. Beni görünce kumandayı sehpanın üzerine bırakarak ayağa kalktı.

“Kendini daha iyi hissediyor musun, güzelim?” diye sordu, bana doğru yaklaşarak parmaklarını yüzümde gezdirirken. Dokunuşuyla nefesimi içime çektim.

“Sanırım,” dedim zayıf bir sesle. “Az önce kim arıyordu?”

Aidan tekrar kanepeye oturdu. “Önemli bir şey değil. Sadece bir arkadaş,” dedi, geçiştirerek.

Bakışları arka planda hâlâ açık olan televizyona kaydı. Hiçbir şey söylemeden yanına gidip oturdum, başımı omzuna yasladım.

“Bugün ne yapmak istiyorsun?” diye sordum yumuşakça.

“Bilmiyorum. Ya sen?” diye mırıldandı, elini elimin üzerine koyarken.

“Eve gitmek istiyorum,” diye itiraf ettim.

“Neden?” Sesi bir anlığına sıcaklığını kaybetti. Ona bakmadım.

“Almam gereken birkaç şey var. Sanırım artık orada kalmayacağım. Beni o eve bağlayan hiçbir şey kalmadı,” dedim. Kelimeler boğazıma düğümlenirken yutmakta zorlandığım bir yumruya dönüştü. Göğsüm sıkıştı. “Başka nereye gideceğimi bile bilmiyorum.”

“Tabii ki burada kalacaksın, Liora,” diye kolayca cevap verdi Aidan.

“Burada sonsuza kadar kalamam, Aidan,” dedim, başımı kaldırıp gözlerinin içine bakarak.

“Kim sonsuza kadar yaşayacağımızı söyledi?” diye sordu, dudaklarında beliren hafif bir sırıtmayla. Sözleri istemeden de olsa beni gülümsetti. “Ölüne kadar benimle kalmana izin veriyorum, uykucu.” Alaycı tonu dudaklarımdan hafif bir kahkaha çıkmasına neden oldu, ama sözleri midemde garip, kıvrılan bir his bıraktı.

“Burada mı kalacağız yoksa diğer odanda mı?” diye sordum bir süre sonra. Bardaki oda düşüncesi hâlâ beni huzursuz ediyordu. Aidan bir an tereddüt etti, ne demek istediğimi hemen anlamamış gibiydi. “Bardaki odan?” diye açıklık getirdim.

Gözlerinde bir anda anlayış belirirken, “Hayır, tabii ki hayır. Burada kalacağız,” dedi.

“Ama bana bu evde boğuluyormuş gibi hissettiğini söylemiştin.”

“O, sen buraya gelmeden önceydi, güzelim,” diye mırıldandığı ana bir ok kalbime saplandı.

Gülümsedim.

“Bana bir keresinde söylemiştin,” dedim, geçmiş konuşmamızı hatırlayarak, “bu yer hakkında sorduğumda, ailen bu evde olmadığı için burayı sevmediğini söylemiştin. Hatta ailemden birini kaybettiğimde bunu anlayacağımı söylemiştin.”

Göğsümdeki ok döndü, bir hançere dönüştü ve tekrar tekrar içimde dönerek beni parçaladı.

Devam etmek üzereydim ki Aidan’ın dudakları dudaklarıma değdi. Bir dakika sonra geri çekildi, yüzü hâlâ yüzüme yakındı.

“Anladığını biliyorum,” dedi alçak bir sesle. “Bu yüzden artık o evde olmak istemediğini de biliyorum. Bunu bu kadar erken öğrenmek zorunda kaldığın için üzgünüm.”

Gözlerimi kapattım, içimdeki acının sessiz gözyaşlarıyla dışarı akmasına izin verdim.

“Benimle daha iyi olacaksın,” diye fısıldadı Aidan, parmaklarıyla gözyaşlarımı silerken. Tenimdeki sıcaklığı hem bir teselli hem de bir sızıydı.

“Bana gönderilmiş bir hediye olmalısın,” diye mırıldandım, hafif sakallı yanaklarını avuçlarken. “Olacakları bilip bana yardım etmek için gönderilmiş bir melek gibi.”

Sözlerime gülümsedi ve kulağıma fısıldamak için eğildi.

“Unutma, güzelim,” dedi, nefesi omurgamdan aşağı bir ürperti gönderirken. “Şeytan da bir zamanlar melekti.”

* * * * * * *

Aidan beni evin önüne bıraktığında, halletmesi gereken acil bir işi olduğunu ve benimle gelemeyeceğini söyledi. Bu eve tek başıma girmek istemiyordum, ama başka çarem yoktu. Üzerinde fazla durmamaya çalıştım.

Bahçeden yürürken anılar izinsizce zihnime doluştu ve bacaklarım bir anda beni taşıyamayacak kadar güçsüz hissetti. Birlikte yaptığımız yürüyüşler, sohbetlerimiz, kahkahalarımız…

Derin nefesler alarak kalbime saplanmış bıçağı itmeye çalıştım. Dikkatli adımlar atarak yavaşça kapı koluna uzandım. İçeri adım attığım anda evin tanıdık düzeni yüzüme tokat gibi çarptı, nefesimi kesip ciğerlerimdeki havayı, müdahale edemeden, çekip aldı.

Aidan’a birilerine haber vermemiz gerektiğini söylediğimde buna karşı çıkmıştı. Ondan sonra bu konuyu bir daha açmadım.

Kırılan vazo hâlâ yerde parçalar halinde duruyordu, cam kırıkları her yere dağılmıştı. Yere dökülen su halıya işlemiş, çirkin bir leke bırakmıştı. Kırık vazonun etrafındaki yapraklar kurumuş, yeşilleri kahverengiye dönmüştü. Kalbim de o yapraklar gibi solmuştu.

Bir anda annemin görüntüsü gözlerimin önüne geldi. Görüşüm bulanıklaştı ve dengemi kaybetmemek için yanımdaki ahşap kirişe tutundum. Eşyalarımı toplayıp bu evden mümkün olan en kısa sürede çıkmam gerekiyordu. Biraz daha kalırsam kalbim buna dayanamayacaktı.

Kendimi zorlayarak ilerledim ve odama çıkan merdivenleri tırmandım. Kıyafetlerimi olabildiğince hızlı bir şekilde valize doldurdum. Çıkmadan önce hayatımı geçirdiğim bu yere son bir kez baktım. Bu duvarlara kazınmış anılara attığım her bakış içimde keskin bir sızı yaratıyordu. Acı kabardı, dayanılmaz bir hale geldi ve sonra parçalanarak odanın içine dağıldı. Onları toplamaya zahmet etmedim. Sonsuza kadar burada kalacaklardı.

Merdivenlerden inerken salona bakmamaya çalıştım, ama gözlerim istemsizce, bozuk bir video kaydı gibi titreyerek o tarafa kaydı. Aynı görüntü zihnimde tekrar tekrar yankılandı, midemin bulanmasına neden oldu.

Tek istediğim Aidan’ın evine geri dönmekti. Yeni evime…

Kapıya ulaşıp dışarı çıkmak üzereyken biriyle neredeyse çarpışıyordum.

“Liora?”

Kaşlarımı çattım, gözlerim hızla karşımdaki yabancının gözleriyle buluşurken donakaldım.

“Baba?”

Babam mı? Gerçekten karşımda duran o muydu? Gözlerime inanamıyordum. Onu en son gördüğümden beri iki yıl geçmişti. Hiç değişmemişti. Burada ne işi vardı? Her şeyi biliyor muydu? Nasıl öğrenmişti? Ona kim söylemişti? Ve yüzündeki o ifade de neydi? Endişe mi? Gerçekten… üzgün müydü?

Hadi canım. Kimi kandırıyordu?

Tepki veremeden beni kucakladığında dengemi kaybetmeme neden oldu. Valizim elimden kayıp tahta zemine tok bir sesle düştü. Kımıldayamayacak kadar şaşkındım, onu itip uzaklaştıracak kadar bile tepki veremedim.

Neler oluyordu?

Olanları anlamaya çalışıyordum.

“Burada ne yapıyorsun?” diye sorabildim sonunda, kelimeler zihnimde ağır ağır şekillenerek. Gözleri kederle doluydu, yüzü kasvetliydi.

Babamın adı Frank Johnson’dı. Büyük bir şirketin sahibiydi. Ve bildiğiniz gibi, yıllar önce yaşının yarısı kadar genç bir kadın için bizi terk etmişti. Şimdi ona bakan kimse elli beş yaşında olduğunu tahmin edemezdi. Uzun ve fit vücudu onu daha genç gösteriyordu, ama gözlerinin etrafındaki ince çizgiler geçmişini ele veriyordu.

Etrafıma göz gezdirdim, sevgili metresini arayarak. Nitekim yolun kenarında büyük beyaz bir araba durduğunu gördüm. Ön koltukta bir kadın oturuyordu. Muhtemelen buraya gelmek bile istememişti.

“Meredith’i duydum,” dedi kısık bir sesle, saçlarının arasından parmaklarını geçirip nefes verirken.

Meredith. Annemin adı…

Babamın ağzından annemin adını duymayalı iki yıl olmuştu. Kalbime keskin bir acı saplandı.

Annem onu çok sevmişti. Belki de suçluydu. Belki annem onun yüzünden hastalanmıştı, ona duyduğu ve benden sakladığı, içinde tuttuğu o sevgi yüzündendi her şey. Ve sonunda o sevgi onu tüketmişti.

Ya da belki ben paranoyaklaşıyordum. Artık hiçbir şeyden emin değildim.

“Tam olarak ne duydun?” diye sordum acı bir sesle. “Onu nasıl mahvettiğini mi? Ailemizi nasıl parçaladığını mı?”

Boğazım düğümlendi. Şimdi buraya gelmeye nasıl cesaret edebilmişti? Bunca şeyden sonra? Annem hayattayken neredeydi?

Nefesimi düzenlemeye çalıştım, ama başaramadım. Kalbim öfkeyle çarpıyordu.

“Çok üzgünüm, tatlım,” dedi bana doğru bir adım atarak. Tekrar bana dokunmak için elini uzattı, ama bu kez hazırdım. Bir adım geri çekildim.

“Üzgün mü?” diye alay ettim. “Gerçekten mi baba? Annem öldü. Gitti. Ve sen şimdi buraya gelip üzgün olduğunu mu söylüyorsun? Kusura bakma, ama sana inanmıyorum.” Gözlerimin arkasında yanan yaşları tutmaya çalışarak yutkundum. “Ve bir daha bana ‘tatlım’ deme.”

Valizimi alıp gitmek üzereyke bileğimden tutarak beni durdurdu.

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu sert bir sesle. Yüzündeki o üzgün ifade bir anda kaybolmuş, yerini öfkeli bir ifadeye bırakmıştı.

Demek bu kadardı? Sunabildiği tüm yas buydu?

“Bu seni ilgilendirmez,” diye tersledim. “Arabada seni bekleyen o küçük fahişene geri dönsene.”

“Benim adım Scarlet!” diye bağırdı arabadan inerek.

Tabii ki. Hakkında konuşulunca sessiz kalamazdı.

“Scarlet ya da her neysen işte,” diye mırıldandım sinirle.

Babamın bir sonraki sözleri içimi bir kurşun gibi deldi.

“Liora! Sözlerine dikkat et!” diye bağırdı.

“Ya etmezsem?” diye meydan okudum, gözlerinin içine bakarak.

“Sakin ol ve şu tavrına bir son ver!” diye emretti, beni ikna etmeye çalışarak. “Konuşmamız gerekiyor. Annen hakkında.”

Acı bir kahkaha attım.

“Ah, annemi şimdi mi önemsemeye başladın?” diye tısladım. Artık kontrol edilmeye, herkes gibi itaat etmeye razı değildim.

“Liora, yeter dedim!” diye kükredi. Kolumdaki tutuşu sıkılaştı, ama geri çekilmedim.

“Annem için endişelenme,” dedim, kolumu onun tutuşundan kurtararak. “Her zaman yaptığım gibi onunla ben ilgileneceğim.” Bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum, ama bir yolunu bulacaktım. Aidan bana böyle söylemişti. “Şimdi gidebilirsin ve buraya hiç gelmemiş gibi davranabilirsin. Aman Tanrım, paparazziler bunu öğrenirse ne yaparsın? Bir bakmışsın manşetlerde ‘Ünlü iş adamının gecekondu mahallesindeki eşi hayatını kaybetti’ yazıyor. Bu senin için pek iyi olmaz, değil mi?”

Sözlerim onu öfkelendirmişti, ama haksız olduğumu düşünmüyordum. Annemi, yaşının yarısı kadar genç bir kadın için terk etmiş, onunla evlenmiş ve kariyerinde daha da yükselmişti. Paranın kirli oyunlarından sadece biriydi bu. Karakterinin en kötü yanlarını ortaya çıkarmıştı.

Bir şey söylemesini bekledim, ama sadece durup bana baktı. Sessizdi. Haklıydım.

Yine de sessizliği beni ezip geçti.

Bir an sonra Scarlet’in tiz sesi tüylerimi diken diken etti.

“Of, hadi ama Frank! Hâlâ gitmiyor muyuz? Bu iğrenç yerden çıkmak istiyorum!” diye sızlandı, dudaklarını büzerek. Ah, o dudakları penseyle söküp atmak istiyordum! İğrenç yer, öyle mi?

Ona öldürücü bir bakış attım. Babam bir an daha tereddüt etti, sonra tek kelime etmeden arabasına bindi. Saniyeler sonra parlak beyaz lüks aracı sokakta gözden kayboldu.

Gittiği anda dizlerim çözüldü. Yere yığıldım, hıçkırarak ağlamaya başladım. Göğsüm hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bu kez annemin yokluğu üzerime bir balyoz gibi indi. Çığlıklarım boş sokakta yankılandı, nefesim boğazımda düğümlendi.

Bu nasıl olabiliyordu? Bu iğrenç adam sırf beni mahvetmek için mi var olmuştu? Hayatımı yok etmek için mi gelmişti?

Artık dayanamıyordum.

Aidan’ı bulmam gerekiyordu. Ya da bu şehirden gitmem gerekiyordu. Belki kaçarsam hayat daha katlanılabilir olurdu. Belki Aidan’la birlikte…

Benimle gelir miydi?

“Hiç sanmıyorum.”

İç sesim ben engel olamadan cevap verdi. Keşke gerçek olmasa... Umutsuzluğun içinde boğuluyordum, karanlığa karşı mücadele ediyordum. Uzakta, silik bir ışık vardı. Zar zor görünen küçük bir parıltı. Ona ulaşmalıydım, ne olursa olsun. Ya boğulacaktım ya da o ışığa tutunup kendimi kurtaracaktım.

Ama gerçekten hangisi doğruydu?

Gözyaşlarımı sildim ve kendimi zorlayarak ayağa kalktım, valizimi sıkıca kavradım. Babam için ağlamayacaktım. Buna değmezdi.

Nereye gidecektim?

Aidan’ın evine gitmeyi planlamıştım, ama ortalıkta yoktu. Boş bir evde ne yapacaktım? Belki de Nightmare’a gitmeliydim, vaktinin çoğunu geçirdiği kulübe. Orası hakkında hâlâ çekincelerim vardı, ama bu sefer kendimi koruyabilirdim.

Derin bir nefes alıp adımlarımı sağlamlaştırdım ve Nightmare’a doğru yürümeye başladım. Elimdeki valizin ağırlığı işi zorlaştırıyordu, ama bana yönelen meraklı bakışları görmezden geldim.

On dakikalık bir yürüyüşten sonra güneş batmaya başlamıştı. Aidan’ı arayıp burada olduğumu söylemeli miydim? Acil bir işi olduğunu söylemişti, ama belki bitirmiş ve buraya gelmişti.

Ya da eve gitmişti.

“Belki.”

Kendi kendime fısıldarken girişteki güvenlik görevlileri beni tanıdı, bu yüzden beni sorunsuz içeri aldılar. İçimde bir rahatlama oluştu.

Kulübe adım attığım anda yüksek müzik uğuldayan kulaklarıma doldu. Bir süre kadar kalabalığın arasında gözlerim Aidan’ı aradı.

Yoktu.

Belki birine sormalıydım. Buradaki herkes onu tanıyordu.

Bara yaklaştım ve müziğin üzerinde duyulacak kadar sesimi yükselttim. “Aidan’ın nerede olduğunu biliyor musun?”

Barmen kaşlarını çattı, bir an düşündü. “Üst katta, odasında,” dedi sonunda, geçen gece çıktığım merdivenleri işaret ederek. “Ama misafirleri var,” diye ekledi başka bir adam. Yakasındaki etikette Alex yazıyordu.

Bir an tereddüt ettim, sonra valizimi işaret ettim. “Bunu bir süreliğine burada bırakabilir miyim?” diye sordum tereddüt ederek. Yukarı taşıyamazdım.

Alex kısa bir süre düşündü, sonra başını salladı. Rahatlayarak valizi ona verdim ve merdivenlere yöneldim.

Aidan’ın misafirleri kimlerdi?

Geçen sefer burada olanları düşünmemeye zorladım kendimi. Odalarla dolu koridora ulaştığımda yoğun sigara kokusu ciğerlerimi yaktı. Öksürürken nabzım istemsizce hızlandı.

Aidan’ın kapısına ulaştım ve hafifçe kapıyı çaldım. İçeriden müzik sesi geliyordu.

Cevap yoktu.

Tekrar vurmak üzereydim ki yan taraftaki başka bir kapı gıcırdayarak açıldı. Başımı çevirdiğimde, geçen gece bebeğini emziren aynı kadını gördüm. Bana yorgun, karanlık gözlerle bakıyordu.

“İçeri girme,” diye mırıldandı.

Gözlerimi kırpıştırdım. “Ne?”

“İçeri girme,” diye tekrar etti, başını yavaşça sallayarak.

Bir an gözlerimin içine baktıktan sonra kapıyı kapattı. Omurgamdan aşağı bir ürperti indi.

Tekrar Aidan’ın kapısına döndüm. Parmaklarım kapı kolunda tereddüt etti. Neden içeri girmemeliydim? Misafirleri gitmiş miydi? Yoksa… işi burada mıydı?

Bilmem gerekiyordu. Dişlerimi sıktım ve kapıyı iterek açtım.

“Aidan?” diye seslendim yumuşakça, içeri bakarak.

Oda dumanla kaplıydı, görüşümü bulanıklaştırıyordu. Neredeyse hiçbir şey göremiyordum. Yanlış yerde miydim?

Kapıyı biraz daha açtım, dumanın bir kısmının dışarı çıkmasına izin verdim. Bir an bekledim, sonra tekrar denedim. “Aidan, burada mısın?”

Gözlerim alıştıkça, keşke alışmasaydı diye düşünmem bir saniyemi aldı.

Tanrım.

Hayır.

Hayır, bu gerçek değildi.

“A-Aidan?” diye kekeledim. Beynim, gördüğüm şeyler karşısında çalışmayı reddediyordu. “S-sen misin?”

Nefesim kesildi.

Kalbim durdu.

Tüm bedenim dondu.

Ve o anda tutunduğum o kırılgan ışık da yok oldu. Karanlık beni tamamen içine çekti.

Aidan yatağında oturuyordu, üstü çıplaktı. İki kadın üzerine yaslanmıştı, en az onun kadar, tabiri caizse uçmuşlardı. Ve bu yetmezmiş gibi…

Dumanın içinden bir adam daha çıktı.

Bunu algılayamıyordum.

Bu gerçek değildi.

Hayır.

Hayır, bu olmuyordu.

Bu olamazdı.