47. bölüm / 52
Kaçınılmaz SonKIRK ALTINCI BÖLÜM
Bölümler 52Şu an: KIRK ALTINCI BÖLÜM
- 1 TANITIM605 kelime
- 2 BİRİNCİ BÖLÜM1.977 kelime
- 3 İKİNCİ BÖLÜM1.937 kelime
- 4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM2.136 kelime
- 5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM1.799 kelime
- 6 BEŞİNCİ BÖLÜM2.185 kelime
- 7 ALTINCI BÖLÜM1.943 kelime
- 8 YEDİNCİ BÖLÜM1.008 kelime
- 9 SEKİZİNCİ BÖLÜM1.810 kelime
- 10 DOKUZUNCU BÖLÜM1.687 kelime
- 11 ONUNCU BÖLÜM1.347 kelime
- 12 ON BİRİNCİ BÖLÜM1.310 kelime
- 13 ON İKİNCİ BÖLÜM1.786 kelime
- 14 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.554 kelime
- 15 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM2.282 kelime
- 16 ON BEŞİNCİ BÖLÜM2.108 kelime
- 17 ON ALTINCI BÖLÜM2.637 kelime
- 18 ON YEDİNCİ BÖLÜM2.270 kelime
- 19 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM1.967 kelime
- 20 ON DOKUZUNCU BÖLÜM2.212 kelime
- 21 YİRMİNCİ BÖLÜM2.264 kelime
- 22 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM2.148 kelime
- 23 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM2.200 kelime
- 24 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM2.352 kelime
- 25 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM2.649 kelime
- 26 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM2.482 kelime
- 27 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM2.036 kelime
- 28 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM3.687 kelime
- 29 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.113 kelime
- 30 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.643 kelime
- 31 OTUZUNCU BÖLÜM1.067 kelime
- 32 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM1.737 kelime
- 33 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.738 kelime
- 34 OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.780 kelime
- 35 OTUZ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.463 kelime
- 36 OTUZ BEŞİNCİ BÖLÜM2.846 kelime
- 37 OTUZ ALTINCI BÖLÜM1.700 kelime
- 38 OTUZ YEDİNCİ BÖLÜM2.228 kelime
- 39 OTUZ SEKİZİNCİ BÖLÜM1.533 kelime
- 40 OTUZ DOKUZUNCU BÖLÜM1.918 kelime
- 41 KIRKINCI BÖLÜM2.095 kelime
- 42 KIRK BİRİNCİ BÖLÜM2.644 kelime
- 43 KIRK İKİNCİ BÖLÜM2.120 kelime
- 44 KIRK ÜÇÜNCÜ BÖLÜM2.544 kelime
- 45 KIRK DÖRDÜNCÜ BÖLÜM1.889 kelime
- 46 KIRK BEŞİNCİ BÖLÜM1.680 kelime
- 47 KIRK ALTINCI BÖLÜM1.886 kelime · Okuduğun bölüm
- 48 KIRK YEDİNCİ BÖLÜM1.996 kelime
- 49 KIRK SEKİZİNCİ BÖLÜM2.488 kelime
- 50 KIRK DOKUZUNCU BÖLÜM1.983 kelime
- 51 ELLİNCİ BÖLÜM2.432 kelime
- 52 ELLİ BİRİNCİ BÖLÜM (FİNAL)2.433 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aidan tam karşımda duruyordu. Bal rengi gözleri sonuna kadar açılmış, bana bakıyordu. Berbat görünüyordu. Onu böyle göreceğimi hiç düşünmemiştim. Nefesim boğazımda düğümlendi, olduğum yerde donup kaldım. Saçları darmadağındı, yüzü öylesine çökmüştü ki teni koyu kahverengi bir hâl almıştı.
"Burada ne işin var, Liora?" diye sordu. Sesi çok uzaklardan geliyormuş gibiydi.
İçimde bir şey kırıldı.
"Beni içeri davet etmeyecek misin?" diye yavaşça sordum. İstemsizce içeriyi kontrol ettim. Neyse ki yalnızdı.
"Gel," dedi, kenara çekilerek.
İçeri girdiğimde sadece yatağının dağınık olduğunu fark ettim. Büyük televizyon açıktı ve rastgele bir program oynuyordu. Çantamı özenle toplanmış yatağın üzerine bırakırken derin bir nefes aldım. Aidan'ın üzerinde yine her zamanki gibi tişört yoktu. Sadece kırmızı bir şort giymişti. Çok fazla kilo verdiği vücudunun her kıvrımından belli oluyordu. Şaşkınlıkla ona baktım. Artık kendimi tutamıyordum.
"Sana ne olmuş böyle? Bu hâlin ne?" diye sordum, vereceği cevabın canımı acıtacağını bilerek.
"Yaşıyorum işte..." dedi, ellerini ceplerine sokarak. "Buna yaşamak denirse tabii."
Cümlesinin sonundaki acı gülümseme içimi paramparça etti.
"Ne demek yaşıyorum? Çağrılarıma neden cevap vermiyorsun?" diye doğrudan sordum. Daha fazla bekleyemezdim.
Rahatsız edici bir sessizlik oldu.
Ona baktığımda hiçbir şey söylemedi. Gözleri yere sabitlenmişti. Nefes almakta zorlanıyordum. Odayı dolduran ağır alkol, sigara ve uyuşturucu kokusu midemi bulandırıyordu. Hızla pencereye gidip odanın havalanmasını sağladım. Odanın temiz havaya ihtiyacı vardı. İçeride sadece televizyonun sesi yankılanıyordu. Gürültüsü başımı zonklatıyordu. Katlanamıyordum.
"Telefonunu neden Shawn açtı?" diye sordu. İşte beklediğim soru.
"Telefonumu açsaydın sana açıklayacaktım," dedim kararlı bir sesle. Dudaklarımı yaladım. Sesime öfke karışmaya başlamıştı. Olduğum yerde dikilip ona baktım. Bu odaya her gelişimde tarif edemediğim bir his kaplıyordu içimi. Belki boğucu atmosferi, belki de havaya sinmiş o ağır koku yüzündendi. Yine de babamın evindeki odamdan daha iyiydi.
"Meşguldüm," dedi kayıtsızca.
Meşgul müydü?
Böyle bir cevap beklemiyordum. Tahmin ettiğimden çok daha fazla canımı acıttı. Kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Meşgul müydün?" diye fısıldadım kısık bir sesle. Sesimdeki şaşkınlığı gizleyemiyordum. "Bütün bahanen bu mu?" Onu bu kadar meşgul eden ne olabilirdi? Shawn telefonumu açtı diye beni görmezden gelmesi gerçekten doğru muydu? "Nasıl bir meşguliyetten bahsediyoruz?" diye sordum, yine cevap vermeyince. Onu önemsiyordum ve beklediğim cevap bu değildi. Bana karşı bu kadar soğuk davranması canımı yakmaya devam ediyordu.
Hâlâ yüzüme bakmıyordu. Sessizliğini sürdürünce ona çıkışmak üzereydim ki bir anda başını kaldırıp kaşlarını çattı. Bu tepki daha da beklenmedikti.
"Sana hesap vermek zorunda mıyım, Liora?" dedi sert bir sesle. "Telefonunu açma fırsatım olmadı. Bunun neresini anlamıyorsun?"
Karşımda duran adam bana yabancı geliyordu. Beni görmezden gelmesi yetmiyormuş gibi şimdi de sözleriyle kalbimi paramparça ediyordu. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Sanki beynim çalışmayı bırakmıştı. Gözlerimi kapattım. Kendimi bunun Aidan olmadığına inandırmaya çalıştım. Çünkü bu, o olamazdı.
Ama gözlerimi açtığımda karşımda yine oydu.
Evet, beni görmezden geliyordu.
Evet, beni kendinden uzaklaştırıyordu.
Evet, aramızdaki her şeyi mahvediyordu.
Ağlamamak için dudağımı ısırdım.
"Sana neler oluyor Aidan? Bu tavırların ne? Bu sen değilsin," dedim, yüzünü inceleyerek. Bacaklarım titriyordu.
"Bana hiçbir şey olmuyor. Ben hep böyleydim, Liora. Sen sadece bunu hiç görmedin. Ben kimseye hesap vermek zorunda değilim."
Sözleri zehir gibi üzerime dökülüyor, tenime işleyip beni içten içe eritiyordu. Televizyonun sesi dayanılmaz hâle gelmişti. Sehpanın üzerindeki kumandayı alıp televizyonu kapattım, sonra da öfkeyle yere fırlattım.
Hayır.
Bunu kabul etmeyecektim.
Bana diğer kızlardan biriymişim gibi davranamazdı.
"Ne demek kimseye hesap vermek zorunda değilsin?" diye çıkıştım, ona doğru bir adım atarak. "Aidan, sen ne diyorsun? Neler oluyor? Söylesene! Benim, Liora! Ben sana ne yaptım? Seni incitecek ne yaptım? Bütün bunlar sadece Shawn telefonumu açtı diye mi oluyor? Madem bunu merak ediyorsun, aramızda hiçbir şey yaşanmadı. Aklındaki şeyi neden bana sormuyorsun? Ne sandın, onunla yattığımı mı? Gerçekten bunu yapabileceğime inanıyor musun?"
Ağlamamak için dudaklarım titriyordu. Konuşurken ona doğru yürümeye devam ettim, ama o yerinden kıpırdamadı. Tam karşısında durduğumda doğruca koyu renk gözlerine baktım. Söyleyeceklerine kendimi hazırladım. Ne söylerse söylesin canımı acıtacağını biliyordum.
"Bilmiyorum. Sonuçta aynı evde yaşıyorsunuz. Bir de o gün Shawn'ın söyledikleri vardı... Bardan kaçıp gitmenden sonra bardağı taşıran son damla da bu oldu sanırım."
Sesinde en ufak bir duygu yoktu.
Evet.
Onunla yattığımı düşünüyordu.
Ona olan sevgimi hiçe sayıyordu.
Ama neden?
Bunu yapmaktaki amacı neydi?
"Aidan, o akşam seni görebilmek için uzun zaman sonra ilk kez babamdan izin aldım. Mutlu bir şekilde yanına geldim, ama sen beni görmezden geldin. Bana dokunmaktan kaçındın, benden uzak durdun. En kötüsü de tek kelime açıklama yapmadan, suratın asık bir şekilde beni bırakıp gittin. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Gerçekten oturup seni bekleyeceğimi mi sandın?" diye sordum. O anı hatırlayınca kalbim yeniden sızladı. Nefesim kesildi, elim boğazıma gitti. Bu konuşma çok kötü bir yere gidiyordu. "Benden ne yapmamı bekliyordun?"
Aidan cevap vermedi. Parmaklarının saçlarını saçlarının arasından geçirdi. Cevap vermiyordu, çünkü haksız olduğunu biliyordu. Peki öyleyse neden başka hiçbir şey söylemiyordu?
Basit bir "Haklısın."
Ya da "Benim hatam."
Bu kadarcık klişe bir cümle bile...
Ellerimi göğsüne koydum. Bir anlığına kalbinin atışını hissetmek istiyordum, ama izin vermedi.
"Bunu istemiyorum. Anlamıyor musun?" dedi soğuk bir sesle. Bileklerimi kavrayıp ona dokunmamı engelledi. Parmağının baskısı canımı acıtıyordu.
"Ne demek istemiyorsun? Bana düzgün bir açıklama borçlusun Aidan. Bu da ne? Şaka mı yapıyorsun? Eğer bütün mesele Shawn'sa inan bana aramızda hiçbir şey yaşanmadı. Bana güvenmek gerçekten bu kadar mı zor? Ne yani, sana yalan söylediğimi mi düşünüyorsun?"
Gözlerinin içine baktığım anda anladım.
Bana inanmıyordu.
İşte o an tamamen yıkıldım. Bu kez gözyaşlarımı tutamadım. Sessizce akıp gittiler, ama o bana bakmaya bile tenezzül etmedi.
"Açıklayacak bir şey yok. Bitti. Hatta dürüst olmak gerekirse başından beri aramızda gerçekten bir şey olduğunu bile düşünmüyorum. Son birkaç ay yaşandı ve bitti. Hepsi bu. Başka bir açıklaması yok, tamam mı? Seni istemiyorum. Seni sevmiyorum. Hepsi bu."
Sözleriyle kalbimi ayaklarının altında ezdi.
Nefes alamıyordum.
Bedenimin uyuştuğunu hissediyordum.
Ne kadar saçmaydı.
Bu gerçek olamazdı.
Olduğum yerde donup ona baktım.
"Şimdi de geldiğin yere geri dön," dedi.
Yüzümden yaşlar süzülürken ona bakmaya devam ettim. Gözlerimin dolu olması onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Keşke bütün bunlar korkunç bir kâbus olsaydı, diye düşündüm. Birazdan uyanıp birlikte olduğumuz o mutlu hayata geri dönecektim.
Buraya babam bana tokat attığı için gelmiştim.
Neden mi?
Çünkü gidecek başka hiçbir yerim yoktu.
Kahretsin...
Elisa'nın yanına da gidemezdim. Sonuçta orası da teknik olarak Aidan'ın eviydi.
Ah...
Ama bunu ona söylemeyecektim.
Hiçbir şey söylemeyecektim.
Benden uzaklaştığını bile fark etmemiştim.
"Bunun hâlâ sen olduğuna inanamıyorum," diye fısıldadım güçlükle. Gözlerinin içine bakmaya devam ettim. Derin bir nefes alıp gözyaşlarımı sildim.
Burnumu çekerken bir anda içimde yükselen öfkeyi hissettim.
"Biliyor musun?" dedim, bütün dikkatini üzerime çekmek istercesine. "Haklıymışsın. Bana melek olduğunu söylediğin günü hatırlıyor musun? Sen bana 'Şeytan da bir zamanlar melekti,' demiştin. İşte haklıymışsın. Hem de sonuna kadar haklıymışsın."
Sözlerim boğazımı parçalayıp içimde kalan son duyguları da paramparça ederken gözyaşlarımı zor tuttum. Onun karşısında bir kez daha ağlayarak kendimi küçük düşürmeyecektim. Dişlerimi sıkarken yüzündeki ifadenin değiştiğini gördüm. Kaşları çatıldı. Ne demek istediğimi çok iyi anlamıştı.
Bir süre boyunca sadece ona baktım. Koyu gözlerinin derinliğine, yüzüne çöken gölgeye ve keskin yüz hatlarının her birine.
Son bir kez...
Onu sonsuza dek hafızama kazıyabilmek için.
Güçlükle yutkundum ve kendime birkaç saniye daha verdim.
Bir daha ona asla dokunamayacak olmak, onu bir daha öpemeyecek olmak ve yaşadığımız hiçbir şeyi bir daha geri kazanamayacak olmak kalbime saplanan bir hançer gibiydi. Ayakta durmak bile imkânsız geliyordu. O anda ne onun söylediklerinin ne de benim söylediklerimin bir önemi kalmıştı. Tek istediğim ona sarılmak ve onu öpmekti. Düşündüğü her şeyin canı cehenneme! İçimin bir köşesi hâlâ umut ediyordu... Bana uzanmasını, bana sarılmasını umut ediyordu.
Yapmadı.
Onun yerine bakışlarını benden kaçırdı. Az önce söylediklerim bile umurunda değildi. Zaten ne diyebilirdi ki? Beni aşağılayacak birkaç söz daha mı?
Hızla odadan çıktım. Demek, istediği buydu. Pekâlâ. Öyle olsun.
Bardan koşarak çıktım. Önüme çıkan insanlara çarpa çarpa ilerliyordum. Arkalarından yükselen bağrışlarını duyuyordum, ama umurumda değildi. Tek istediğim bu acıdan bir an önce uzaklaşmaktı. Bu mekândan kaçıncı kez ağlayarak kaçtığımı artık sayamıyordum. Ama bu kez çok daha kötüydü. Yanımda hiç kimse yoktu. Artık gerçekten gidecek hiçbir yerim kalmamıştı. Babam bana tokat atmıştı. Ben de sığınacak tek yerim Aidan sanıp buraya gelmiştim. Ama o da kendi anlamsız sorunları yüzünden beni kapının önüne koymuştu.
Bardan çıktıktan sonra bir süre daha koştum. Nefesim tamamen tükenene kadar... Sonunda bomboş bir sokağın soğuk duvarına yaslanıp olduğum yere çöktüm. Boğuluyormuş gibi hissediyordum. Başım zonkluyordu. Yorulmaktan bitkin düşerken gözyaşlarım artık yavaş yavaş akıyordu. Boğazım acıdan yanıyordu. Ne konuşacak ne de başka bir şey yapacak gücüm kalmıştı. Havanın kararmış olması umurumda bile değildi. Hatta böylesi daha iyiydi. En azından yanımdan geçen insanların yargılayan bakışlarından kurtulmuştum.
Zihnim öylesine karmakarışıktı ki artık ne düşüneceğimi bile bilmiyordum. Ellerimi yüzüme kapatıp boğazımı parçalayan hıçkırıkları bastırmaya çalıştım. Beynim durmadan her şeyi yeniden oynatıyordu.
Gerçekten az önce ayrılmış mıydık?
Az önce bana beni istemediğini söylemişti.
Beni sevmediğini haykırmıştı.
Son birkaç ayda yaşadığımız her şeyin bittiğini söylemişti.
Hepsi bu muydu?
Gerçekten bu kadar kolay mı bitmişti?
Benden nefret ettiğini söylemedi, ama bunu düşündüğünden emindim.
Aidan'ın sözleri zihnimde tekrar tekrar yankılanırken aklımı yitirecek gibi hissediyordum. Düşüncelerimi susturabilmek için başımı iki elimle sımsıkı tuttum. Onun yüzünü zihnimden silmek istiyordum. Söylediklerini unutmak istiyordum. Bütün bunların gerçek olduğuna inanmak istemiyordum. Kulaklarım çınlıyordu. Göğsüm patlayacakmış gibi hissediyordum. Ve ben... Bir duvarın dibinde histerik bir hâlde oturuyordum. Gerçekten hayatım bu muydu?
Her şey artık daha da karanlıktı. Çırpınıyor, boğuluyordum. Nefes alamıyordum. Göğsümdeki baskı beni eziyordu.
Ona neden âşık olmuştum? Beni yeniden inciteceğini bile bile neden tekrar ona dönmüştüm? Onun için her şeyi yapmamış mıydım? Peki, nerede yanlış yapmıştım?
Başımı dizlerime yaslayarak ne kadar süre oturduğumu bilmiyordum. Ne kadar zamandır ağladığımı da...
Kıyafetimin arasından süzülen soğuk rüzgâr bütün bedenimi ürpertti. Eve dönmeyecektim.
Hayır.
Telefonum çalıyordu, ama açmayacaktım.
Arayan Shawn'dı. Kaçıncı kez aradığını bilmiyordum ve öğrenmeye de niyetim yoktu.
Aidan, Shawn'la yattığımı düşünmüştü.
Neye dayanarak?
Sadece aptal bir telefon konuşmasına mı?
Ayağa kalkacak hâlim bile yoktu. Nereye gideceğimi bilmiyordum.
Kısa bir an için kendimi Aidan'ı düşünmemeye zorladım. Kalbim hâlâ acıyordu, ama buna bir son vermem gerekiyordu. Aklıma eski evimiz geldi. Bir zamanlar huzur içinde yaşadığım ev. Annemle birlikte paylaştığım, sıkıcı ama mutlu evimiz. Şu an annemin hayatta olması için neler vermezdim...
Gözlerime yeniden yaşlar dolarken kendimi toparlamaya çalıştım. Burada kalamazdım. Yol uzaktı, ama daha da geç olmadan oraya ulaşmalıydım. Derin nefesler alarak duvardan destek aldım ve ayağa kalktım. Büyük ihtimalle bir hayalete benziyordum. Yanımdan geçen insanların bana attığı bakışları umursamadan olabildiğince hızlı yürümeye başladım.
Eski evimize yalnızca birkaç sokak kalmıştı ki hiç beklemediğim biri karşıma çıktı.
"Liora?" dedi beni tanımamış gibi bir ses tonuyla. Timothy şaşkınlığını gizleyememişti. "Ne oldu sana böyle? Seni uzun zamandır görmüyordum. Yoksa zombi filminde falan mı oynadın?" dedi, yarı alaycı bir ses tonuyla.
Kaşlarımı çattım. Demek ki biraz önce düşündüğüm doğruymuş. Gerçekten zombiye benziyordum. İstemsizce yüzümü buruşturdum. Ona en ufak bir gülümseme bile göstermemeye özen gösterdim.
Sokağın ortasında öylece duruyordum. Tek kelime etmedim. Aslında onu tamamen görmezden gelmek en doğrusu olurdu. Yüzündeki sırıtış biraz daha büyüdü ve ben yanından geçmeye çalışırken önüme geçti.
"Hey, bu ne hâl? Beni de mi unuttun yoksa?" diye sordu.
"Git başımdan." diye homurdanarak onu geçmeye çalıştım, ama elbette işimi bu kadar kolaylaştıracak değildi.
"Ne oldu da bir anda ortadan kayboldun? Şimdi hâline bakınca... Yoksa o gizemli sevgilinden hamile kaldın da çocuk seni terk mi etti?" diye alay etti.
"Sen ne saçmalıyorsun? Öyle bir şey olmadı!" diye çıkıştım.
"Hey, sakin ol. Şaka yapıyordum," dedi, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak.
"Senin o saçma şakalarına ihtiyacım yok. Çekil önümden," diye uyardım. Benden büyük olması umurumda değildi. Ona duyduğum bütün saygıyı çok uzun zaman önce kaybetmiştim. Bir an beni görmezden gelip daha da sinirlendireceğini düşündüm, ama bu kez kenara çekildi.
"Tamam, tamam," diye söylendi. Ben yürümeye başladıktan sonra arkamdan seslendi. "İşlerin senin için böyle biteceğini kimse tahmin etmezdi, Liora. Emin ol bana, ben bile."
Bölüm etkileşimi
