7. bölüm · Kaçınılmaz Son
ALTINCI BÖLÜM
Karşımda duruyordu. Ofisinin kapısını kapattığım anda derin nefes almakta zorlandım. Timothy yüzünde o sinir bozucu sırıtışıyla bana bakıyordu. Gözlerinin tüm bedenimde gezindiğini hissedebiliyordum. Nasıl bu kadar zalim, bu kadar aşağılık olup da hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyordu?
"Önce nerede olduğunu açıklayarak başlayabilirsin," dedi bilmiş bir tonla. Kaşları çatılıydı ama sesi şaşırtıcı derecede sakindi.
Ne demem gerekiyordu?
Derin bir nefes aldım. "Sadece yorgundum," dedim, sesimi onunki kadar sakin tutmaya çalışarak. Gerçekten o gün olanları hatırlamıyor muydu?
"Sadece yorgundun," diye tekrarladı, bakışları beni olduğum yere çivileyerek.
"Ve bana haber verme gereği bile duymadın," diye ekledi. Bu bir sorudan çok suçlama gibiydi.
Yutkundum.
"Vermek zorunda değildim," dedim alçak bir sesle.
Sözlerimle birlikte çenesinin gerildiğini gördüm. Sinirlenmiş miydi? Evet, anlayabiliyordum, egosu devreye girmişti. Geri adım atmalı mıydım? Emin değildim. Başını hafifçe yana eğdi, alt dudağını ısırdı, önündeki sandalyeyi tutan parmakları sıkılaştı.
"Yani bana söylemek zorunda değildin. Peki neden?" diye sordu, merak ediyormuş gibi yaparak, gözlerini benden kaçırıp odada gezdirirken.
Ofisi şık ve moderndi, alanın çoğunu beyaz mobilyalar kaplıyordu. Ortada yuvarlak, ahşap bir masa vardı, etrafında koyu kahverengi deri sandalyeler diziliydi.
"Bunu bana nasıl sorabiliyorsun? Ne yaptığını unuttun mu? Neden gelmediğimi gerçekten hatırlamıyor musun?" diye bağırdım.
Kendi sesimin yüksekliğine ben bile şaşırdım, ama umursamadım. O benim patronum olabilirdi, ama benim de gururum vardı. Hiçbir şey olmamış gibi davranamazdı.
Bana doğru bir adım attığını fark ettim.
"Bana sesini yükseltmeye nasıl cüret edersin?" diye çıkıştı. "Bu cesareti sana kim verdi? Bu yetkiyi?" İrkildim ama yerimde durmaya zorladım kendimi. "Yoksa o geceki küçük erkek arkadaşın mı verdi?" diye alay etti.
Evet mi hayır mı demeliydim, bir an tereddüt ettim. Yutkundum, bakışlarımı kaçırdım.
"O benim erkek arkadaşım değil!" diye bağırdım.
"O zaman seni beceren diğer adamlardan biridir herhalde," dedi gülerek.
Bu çok fazlaydı.
"Ne diyorsun sen?! O gün bana saldıran sendin, o sadece beni kurtardı. İyi ki de kurtardı yoksa her şey çok daha kötü olabilirdi," dedim. Yeterdi artık. Ne olacaksa olsun. İşe geri dönmek gibi bir niyetim yoktu, kararlıydım. "Demek ki yeterince sert vurmamış. Pek işe yaramış gibi görünmüyor," dedim öfkeyle.
Yerinden ne zaman kalktığını anlayamadığım bir anda omuzlarımdan aldığım darbeyle kendimi arkamdaki sert duvara çarparken buldum. Sırtım...
''Benimle sakın bir daha bu şekilde konuşma, anladın mı beni! Sen hala benimsin!'' diye bağırdı suratıma doğru. Bir eli yüzümü kavrarken iğrenç nefesini yüzümde hissettim. Kalbim deli gibi çarpıyor, sırtım acı içinde sızlıyordu. Nefes almaya çalıştım. Yeşil gözleriyle gözlerime bakarken burnundan soluyordu.
''Asla!'' diye bağırdım.
Suratıma kocaman bir şaplak yememle yere kapaklandım. Nefes alamadım. Yüzümü tutarken gözyaşlarıma hâkim olamadım. Ona küfür etmek, üzerine bir şeyleri fırlatmak için yanıp tutuşuyordum.
''Sen sadece bir kaltaksın!'' diye bağırdı.
Bu son damlaydı. Birkaç saniye kendime geldiğimde bir an bile düşünmeden yan masadaki cam vazoyu kaptım ve başına fırlattım. "Ben senin söylediğin kişi DEĞİLİM!" diye çığlık attım.
Vazo şiddetle kafasında parçalanırken kapı açıldı. Kapıya baktım, Lyla ve Fiona'ydı. Ah... Aidan'ın gelmiş olmasını dilediğimi fark ettim. Yeniden...
''Burada neler oluyor? Liora!'' Lyla'nın sesini ve dokunuşlarını hissettiğimde rahatladım. Dudağım kanıyordu. Timothy, elini kafasında tutarken yalpalayarak yere kapaklandı, hayatta olduğunu görebiliyordum. Kızların yardımıyla ofisinden çıkarken sözlerinden bunu anlayabiliyordum.
''Seni sürtük! Bu burada bitmedi bunu biliyorsun! Buradan ayrılabilirsin, ama asla benden kaçamazsın. Tüm hayatın benim ellerimde! Öyle bir şey olacak ki bu sefer seni o erkek arkadaşın dahi kurtaramayacak!''
Arkasından küfür ederken kapıyı hızla kapattım. Yerde sızlanması umurumda bile değildi. Keşke ölseydi. Takıntılı, pislik herifin tekiydi!
''Lütfen beni buradan çıkarın!'' diye yalvardım. Buradan bir an önce gitmek istiyordum.
Barın bulunduğu sokaktan olabildiğince uzaklaştıktan sonra bir banka oturduk, banka otururken Lyla merakla ''Orada neler oldu öyle?'' diye sordu. Dudağımın kanamasını parmağımla durdurmaya çalıştım.
''Ne olacak, o pislik herif hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya başladı. Ben de çenemi tutamadım. Sonrasında, beni duvara çarptı ve tokat attı,'' dedim sinirle. Gözyaşlarım dinmişti. Bu sefer öfkeliydim. Oraya bir daha gitmeyecektim. Asla! Ne olursa olsun!
''Görmezden gelemez miydin?'' diye sordu Fiona.
''Görmezden mi geleyim? Fiona, adam bana sürtük dedi ve bana vurdu! Bunu nasıl görmezden gelmemi bekliyorsun? Ki önceden de bana sahip olmaya çalışmıştı. Sana bunu söyledim!'' diye bağırdım. Sokak, sesimle yankılanıyordu. Elim ayağım titriyor, kalbim deli gibi çarpıyordu.
"Başına vazo geçirdin Liora. Tanrım, şimdi kesin bizi kovacak. Ben seni işe dönmen için çağırdım, senin yaptığına bak!" diye inledi Fiona, sanki mağdur olan kendisiymiş gibi başını tutarak.
''Sen iyi misin Fiona?'' Lyla'nın sesi düşüncelerime tercüman oldu.
''Benim derdim ne, seninderdin ne! Ah, Fiona! Merak etme seni işten atmaz, sen zaten onunistediği gibi bir sürtüksün!'' diye bağırdım suratına doğru.
Fiona'nın gözleri şokla büyüdü. Lyla da en az onun kadar şaşkındı. Umurumda değildi. Yarılmış dudağıma dokundum ve yüzümü buruşturdum. "Gidin," diye mırıldandım. Artık burada olmalarını istemiyordum. Özellikle Fiona'yı!
Bir an tereddüt etti, ama sonunda ikisi de uzaklaştı. Ayak seslerinin giderek kaybolduğunu duydum, ben ise yerdeki boşluğa bakarak bir süre oturmaya devam ettim. Her şey darmadağındı. İşsizdim. Dudağım yarılmıştı. Sırtım ağrıyordu ve Timothy beni bu kadar kolay bırakmayacağını açıkça söylemişti.
Sırtımı bankın arkasına yasladım, gökyüzüne baktım. Sadece bir anlığına her şeyi unutmak istedim. Başka bir yerde, başka biri olmak istedim. Güneş yüzümü ısıtıyordu, ama yaralı dudağım sıcaklıkta daha çok yanıyordu. Tam o sırada tanıdık bir ses düşüncelerimi böldü.
"Liora?"
Gözlerimi açtım, güneşten korunmak için elimle siper yaptım. Karşımda Aidan duruyordu, kehribar gözleri merakla doluydu. Kendimi toparlamaya çalışarak bir an ona bakakaldım.
"Aidan?" diye sordum tereddütle. Bana dikkatle bakmaya devam etti. Yanında birkaç arkadaşı vardı.
"Burada ne yapıyorsun?" diye sordu, dikleşerek.
Ben de onun hareketini taklit ettim ama sırtım ahşap banka değdiği anda keskin bir acıyla yüzümü buruşturdum.
"Hiç. Biraz temiz hava alıyorum," diye yalan söyledim, bakışlarımı kaçırarak.
"Gerçekten mi?" dedi düşünceli bir şekilde. "Ve dudağındaki o kesik de durup dururken mi ortaya çıktı? Herhalde park hâlindeki bir arabaya çarpmışsındır."
Arkadaşları onun bu sözlerine kıkırdadı.
Bunu komik bulmadım. İç geçirdim, o ellerini ceplerine sokmuş hâlâ önümde dikiliyor, güneşimi kesiyordu. Aslında buna minnettardım, en azından gözlerimi kısmadan ona bakabiliyordum.
"Hadi Aidan, gitmemiz lazım," dedi arkadaşlarından biri, açık kahverengi saçlı uzun boylu bir çocuk.
"Siz gidin, ben birazdan gelirim," diye cevap verdi Aidan, sonra gelip yanımda oturdu. Arkadaşları itiraz etmedi. Hiçbir şey demeden uzaklaştılar.
Derin bir nefes aldım.
Neden gitmiyordu? Neden yanımda oturuyordu? Ve neden bana öyle bakıyordu?
Bir anda dudaklarımın üzerinde, kurumuş kanın tam üstünde, parmaklarının sıcaklığını hissettim.
İrkilip geri çekildim.
"Ne yapıyorsun?" diye çıkıştım.
"Hiç," dedi alçak bir sesle. "Sadece ne olduğunu anlatmanı bekliyorum."
"Az önce söyledim, hiçbir şey yok," dedim sertçe, bilerek ona bakmamaya çalıştım. Onun ilgisinden hoşlanmadığım için değildi, ama şu an bunun üzerinde durmak istemiyordum. Zamanı değildi.
"Bir şey oldu. Sadece söylemek istemiyorsun," diye üsteledi, parmaklarını saçlarının arasından geçirerek.
"Evet, bir şey oldu, ama nasıl anlatacağımı bilmiyorum," diye itiraf ettim bir süre sonra, gözlerimi kaçırarak.
"Bak," dedi derin bir nefes alarak. "Bana her şeyi söyleyebilirsin. Sana zarar vermem," diye güvence verdi.
Gözlerimi devirdim. Daha fazla bir şey söylememeyi tercih etti.
"İşe gitmiştim," dedim, elimle at kuyruğumu düzeltirken.
"Yani o adamın sana zorla sahip olmaya çalıştığı yere mi?" diye sordu sertçe. Sözleri göğsüme bir darbe gibi indi. Bunu yüksek sesle duymak daha da acıtıyordu.
Başımı salladım, boğazım hissettiğim duygudan sıkışmıştı. Devam etmemi bekledi.
"Bir süredir gitmemiştim, ama orada çalıştığım kızlar neredeyse gelmem için yalvardı. Ben gitmezsem onları kovmakla tehdit etmiş. Ve ben... kimsenin benim yüzümden zarar görmesini istemedim. Oradayken de ona işi bırakacağımı söylemeyi planlıyordum ama... tahmin edersin ki bunu iyi karşılamadı. Ben de sinirlendim, bir zamanlar bana bağırdığı gibi ben de ona bağırdım. Ve sonra... bana vurdu," diye anlattım. Midem bulanırken elim yanağıma gitti. Bunu anlatmak boğucu geliyordu. Kelimelere dökmek her şeyi daha gerçek, daha rahatsız edici kılıyordu.
Aidan'ın kaşları sertçe çatıldı. "Sana vurdu mu?" diye hırladı. "Demek geçen sefer ona yetmemiş!" Sesi öfkeyle keskinleşmişti. Etrafımızdaki insanların bize dönüp baktığını fark ettim. Ayağa kalkacak gibi oldu, ama kolunu tuttum, onu tekrar oturttum.
"Evet ama iyiyim. Lütfen gitme. İşleri daha da kötüleştirmek istemiyorum. Zaten bir daha oraya dönmeyeceğim," dedim, gözlerinin içine bakarak, derin bir nefes alırken.
Bir dakika sonra kolunu bıraktım. Adama vazo fırlattığımı söylememiştim. Ne kadar çok anlatırsam o kadar ağır geliyordu. Bu bölümü kapatıp devam etmek istiyordum.
"Başka bir şey yaptı mı sana? Oraya geri dönmeyeceksin Liora," dedi uyarı dolu bir sesle. O korumacı ses tonu göğsümde bir sızı bıraktı. Yüzüm ısındı. Timothy'nin son söylediklerini de kendime sakladım. Sadece bu seferlik...
"Hayır, başka bir şey yapmadı. Ondan nefret ediyorum. Ama şimdi ne yapacağım bilmiyorum. Nerede çalışacağım?" diye mırıldandım, omuzlarım düşerken.
Aklım anneme gitti. Ona nasıl bakacaktım?
"Çalışmak zorunda mısın?" diye sordu merakla.
"Evet. Annemi gördün. Ona da, kendime de bakmak zorundayım," dedim. Kendimi acındırmaktan nefret ediyordum, ama şu an başka çarem yoktu. Biriyle konuşmam gerekiyordu. Bunu başka kimse bilmiyordu. Neden Aidan'a anlatıyordum, bilmiyordum, ama bir şekilde içimi hafifletmişti.
"Baban nerede?" diye sordu, kaşını kaldırarak.
"Yok! Ve bu konuda konuşmak istemiyorum," diye çıkıştım.
"Tamam, tamam, kötü bir şey demek istemedim," dedi Aidan, ellerini teslim olur gibi kaldırarak. Hafifçe güldü. Ne kadar yakışıklı göründüğünü görmezden gelmeye çalıştım.
"Teşekkür ederim," dedim içtenlikle.
"Merak etme. Sana başka bir iş buluruz," dedi sakin bir sesle. "Ne zamandır çalışıyordun orada?"
"Yaklaşık üç yıldır," diye iç geçirdim. "On sekizimden beri."
Cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Derin bir nefes çekti, sonra dumanı havaya üfledi. Bana da uzattığında başımı salladım. Sigara içişi bile farklıydı. Bir an nefes almayı unuttum. Gülümsemesini görmemek için hızla gözlerimi kaçırdım.
"Arkadaşların seni beklemiyor mu? Gitmen gerekmiyor mu?" diye sordum merakla.
Bir bacağını diğerinin üzerine attı. "Şu an seninle konuşuyorum," dedi, sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi.
"Bence konuşmamız bitti," dedim tereddütle. Güneş, bal rengi gözlerini içime işleyen bir ışıltıyla parlatıyordu. O kadar güzeldi ki nefesimi kesiyordu. Sigarayı tekrar dudaklarına götürüp bir nefes daha çekti. O sigarayı bitirene kadar sessizce oturduk. Sakallarını kaşıdı.
"Her neyse, sanırım seni sorunlarımla yeterince yordum. Özür dilerim," dedim sonunda, parmaklarımı dizlerimin üzerinde birbirine kenetleyerek.
"Böyle söyleme. Her zaman senin yanındayım," dedi. Beklenmedik sözleri içimde tuhaf bir huzur yarattı. Neden böyle şeyler söylüyordu? Beni etkilemeye mi çalışıyordu? Hafifçe güldüm, ama içimden geçenleri söylemeden duramadım.
"Beni etkilemeye çalışıyorsan, pek başarılı sayılmazsın," dedim, gözlerine bakarak.
"Yalan söylemekte pek iyi değilsin," diye karşılık verdi, sırıtarak.
Ah... Yüzüm kızardı.
"Nereye gidiyorsun?" diye tekrar sordum.
"Özel bir yere değil. Şu karşıdaki kulüpte arkadaşlarla takılıyoruz," dedi, yolun karşısını işaret ederek. Sigaradan son bir nefes daha aldı, yere atıp ayağıyla ezdi. Güneş, gözlerindeki küçük altın yansımaları ortaya çıkarıyordu. Uzun kirpikleri neredeyse elmacık kemiklerine değiyordu. Dağınık saçlarının arasından parmaklarını geçirip sakalını kaşıdı.
"Neden arkadaşlarının yanına gitmiyorsun?" diye yine sordum. Yüzü bir anda karardı. Yanlış bir şey mi söylemiştim? Biraz geri çekildim.
"Gitmemi neden istiyorsun?" diye karşılık verdi.
"Gerçekten yine bunu mu yapıyoruz?" diye iç geçirdim, gözlerimi devirerek.
"Neyi?"
"Benim sorularımdan kaçmayı," dedim sertçe.
Başını hafifçe yana eğdi, sırıttı. "Ben böyle biriyim."
Nasıl biriydi o? Ve onu tanımak istiyor muydum? O beni tanımak istiyor muydu? Sonuçta biz sadece bir bankta oturan iki yabancı değil miydik?
Bir süre sonra ayağa kalktım.
"Nereye gidiyorsun?" diye sordu, o da benimle birlikte kalkarak.
"Bilmiyorum," diye nefes verdim. "Ve seni ilgilendirmez."
Dönüp gitmek üzereyken kolumu tuttu.
"Nasıl yani seni ilgilendirmez?" diye sordu.
"İlgilendirmez! Neden bu kadar önemsiyorsun ki? Sorularıma cevap vermiyorsun, ama sanki benimle ilgileniyormuş gibi davranıyorsun. Ne istiyorsun?" diye çıkıştım, sesim yükselerek.
"Bir sebebi yok. Sadece istiyorum," dedi, kolumu daha sıkı tutarak. Derin bir nefes aldım.
"Bu saçmalık," diye mırıldandım, kurtulmaya çalışarak, ama başaramadım. "Neden ben?" Kaşları çatıldı, bana baktı. Neden dengesiz insanlar hep beni buluyordu? Kendini ne sanıyordu da böyle davranıyordu? Az önce ne kadar nazikti, şimdi tamamen değişmişti.
Bir dakika sonra tutuşu gevşedi. Fırsatı kaçırmadan kolumu kurtardım. Bir şey söylemesini bekledim. Sessizlik yorucuydu. Telefonu çaldı. Telefonu açarken gözlerimi devirdim. Ellerimi belime koyup derin bir nefes aldım.
"Evet, geliyorum," dedi kararlı bir sesle. Yüzü sertleşti. Tek kelime etmeden telefonu cebine koydu ve sanki ben orada yokmuşum gibi yanımdan geçip gitti. Beni tamamen yok saydı.
"İyi! Git o zaman!" diye bağırdım arkasından. "Hiçbir şey söyleme, sadece git!"
Sesimi duydu mu, bilmiyordum. Dönüp bakmadı bile. Peki şimdi... ben ne yapacaktım? Eve mi gidecektim? Dudağım hâlâ zonkluyordu. Annem ne olduğunu soracaktı. Ona ne söyleyecektim?
