32. bölüm · Kaçınılmaz Son
OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM
Annemin ölümünden sonra üç ayın nasıl geçtiğini hatırlamıyordum.
Zamanımın çoğunu Aidan’ın evinde geçiriyordum, bazı günler hiçbir şey yapmadan, sadece film izleyerek geçiyordu. Bazı günler ise Aidan, halletmesi gereken işleri olduğunu söyleyerek dışarı çıkıyor, beni evde bırakıyordu. Buna aldırmıyordum. O yokken tek başıma film izliyor, bazen annemin en sevdiği filmlere denk gelip onu düşünerek ağlıyordum. Kitaplar okuyordum, zihnimi meşgul tutmaya çalışıyordum, ama çoğu zaman bu yeterli olmuyordu. İlk geldiğimde fark ettiğim oyun konsolunda oyun oynuyordum ve şaşırtıcı bir şekilde bu bana beklediğimden daha iyi geliyordu.
Aidan’ın iyi olduğu günleri görmeyi seviyordum. En azından günün sonunda her zaman eve geliyor, beni sıkıca sarıyor ve beni ne kadar özlediğini söylüyordu. Birkaç gün önce arkadaşları Henry ve Leo’yla akşam yemeği yemiştik. Kasabadaki son geceleriydi ve bizimle vakit geçirmek istemişlerdi. Sade bir akşam yemeğiydi. Tekrar geleceklerini söylediklerinde mutlu oldum. Henry’le ilk karşılaşmam pek iyi geçmemişti, ama zamanla onu sevmeye başlamıştım. Bazen beklenmedik durumlar güzel şeylere yol açabiliyordu. Bir bakıma ona minnettardım bile.
Aidan’la mutluydum. Uzun zamandır ilk kez içimde bir mutluluk yayılıyordu, annemin yokluğunun acısını, en azından bir süreliğine de olsa, hafifletiyordu. Bir melek olmalıydı, yaşayacağım acıyı önceden görmüş biri.
Ara sıra Aidan’ın uyuşturucu kullandığını fark ediyordum. Bunu benden saklamaya çalışıyordu, ama yine de anlıyordum. Her seferinde kalbim parçalanıyordu. Evet, korktuğum gibi bu hep böyle devam edecekti. Ama… gerçekten hiç çıkış yolu yok muydu?
“Aidan?” diye seslendim, salonda birlikte film izlerken. Kucağımda bir kase patlamış mısır vardı, başım onun göğsüne yaslıydı, kolları beni sarmıştı.
“Evet güzelim?” diye mırıldandı.
“Bundan kurtulmanın bir yolu yok mu?” diye sordum.
“Neyden kurtulmanın?” dedi, kısa bir duraksamadan sonra bir avuç patlamış mısırı ağzına atarken.
“Bundan,” dedim, çiğnediğim parçayı yutarak. “Uyuşturucudan…”
“Bilmiyorum,” diye cevap verdi Aidan, gözlerini ekrandan ayırmadan.
Göğsünden doğrulup koltukta düzgünce oturdum, yüzünü görmek istiyordum.
“Bilmiyorum ne demek?” diye sordum, şaşkınlıkla. “Hiç bırakmak istemedin mi yani?”
“Hayır,” dedi net bir şekilde, hâlâ bana bakmadan ve bu durum sinirimi daha da bozuyordu. Patlamış mısır kasesini sehpanın üzerine koyup kumandayı aldım, televizyonu kapattım.
“Bana bak,” dedim yumuşak ama kararlı bir şekilde, çenesini tutup gözlerini bana çevirdim. “Doğruyu söyle Aidan. Gerçekten hiç bırakmak istemedin mi?”
“Hayır,” diye tekrarladı, bu sefer gözlerime bakmak zorunda kalarak.
“Neden?” diye üsteledim.
“Bunun bir çıkışı yok Liora,” dedi Aidan, sorumu geçiştirerek. “Bu hep benim bir parçam olacak. Yemek yemek, su içmek gibi…” Sanki dünyanın en normal şeyinden bahsediyormuş gibi konuşuyordu. Nasıl bu kadar sakin olabiliyordu?
“Denemeden bilemezsin. Her sorunun bir çözümü vardır,” diye ısrar ettim, onu ikna etmeye çalışarak. İçten içe daha önce denediğini biliyordum, sadece bana söylemiyordu. Aidan’ın bu konudaki umursamazlığı beni huzursuz ediyordu.
“Bunun çözümü yok, dedektif,” dedi sırıtarak ve istemeden de olsa güldürdü beni. Şakayla karışık koluna vurdum.
“Hiç denemedim deme sakın.”
“Denedim,” diye itiraf etti. “Ve bir çıkış olmadığını gördüm. İlk tanıştığımız zamanı hatırlıyor musun? Senin yüzünden iki gün kullanmadım… ve bana ne olduğunu gördün.”
Hatırlıyordum. Bu anı içimi ürpertti. “O zaman yardım almadan denedin Aidan. Tek başına bırakamazsın. Tıbbi destek alman gerekiyor,” dedim, yoksunluk anılarını zihnimden iterek.
“Doktora gitmiyorum,” dedi kararlı bir şekilde. Yine keskin ve kesin kararlarına dönmüştü. Yüzünü çevirip kumandayı aldı ve televizyonu tekrar açtı.
“Bu tek başına verebileceğin bir karar değil,” dedim, kumandayı tekrar kapıp televizyonu yeniden kapatarak. Dikkatini bana vermesini istiyordum, bana, buna, bize.
“Evet, öyle.”
“Aidan, lütfen,” dedim, sesim yumuşayarak.
“Liora, beni bununla boğma!” diye çıkıştı, ayağa kalkarak. “İstemiyorum, konu kapandı.”
Gitmeden önce kolunu tuttum. Sözleri canımı acıtmıştı, ama buna izin vermeyecektim. Ondan vazgeçmeyecektim, bu konuda asla böyle bir şey olmayacaktı.
“Tamam, eğer Elisa’yı buraya getirirsek, bizimle yaşamaya ikna edersek kabul eder misin? Tamam doktora gitmeyelim, ama internetten ya da başka bir şekilde bundan kurtulmanın bir yolunu buluruz,” dedim, aklıma yeni gelen fikri açıklayarak.
Kısa bir an için Aidan’ın gözlerinde bir ışık gördüm. Bu beni gülümsetti ve cevabını heyecanla bekledim.
“Buraya geleceğini sanmıyorum,” dedi, cümlemin son kısmını görmezden gelerek. Elisa’nın adını duymak banai Melissa’yı da hatırlattı ve Aidan’ın da onunla aynı kaderi yaşama ihtimali içimi ürpertti.
“Deneyelim,” dedim, ona umut vermeye çalışarak. “Uzun zaman oldu ve eminim fikrini değiştirmiştir.”
Elisa’yı tanımıyordum, ama bir bebeğiyle o karanlık yerde sıkışıp kalmış olma ihtimali midemi bulandırıyordu. Aidan bir an tereddüt etti.
“Tamam,” dedi sonunda.
Yüzüm aydınlanırken boynuna sarıldım. Sadece Elisa’yı getirmeyi kabul ettiğini biliyordum. Sonrasında söylediklerimle ilgili hiçbir şey dememişti, ama bunu sonra halledebilirdik. Aidan bağımlılığın ortasında doğmuştu, ama bu ondan asla kurtulamayacağı anlamına gelmezdi… değil mi?
* * * * * * *
Ertesi gün, hiç vakit kaybetmeden Nightmare’a, Elisa’nın yanına gittik.
Oraya giderken içimde açıklayamadığım bir heyecan vardı. Nedenini bilmiyordum. Elisa’yı bile tanımıyordum. Onu sadece birkaç kez görmüştüm, ama onu o yerden kurtarma düşüncesi beni mutlu ediyordu. Orada mutlu olmadığını varsayıyordum.
Üst katlara ulaştığımızda, Aidan’ın odasının karşısındaki kapıyı nazikçe çaldım. Onun odasını görmek eski, sinir bozucu anıları aklıma getirdi ama onları bastırdım. Kimse cevap vermeyince Aidan’a baktım ve tekrar kapıyı çaldım.
Birkaç dakika sonra kapıyı bir adam açtı. Bir an donakaldım ve içgüdüsel olarak Aidan’a doğru bir adım geri çekildim.
Bu kimdi? Ve Elisa neredeydi?
Adamın üstü çıplaktı, sadece belinde düşük duran bir eşofman altı vardı. Aceleyle giymiş gibi görünüyordu. Saçları dağınıktı, sanki yeni uyanmış gibiydi. Başını kaşıdı, kan çanağına dönmüş, şişmiş gözleri benimle Aidan arasında gidip geliyordu.
“Aidan?” dedi, ağır ağır gözlerini kırparak.
İçeriden gelen koku burnumu buruşturmama neden oldu.
“Martin, Elisa içeride mi?” diye sordu Aidan sakin bir şekilde.
“Evet, uyuyor,” dedi adam.
“Tamam, çık ve bizi yalnız bırak,” dedi Aidan, adamın morarmış kolundan tutup onu kapıdan dışarı sürükleyerek.
Olduğum yerde donup kalmıştım, sadece izleyebiliyordum.
Martin karşı çıkmak ister gibi görünüyordu, ama Aidan tek bir bakışıyla onu susturdu.
Midemde iğrenç bir his dolaştı.
Elisa’ya onun rızası olmadan neler yaptığını kim bilebilirdi?
Sonra aklıma bebek geldi. Bebek hâlâ burada mıydı? Görmüş müydü? Bir anda midem bulandı.
Aidan bizi içeri sokar sokmaz ağzımı kapattım, kusmamak için kendimi zor tutuyordum. Hava, alkol, sigara ve adını bile koyamadığım şeylerin ağır kokusuyla doluydu. Odada iki yatak vardı. Her yer kıyafetlerle doluydu ve ortam korkunç derecede pisti. Farklı köşelerde çürümüş yemek artıkları vardı. Burada nasıl uyuyabiliyorlardı?
Elisa yataklardan birinde yatıyordu. Bir an sonra gözlerim diğer yataktaki bebeğe kaydı. Uyanıktı, merakla etrafına bakıyordu. Az önceki seslerle uyanmış olmalıydı.
Kalbim sıkıştı. Derin bir nefes alıp hızla bebeğin yanına gittim, iyi olup olmadığını kontrol ettim. Neyse ki iyiydi. Aidan ise Elisa’nın yatağının yanında diz çökmüştü.
“Elisa?” diye seslendi, uyanmasını bekleyerek.
Sesindeki o yumuşaklık, saçlarını bu kadar nazikçe okşaması garip bir şekilde ortama uymuyordu. Bebek sessizce yatarken ben de Elisa’ya yaklaştım.
“Elisa, lütfen uyan,” dedim, battaniyesini hafifçe kaldırarak. Birkaç dakika sonra kıpırdandı, gözlerini açtı. Bizi görünce şaşkınlıkla irkildi.
“Ne oluyor?” diye sordu, doğrulmaya çalışarak.
Başlığın arkasına yaslandı, bakışları hemen bebeğe kaydı. Ah, ilk düşündüğü şey bebeğiydi. Sessizce nefes verdim.
“Benim Elisa, Aidan,” dedi yumuşakça, hâlâ saçlarını okşayarak. “Sana zarar vermek için gelmedik. Bu Liora. Onu hatırlıyor musun?”
Aidan bana doğru işaret etti. Elisa bir süre ona baktıktan sonra bakışlarını bana çevirdi.
“Ah… sen o kızsın,” diye mırıldandı, beni merakla süzerek. “Aidan’ın sevdiği.”
Sözleri yüzümde bir gülümseme oluşturdu. Beni hatırlaması hoşuma gitmişti.
“Evet, benim,” dedim başımı sallayarak, elini tutmak için uzandım. Onun bizimle güvende olduğunu hissetmesini istiyordum. Ama o sırada battaniyeyi çekince kollarındaki morlukları gördüm. Donup kaldım. Bunlar iğne izleri değildi.
“Bu ne?” diye sordum, panikle. “Bunu sana kim yaptı?”
Aidan da benim baktığım yere baktı.
“Bunu Martin mi yaptı?” diye bağırdı.
“Hayır, hayır! Sadece düştüm,” dedi Elisa aceleyle, yüzünde panik belirerek. Yalan söylüyordu.
“Bana yalan söyleme Elisa,” diye hırladı Aidan.
İçimden onun yalan söylemiyor olmasını diledim.
“Yalan söylemiyorum Aidan, lütfen,” dedi hızlıca. “Sana söyledim, düştüm. Ayağım takıldı ve kolumu kapıya çarptım.”
“Elisa…”
“Sadece düştüm,” diye sözünü kesti, elini onun göğsüne koyarak sakinleştirmeye çalışır gibi. Sonra hızla konuyu değiştirdi. “Siz neden buradasınız? Sizi uzun zamandır görmedim.”
“Seni bizimle götürmeye geldik,” dedi Aidan, gözlerinde kararlılıkla.
“Ne?”
“Duydun. Seni bu iğrenç yerden çıkarıyoruz,” dedim net bir şekilde.
Sözlerimin onu rahatlatmasını umuyordum ama öyle bir şey olmadığını gözlerinde görebiliyordum.
“Hayır, bu mümkün değil,” dedi Elisa, dikleşerek ve kollarını bizden çekerek.
“Nasıl yani mümkün değil?” diye sordu Aidan, gözlerindeki ışık sönerek.
“Buradan gidemem.”
“Neden?” diye sordum.
“Sadece… gidemem,” dedi Elisa, bakışlarını yatağa sabitleyerek. İkimize de bakmıyordu.
“Elisa, bunu konuştuğumuzu sanıyordum. Lütfen bunu yapma. Bizimle gel. Daha önce reddettin, bir şey demedim. Ama bu sefer bebeğini düşün,” dedi Aidan, hem kararlı hem de yalvarır gibi.
Arkamdaki yatakta yatan bebeğe baktım. Kocaman gözleriyle bize bakıyordu, masumiyetle dolu. Gülümsediğini görünce ben de gülümsedim. İçimde bir şey kırıldı. Aidan’ı düşündüm. Gözlerim doldu. Bu çocuğun hayatının onunki gibi olmasını istemiyordum. O hâlâ tertemizdi.
Elisa’ya baktığımda onun da bebeğine baktığını gördüm.
“Bunu yapamam,” diye fısıldadı, sesi titreyerek ve ağlamaya başladı. Vücudu sarsılırken Aidan ona sıkıca sarıldı. O da boynuna sarıldı, sanki hayatta kalmasını sağlayan tek şey oymuş gibi.
“Neden?” diye sordu Aidan daha yumuşak bir sesle.
“Çünkü korkuyorum Aidan,” dedi boğularak, geri çekilip yüzünü sildi. “Dışarıda hayatta kalamayacağımdan korkuyorum. Melissa öldüğünden beri bu yerde sıkışıp kaldım. Hiç dışarı çıkmıyorum. Hayatın ne demek olduğunu bile unuttum.” Dizlerini kendine çekti. “Ben… dışarıda yapamam.”
Aidan’a baktım. Yüzü kederle doluydu. Kalbim sızladı. Ona yardım etmeliydim. Elisa’nın elini tuttum.
“Dış dünya düşündüğün kadar korkunç değil,” dedim. “Biliyorum… hayat bazen dayanılmaz derecede acımasız olabiliyor. Ama başka ne seçeneğimiz var ki? Burada sıkışıp kalmak yaşamak mı? Hayır Elisa. Yaşam, seni kırmaya çalışan her şeye rağmen ayakta durmaktır. Mücadele etmektir ve iyi şeyler geldiğinde onları kucaklamaktır.”
Gözlerinin içine baktım. “Korktuğunu biliyorum. Ben de korkuyorum,” dedim. “İnanmayacaksın ama sadece üç ay önce hayatım bir kabustu. Annem öldü. Babamla ilgili karanlık gerçekleri öğrendim.” Derin bir nefes aldım. “Ve sonra bir anda bir melek ortaya çıktı. Sanki beni karanlıktan çıkarmak için gönderilmiş bir mucizeydi. Onun sayesinde bugün buradayım.”
Aidan’a baktım, o da bana bakıyordu. Gözlerindeki minnet beni utandırdı, ama umursamadım. Onu sevmek bana kendimi dünyanın en şanslı insanı gibi hissettiriyordu.
Elisa sessizce dinledi. Bazen ağladı, bazen bebeğine baktı. İçimden dua ettim, bu sefer evet desin diye. Çünkü belki… onu kurtarmak Aidan’ı da kurtarmama yardımcı olurdu. Belki hep birlikte kurtulabilirdik.
“Lütfen Elisa,” dedi Aidan, diğer elini de tutarak. “Bizimle gel. Sana bakacağız. Yalnız değilsin.”
Gülümsedim.
“Bebeğin için,” dedim. Aidan başını salladı. “Onun burada büyümesini istemezsin. Korkma Elisa. Hep yanında olacağız.”
Elisa uzun süre konuşmadı.
Bu sefer biz de sustuk.
Sonunda, “Tamam,” diye fısıldadı. Duyar duymaz gülerek ona sarıldım.
“Evet!” diye bağırdım.
Aidan da sarıldı. Odayı kısa bir süre kahkahalarımız doldurdu.
Daha sonra kapı çaldı. Adam içeri girince donakaldı. Elisa korkuyla geri çekildi.
“Bu da ne?” dedi Martin.
Aidan ayağa kalktı.
“Hiçbir şey,” dedi. “Ama istersen Elisa’ya yaptıklarını konuşabiliriz.”
“Ne yaptım?” dedi Martin.
Aidan’ın gözleri karardı. “Kolları morluk içinde.”
Adam konuşamadan Aidan ona yumruk attı.
“Onu ve bebeği götürüyoruz,” dedi. “Bizi durduramayacaksın.”
Onu kapıya sürükledi.
“Çık.”
Martin yüzünü tutarak dışarı çıktığında Aidan bize döndü.
“Eşyalarını topla. Gidiyoruz!”
