29. bölüm · HÜKÜM ARENASI ღBİTTİღ
𓍝 HÜKÜM ARENASI | 28 | FİNAL
-28-
Büyük gün.
Bir insanın hayatında kaç kere böyle kritik bir gün olurdu ki? Arenadaki herkesin geçen günleri zorluydu. Ancak o gün Ali Mert için farklı bir gündü.
İlk kez yatakhanedeki yatağından kalktığında dört duvar arasında olmasına rağmen gökyüzünün sıcak bir güneşle ısındığını kalbinin derinliklerinde hissetti. Bir yanı ise gergindi. Ya her şey yolunda gitmezse diye düşünmeden edemiyordu. Ancak yolunda gitmek zorundaydı. Bundan başka şansları yoktu, olmayacaktı.
Elif'in idamı akşam gerçekleşecekti. İdam zamanı yaklaştıkça içindeki o kalp sıkkınlığı adamı etkisi altına alıyordu. Tek bir kozu vardı; bir kaçış planı.
Her şey en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı ama o gün arenada planlanmayan şeyler de olmuştu. Plana göre kahvaltıdan sonra Erden gardiyan kaçacak olan Ali Mert, Elif, Zeynep üçlüsünü yatakhanenin temizlik görevi için kalabalıkların arasından alacaktı. Sonra Erden'in yapmış olduğu kaçış planını uygulayacaklardı. Saatine, saniyesine kadar planlanmıştı her şey. Bir şey hariç.
Hayatın her zaman kurulan planların üstüne ekledikleri olurdu. Bu sabah gerçekleşen kötü sürpriz gibi.
Sabah kahvaltı öncesi arenanın duvarları garip bir uyarı sesiyle ve kırmızı ışıklarla çevrilmişti. Kulak tırmalayan uyarı alarmı tıpkı bir yangın, deprem alarmına benziyordu. Ya da bilim kurgu filmlerinden fırlamışçasına bir bombanın aktive olmasını andıran türde korkunç bir sesti. Arenanın normal soğuk beyaz ışıkların yerini cehennemi andıran kırmızı, loş ışıklar almıştı.
Herkes şaşkınken ne olduğunu anlamayan Ali Mert merakla Erden'e çevirdi bakışlarını. Kapının dibinde duran Erden'se bilmiyorum der gibi başını iki yana salladığında kameralardan cızırtı sesleri gelmeye başlamıştı.
Arena kapısından içeri giren gardiyan Nihat, paniklemiş görünüyordu. Soğukkanlı kalmaya çalışırken gerginliğini gizleyebilmiş değildi. Erden'in soran bakışlarına karşın yanıt verdi. "Halk ayaklanıp arenaya doğru isyana yürümüşler. Sistemde Asya Hanım dışında kimse yok. Gözetmen Murat'ı aradım, geliyor."
Bu kimsenin beklediği bir gelişme değildi. Koskoca arena yürüyen bir halk topluluğu tarafından yıkılacak kadar dayanıksız değildi ama bu kez bir avuç insan topluluğu değildi yürüyen. Bu, bir ülkenin yürüyüşüydü. Dolup taşan bir sabrın yürüyüşüydü. Belki de Nihat'ı korkutan buydu.
Erden "Kameralara ne oldu, hayırdır?" diye sorduğunda yanıt olarak bilmiyorum dercesine bir bakış geldi Nihat'tan.
"Bir arıza mı var nedir, Gözetmen Murat'ın yardımcısı bakıyor. Teknik servis getirecekler galiba." Gözlerini devirdi korkusunu gizlemeye çalışırken. "Tabii yürüyen isyancıları dağıtabilirlerse."
Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünen Erden, umutsuzca Ali Mert'e döndü. Nihat yeniden arena kapısından çıktığında kendisine beklentiyle bakan adama "Plan yattı." dedi Erden.
"Ne demek yattı?"
"Duymadın mı? İsyancılar arenaya yürüyormuş. Bu karmaşada nasıl kaçıracağım sizi? Olağanüstü hâl ilân edildi."
İddialı bakışları aydınlanan Ali Mert "Saklanmak isteyen birisi için kalabalıklardan daha iyi bir yer olamaz." dedi sadece. Kararlıydı. Kaybedecek bir şeyi yoktu. Şimdi olmazsa hiçbir zaman olmayacaktı.
"Nasıl olacak o?"
"Kendi ağzınla söylemedin mi isyancılar buraya yürüyor diye? Otorite kadrosu durum böyleyken hayatta kendini tehlikeye atıp buraya gelmez." Çenesini kaşırken düşündü adam. "Gözetmen Murat ne kadar sürede gelir?"
Kolundaki saate baktı duraksayan Erden. "Yarım saati bulur."
"Harika. Planı şimdi uyguluyoruz. Zaten planladığımız saat geldi."
Adamı umursamayan bir ifadeyle başka tarafa bakan Erden "Kafayı yemişsin sen." derken Ali Mert'in onu kapıya çarpıp yakasına yapışacağını hiç düşünmediğinden şaşkınlıkla gözleri açıldı.
"Bana bak aptal herif, benim kaybedecek hiçbir şeyim yok anladın mı? Ya bizi buradan kaçırırsın ya da seni buraya atmakla da kalmam, canını alırım senin. Nasıl yaparsın deme, bunun milyonlarca yolunu bilecek şekilde yetiştirildim. Senin yüzünden Elif'in kılına zarar gelirse kendine mezar bakmaya başla."
İçli bir nefes alan adam, yakasına yapışan gözünü kan bürümüş herifin bakışlarındaki kararlılığa karşın ne yapacağını bilemedi. Bu işi başına sardığına çoktan pişmandı ama şu an söylediğini yapmaktan başka çaresi yoktu. Yutkundu öfkesini dizginlemeye çalışırken. "Elif'le Zeynep'i de al gel o zaman Allah'ın belası."
Onaylayan bir bakışla vakit kaybetmeksizin ne olduğunu anlamayan kalabalığın arasına daldı. Bulduğu ilk kişi Zeynep olmuştu. Gözleri kadını arasa da bulamadı. "Elif nerede?"
"Bilmiyorum." Aynı endişeyle korkmuş kalabalığın içini taradı Zeynep'in gözleri.
İçinden bir bu eksikti diye geçirirken sırtına dokunan bir elle arkasına döndü. "Ben buradayım." dedi Elif nefes nefese. "Hadi gidelim."
Şaşkın ve meraklı uğultular eşliğinde aradan sıyrılıp Erden'in yanına gittiler. Onu takip ederlerken Elif bu planın işleyeceğine olan inancından emin değildi ama emin olduğu tek bir şey vardı: Ali Mert. Ondan başka hiçbir şeyden emin olmaya ihtiyacı yoktu. Onunla ölüme bile giderdi.
Bir gece öncesinde Zeynep'le konuşurlarken o da pek inanmamıştı kaçabileceklerine. Arena gibi yüksek güvenlikli bir sistemden kaçmak ne kadar mümkün, emin olamadı kız. Ancak içeriden birinin yardım edeceğini bilmek bir umut doğuruyordu yine de. Öte yandan burada kalmanın mutlak surette ölümü getireceğini bildiklerinden bu riski almak dışında bir seçenekleri olmadığını da biliyorlardı.
Üçü de bir kumar oynamıştı. Ve hayatta kalmanın tek yolu bu kumardı. Sonunda ölüm de olabilirdi ama geri dönüş yoktu.
Ortak alanın kapısından çıktıklarında Ali Mert'le bakıştı Erden. "Planı biliyorsun." diyerek onay bekleyen bir bakış attı.
"Biliyorum." Elif'in elini sıkı sıkı tuttu.
Zeynep çil yavrusu gibi ikisinin dibinden ayrılmıyordu ve korkuyordu. Yeni bir atağın yolda olduğunu bilse de yutkundu. Şu an hiç sırası değildi. Bundan başka seçim şansı yoktu onun için. Bugünden başka yaşanacak gün yoktu.
Zihninde ezberlediği Erden'in planını tekrarlayan Ali Mert, ne yapacağını biliyordu. İçindeki korkuları yendi ve planı sessizce gözden geçirdi.
"Arenanın kuzey blok duvarının içinde, bakım ekibinin kullandığı servis tüneli var. Normalde tüm sensörler aktif olur ama ben vardiya değişiminde 90 saniyelik bir kör nokta yaratacağım. Bu süre boyunca tünelin girişindeki ısı tarayıcılar sahte veri gösterecek. Üçünüz de tam o anda hareket edeceksiniz.
Tünelin sonunda dış çite paralel giden bir altyapı hattı var. Orada iki katmanlı bir güvenlik sistemi bulunuyor: önce titreşim sensörleri, ardından elektromanyetik kapı kilidi. Titreşim sensörlerini ben devre dışı bırakacağım, kapıyı ise size vereceğim tek kullanımlık manyetik By-Pass kartıyla açacaksınız. Kart beş saniye çalışır, fazlası yok.
Şimdi dışarı çıkınca iş daha da kritik hâle geliyor. Kuzey tarafta iki tane keskin nişancı kulesi var. Kör açıları sınırlı ama var. Ben kule operatörlerine Erden olarak erişim sağlayabilirim: Onlara "iç bölgede acil müdahale" kodunu göndereceğim. Protokole göre, beş dakika boyunca kuleler iç bölgeye çevrilir, dışa atış yapmazlar. Yani, dışarı çıkabilecek tek zaman aralığınız bu.
Çite geldiğinizde Zeynep'in boyuyla orayı aşmanız mümkün değil. O yüzden size çitin altındaki bakım panelinin yerini gösteriyorum."
Sağ elini kapalı yumruk yapıp zemine vurmuştu Erden.
"Tam burada. Paneli açınca karşılaşacağınız şeyi söyleyeyim: yüksek voltaj hattı yok ama fiber optik sensör var. Onu kesmeyeceksiniz; sadece 5 derece sola kaydırıp kablonun altında boşluk yaratacaksınız. Bu, alarmı tetiklemez. Sonra tünelmiş gibi kayıp geçeceksiniz.
Çitin öbür tarafı güvenli değil; termal dronelar devriye geziyor. Onlardan saklanmanın tek yolu var: statik ısı kalkanı. Depodaki acil durum battaniyelerinden bir tane aldım. Üçünüzü de kaplamaz ama sıralı geçişle olur. Biriniz geçerken diğer ikisi duvara yapışıp tamamen hareketsiz kalacak. Çünkü dronelar harekete duyarlı.
Son nokta şu: Kuzey orman yoluna çıktığınızda sizi biri karşılayacak. Ben değil. Benimle bağlantınızı kesiyorsunuz. O kişi arka güzergâhı biliyor. Ve siz ancak onunla bu işten sağ çıkarsınız.
Anladın mı?
Bu plan bir kere çalışır.
Bir saniye gecikirseniz üçünüz de ölürsünüz."
Erden söylediği gibi yaptı. Işıkları bozulmuş gibi yanıp sönen ıssız koridorlardan geçerken bakışları yutmaya çalıştığı bir korkuyla etrafı tarıyordu.
Sensörlerden geçtikten sonra kontrol odasında bir hareketlenme hissetti. Ali Mert'e ve arkasındaki iki kıza duvarın arkasına saklanmalarını işaret ederken soğuk terler döküyordu.
Kapı hareketlendiğinde içindeki korku doruğa ulaşmıştı. Gözetmen Murat gelmişti. Bu kadar çabuk gelmemesi gerekiyordu.
Henüz onların farkında olmayan Murat yardımcısından "Ne durumda?" sorusuyla rapor alırken kontrol odasına girdi.
Derin bir nefes alan Erden yutkundu. Bakışları kontrol odasını tararken tam çaprazdaki koridoru gözledi ve Ali Mert'e fısıltıyla "Şimdi." işaretini verdi.
Üçü ışık hızıyla giderken Gözetmen Murat'ın arkası dönük, bozulan monitörü çalıştırmak için uğraşıyordu. Sırtında garip bir ürperti, belki de gölge hissedip arkasına dönse de bir hareketlenme göremedi. Erden'in liderliğinde gitmişti üçlü.
Tünelin sonuna geldiklerinde son kapıya gelen Erden sakinlemişti. İşin onun sorumluluğunda olan kısmı buraya kadardı. Sonuna gelmişlerdi. Tek kullanımlık By-Pass kartını Ali Mert'e uzattığında "Hadi iyi şanslar, benden bu kadar." dedi ve aceleyle hatırlattı. "Beni bu olayda tanımıyorsunuz."
Kısa bir baş işaretinden sonra ilk defa zararsız bir samimiyetle "Sağ ol." dedi Erden'e. Gitmeden belki bilmesi gerekir diye düşünerek "Kardeşin bana emanet." dediğinde adamın yüzündeki şaşkın değişime yetişemeden açılan kapıdan çıktı kızlarla.
Erden ise görmeyeli çok uzun zaman olan kız kardeşinden bahsedildiği an saniyelerce donup kalmıştı. Kontrol odasından Gözetmen Murat'ın "Sıçtığımın monitörü!" bağırışıyla kendine geldi.
İlk defa kaçanlara içten bir iyi şanslar dileği geçirdi içinden.
●●●
Habersiz olduğu kaçışla eş zamanlı olarak düşük sinyallere rağmen televizyondan görebildiği haberle gurur dolu hissetti Deniz. Halk arenaya doğru isyan yürüyüşüne çıkmıştı. Sonunda hakkını arayan, sesini çıkartan o korkusuz halkı gördüğünde içinde garip, gururlu bir sıcaklık hissetmişti. Hâlâ umut vardı, biliyordu.
Televizyonda olanları izledikten sonra aklına Nermin geldi. Nasıldı şimdi kim bilir. Ne durumdaydı? İster istemez merak etti. Onlar iki karşıt cephenin katı taraflarıydı. Beraber olmamalarının en belirgin sebebi de buydu. Ancak tüm bunlara rağmen Nermin ona yardım etmemiş miydi? Etmişti. Ona destek olmuş, onu ayağa kaldırmıştı. Tüm riskleri alarak hem de.
Bunları aklından geçirirken onun iyi olup olmadığını düşünmekten kendini alamadı adam. Nermin'i aradı, ulaşamadı. Defalarca arasa da ne bir dönüş ne de mesaj alabilmişti. Artık bilerek yanıt vermediğini anlayacak kadar tanıdığı kadının bu tavrına anlam verememekle anlamaya çalışmak arasında gidip geldi.
Tamam, otorite kadrosundan birinin onun gibi mimlenmiş biriyle görüşmesi tehlikeliydi ama Nermin bu tehlikeyi daha önce göze almışken şimdi neden kabuğuna çekilmişti? Belki de bu mesafenin iyi olacağını düşünmüştü. Göze alamayacağı tehlikeler vardı ya da oluşmuştu. Bu ihtimalleri düşünürken onu anlamaya çalıştı.
Zihninde dönen yeni ihtimal ise tüm anlayışını yerle bir etmişti. Başına bir şey gelmiş olabilir miydi?
●●●
Deniz'in aramalarını yanıtlamaktan kaçınan Nermin, ilk defa kendini bu kadar eli kolu bağlı hissediyordu. Ömrü boyunca çizdiği o güçlü kadın imajını bazı şeylerden feragat ederek kazanmıştı. Şimdiyse hâlâ sevdiği adamı korumak için ondan uzak durmasının farkındalığı ağır gelmişti. Yıllarca farklı taraflarda olsalar bile aynı masada oturmuşlardı, şimdi o ihtimal de yok olmuştu. Sesini duymanın bile yasak olduğu o adamla yasaklar üzerine savaşması ne yaman çelişkiydi. Onu bu yasaklara mahkûm eden düzen için sevdiği adamla savaşması...
O an dolup taşmışken sadece çantasını alıp aşağı indi. Yüzünü bile görmek istemediği kocası Cüneyt yoktu. Muhtemelen isyanı bastırmak için Arif Derman'la görüşmeye gitmişti. Kendisi de kapıyı çekip çıktı sessizce.
Yol boyu Cüneyt'in hiçbir aramasına dönmedi. Nereye gideceğini bile bilmeden kalabalık, yerle bir olmuş sokakları aşmıştı. Kendini tren istasyonunda buldu. Arabası istasyonun önünde durmuştu. Ayakları onu Deniz'le ayrıldıkları trenin istasyonuna getirmişti.
Usulca oturdu istasyonun ahşap bankına. Sessizce ülkenin yerle bir oluşunu izlerken bomboş geçip gidiyordu. Dalgın bakışları etrafı tararken onun gibi bir delinin daha olmayacağını düşündüğü bu yere, banktaki boş yere oturan biriyle kendine geldi. Hemen yanına oturan Deniz'den başkası değildi.
Deniz, telefonlarına cevap vermediğinde ve ortalıktan kaybolduğunda Nermin'i bulabileceği tek yerin burası olduğunu biliyordu. Kendisine bakan kadından gözlerini kaçırmadı. Hiçbir şey söylemeden birbirilerine baktılar ve sadece yan yana oturdular. Söylenecek her şeyin öncesinde söylendiğini, yitip gittiğini biliyorlardı.
Şimdi yeni bir dünya vardı. Yıkılıyor, yeniden inşa ediliyordu ve buna her ikisi de engel olamayacağını biliyordu.
●●●
Uzun zaman sonra açılan büyük kapıdan rüzgârın teninde bıraktığı etkiye inanamadı Ali Mert. Başarmışlardı. Buradan çıkmayı, kaçmayı başarmışlardı. Tek yapmaları gereken Erden gardiyanın işaretlediği noktalardan uzak durup zikzak çizerek çitleri geçmekti. Sonrası özgürlüktü.
Kaçmaya çalıştıkları arenanın arka kısmı kıyamet gibiydi. Topluluk pankartlarla yürüyüşteydi. Tüm kameralar onları çekerken isyan büyüdükçe büyüyordu. Her geçen dakika topluluk kartopu gibi çoğalıyordu.
Bu arbededen faydalanan Ali Mert'in de tıpkı Erden gibi gözden kaçırdığı bir şey vardı. Tepedeki keskin nişancıların otorite kadrosunun emriyle ve isyancılar gerekçesiyle sıklaştırılmış olmasıydı. Olacağını tahmin etmedikleri yerde ise bir keskin nişancı vardı.
Tuna.
Namı değer Gölge.
İsyancıları kontrol altına alma görevi olan ekip arkadaşlarının dışında o sadece arenanın dış güvenliğinden sorumluydu.
Diğer ekip arkadaşları isyancılara arenanın işaretli kırmızı alanından içeri geçmemeleri gerektiğine dair uyarı anonsu geçerken Tuna tüm alanı tarıyordu. Tam da o an kaçmakta olan üçlüyü gördü ve nişan aldı.
Arenadan çıkmaya çalışanlar için verilen emir kesindi. İndir. Sorgusuz sualsiz. Herhangi bir uyarı olmadan. Sadece indir. Yok et.
Tüfeğin dürbünündeki hedefi yakınlaştırırken gördüğü yüzle bir anlığına nefesi kesildi. O yüz... Yıllardır gömüldüğünü sandığı bir hayat gibi karşısına çıkmıştı.
Ali Mert'ti bu.
Kardeşiydi.
Şaşkınlığı yıl gibi hissettiren saniyelerce sürdü. Eğitilmiş zihni ve mantığı hemen devreye girdi. Heyecanını dizginledi, nabzını düşürdü. Kurumuş alt dudağını ıslatırken tüfeği daha sıkı kavradı. Omzunu sabitleyip parmağını tetikten milim geri çekti.
Otoritenin verdiği görev açıktı: Kaçakları durdurmak. Tereddüt hata, hata ise ölüm demekti. Hangi tarafta olduğunun bir önemi yoktu.
Yine de içindeki o ince sızı, insanlığa ait olan o son kırıntı yapma diye fısıldadı içinde. Yapamazsın. Aynı anadan doğdunuz. Aynı rahmi paylaştınız. Ekmeğinizi paylaştınız. Şimdi yapamazsın. Tuna'nın mantığı içindeki duygunun uyarısını öldürdü. Kendini duymazdan gelmek için programlanmış gibiydi.
Kafasının içindeki tüm sesleri kıstı. Nefesini sabitledi. Gözünü merceğe geri yerleştirdi. Kardeşini vurmak istemiyordu, evet. Bu kişisel bir istek değildi, evet. Fakat görev, tüm isteklerin ve arzuların üzerindeydi.
Makineleşmiş bir soğukkanlılıkla nişan çizgisini düzeltirken tek düşündüğü şey buydu. Hedef hareket ediyor, atış için hazır ol.
Böylece o son insanî kırılma da içinden sessizce geçip gitmişti. Nişan aldı ve içindeki sesleri susturup tereddüt etmeden vurdu.
Elif, onun çatıdaki siluetini fark eden tek kişiydi. Tam da o an kurtulmanın sevinciyle yüz yüze olduğu adamın heyecanlı bakışlarını üzerinde hissediyordu. Kurtuldukları için mutlu tebessümle dolu dudakları hesapsızca birbiriyle buluştu.
Elif hiç beklenmeyen o anda "Seni seviyorum, Ali Mert." dedi sadece. "Hep seni sevdim." Sorgulanmaya açık olsa da umurunda değildi. Kalbinde hep onu taşıdığına inanmasa da bilmesi yeterdi. Çünkü belki yarın yoktu. Yarının olmayacağını hissetmişti.
Yıllarca sevdiği tek kadından duyduğu bu söze hemen inandı Ali Mert. Bu cümleyi kalbinin en değerli köşesinde saklayacaktı. Mutlulukla tamamlanmış âşık yüzü tebessüme daldı.
Ali Mert ve Elif, aşklarını ölümsüzleştiren bir öpücüğün ardından adımlarını sıklaştırsalar da Elif'in bakışları çatıdaki o gölgeyi seçti. Gerçek bir tehlike gibi duran Gölge'yi.
Ali Mert'in adını bile fısıldamaya fırsatı olmadan adamın önüne geçti. Tuna, merceğin içinde aniden beliren o yabancılaştığı siluete saniyelik bir şaşkınlıkla baktı.
Atış.
Elif'in bedeninin geriye savruluşu, Ali Mert'in yüzünde donan gülüşle her şeyi geç fark edişi... Hepsi bir saniyenin kırıntısına sığdı.
Çatıdaki Tuna'nın yüzünde hiçbir ifade yoktu. O, görevini yapmıştı. Yenisini hedef alamayacak kadar donmuştu tüm vücudu.
Kollarına yığılan Elif'in kuş gibi çırpınışlarıyla gözleri büyüdü adamın. "Elif..." diye mırıldanabildi sadece. Hâlâ şaşkınlığı, korkusu kesik kesik nefeslerinin ardında varlığını koruyordu. Acıyla inledi adam. Yere çöktü onun can çekişirken kâğıt gibi savrulan hafif bedeniyle. Kendisine aynı şaşkınlıkla bakan kadının alnına düşen saçlarını kenara çekti. "Elif, bana bak."
Elif, son kalan gücüyle soğumuş bedeninde misafir gibi hissettiği elini Ali Mert'in yanağına dokunmak için kaldırmaya çalıştı. Tüm fedakârlığına son bir teşekkür gibi. Adamın yüzüne milimetrik bir uzaklıktan düştü eli. Boşlukta donup kaldı gözleri.
Zeynep de en az adam kadar şaşkın, korkulu ve Elif ablasını böyle gördüğü için üzgündü. Korku dolu bakışları etrafı tararken başını ellerinin arasına alıp yere çöktü. Yeniden ateş açılacak korkusunu taşırken Elif'in hissizleşmiş yüzüne bakıyordu.
Yüzünde umutla tutmaya çalıştığı o korku gülümsemesi duraksadı Ali Mert'in. Kollarının arasındaki kadın tek bir boşluğa cansız bakarken nefesini tuttu. "Elif, Elif gözlerini aç." dese de artık açmayacağını biliyordu. Açamayacağını. Tek kurşunla hayatının sona erdiğini de. Kollarının arasında sardığı kadına başını yaslarken dudaklarından çıkan acı dolu, sert bir çığlıktı.
"Elif!"
Gökyüzünü yırtan bir çığlık. Atış sesinin kaçırdığı kuşlar ve soluk bir hava. O güne feda olmuş bir canın yasını tutuyor gibiydi gökyüzü.
Kurtarmaya çalıştığı, sevdiği kadının kollarında son nefesini verişine şahit olan Ali Mert gibi. Kaybettiği özgürlüğünü ve adaletini arayan insanlık gibi.
Özgürlük, öleni geri getirmeyen bir yalandı. Adalet ise en sessiz ölümlerin ardında gizlenmiş bir gölgeden ibaretti.
...
*
YAZAR NOTU: Hi guys! ⚖️ Çok uzun bir yazar notu yazmayacağım bu kez. Kitabımızın finali bu şekildeydi, umarım beğenerek okumuşsunuzdur. Okuyanlar yorumlarını eksik etmezse sevinirim. Şimdilik benden bu kadar. Yeni kitaplarımda görüşmek üzere... Sevgiler, bol kokulu öpçükler! ❤️
•••
SOSYAL MEDYA
Wattpad: -BuzlarKralicesi
Instagram: buzlarkralicesioffical
Twitter: @buzdanjuliet
YouTube: Gülay Sena Dündar
Tiktok: @halikarnastabirgece
Tiktok Kişisel: @buzlarkralicesiofficial
