12. bölüm · HÜKÜM ARENASI ღBİTTİღ
𓍝 HÜKÜM ARENASI | 11
-11-
Ali Mert'in başına gelenleri eş zamanlı olarak canlı yayında izleyen Deniz'in yüzü kasıldı. İfadesizce ekrana bakarken hemen yanındaki geniş koltukta oturup noodle yiyen Taha da onun gibi gergindi. Eskimiş ve ortası içe doğru çökmüş koltuktan hafifçe kalkarak elindeki yarısı boş noodle paketini masaya bıraktı adam. Bir yandan da Deniz'in tepkilerini inceliyordu.
Deniz o an ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemez hâldeydi. Oradaki mahkûmların insanlıktan bu kadar uzak bir muamele görmesi, adalet sistemine indirilmiş bir darbe gibiydi adam için.
"Bu... Bu kabul edilemez." dedi dingin bir ses tonuyla Deniz. İlk defa rastladığı bir şey değildi belki ama şiddeti gittikçe artıyordu. Bunu anlayabiliyordu.
Taha ise "Ne yapacaksın ki abi? Aklında ne var?" sorusunu sormaktan çekinmedi. Öte yandan otorite kadrosuyla ilgili Deniz'e nazaran hâlâ umutluydu. Oradan birilerinin yardım edebileceğini, geç de olsa işbirliğine yanaşabileceğini düşünüyordu. Fazla mı iyimserdi acaba? Deniz'in gözünden kendisini görebilmeyi çok isterdi doğrusu.
Yanındaki çocuğa yanıt vermektense telefonuna sarıldı Deniz. Ali Mert ve onun gibi insanların böylesine haksız şartlara maruz kaldığını bilerek duruma sessiz kalamazdı. Bunun nasıl olumsuz karşılandığını biliyordu. Bir mahkûma gönüllü avukatlık yapacak olmanın onu otorite kadrosunun gözünde ne duruma düşüreceğini toplantı odasında canlı canlı görmüştü ama umurunda değildi.
Hattın diğer ucundaki görevliye nezaketini koruyarak "Merhaba." dedi sakince. "7768 koduna bağlanmak istiyorum."
"Görüşme talebiniz nedir?"
"Arenadaki katılımcılardan Ali Mert Ertürk'ün haksız şartlara maruz kaldığı gerekçesiyle gönüllü avukatlık talebimi hızlı başvuruya sokmak istiyorum."
Kısa bir sessizliğin ardından operatör "Bir saniye." dedi sadece. "Bekleteceğim sizi."
"Bekliyorum."
Belirsiz ve soğuk bekleyişin içinde Taha'yla bakıştı Deniz. Bunun kanunlara aykırı bir yanı yoktu. Ancak bu durumun otorite kadrosundaki koyu otoriterlerin hoşuna gitmeyeceği gibi onu her alanda ötekileştireceklerinin de farkındaydı. Sessizce onun üstünü çizeceklerdi. Geçen gün Nermin'in gelip de anlatmaya çalıştığı şey buydu. Ama umurunda değildi. Olması gereken neyse o olacaktı. Ve dönüşü olmadığını biliyordu. Korkarak, saklanarak yaşayamazdı.
●●●
Koyu otoriterlerin katılacağı görkemli bir akşam yemeğine hazırlanırlarken odasındaki dosyaları toparlayıp asistanına teslim etti Baş Hâkim Rauf.
Odasındaki koltuğa oturmuş birbirine benzer kanallar arasında zapping yapan kızına ilişti hafif sıkılgan gözleri. "Seni televizyondan ameliyatla ayırırız diye korkuyorum."
Normal şartlarda haksız sayılmazdı babası. Ancak bugün gerçekten canlı yayına ilk girişiydi Lale'nin. İşleri öyle yoğundu ki Numan'la oradan oraya gitmeleri gerekmişti. Haftasonu seyahati de canını sıkmıştı üstelik. En azından o günlerde rahatça evinde uzanıp Hüküm Arenası'nı izleyebiliyordu. Bu hafta ondan da mahrum kalmıştı.
Elindeki kumandayı kaldırarak "Bugün masumum, inan. Arenayı yeni açtım daha." dedi. Bir yanı ise kaçırdıklarına dair aceleciydi. Çünkü arkadaşlarından biri Ali Mert'in kavgaya karıştığını ve tecrit edildiğini söylemişti. Onunla ilgili bir gelişmeyi böyle öğrenmemeyi tercih ederdi. O anları canlı canlı görmek isterdi. Şimdi tekrarını izlese de aynı tadı vermeyecekti.
Rauf "Bu işin bir ortası yok anladığım kadarıyla." derken kravatını çözmüştü. Başı önünde, ceketinin yakalarını düzeltirken aklına toplantıda olanlar geliverdi. "Ya senin gibi duyarsız olacak insanlar ya da Deniz gibi aptal bir idealizmin peşinde koşacak."
Kızı göz ucuyla bakarken "Bırak şunu ya." demeyi ihmal etmedi. Deniz'i pek ciddiye aldığı söylenemezdi. Ona göre çok kutsal bir amaç uğruna çabaladığı için çekici gelse de tek başına boşa kürek sallıyordu ve bu durumda Deniz'i aciz gösteriyordu. Belki de bu yüzden zamanla onun bu dava adamı oluşuna dair ilgisini kaybetmişti. "Bataklığında debelensin dursun."
"Hayret, sen Deniz'in mücadelesine saygı duyardın." Tek kaşı kalkan adam hafif şüpheyle sordu. "Ne değişti?"
"Bir şey değişmedi. Sadece sürekli aynı çemberin etrafında dönüyormuş gibi. Bir süre sonra sıktı." derken bakışları Ali Mert'in karıştığı kavgada ve hemen ardından tecrit edilirkenki görüntülerindeydi.
Gözleri ekrana dönen Baş Hâkim Rauf "Şimdi anlaşıldı." derken olayı çözmüş görünüyordu. "Yeni gözdeni bulmuşsun da ondan."
Lale inkâr etme gereği duymadı. Babası onun bu basit maceraperest yanını iyi biliyordu. Heveslerinin kısa sürdüğünü de aynı şekilde. Bu yüzden sadece omuz silkmekle yetindi. "Ali Mert'i kast ediyorsan... Cesur adam. Ve kabul etmeliyim ki mücadeleci yapısından etkilendim."
Rauf kızını çok iyi anlıyordu. Otorite kadrosu olarak adaleti sağlamak amacıyla kurdukları bu Hüküm Arenası'nda artık izleyicilerin tek amacı adaletin sağlandığını gözleriyle görmek değildi. Bazıları tıpkı Lale gibi kitlelere pazarlanan bu aç kabadayıları kafalarında ilâhlaştırıp kahraman hâline getiriyordu.
Katılımcılar artık sadece oradan kurtulmak isteyen ve özgürlüğü arayan zavallı insanlardan ibaret değildi, medya maymunlarına hatta halkın malına dönüşmüşlerdi.
"Yersiz çıkışları var ama cesur çocuk değil mi?"
Kızının yinelenen sorusundaki gizli hevesi hissedince garip bir memnuniyetsizlik belirdi içinde. "Madem bu kadar etkilendin onun mücadeleci tavrından..." Dudak büktü ve pasif agresif bir alaycılıkla ekledi Baş Hâkim Rauf. "Seni de onların yanına koyalım mı, ne dersin?"
Lale sadece yüzünü buruşturmakla yetindi. "Kötü bir şakaydı."
Yedek kıyafetleri arasından bulduklarıyla ceketini değiştirdi adam. Aceleyle el etti Lale'ye. "Hadi kalk, akşam yemeğine gecikeceğiz."
Baş Hâkim olarak katılacağı hiçbir yere gecikmeyi hoş görmeyen adam, bu aptal program yüzünden gideceği yere geç kalmayı istemezdi doğrusu. Kızı isteksiz bir biçimde canlı yayını kapatıp önüne düşene kadar bakışlarını ondan ayırmayıp psikolojik baskı yapmaktan çekinmedi ve en sonunda da kazanan kendisi oldu. Her zamanki gibi.
●●●
Arenada hayat normal yaşama göre biraz ağır ilerliyordu. Bugün bunu en çok Elif'in hissettiği ise su götürmez bir gerçekti. Bir o yana bir bu yana yürürken tırnaklarını yemekten bitirmiş, sıra dudaklarını yemeye gelmişti. Sabırsızlıkla Ali Mert'ten bir haber almayı beklerken kendisine bakış atan Serkan'ı görmezden gelmeyi tercih etti. Zaten her şey onun yüzünden olmuştu. Kötü biriydi o.
Serkan, Elif'in kendisine bakışlarından ötürü ona yaklaşmaya çekiniyordu. Yaptığı şey Ali Mert'e haddini bildirmiş olsa da Elif'i soğutup kendisinden uzaklaştırmıştı. Bunu istemezdi ve açıkçası mutsuzdu. Ancak bazı şeyleri elde edebilmek için yine bazı şeylerden feragat etmek gerekiyordu. Ve bu da şimdilik Elif olmuştu. Nasılsa eninde sonunda onun gönlünü alır, iyi niyetini kanıtlardı. En azından Serkan öyle düşünüyordu.
Elif ise artık oradan oraya volta atmaktan yorulmuştu. Dahası, kolundan tutup durduran Zeynep "Abla, yeter artık." dediğinde düşüncelerinden kaçacak bir yeri kalmamıştı. "Sabahtan beri dönüp dolaşıyorsun. Bir otur, sakinleş." dese de nafile. Elif'in Zeynep'i dinleyecek hâli yoktu.
Genç kızın söylediklerini duymazdan gelerek tünelin önündeki kadın gardiyanın yanına gitti. Ali Mert'le ilgili endişeliydi ve sonunda zılgıt yemek olsa da onun durumunu soracaktı artık.
Uzun boylu, sarı saçlı ve yapılı gardiyanın yanına gittiğinde "Ali Mert'i nereye götürdünüz? Durumu hakkında bilgi veremez misiniz?" diye sordu.
Ona tepeden bakan gardiyan cevabını bilen imalı bakışlarla "Ne iş?" sorusunu yöneltti.
Sorusuna soruyla karşılık verilmesi canını sıksa da zıtlaşmak istemedi Elif. "Bakın, o benim arkadaşım. Hâliyle durumunu merak ediyorum."
"Tecrit edildi. Aklı başına gelene kadar cezasını çekecek, sonra da buraya getirilecek merak etme."
"Cezasını çekecek derken?"
Açıklamaktan sıkılan kadın ellerini arkasında birleştirerek "Offf... Hadi çekil git, uğraşamam seninle." dedi ve kovaladı Elif'i.
Karşısında onu ciddiye alan birilerini göremediği için sorularına tam anlamıyla yanıt alamayacağını anlamışt Elif. Ve kahrolmuştu. Şu tecrit denen yerin nasıl bir yer olduğunu düşünüp durdu her saniye. Orada canının yanacağı kesindi. Yüreğine bir ağırlık çöktü o an. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. Bu koca tavanlı salona, devasa büyüklükteki arenaya sığamaz oldu. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı.
Elif'i kolundan tutan Zeynep, onun adına endişeliydi. Ali Mert'le ilgili ne kadar korktuğunu görebiliyordu. "Hadi abla gel, şuraya oturalım. Bak, görüyorsun zaten elimizden bir şey gelmiyor."
Dikkat çekmeden aralarına karışmaya çalışan, dostane davranan Emir'i görmezden geldi Zeynep. Daha geldiği ilk günden beri onda rahatsız edici bir şeyler sezmişti. Şimdi neden yanlarına kadar sokulmuştu ki? O Serkan denen kötü adamın yardakçısıydı üstelik.
Çaresizce sağ eli alnına giden Elif "Kim bilir orada ne hâlde..." diye söylenmeye başladı kendi kendine.
Zeynep, burada fazlalık olduğunu ima eder gibi bakışlarını Emir'in üzerinde yoğunlaştırsa da adam gitmek yerine muhabbete dâhil olmayı seçti yüzsüzce.
Elleri ceplerinde olan Emir "Açıkçası daha önce tecrit yüzü görmüş biri olarak oranın pek de eğlenceli bir yer olduğunu söyleyemeyeceğim." derken deneyiminden bahsetme bahanesiyle Zeynep'e biraz olsun yaklaşabileceğini düşünmüştü.
Duyduklarıyla Elif'in yüreği bir kez daha ağzına gelirken Zeynep ters bir bakış attı çocuğa. "Gitsene sen şuradan. Kadını daha çok endişelendirmeye mi çalışıyorsun?" Kinayeli bakışıyla uzakta, arkada kalan Serkan'ı işaret etti. "Abinin yeni planı bu mu yoksa?"
"Hayır, ben buraya kendim geldim." derken hiç olmadığı kadar kibar ve arkadaş canlısı çıkmıştı Emir'in sesi. Niyeyse Zeynep'e kendini daha farklı, daha iyi, daha kibar biri gibi tanıtma kaygısı duymuştu. Niyeyse. "Sadece biraz hırpalayıp bırakırlar. Hayatî bir tehlikesi olacağını sanmıyorum. Bunu söylemek istemiştim aslında."
Bu tam anlamıyla Elif'in endişelerini yok etmese de en azından canına kast etmezler diye düşünüp kendini rahatlatmaya çalıştı. Oysa içinde bir yerler çok iyi biliyordu ki otoriterler için arenadaki insanların canının en ufacık bir değeri yoktu.
Hemen köşedeki metalik alanlarda oturan Lara ve Kaan ise çoktan durum değerlendirmesine tutuşmuşlardı. Ali Mert'in gözler önünde tecride gönderildiği anların şokunu Elif dışında herkes atlatmış gibi görünüyordu.
Herkesten uzak kalmayı tercih ettiği için Kaan'ın buradaki insanların gerçek yüzünü görmediğini tahmin ediyordu Lara. Bu yüzden onunla kulis yaparken tanıştığı insanların kişilik özelliklerinden bahsetmeye koyulmuştu.
"Bak, bu Serkan." Sadece gözleriyle işaret ettiği adamı Kaan'a tanıttı. "Anasının gözüdür. Şu Zeynep'e şirinlik yapmaya çalışan çocuk da Emir, onun ekürisi. Beş dakikada adam satarlar bunlar."
Oturduğu yerden başı hafifçe arkaya dönen adamın tek kaşı kalktı. "Ha sen satmıyorsun çünkü." derken lafı gediğine oturttuğuna emindi. Lara'nın bozulduğunu yüzünün her zerresinden anladı. Ancak bunun için onu suçlamadığını çok geçmeden açık etti. "Merak etme, bu sana özgü bir şey değil. İnsanın doğasında var önce kendini düşünmek. Böyle bir ortamda herkes herkesi satar."
Daha az önceki sözlerinde laf sokmak için hazırlanan Lara, Kaan'ın son sözleriyle biraz yatışmış görünüyordu. Bundan cesaret alan adam ise ekledi. "Ama müttefik de lazımdır, öyle değil mi?"
"Katılıyorum." Kaan'ın da kendisi gibi düşündüğünü anlayan kadın, bir kez daha buradai ruh eşini ve oyun partnerini bulmuş gibi hissetti. Keyifle dudakları kıvrılırken anlaşmaya hazır olduğunu gizlemedi.
Kaan "O zaman yeni işbirliklerine diyelim mi?" derken elini uzatmıştı bile.
Lara ise tek bir an düşünmeden "Buradan ikimiz de çıkacaksak neden olmasın?" diyerek elini sıktı Kaan'ın.
Arenada yeni ittifaklar kurulurken bazı insanların üzerine doğan güneş, bazılarını ateş gibi yakıyordu.
●●●
Tecrit cezası biten Ali Mert, ellerindeki zincirler çözüldüğünde yarı cansız hâlde yere yığıldı. Kol ve ayak kaslarını bile hareket ettiremeyecek kadar kötü hissediyordu. Sanki tüm vücudu pelte hâlini alana kadar ezilmişti.
Gardiyan Nihat, ellerine bulaşan kanları yardımcısının getirdiği suyla temizledikten sonra sıyırmış olduğu gömlek kollarını hafifçe indirip düğmelerini ilikledi. "Sandığımdan da dayanıklı çıktın." Bundan keyif mi almıştı yoksa dayanıklı olması canını mı sıkmıştı anlamak mümkün değildi. "Bu güzel. Hayata karşı dayanıklılığını artırmış oldun."
Ali Mert ise nefretle gözlerine baktığı adama tek kelime etmedi. Ta ki onun "Hadi, hazırlan da seni arenaya götürsünler." sözüne kadar.
Bu hâlde arenaya dönmek istemiyordu adam. Böyle güçsüz bir şekilde Elif'in karşısına çıkmak istemiyordu. Yardım almadan ayakta bile duramazken. Başını kaldırdı nefret ettiği adama karşı. Onu bu hâle getiren yüze doğru döndü bakışları. "Be-ni bu hâlde... götürmeyin." Kelimeler ağzından öyle büyük bir zorlukla çıkıyordu ki aynı cümleyi bir daha kurabileceğine dair inancı bile taşıyamadı içinde. "İyileşene kadar... hücrede kalayım." dedi acıyla kıvranırken. "Olmaz mı?"
Kendisinden talep edilen şeye karşı Nihat'ın kaşları alayla havalandı. "Yok canım! Oldu olacak sana özel VIP oda tahsis edelim, oda servisi de ister misin paşam?" Buradaki insanlara karşı içinde en ufak bir merhamet taşımayan adam "Yok öyle!" diyerek reddetti Ali Mert'in isteğini. Onun basit bir ego uğruna arkadaşlarına karşı güçsüz görünmek istemediğini, kibirli biri olduğunu düşündüğü için göstereceği en ufak bir anlayışı bile esirgedi ondan. İşaret parmağını kaldırdı "İbretiâlem olsun diye böyle gideceksin arenaya." derken.
Onu buradan çıkaracağına dair söz verdiği, ezelden beri sevdiği kadının karşısına böyle en güçsüz ve aciz hâliyle çıkacağı için nefesi kesildi adamın. Bir yanı ise karşısındaki adama sessizce nefret kustu gözleriyle. Ancak bu bile onu yıldıramazdı. Ali Mert o kadar güçsüz biri değildi. Olmayacaktı.
Her zaman derlerdi ya her gecenin bir sabahı olduğu gibi her karanlık bir aydınlığa çıkar diye, o, karanlığın ardındaki aydınlığa hasret dönmüştü yüzünü. Umut kırıntısı bu yüzden değerliydi onun gibiler için.
...
*
•••
SOSYAL MEDYA
Wattpad: -BuzlarKralicesi
Instagram: buzlarkralicesioffical
Twitter: @buzdanjuliet
YouTube: Gülay Sena Dündar
Tiktok: @halikarnastabirgece
Tiktok Kişisel: @buzlarkralicesiofficial
