25. bölüm · HÜKÜM ARENASI ღBİTTİღ

𓍝 HÜKÜM ARENASI | 24

Gülay Sena DÜNDAR

-24-

Öğleden sonra yatakhane temizliğinin ardından tekrar yatakhaneye geldiklerinde Ali Mert'in içi içini yiyordu. Günlerdir Efe'nin söylediklerini düşünürken mantıklı bir karar vermeye çalışıyordu.

Burada kimseye güvenemeyeceğini biliyordu, her şeyin farkındaydı. Ama şunu da biliyordu ki arenadan tek başına elini kolunu sallayarak çıkamazdı. İçeriden destek almak zorundaydı. Güvense de güvenmese de. Bu yüzden Efe'nin sunduğu plan mantıklı gibi gelmişti.

Düşünüp taşınmıştı adam. Henüz akşamüzeri olmadan kalabalıkların arasında oturdukları yerde Efe'yle göz göze gelip işaretleşti. Dikkat çekmeden tuvalette buluşma planını sadece gözlerle yaptılar.

Tam tuvalete bakan koridorda, kör noktada dururlarken "Bana anlatmak istediğin şey neydi?" diye sordu Ali Mert. Sabırsızdı. Erden gardiyanla ilgili paylaşacağı açığı merak ediyordu doğrusu. Ne denli işe yarayacağını ve bunu nasıl kullanacaklarını... Hepsini.

Her şeye rağmen cümlelerini seçerek kullanan adama baktı Efe. Kendisi de aynı tarzda yanıt verdi. "Demek sonunda fikrini değiştirdin." derken adı gibi biliyordu bir gün Ali Mert'in kendisine geleceğini.

Canından çok sevdiği birine sahip insanların ortak derdini bilirdi Efe. Gerektiğinde canını hiçe sayar, ne kadar fedakârlık yapması gerekirse yapardı. Ali Mert'i kendi içinde bir parçadan tanıyordu. Bu yüzden bakışmaları bir o kadar birbiriyle anlaşır cinstendi.

Aslında Ali Mert ve Efe'nin kameralar dışında pek de kimseye dikkat etmesi gerekmiyordu o an. Arenada yaşanan art arda ölümlerin sonucu kimsenin de birbirini görecek hâli kalmamıştı. Herkes kendi canının derdine düşer olmuştu. Lara buradan nasıl çıkacağını düşünüp dururken aklına hiçbir fikir gelmiyordu. O, buraya gelirken canlı sorguda ikna kabiliyetine ve manipülasyon yeteneğine güvenmişti ama asıl düşünmesi gereken noktayı unutmuştu. Böyle baskın bir düzende düşüncelere bile müdahale edilirken onların yapacakları savunmaya karışmayacaklarını düşünmek büyük iyimserlikti.

Emir'inse herkesin aksine bambaşka sorunları vardı. Günlerdir onu yanına yaklaştırmayan Zeynep'te bir hâller olduğunu seziyordu. Onun için endişelense de iletişim kuramamaları onu bitiriyordu. Zeynep'in boş boş duvarlara baktığı bir anı değerlendirip yanına yaklaştı. Dayanamamıştı artık.

Yanına oturan Emir'in varlığını ise sonradan fark etti Zeynep. Yeniden ona arkasını dönse de bundan kurtulabileceğini hiç düşünmedi. Emir ısrarcı biriydi. "Ne işin var yine senin burada?"

"Rahatsız etmek için gelmedim. Seni merak ettim sadece."

"Neyimi merak ettin? Bir şeyim yok, görüyorsun."

Yemek sırasında şüpheli şekilde rahatsızlanıp giden kızın bir şeyler sakladığını düşünüyordu adam. Ama her şeyin de ötesinde onun için endişeleniyordu. Solgun yüzü ve düşünceli tavrı ürkütücüydü. Günbegün erimesine dayanamıyordu.

Sorun her neyse Elif'in bildiğini tahmin ediyordu çünkü birbirilerinden iki saniye bile ayrılmıyorlardı. Bir şeyi daha çok iyi biliyordu ki eğer merak ettiği sorunun cevabını Zeynep'ten öğrenemezse Elif'ten asla alamazdı. Bu yüzden tek çaresi olan kıza döndü bakışları. "Senin için endişeleniyorum Zeynep. Son günlerde iyi görünmüyorsun."

Karşısındaki adamın bu gereksiz merakı onu bunalttığı gibi bir de sırrını açığa çıkarma tehlikesi taşıyordu. Emir'e güvenemezdi. Gerçeği ona söyleyecek değildi ama öyle ısrarcıydı ki bu Zeynep'in korkup gerilmesine sebep oldu. Hışımla yerinden kalkarken "Yok bir şey dedim ya! Rahat bırak beni." sözüyle çıkışıp gitti.

●●●

Şu an evinin en düzenli odasında, şık takım elbisesini giymiş konuşma yapmaya hazırlanırken bunun başlarına iş açacağını biliyordu Deniz. Öte yandan düşündüğünde bundan daha fazla nasıl başı belaya girebilirdi bilmiyordu. En fazla tutuklanıp Hüküm Arenası'na gönderilirdi. Ancak susarsa hiçbir şey elde edemeyeceği gibi haksızlığa karşı sessiz kalan dilsiz şeytan olacaktı. Hayatının hiçbir döneminde herhangi bir baskıya karşı boyun eğmemişti. Hiçbir tehdit onu yolundan döndürememişti. Şimdi de döndüremeyecekti.

Aslına bakılırsa şimdi yalnız da değildi. Taha'nın yanı sıra Nermin de ona destek veriyordu. Günlerce salonunun koltuğunda acınası şekilde yatarken onu ayağa kaldıran Nermin olmuştu. Şimdiyse Taha'nın yardımıyla hacklenmiş yayın ağı üzerinden halka yapmak üzere olduğum konuşmayı "Ulusal Adalet Forumu" adlı yasal bir tartışma programı kılığına sokmuşlardı. Böylece tüm şehir meydanlarında manipüle edilmiş rutin yayınlar yerine onun konuşması yansıyacaktı.

Taha'yla göz teması kurduğunda "Hazırız abi." yanıtını aldı. Derin bir nefes alıp başlamasını işaret etti. Otorite yayın ağını kesebileceği için kısıtlı süreleri vardı ve Deniz bunu sonuna kadar kullanacaktı.

Kullanması için teleprompterda bir konuşma metni hazırlanmıştı ancak başladıkları an Deniz bunu yok sayıp içinden geldiği gibi konuşmaya başladı.

"Herkese merhaba, beni artık tanıyorsunuz. Çeşitli spekülasyonlarla ve hırsızlık, rüşvet gibi suçlamalar yoluyla kariyeri, adı kirletilmeye çalışılan eski otorite üyesi, avukat Deniz Altuğ. Ancak bu konuşmayı size kendimi aklamak için yapmıyorum.

Başlarda size adil bir yargı vaat eden Hüküm Arenası, gün geçtikçe insanî boyutlardan sıyrılmış durumda. Ne suç işlerse işlesin her insanın yaşama ve kendini savunma hakkı vardır. Kaldı ki hepsinin suç işleyen insanlar olmadığını, Salih Adem gibi üzerine suç atılıp yok yere idam edilen insanlar olduğunu da hatırlatmak isterim.

Otorite kadrosu arenadaki katılımcıları insan yerine koymadığı gibi sizlere karşı kendilerini savunma hakkı da vermiyorlar. Katılımcıların canlı sorguları ve savunmaları kesiliyor, kırpılıyor, manipüle ediliyor. Arenadaki görüntüler çarpıtılıyor sırf reyting uğruna! Ve siz sessiz kalıyorsunuz, yok sayıyorsunuz. Çünkü birçoğundan haberiniz yok.

Hükümetin de istediği bu. Bir suç işlerken buna sizleri de dâhil ediyor ki yargıda hata yapılır da birilerinin hakkı yenirse topluca sessiz kalabilin diye. Peki soruyorum, sizin vicdanınız rahat mı? Bu kararı hükümetle birlikte verdiğiniz için sessiz kalırken oradaki insanların ne yaşadığıyla ilgili bir bilginiz var mı?

Size yeni bir şey söyleyeyim, siz sessiz kaldığınız çoğu katılımcının suçlu olduğunu düşünürken ve ona göre oy verirken otorite suçsuz olduklarını bildikleri hâlde bazıları için kılını bile kıpırdatmıyor. Salih Adem bunların en canlı kanıtı. Bile bile suçluların yanında masumları da ölüme gönderiyorlar ve her şeyden habersiz sizleri de buna alet ediyorlar. Siz sadece bir araçsınız.

Bugün burada sadece Salih Adem ölmedi, insanlık ve adalet de öldü. Ve hoşunuza gitmeyecek biliyorum ama yine de söyleyeceğim, yok sayılıp ölüme gönderilen her kişinin yerinde yarın siz de olabilirsiniz. O yüzden susmayın. Bu topraklarda artık sessizlik suç sayılmalı. Çünkü bir insanın susması, bir başkasının esaret zincirine dönüşüyor.

Adalet, bir masa başında alınan kararlardan ibaret değildir. Adalet, annesinin gözyaşını silemeyen çocuğun kalbinde başlar. Adalet, suçsuzu idam sehpasna götüren el değil, onu oradan indiren cesarettir.

Bize dediler ki; korkun, itaat edin, bekleyin. Ama artık korkmuyoruz. Çünkü korkunun bittiği yerde adalet başlar. Ben Avukat Deniz Altuğ. Otoritenin değil, halkın savunmasını yapıyorum. Bugün burada, herkesin önünde bir kez daha söylüyorum, adalet birinin tekelinde değildir, biri tarafından teslim alınamaz. Halk sustuğunda adalet ölür. O yüzden ses verin. Çünkü bu ülke ancak hepimiz bir ağızdan yeter dediğimiz gün özgür olacak!"

Taha'nın son işaretiyle yayın kesildi. Ekran birkaç saniye karanlık kaldığında Deniz, yaptığı konuşmanın dışarıda bıraktığı etkilerden henüz habersizdi.

Sokaklarda yayınlanan konuşmayı dinleyenlerin onda dördü ekranlardaki karartıyı seyrettikten kısa süre sonra yumruklarını kaldırıp "Yeter! Yeter! Yeter!" diye bağırmaya başlamışlardı. Kalan diğer insanların garip bakışlarına ve sessizliklerine rağmen seslerini çıkarmaktan çekinmediler. Onlar için yeterdi. Evlatlarını, kardeşlerini ve sevdiklerini bu sisteme kurban ettikleri yeterdi.

Deniz görmese de biliyordu, bugün onu anlayan azınlık gün geçtikçe daha da çoğalacak, büyüyecekti. Halk arenaya yürüyecek, onları otoritenin elektrikli jopları bile durduramayacaktı. Çünkü en büyük korku, bir gün esarete düşecek olma korkusuydu. Bundan büyük hiçbir tehdit yoktu ve korkutucu değildi.

●●●

O akşam bulaşık ve yemek sırası Derya ile Lara'daydı. Lara'nın en nefret ettiği şey buydu ve her sıra ona geldiğinde oflayıp poflamaktan çekinmiyordu.

Emir yine köşesine çekilmiş otururken uzaktan sessizce Zeynep'i izliyordu. Elif'le fısır fısır konuşmalarından bir şey olduğu belliydi ama ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Hiçbir şey çıkaramadı, ta ki akşam yemeğinden sonra Elif ve Zeynep ortalardan kaybolana kadar.

Bu kayboluşların hayra alamet olmadığını bilen Emir, gizlice nereye gidip ne yaptıklarını gözlemlese de garip bir şey yapmıyorlardı. Tuvalete çekilmişlerdi. Bir şey çıkmadığını görünce sessizce erkekler tuvaletine geçip ellerini yıkadı ve önce yüzüne biraz su çarptı, sonra da nemli ellerini saçlarından geçirip aynada kendine baktı.

Buraya geldiğinden beri kendini tanıyamıyordu. Vicdan ya da insanî duygularla bezenmiş biri değildi. Çocukluğundan beri zulüm gördüğünden olsa gerek kalbi katılaşmıştı. Bir gün katı olduğuna inandığı kalbini Zeynep gibi birinin titretebileceğine inanmazdı ama olmuştu galiba. Onun olmayan derdini bile sahiplenir olmuştu. Âşık olmak için başka ne olması gerekirdi ki?

Tuvaletten çıkıp koridorda yürürken kadınlar tuvaletine gelmeden durdu. İçinde bir his mi ona bunu söylemişti yoksa tesadüfen mi duraksadı bilmiyordu ama Elif'in yankılanan kısık sesiyle donup kaldı.

"Bunu sonsuza dek saklayamazsın Zeynep, bir şekilde Eymen'e anlatman gerekir. Üstelik burada hamile olan katılımcılara ne olacağını da henüz bilmiyoruz." Düşünceli bir biçimde çenesini kaşırken boş tuvalette bir o yana bir bu yana yürüdü kadın. "Ya sana zarar verirlerse?"

"Eymen'e falan söyleyemem Elif abla. Zaten söylesem de umurunda olacağını sanmıyorum. O arkasına bile bakmadan beni terk etti."

"İyi de bebek doğunca-"

"Bebek doğunca diye bir şey yok. Böyle bir yerde bebek mi doğar Allah'ını seversen ya?"

Bunu söylerken Zeynep'in acı çektiğinin farkındaydı Elif. Gözlerindeki o acıyı, isteksiz de olsa verdiği kararı görebiliyordu. "Peki, şartlar böyle... bu durumda olmasaydı... ister miydin?"

Duraksadı Zeynep. Onu terk eden adamın çocuğunu doğurmak ister miydi? Aynı zamanda o kendi çocuğuydu. Hiç bu açıdan düşünmemişti. Bildiği bir şey vardı, eğer buraya mahkûm olmasaydı evlenip bir aie kurmak isterdi. Ve o ailede de çocukları olsun istiyordu elbette. Ancak bu artık ona çok uzak bir ihtimaldi.

"Benim ne düşündüğümün bir önemi yok ama söyleyeyim, şartlar farklı olsaydı bu bebeği isterdim. Kaldı ki şartları değiştiremeyiz. O yüzden bu bebeği doğuramam."

Emir duyduklarını sindirmek için birkaç dakikaya ihtiyaç duydu. Bu konuşmanın ardından ne düşüneceğini, ne hissedeceğini bilemeden sırtını duvara yaslayıp kalakaldı.

Demek buydu. Günlerdir iki kadını da kıvrandıran gerçek buydu. Emir Hüküm Arenası gibi bir yerde hamile bir kadına pek de insanî şartlar sağlanacağını sanmıyordu. Böyle bir durumla karşılaşmamıştı ama tahmini buydu. Öte yandan sevdiği kadının onu terk eden nişanlısından hamile olması... Bu, haberlerin en beklenmedik olanıydı herhâlde.

●●●

Gecenin ilerleyen saatlerinde arenanın ışıkları kapanmadan ve katılımcılar yatakhanelerine götürülmeden iki saat önce Gardiyan Nihat geldi. "Kaan Soydan!" dedi mesafeli bir biçimde. "Elif Kaya'nın canlı sorgusu sırasında yaptığın taşkınlıklar yüzünden otorite cezalandırılmanı talep etmiş."

Ali Mert, Elif'in adı geçtiği için tetiklenip yerinden doğrulsa da konu Kaan'ın cezaladırılmasıydı. Neydi bu şimdi? Otorite herkesin gıyabında kişisel cezalandırmalara mı başlamıştı?

Kaan sakince "Ne demek oluyor bu şimdi?" diye sordu. Bakışları öfkeliydi.

Ali Mert de geri durmadı. Söz konusu Elif'in de dışında, haksızlığa uğrayan insana destek vermekken bir insanın aynı haksızlığa maruz kamasına sessiz kalamazdı. "Yanlış bir şey mi söyledi adam? Canlı sorguyu kestiniz! Kafanıza göre konuşma hakkını elinden aldınız kızın. Kim bilir kaç tane cümlesini kesip kırptınız, kafanıza göre yayınladınız."

Nihat'ın tek kaşı kalktı "Sen de cezalandırılmak istiyorsun herhâlde." derken. "Cezalandırılmalara doymadın."

Elif omzundan tutup çekerek engellemeseydi dudaklarıı sertçe birbirine bastıran adamın verilecek çok cevabı vardı ama yapmadı. Sustu. Eğer yeniden tecride gönderilirse ya da cezalandırılırsa Elif'in burada yalnız kalmasına gönlü razı olmadı.

Sorun çıkarmadan usulca yerinden kalktı Kaan. Nihat'ın önüme düş hareketiyle arena kapısından çıktı. Erden gardiyan ortak alanda haksızlık bu uğultularını sustururken Kaan, Gardiyan Nihat'la yan yana yürüyordu.

Beklenenin aksine tecrit hücresine götürülmedi. Hücreyi geçti iki adamın da adımları. Kaan nereye gittiğini çok iyi bilirken cam kapıları geçtiler ve büyük odaya doğru ilerlediler. İki yana açılan otomatik kapının önüne gelmeden durdu Nihat. "Arif Derman sizi görmek istiyor." Kurnaz bakışıyla ekledi. "Çıktığınızda göstermelik de olsa birkaç yumruk atmalıyım ki içeridekiler şüphelenmesinle."

Nihat'ın bu durumdan zevk alan bakışlarını kısa bir an izledikten sonra ani bir hareketle adamı duvara yapıştırdı. "Dikkat çekmemem gerekiyorsa ben kendimi döverim, sen merak etme. Senin cılız yumruklarına ihtiyacım yok."

Korku dolu bakışlarla kendisini seyreden adamı geride bırakıp otomatik kapıdan geçti ve büyük, cam odaya girdi Kaan. Arif Derman masada oturmuş onu bekliyordu. Geldiğini görünce de her zamanki keyifli gülüşüyle karşıladı adamı. "Hoş geldin Kaan! Otur şöyle."

Saygılı bir baş selamının ardından söyleneni yaptı Kaan. Buraya neden çağrıldığını biliyordu. Aslında gece el ayak çekildikten sonra çağrılmayı bekliyordu ama belli ki Arif Derman böyle olsun istemişti.

Bacak bacak üstüne atan Arif "Eee Kaan, nasıl gidiyor?" sorusunu yöneltti. "Otoritenin arenadaki gözü kulağı olmak zor muymuş?"

Rahatlıkla arkasına yaslandı adam. "O zor değil de, insanların dikkatini çekmemek ve onlardan biri gibi davranmak ustalık gerektiriyor."

"E sen de de o ustalık var canım, kendini o kadar küçümseme!"

Kendisine gururla bakan adama soğuk bir gülümseme sundu. "Bu yüzden ben seçildim." Hayatta hiçbir zaman alçakgönüllü olmamıştı, şimdi de olmadığı gibi.

"Ne içersin? Çay veya kahve söyleyelim sana."

"Teşekkürler, almayayım."

"İçeride işler nasıl gidiyor?" Kaşı gözü oynayan adam "Kör noktalarda bilmediğimiz herhangi bir taşkınlık dönüyor mu?" diye sordu.

Her şeye hâkim olan adam "Herkesi az çok tanıdım. Huyunu suyunu, zaaflarını biliyorum." yanıtını verdi. "Henüz bir taşkınlık yok. Ama Ali Mert er ya da geç bir iş çıkaracak başınıza. İnsanları konuşmalarıyla örgütlemeye çalışıyor."

Aklına niyeyse daha bugün yayın ağını hackleyip konuşma yapan Deniz gelmişti. Arif Derman böyle adamları çok iyi tanırdı. Ve böyle adamların muhakkak bir zaafı olduğunu da bilirdi. "Eli kolu bağlı bir mahkûm, ne yapabilir ki? Büyütme bu kadar."

"Sanırım onun da benim gibi eski bir asker olduğunu unutuyorsunuz."

Küçümseyen tebessümünde Ali Mert tehlikesinin yarattığı tehditkârlığın tedirginliğini gizledi adam. "Boş ver, o boş havayla dövüşsün dursun. Sen görevine odaklan. Sadece kör noktalarda olanları raporlamanı istiyorum. Kimseyle dalaşma, dikkat çekme. Ciddi bir örgütlenme olursa da bana bildir."

"Anlaşıldı."

Arkasına yaslanan Arif kendi kendine konuşur gibi "Öyle adamların sadece dilindedir asarım keserimler." dese de içten içe tehlikeli olabileceklerini biliyordu.

Deniz Altuğ ve Ali Mert Ertürk gibi adamların bir ortak yönü vardı. Zaafları olsa da söz konusu kendileri olduğunda kaybedecek hiçbir şeyleri yokmuş gibi cesur davranırlardı. Savaşçı adamların ortak özelliğiydi bu.

Neyse ki onlara savaşçı değil itaatkârlar lazımdı.

...

*

•••

SOSYAL MEDYA
Wattpad: -BuzlarKralicesi
Instagram: buzlarkralicesioffical
Twitter: @buzdanjuliet
YouTube: Gülay Sena Dündar
Tiktok: @halikarnastabirgece
Tiktok Kişisel: @buzlarkralicesiofficial