7. bölüm · Hilalin Gölgesinde
Bölüm 6
İçeri girer girmez Helena koşar adımlarla yanıma geldi. Belli ki bir süredir camın önünde bekliyordu.
"Camdan sizi gördüm!" dedi nefes nefese. "Ne yaptınız? Nasıl karşılaştınız? Çelebi Bey seninle buraya kadar mı geldi? Dimitri sizi gördü. Eyvahlar olsun!"
Sorularını birbiri ardına sıralarken heyecandan ellerini önlüğüne siliyor, sonra yeniden havaya kaldırıyordu.
Kollarımdaki ağır testiyi ona uzattım.
"Önce şunu tut." Helena testiyi aldı ama gözlerini bir an olsun benden ayırmadı.
"Anlat."
"Çarşıda karşılaştık."
"Nasıl yani?"
"Daha doğrusu..." İstemeden güldüm. "Çarpıştık."
"Çarpıştınız mı?"
"Narları yere döktüm."
Helena'nın gözleri büyüdü.
"Nar mı?"
"O da baharatları topluyordu."
"Sonra?"
"Sonra birbirimizi tanıdık. Konuştuk. Biraz yürüdük."
Helena iki elini beline koydu.
"Biraz dediğin ne kadar?"
Omuz silktim.
"Bilmiyorum. Vakit nasıl geçti anlamadım."
"Vakit nasıl geçti anlamadın demek..." diye mırıldandı sinsi bir gülümsemeyle.
"Sonra?"
"Sahaflara gittik." Bu kez yüzündeki şaşkınlık yerini meraka bıraktı.
"Sahaflara mı?"
"Çok güzeldi." İstemeden yüzüm aydınlandı.
"Eski kitaplar, parşömenler, mürekkep kokusu...Sanki başka bir âleme girmiş gibiydim. Yusuf da öyleydi. Kitaplara dokunurken..." Kelimeleri aradım. "Başka biri oluyordu."
Helena başını eğip beni dikkatle izledi.
"Sen gibi yani."
"Nasıl yani ben gibi?"
"Okumayı seven biri gibi." Gülümsedim.
"Evet. Biraz öyle."
Helena dirseğiyle hafifçe koluma dokundu.
"Sonra?"
"Kayığa bindik."
Helena olduğu yerde dönüp pencereye baktı. Dışarıda akşamın gri bulutları Haliç'in üzerine çökmeye başlamıştı. İki elini göğsünün üzerinde birleştirip derin bir iç çekti.
"Deniz, gök, kayık..." Sonra gözlerini kapattı.
"Ah, ne romantik." İstemeden güldüm.
"Romantik olan neydi?" Helena bir anda bana döndü. Saçları omzundan savruldu. Parmağını bana doğru uzattı.
"Bir erkek..." dedi büyük bir ciddiyetle. "Seninle uzun uzun sohbet edip, Dimitri'ye rağmen senin için şarap testisi taşıdıysa..." Kısa bir an durdu. "...o artık yalnızca meyhaneye gelen bir müşteri değildir."
Kahkahamı tutamadım.
"Lena..."
"Ne?"
"Abartıyorsun."
"Hayır. Ben erkekleri senden daha uzun zamandır tanıyorum." Testiyi tezgâhın üzerine bıraktı.
"Hiçbiri durup da sadece bir kere gördüğü bir kadınla sokaktaki umursamadan beraber yürümez."
Başımı önüme eğdim. Yanaklarım yine ısınmıştı.
"Aslında..."
Helena hemen yanıma yaklaştı.
"Bir şey daha var."
Kaşlarını kaldırdı.
"Ti yénine?" "Ne oldu yine?"
Boğazımı temizledim.
"Dimitri kapıya çıkmadan hemen önce... Yusuf..."
Adını söylerken bile sesim alçalmıştı.
"Benimle yeniden görüşmek isteyip istemeyeceğimi sordu."
Helena'nın ağzı yavaşça aralandı.
"Sen ne söyledin?"
Başımı iki yana salladım.
"Hiç."
"Nasıl yani hiç?"
"Cevap veremedim, Lena."
İlk kez şaka yapmadı. Yüzü ciddileşti. Sessizce elimi tuttu.
"Bence..." dedi usulca Helena. "Kalbini duymuştur."
Sonra beni daha fazla sıkıştırmadı. Testiyi tezgâhın altına yerleştirip eline bir bez aldı. Sanki az önce bütün o heyecanlı soruları soran kişi o değilmiş gibi masaları silmeye başladı. Helena'nın en sevdiğim huylarından biri buydu. Ne zaman susacağını da en az konuşmayı bildiği kadar iyi bilirdi.
Ben de elimdeki bohçayı mutfağa bırakmak üzere döndüm. Tam kapının eşiğine geldiğimde Dimitri karşımda durdu. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Yüzünde her zamanki gibi okunması zor bir ifade vardı. Uzun uzun bana baktı. Ne bağırdı. Ne de hemen konuştu. Sonunda derin bir nefes aldı.
"Burada iki kişi yan yana yürürse..." Sözünün devamını getirmeden gözlerini gözlerimden ayırmadı.
"Üçüncü kişi bunu anlatır."
Başımı öne eğdim.
"Dördüncü kişi üzerine bir şey ekler. Beşinci kişi de doğruymuş gibi başkasına anlatır."
Meyhanenin içinde yalnızca uzaktan gelen ud sesi duyuluyordu.
"Bugün senin adını söyleyen iki kişi gördüm. Yarın yirmi kişi olur. Bir hafta sonra ise sen bile kendin hakkında anlatılanlara şaşırırsın."
Usulca, "Ama..." diyebildim.
"Eline geçen ilk fırsatta geri döndün. Yanlış bir şey yapmadın. Biliyorum." Bu cevabı beklemiyordum. Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
"Ben senin yanlış bir şey yapmayacağını biliyorum." Sesi bu kez daha sakindi.
"Fakat insanların doğruyu anlatmak gibi bir derdi yoktur. Onlar yalnızca dedikodu ister."
Bir adım bana yaklaştı.
"Sen çalışan Rum bir kadınsın. Çelebi ise Kadı Efendi'nin oğlu. İkiniz aynı dili konuşabilirsiniz. Aynı gökyüzüne bakabilirsiniz. Ama bu şehir, aynı yolda yürümenize bile razı gelmez."
Boğazım düğümlendi.
"Ben..."
"Sus." dedi sertçe. "Henüz sözüm bitmedi."
İçimde bir şey kırıldı. Dimitri bana hiç bu kadar sert bakmamıştı.
"Seni Helena'yla bir tutmuyorum. Nastiya'yla da, Lusine'yle de... Sen..." Bir an sustu. Sanki söyleyeceği kelimeyi tartıyordu.
"Başkasın."
Ne demek istediğini anlayamadım.
Elimdeki bohçayı aldı. Ardından tezgâhın üzerindeki şarap testisini de kolunun altına sıkıştırdı. Mutfağa doğru yürüdü. Kapının önünde durup arkasını dönmeden konuştu.
"Bu şehir seni affetmez, Miriam. Kendin için değil." Kısa bir sessizlik oldu.
"Onun için de dikkatli ol."
O an ilk kez korktum. Kendim için değil. Yusuf için.
Dimitri tekrar bana döndü.
"Bugün kapılar açılmadan evine gidebilirsin. Reina söyler."
Gözlerimde biriken yaşları ona göstermemek için başımı eğdim. Sessizce başörtümü aldım.
Eve doğru yürürken hava iyice kararmaya başlamıştı. Taş sokaklar akşamın sessizliğine bürünmüş, pencerelerden sızan mum ışıkları daracık yolların üzerine sarı lekeler bırakıyordu. Başımı eğerek yürüdüm. Gözyaşlarım usul usul yanaklarımdan süzülüyor, soğuk rüzgâr onları daha yanağıma varmadan kurutuyordu.
Evimizin ahşap kapısını sessizce açıp içeri girdim.
Annem mutfaktaki küçük ocağın başında, bakır tencerede kaynayan çorbayı tahta kaşıkla ağır ağır karıştırıyordu. Kapağın altından yükselen buhar, mutfağın içine mercimek ve kuru nane kokusunu yayıyordu. Beni görünce yüzüne yorgun ama sıcak bir gülümseme yerleşti.
"Erken döndün, Mari'm."
Ayakkabılarımı kapının yanına bırakırken başımı salladım.
"Bugün çarşıya gönderdi Dimitri beni."
Şalımı omuzlarımdan çıkarıp askıya astım.
"Yorulmuşsundur, erkenden eve git dedi."
"Ah, iyi olmuş, Kóri mu."
Annem tahta kaşığı tencerenin kenarına bıraktı.
"Çorba da hazır."
Başımı iki yana salladım.
"Aç değilim."
Yüzüme uzun uzun baktı. Bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. Yine de sormadı. Babam öldüğünden beri ikimiz de birbirimizin sessizliğine saygı duymayı öğrenmiştik.
Mutfağın köşesindeki bakır kazanda hâlâ sıcak su vardı. Annem belli ki ben gelmeden önce suyu ocağın üzerine koymuştu. İki kulbundan dikkatlice tutup kazanın bir kısmını yerde duran geniş bakır leğene boşalttım. Üzerine testiden biraz soğuk su ekledim. Parmak uçlarımı suya değdirince içimi ısıtan yumuşak bir sıcaklık hissettim.
Odanın bir köşesine gerdiğimiz eski keten perdeyi usulca çektim. Başörtümü çıkardım. Saçlarım omuzlarıma dökülürken üzerimdeki kıyafetleri yavaşça katlayıp sedirin üzerine bıraktım.
Zeytinyağından yapılmış küçük sabunu elime aldım.
Bakır tasla saçlarımdan aşağı ilk suyu döktüğüm anda bütün gün üzerime sinen çarşının tozu, baharat kokuları ve denizin tuzu ayaklarımın dibindeki leğene karışmaya başladı.
Keşke insanın zihni de bedeni kadar kolay temizlenebilseydi. Çünkü gözlerimi her kapattığımda aynı günü yeniden yaşıyordum.
Yusuf'un bana bakarken söylediği o son soru...
"Sizi yine görebilir miyim?"
Tam dudaklarım istemsizce gülümseyecekken bu kez Dimitri'nin sesi zihnimde yankılandı.
"Burada'da iki kişi yan yana yürürse, üçüncü kişi bunu anlatır."
Bakır tastaki suyu bir kez daha başımdan aşağı döktüm.
Ama ne Yusuf'un sesi ne de Dimitri'nin uyarısı üzerimden akıp gitmedi. Tam tersine, su bedenimi temizledikçe düşüncelerim daha da ağırlaşıyordu.
Her gözümü kapatışımda Yusuf'un kahverengi gözleri gözlerimin önüne geliyor, gülümserken başını hafifçe eğişini yeniden görüyordum.
Son kez bakır tasla omuzlarımdan aşağı ılık su döktüm. Leğendeki su artık günün tozuyla hafifçe bulanmıştı. Zeytinyağı sabununun kokusu tenime sinmiş, soğuğun yerini tatlı bir sıcaklık almıştı.
Keten bezi alıp önce saçlarımı, ardından yüzümü ve kollarımı usulca kuruladım. Islak saçlarımı ensemde gevşekçe topladıktan sonra temiz geceliğimi üzerime geçirdim. Perdeleri aralayıp odanın içine çıktığımda sobanın sönmeye yüz tutmuş közleri hâlâ hafif hafif kızarıyordu.
Annem çoktan odasına çekilmişti. Niko da onun yanına kıvrılmış, ince yorganın altında derin bir uykuya dalmıştı. Evin içine yalnızca odunların ara sıra çıkardığı çıtırtılar ve dışarıda esen rüzgârın pencereyi hafifçe sarsan uğultusu doluyordu.
Islak saçlarımı omuzlarımın üzerine bırakarak pencerenin önündeki sedire oturdum. Avuçlarımı dizlerimin üzerinde birleştirdim.
Gün boyunca yaşadığım her şeyi unutmaya çalışıyordum. Ama ne zaman gözlerimi kapasam Yusuf'u görüyordum. Ne zaman açsam Dimitri'nin sözlerini duyuyordum. İkisinin arasında sıkışıp kalmış gibiydim.
Sedire uzanıp üzerime ince yorganı çektim. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Uykuya dalmayı ne kadar istesem de zihnim susmaya niyetli değildi.
Bir süre sonra düşüncelerim yavaş yavaş birbirine karıştı. Yusuf şimdi neredeydi? Konağına dönmüş müydü? Benim gibi o da gün boyunca yaşadıklarımızı düşünüyor muydu, yoksa ağır kapılardan içeri adımını attığı anda beni çarşıdaki kalabalığın arasında bırakıp unutmuş muydu?
Onun nasıl bir evde yaşadığını bile bilmiyordum. Gözlerimi kapattığımda zihnim kendi kendine bir konak kuruyordu. Yüksek duvarlar, ağır ahşap kapılar, geniş bir avlu, sessizce dolaşan hizmetkârlar... Babasının gölgesinin her odanın üzerine düştüğü, insanların konuşmadan önce iki kez düşündüğü bir ev hayal ediyordum.
O gece Yusuf'un ne yaptığını bilmiyordum.
Bunu bana çok sonra, aramızda saklanacak hiçbir şey kalmadığında anlattı.
Gün batımına yakın konağın büyük ahşap kapısından içeri girmiş. Taş zemine dizilmiş güller çoktan akşamın gölgesine karışmış, avlunun ortasındaki mermer şadırvandan akan suyun sesi günün bütün gürültüsünü bastırmış.
Konağın iki katlı cumbalı pencerelerinde kandiller birer birer yanmaya başlamış. Hizmetkârlardan biri onu görür görmez başını eğmiş.
"Hoş geldiniz, Çelebi."
Yusuf kısa bir baş hareketiyle selamını almış. Her zamanki gibi ağır adımlarla revaktan geçmiş. Sağ tarafında babasının misafirlerini kabul ettiği büyük selamlık, sol tarafında ise hareme açılan işlemeli ahşap kapılar uzanıyormuş. Çocukluğunu geçirdiği konağın her köşesini, hangi kapının gıcırdadığını, hangi taşın yağmurda kayganlaştığını bile ezbere bilirmiş.
Üzerindeki kaftanı çıkarıp hizmetkâra uzatmış.
"Babam nerede?"
"Efendimiz ikindi divanından henüz dönmedi."
Bunu duyduğunda rahatladığını söylemişti. Nedenini o sırada kendisi de bilmiyormuş. Belki babasının tek bakışta zihnindeki dağınıklığı anlayacağından korkmuştu.
Odasına geçtiğinde, duvar boyunca uzanan ceviz kitaplığın önünde durmuş. Sabah sahaftan aldığı iki kitabı dikkatlice rafa yerleştirmiş. Parmakları kitapların sırtlarında dolaşırken birden durmuş.
Aklına ben gelmişim.
Eski bir kitabın sayfalarını büyük bir dikkatle çevirirken söylediğim o cümle hâlâ kulaklarındaymış.
"Babam öğretmişti."
Bir balıkçının kızının İtalyanca bir kitabı aslından okuyabilmesine şaşırmış. Fakat asıl şaşırdığı, bunu övünülecek bir şey değilmiş gibi söylememmiş.
"Sen o gün kendinden bahsederken bile kendinden bahsetmiyordun," demişti bana bunları anlatırken. "Sanki bildiğin her şeyi başkalarına borçluymuşsun gibi konuşuyordun."
Sonra masasının başına oturmuş. Önündeki boş kâğıdı uzun süre izlemiş. Kalemi eline aldığında ne yazacağını düşünmemiş bile.
Yalnızca tek bir kelime yazmış.
Miriam.
Adımı.
Mürekkep henüz kurumadan kalemi bırakmış. Yazdığı isme uzun uzun baktıktan sonra avucunu kâğıdın üzerine kapatmış. Sanki benim adımı bir başkasının görmesi bile yanlışmış gibi.
Bana bunu ilk anlattığında inanmamıştım.
"Daha beni tanımıyordunuz," demiştim.
"Belki de bu yüzden yalnızca adını yazabildim," diye cevap vermişti. "Hakkında bildiğim tek şey oydu."
Tam o sırada kapısı hafifçe vurulmuş.
"Müsait misin, oğlum?"
Annesinin sesiymiş.
Yusuf masanın üzerindeki kâğıda bakmış. Düşünmeden onu avucunun içine alıp buruşturmuş ve cebine sıkıştırmış.
"Buyurun, anne."
Kapı usulca açılmış. Annesi, her zamanki zarafetiyle içeri girmiş. Üzerindeki koyu yeşil ipek entarinin etekleri zeminde sessizce süzülüyor, saçlarının üzerindeki inci işlemeli örtü kandil ışığında parlıyormuş. Elindeki gümüş tepside ince porselen bir fincan ile tarçın kokulu sıcak şerbet varmış.
"Bugün çok geç kaldın."
Yusuf ayağa kalkmış.
"Çarşı biraz kalabalıktı."
Annesi tepsiyi masaya bıraktıktan sonra oğlunun yüzünü uzun uzun incelemiş.
"Yorgun görünmüyorsun."
"Biraz yürüdüm."
Annesi odanın içinde birkaç adım atmış. Kitaplığın önünde durup yeni kitapları görünce gülümsemiş.
"Yine kitap almışsın. Babaannen görse, 'Bu çocuk ev yerine kütüphane kuracak,' derdi."
"Babaannem haklı, anne."
Annesi hafifçe güldükten sonra yeniden yüzüne bakmış.
"Gözlerin farklı."
Yusuf'un kaşları çatılmış.
"Nasıl yani?"
"Sanki uzun zamandır görmediğim kadar canlı bakıyor."
Yusuf cevap vermemiş. Annesi onun sessizliklerini çocukluğundan beri tanıyormuş. Ne zaman böyle suskunlaşsa, içinde söylemediği bir şey olduğunu anlarmış.
"Çarşıda ilginç biriyle mi tanıştın?"
"Hayır."
Cevabı o kadar hızlı vermiş ki annesi gerçeği hemen anlamış. Fakat üzerine gitmemiş. Yalnızca elini oğlunun omzuna koymuş.
"İnsan, hayatını değiştirecek kişiyle hiç ummadığı bir yerde karşılaşır."
Yusuf başını kaldırıp ona bakmış.
"Bana bunu babanla ilk karşılaştığım gün söylemiş olsalardı inanmazdım," demiş annesi. Dudaklarında ince bir tebessüm belirmiş. "Hayat garip yollar çizer."
Yusuf cevap vermemiş.
Yalnızca cebindeki buruşturulmuş kâğıdı hissetmiş.
Ben o gece sedirin üzerinde yatarken onun beni çoktan unutmuş olabileceğini düşünüyordum. Oysa o, konağındaki odasında adımı herkesten saklıyormuş.
Bunu bilseydim belki daha kolay uyurdum.
Belki de hiç uyuyamazdım.
İnsan bazen birkaç günün ne kadar uzun sürebileceğini, birini beklemeye başladığında anlıyormuş. O günden sonra hayatım yeniden eski düzenine döndü.
Sabahları erkenden meyhaneye geliyor, masaları siliyor, akşam olduğunda şarkılarımı söylüyor, gece yine aynı taş sokaklardan evime yürüyordum.
Her şey aynıydı. Değişen tek şey bendim. İlk gün meyhanenin kapısı her açıldığında istemsizce başımı kaldırıyordum. Sonra bunu fark edince kendime kızmaya başladım.
Bir müşteri daha... Bir tüccar... İki denizci... Üç asker... Ama o değildi.
İkinci gün kapıya bakmamaya karar verdim.
Reina'ya odaklandım. Şarkının sözlerine tutundum. Masaların arasında dolaşırken gözlerimi özellikle başka yöne çevirdim. Yine de kapının gıcırdadığını her duyduğumda kalbim, benden habersiz davranıyordu. Önce hızlanıyor... Sonra gelen kişinin Yusuf olmadığını görünce usulca yerine oturuyordu.
Üçüncü gün bunun farkına yalnızca ben varmamıştım.
"Müşteri değil, beyi bekliyorsun sen."
Helena, boş kadehleri dizerken bunu öylece söyleyiverdi. Elimdeki testiyi neredeyse düşürüyordum.
"Kimseyi beklemiyorum."
"Öyle mi?" Kaşını kaldırdı. "O zaman neden her kapı açıldığında ilk sen irkiliyorsun?"
Cevap vermedim. Çünkü haklıydı. Ben fark etmeden bedenim onu beklemeye başlamıştı. Dimitri de bunu anlamış gibiydi. Hiçbir şey söylemiyordu. Ama ne zaman şarkımı bitirsem, bakışlarını üzerimde bir an fazla tutuyordu. Sanki aklımdan geçenleri okuyabiliyormuş gibiydi. Ben ise düşünmemek için kendime daha çok iş çıkarıyordum. Masaları ikinci kez siliyor, boş testileri yeniden kontrol ediyor, Ester'e kumaş katlamasında yardım ediyor, Reina'nın udunun tellerini değiştirirken yanında duruyor, şarkılarımı eskisinden daha uzun söylüyordum.
Aradan dört gün geçmişti. Yusuf Çelebi bir daha meyhanenin kapısından içeri girmemişti. Bunun neden içimi bu kadar boşalttığını kendime bile açıklayamıyordum. Her akşam kapının gıcırdamasını dinliyor, sonra da kendi hâlime kızıyordum.
Ama ona da hak vermekten başka elimden bir şey gelmiyordu. Belki de doğrusu buydu. Dimitri'nin söyledikleri kulaklarımda hâlâ yankılanıyordu. Bir dedikodu, yalnızca benim değil onun da hayatını değiştirebilirdi. Ben zaten insanların gözünde meyhanede çalışan Rum bir kadındım. Kaybedecek pek az şeyim vardı. Oysa Yusuf... Adı, ailesi, itibarı ve önünde uzanan koca bir hayat vardı.
Ben kendim için değil, onun için korkmaya başlamıştım. Eğer bir gün bu şehir onun adını benimkiyle aynı cümlede anarsa, en büyük yükü benim değil, onun omuzları taşıyacaktı. Belki de bu yüzden gelmiyordu. Bu ihtimal canımı acıtıyordu.
Ama ilk kez, birini özlemekten daha ağır gelen şeyin, onun iyiliğini kendi mutluluğundan önde tutmak olduğunu anlıyordum.
O hafta Dimitri, öğleden sonra meyhaneyi Agapi'ye emanet etti.
"Bugün işiniz az." dedi. "Gidin de adam gibi yıkanın. İnsan içine çıkıyorsunuz."
Helena duyduğu anda sevinçle ellerini çırptı.
"En sonunda!"
Reina gülerek udunu yerine bıraktı, Lusine saçlarını toplamaya başladı. Ben ise haftalardır ilk kez hamama gideceğim için içten içe seviniyordum. Çocukluğumdan beri hamam bana yalnızca temizlik değil, birkaç saatliğine bütün dertlerden uzaklaşmak gibi gelirdi.
Hamamın kubbesinden içeri süzülen ışık, sıcak buharın arasında ince sütunlar gibi yükseliyordu. Mermer zemine dökülen sular küçük dereler oluşturuyor, kadınların kahkahaları kubbede yankılanıyordu. Bir köşede genç kızlar birbirlerinin saçlarını tarıyor, biraz ileride yaşlı kadınlar kese yapıyor, çocuklar ise sıcak mermerlerin üzerinde koşturuyordu.
Helena çoktan başka kadınlarla sohbete dalmıştı. Ben de bakır tası suyla doldurup omuzlarımdan aşağı döktüm. Tam o sırada, birkaç adım ötemde oturan iki kadının fısıldaşmaları kulağıma ilişti.
"Şu meyhanedeki Rum kız değil mi?"
Elimdeki tas havada kaldı. Diğeri hiç çekinmeden cevap verdi.
"Evet."
"Geçen hafta Kadı Efendi'nin oğluyla çarşıda görülmüş."
Kalbim bir anda göğsüme sertçe vurdu.
"Beraber geziyorlarmış. Kayığa bile binmişler."
"Bunu kim söyledi?"
"Ben söylemiyorum." Kadın omuz silkti. "Çarşıda herkes bunu konuşuyor."
İlk kadın alaycı bir sesle güldü.
"Kadı oğlu da meyhane kızına mı kaldı yani?"
"Kim bilir. Erkek milletinin gönlüne söz geçmez."
İçimdeki bütün sıcaklık çekildi. Suyun içinde olmama rağmen üşümeye başladım. Demek başlamıştı. Dimitri haklıydı. Biz yalnızca birlikte yürümüştük. Ama şehir, yürüdüğümüz yolun üzerine kendi hikâyesini çoktan yazmaya başlamıştı. Tam ayağa kalkacakken Helena'nın sesi duyuldu.
"Miriam?"
Yüzüme baktı. Bir şeylerin ters gittiğini hemen anlamıştı.
"İyi misin?"
Başımı usulca salladım.
"İyiyim."
Helena gözlerimin içine baktı. İnanmamıştı.
"Gidelim mi?"
Bu kez sadece başımı sallayabildim.
Helena diğer kızlara döndü.
"Biz çıkıyoruz. Siz keyfinize bakın."
Reina şaşkınlıkla bize baktıysa da hiçbir şey sormadı. Hamamın sıcak buharından çıkıp soğuk taş koridora geçtiğimizde ikimiz de sessizdik.
Üzerimize kalın hırkalarımızı giydik. Başörtülerimizi bağladık. Ben taş bankın üzerine oturmuş çarıklarımı giyerken içimde tuttuğum cümle, istemeden dudaklarımdan döküldü.
"Kadı oğlu da meyhane kızına kalmış, Lena." Sesim öyle kısıktı ki ben söylemesem rüzgâr söyleyecekti sanki.
Helena kaşlarını çattı.
"Anlamadım. Ne olmuş?"
Başımı kaldırmadan konuştum.
"Lakırdılar... Çarşıda konuşuyorlarmış. Bizi."
Helena'nın yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.
"Sen nereden duydun?
"İçeride... İki kadın konuşuyordu. Beni tanıdılar."
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Helena omzuma hafifçe vurdu.
"İnsanların hiç işi gücü kalmamış demek. Belki senden bahsetmiyorlardır. İstanbul'da tek meyhane bizimki değil. Belki başka bir Rum kızıdır."
Bunu söylerken gülümsemeye çalıştı. Belli ki beni rahatlatmak istiyordu. Ama nedense o ihtimal bile içimi ferahlatmadı. Helena bunu yüzümden anlamış olacak ki bu kez şaka yapmadı. Elini usulca elimin üzerine koydu.
"Miriam... Dimitri'nin neden bu kadar öfkelendiğini şimdi anlıyor musun?"
Cevap veremedim. Anlıyordum. Hem de çok iyi. Ayağa kalktım. Başörtümü biraz daha yüzüme çektim.
"Gidelim. Kimselere görünmeden." Helena başını sessizce salladı.
Hamamdan çıkıp kimselere fazla çaktırmadan meyhaneye doğru yürümeye başladık. Islak saçlarımızı başörtülerimizin altına iyice toplamış, hırkalarımızı soğuğa karşı sıkıca üzerimize çekmiştik. Ben farkında olmadan Helena'nın koluna sıkıca girmiştim. Sanki onu bıraksam, etrafımdaki bütün bakışlar üzerime çevrilecekmiş gibi hissediyordum.
Az önce hamamın sıcak mermerleri üzerinde duyduğum birkaç fısıltı, şimdi taş sokakların arasında yankılanıyordu. Yürüdüğümüz her köşede biri bizi izliyor, her pencerenin ardından biri adımı fısıldıyor sanıyordum.
Helena kolumu hafifçe sıktı.
"Bu kadar kasılma." dedi yumuşak bir sesle. "İnsanlar senin korktuğunu anlarsa, söylediklerinin doğru olduğuna daha çok inanırlar."
Derin bir nefes almaya çalıştım.
"Biliyorum. Ama elimde değil."
Helena bana dönüp küçük bir gülümsemeyle baktı.
"Bak başını dik tut. Sen hırsızlık yapmadın. Kimseye kötülük etmedin. Bir insanla aynı sokakta yürüdün diye utanacak değilsin."
Keşke mesele yalnızca bu olsaydı diye geçirdim içimden.
Meyhanenin kapısından içeri girdiğimizde içerisi her zamanki gibi sakindi. Öğleden sonra olduğu için henüz müşteri yoktu. Dimitri arka tarafta fıçılarla uğraşıyordu.
Agapi her zamanki yerinde, kasanın başındaydı. Bizi görmedi bile. Elindeki defteri karıştırıyor, bir yandan da belindeki keseden çıkardığı akçeleri tek tek sayıyordu. Tam yanından geçecekken kapı sertçe açıldı. İçeriye mahalleden tanıdığımız bir bakkal girdi. Elindeki küçük keseyi kasanın üzerine bıraktı.
"Dimitri'ye selam söyle."
Agapi başını kaldırmadan, "Söylerim." dedi.
Adam çıktıktan sonra kese içindeki akçeleri saymaya başladı. Birden durdu. Başını yavaşça kaldırdı. Doğrudan bana baktı.
"Çarşı bugün senin adını saydı, Miriam." İçimden bir şey koptu sanki.
Helena hemen araya girdi.
"Agapi, aman şimdi sende başlama."
Agapi elindeki defteri sertçe kapattı.
"Başlamıyorum." dedi soğukkanlılıkla. "Bitirmeye çalışıyorum." Kasayı kilitledi. Anahtarı belindeki halkaya geçirip bana döndü.
"Mesele senin ne yaptığın değil. Mesele insanların konuşmaya başlaması."
Helena kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Ne olmuş konuşuyorlarsa?"
Agapi bu kez sesini yükseltti.
"Çok şey olmuş. Bugün bir müşteri bana gelip 'Kadı Efendi'nin oğlunu hangi kız tavladı?' diye sordu."
Meyhanenin içi bir anda sessizleşti. Ben olduğum yerde donup kaldım. Agapi bana baktı. Yüzünde öfke yoktu. Kaygı vardı.
"Ben senin ne yaptığını biliyorum. Helena da biliyor. Dimitri de biliyor. Ama dışarıdaki insanlar gerçeği umursamaz. Daha güzel bir yalan bulurlarsa onu anlatırlar."
Helena usulca omzuma dokundu.
"Geçer." dedi. "İnsanlar yarın başka birini konuşur."
Agapi başını iki yana salladı.
"İnşallah." dedi.
Dimitri bir hışımla yanımıza geldi. Meyhanenin içindeki uğultu bir anda kesildi.
"Eğer..." diye başladı.
Bir an sustu. Sonra sesi bütün meyhaneyi doldurdu.
"Bu meyhanedeki kızlarımın adı böyle bir işe karışırsa, hiçbirinizi koruyamam!" Hepimiz irkildik. Parmağını tek tek hepimize doğrulttu.
"Ne seni, ne Helena'yı, ne Ester'i, ne Reina'yı... Hiçbirinizi!" Bir adım daha yaklaştı.
"Biliyor musun insanlar ne yapacak?" Cevap vermedim.
"Kapıdan içeri giren her adam seni soracak. Birisi çıkıp 'Miriam bana gülümsedi.' diyecek. Bir başkası 'Koluma dokundu.' diyecek. Öteki de 'Bana söz verdi.' diyecek." Sesi gittikçe yükseliyordu.
"Yarın bir gece evine dönerken yolunu kesen biri olursa, ertesi gün çıkıp 'Miriam bana göz kırptı.' derse inan bana bu şehir sana değil, ona inanacak!"
Meyhanenin içini ağır bir sessizlik kapladı.
"Şu küçücük aklına sok bunu!"
"Amca..." diye araya girmeye çalıştı Agapi. Dimitri elini sertçe havaya kaldırdı.
"Sen karışma!"
Sonra yeniden bana döndü.
"Sen kim olduğunu sanıyorsun, Miriam?"
Başımı daha da eğdim.
"Kaç yıldır bu çatı altındasın?"
Sesim boğazıma düğümlendi.
"Cevap ver!"
"Beş..." Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Beş yıl!" Dimitri iki eliyle masaya vurdu. "Beş yıl az zaman değil."
"Bu meyhanedeki her kızın huyunu da bilirim, korkusunu da."
"Sen..." Kısa bir an durdu. "Sen hepsinden farklıydın. Miriam akıllıdır, dedim. Kendine de, ailesine de, bu meyhaneye de laf getirmez, dedim."
Bakışlarını gözlerimden hiç ayırmadı.
"Meğer ne kadar yanılmışım."
Boğazım düğümlendi.
"Yanlış bir şey yapmadım."
Sözler ağzımdan güçlükle çıktı.
"Yapmadım. Çarşıda karşılaştık, yalnızca yürüdük, kitaplardan konuştuk, sonra da döndük."
"Yeter!"
Dimitri'nin sesi yeniden yükseldi.
"Kadı oğluyla yürümek, şarkı söylemeye benzemez! Şarkı bittiğinde alkış gelir sonra kesilir. Ama dedikodu..." Parmağını göğsüme doğru uzattı. "Dedikodu sen ölünceye kadar peşini bırakmaz."
İlk kez gözlerimin içine baktı. Öfkesinin ardında başka bir şey vardı. Korku.
"Ben seni azarlamıyorum, Miriam." Sesi hâlâ sertti ama eskisi kadar yüksek değildi.
"Seni kurtarmaya çalışıyorum."
Ben ise gözlerimden süzülen yaşları durduramadım. Dimitri, yalnızca başını hafifçe çevirerek Agapi ile Helena'ya işaret etti.
"Götürün şunu."
Agapi hiçbir şey söylemeden yeniden kasanın başına geçti. Helena ise hızla yanıma geldi. Elini omzuma dolayarak beni meyhanenin arkasındaki küçük odaya götürdü.
"Hadi, Glikiá mu... Toparla kendini."
Sesinde her zamanki neşeden eser yoktu.
Sandığın kapağını açıp sahne için hazırladığı siyah entariyi çıkardı. Kumaşı gece kadar koyuydu. Omuzlarını tamamen açıkta bırakıyor, göğsünü saran korsaj belini iyice inceltiyor, dizinin biraz üzerine kadar uzanan derin yırtmaç yürüdükçe bacağının zarif bir kısmını görünür hâle getiriyordu. Kızıl saçlarını omuzlarının üzerine serbestçe bıraktı. Boynuna ince altın renkli bir zincir taktıktan sonra aynaya yalnızca bir an baktı.
Her zamanki Helena olmuştu. Meyhanenin erkekleri için baş döndüren bir kadın, benim içinse yalnızca en yakın arkadaşı.
Yanıma diz çöktü. Önce başörtümü aldı, sonra omuzlarımdaki yün şalı usulca çıkarıp sandığın üzerine bıraktı.
İki eliyle yüzümü tuttu.
"Gözyaşlarını sil."
Parmak uçlarıyla yanaklarımdaki yaşları kuruladıktan sonra başımı göğsüne çekti. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Saçlarımı okşadı. Helena'nın bu yanını çok seviyordum. İnsanların gördüğü kadınla benim tanıdığım Helena bambaşkaydı. Dışarıda kahkahalar atan, erkeklerle şakalaşan, bakışlarıyla herkesi kendine çeviren o kadın, bu odanın içinde yalnızca şefkatli, sabırlı ve yüreği güzel bir insana dönüşüyordu.
Başımı hafifçe kaldırdım. İyiyim der gibi başımı salladım. Alçak masanın üzerindeki testiden bakır bardağa su doldurup elime uzattı.
"Bunu iç. Daha iyi hissedersin."
Tam bardağı dudaklarıma götürmüştüm ki pencerenin önünden geçen tanıdık bir silüet gördüm. Elim havada kaldı. Kalbim bir anda hızlandı. Yusuf... Burada ne işi vardı? Bardağı aceleyle masaya bıraktım. Neredeyse koşarak odadan çıktım. Geç kalmıştım. Dimitri çoktan onu içeri almıştı.
İkisi meyhanenin en arka köşesinde, kimsenin duymayacağı kadar alçak sesle konuşuyordu. Dimitri'nin yüzü sertti. Yusuf ise her zamanki gibi sakindi. Tam o sırada Dimitri beni fark etti. Başını hafifçe çevirip yalnızca tek bir hareket yaptı.
Derin bir nefes alıp yanlarına yürüdüm. Yusuf'un gözleri bana değer değmez yüzündeki gerginlik dağıldı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Ben de istemeden gülümsedim. Bütün gün içimde biriken ağırlık, onu gördüğüm an biraz olsun hafiflemişti.
Dimitri ikimize sırayla baktı.
"Çok kısa konuşabilirsiniz." Sesi hâlâ sertti.
"Ama burada."
Sonra birkaç adım geri çekildi. Yine de bizi izlemeyi bırakmadı. Sarılmak istedim. Boynuna sarılıp, birkaç gündür içimde biriken bütün korkuları unutmak istedim. Yapamadım.
Helena ile Agapi kasanın arkasında kendi aralarında konuşuyormuş gibi davranıyorlardı. Ama ikisinin de göz ucuyla bizi izlediğini biliyordum. Sessizliği ilk bozan Yusuf oldu.
"Bugünlerde adımız bizden çok geziyor." Başımı yavaşça salladım.
"Sizin adınız temiz kalmalı, Çelebi."
Yusuf gözlerini gözlerimden ayırmadı.
"Benim adımın temizliği sizin kirlenmenizle ölçülüyorsa..." Kısa bir an sustu. "...o temizlikten şüphe ederim."
Boğazım düğümlendi.
"Ben kendim için korkmuyorum."
Usulca konuştum.
"Sizin için korkuyorum."
Yusuf'un yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.
"Ben ise..." dedi sakin ama kararlı bir sesle. "Sizin korkarak yaşamanızı istemiyorum."
Sessizliğimiz çok uzun sürmedi. Dimitri yanımıza gelip, "Gidin isterseniz, Çelebi." diyerek kapıyı işaret etti. Yusuf başıyla onayladı. Gitmeden önce son kez bana baktı. O bakışta söyleyemediği onlarca cümle vardı. Ben de hiçbirini cevaplayamadım. Kapı ağır ağır kapandı. Meyhanenin uğultusu yeniden eski hâline döndü.
Helena usulca yanıma geldi. "Seninle biraz konuşalım." dedi. Başımı kaldırıp ona baktım. Şaka yapmıyordu. Elimi tuttu.
"Gel."
Üst kata çıktık. Merdivenler her zamanki gibi gıcırdıyordu. Koridorun sonundaki küçük odaya girdi. Burası müşterilerin kullandığı odalara benzemiyordu.
Köşede yere serilmiş ince bir döşek vardı. Üzerindeki yorgan özenle katlanmıştı. Pencerenin önüne eski bir sedir yerleştirilmiş, sedirin üzerine bordo renkli küçük bir minder bırakılmıştı. Cevizden yapılmış dar bir dolabın kapağı hafifçe aralıktı. İçeride yalnızca birkaç entari, iki başörtüsü ve katlanmış keten gömlekler görünüyordu. Duvara asılı küçük bakır aynanın önünde tahta bir tarak, birkaç kurumuş lavanta dalı ve yarısı erimiş iki balmumu kandili duruyordu. Odanın her köşesine siyah ve koyu kırmızı tonları hâkimdi. Geceleri onlarca yabancı erkeği ağırlayan bu oda, gündüz olduğunda Helena'nın yalnız kalabildiği tek yere dönüşüyordu.
Camın önündeki sedire oturdum. Helena karşıma geçti. Bir süre konuşmadı. Sonra derin bir nefes aldı.
"Bizim gibi kadınların başına gelen şeyler..." Bakışlarını yere indirdi. "Önce fısıltıyla başlar."
Sessizce onu dinledim.
"Ben neden bu durumdayım sanıyorsun?"
Cevap vermedim. Çünkü cevabını bilmiyordum.
"Bundan sekiz yıl önce..." dedi.
"Bir tüccarın oğluyla yalnızca iki kez konuştuğumu gördüler. Hepsi buydu. Ne elimi tuttu, ne bana dokundu ne de ben ona. Sadece konuştuk ama insanlar geri kalanını kendi yazdı." Gözleri dolmuştu.
"Bir hafta sonra mahallede bana 'namussuz' demeye başladılar. Bir ay sonra hiçbir kadın benimle aynı sofraya oturmadı. Beni gördüklerinde ya başlarını çeviriyor ya da çocuklarını yanıma yaklaştırmıyorlardı. Hamama gittiğimde, biraz önce benimle aynı mermerde oturan kadınlar taslarını toplayıp başka köşelere geçiyordu. Sanki yanlarına otursam günahım onlara da bulaşacakmış gibi davranıyorlardı. Altı ay sonra..." Acı acı gülümsedi. " O çocuk ailesinin uygun gördüğü bir kızla evlendi." İçini çekti. "Ben ise burada kaldım."
Sesi o kadar sakindi ki, bu sakinlik bağırmaktan daha acı geliyordu.
Bakışları yeniden ellerine düştü.
"İlk zamanlar müşteri seçebiliyordum." dedi usulca. "Hayır deme hakkım vardı. Beğenmediğim birini geri çevirebiliyordum."
Dudaklarını birbirine bastırdı.
"Sonra dediler ki... 'Adı çıkmış bir kızın naz yapmaya hakkı olmaz.'"
Boğazım düğümlendi. Helena'nın sesi ilk kez titredi.
"Dimitri elinden geleni yaptı. Günlerce kavga etti, kapıdan çevirdiği adamlar oldu. Ama bir yerden sonra o da yetişemedi." Gözlerinden sessizce bir damla yaş süzüldü.
"O günden sonra kimse bana ne istediğimi sormadı."
Acı bir tebessümle güldü.
"Kapı açıldı. Bir müşteri geldi. Ben yukarı çıktım."
Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı.
"İşte bu yüzden Dimitri bugün sana öyle bağırdı. Sana değil... O gün beni koruyamadığı için kendine kızıyordu."
Elimi avuçlarının arasına aldı.
"Miriam... Benim düştüğüm yere düşmeni istemiyorum."
Hiç düşünmeden elini tuttum. Sıcacıktı. Parmaklarını usulca sıktım.
Helena'nın yıllardır herkese gülümseyen yüzünün ardında ne kadar derin bir yalnızlık taşıdığını gördüm ilk defa.
Helena'nın odasından çıktıktan sonra Dimitri'den izin alıp eve gitmeye karar verdim. Yaşadıklarım ağır gelmişti.
Eve gitmeden önce annemin sevdiği kuru kekikten biraz almak için mahalledeki aktarın yolunu tuttum. Hava çoktan kararmaya başlamış, dükkânlar birer birer kepenklerini indiriyordu.
Aktarın önüne vardığımda içerisi kalabalıktı. Sıranın bana gelmesini beklerken sokağın karşısındaki dar geçitten tanıdık bir ses duydum. İstemeden başımı çevirdim. Yusuf ve yanında, daha önce meyhanede birkaç kez gördüğüm devlet görevlilerinden biri vardı. Uzun boylu, siyah sakallı genç adam konuşurken etrafı dikkatle süzüyor, sesini olabildiğince alçak tutuyordu. Beni görmediler. İkisi de sırtları bana dönük şekilde konuşuyordu.
"Bu iş uzamaya başladı, Yusuf."
Yusuf'un sesi sakindi.
"Ortada uzayan bir şey yok."
"Var."
Arkadaşı başını iki yana salladı.
"Çarşı konuşuyor, hamam konuşuyor. Bugün Divan'da bile adın geçti."
Kalbim sıkıştı. Yusuf hiçbir şey söylemedi. Arkadaşı derin bir nefes aldı.
"Baban duyarsa..."
Sözünün devamını getirmeden etrafına baktı.
"Yalnız seni değil, o kızı da yakar."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Parmaklarım elimdeki küçük keseyi farkında olmadan sıktı. Yusuf ilk kez sert bir sesle konuştu.
"Kimsenin zarar görmesine izin vermem."
Arkadaşı acı acı güldü.
"Bu cümleyi..." Kısa bir an sustu. "En çok zarar verenler kurar."
Yusuf'un yüzü gerildi.
"Ben onlardan biri değilim."
"Henüz değilsin."
Arkadaşı omzuna hafifçe dokundu.
"Ama bu yolun sonunu ben biliyorum. Sen Kadı Efendi'nin oğlusun. O ise Galata'da bir meyhanede ne iş yaptığı belli bile olmayan Rum bir kız. Bu insanlar sizi aynı hikayenin içine koymaz. Birinizi diğerinin karşısına koyar."
Uzun bir sessizlik oldu. Yusuf başını kaldırıp karanlık gökyüzüne baktı.
"Söz verdim. Hiç kimsenin canı yanmayacak."
Arkadaşı gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
"Keşke buna inanabilsem."
İkisi ağır adımlarla uzaklaşırken olduğum yerde kalakaldım. Elimdeki küçük kese avuçlarımın içinde ezilmişti. Onların gözden kaybolmasını bekledim. Ardından derin bir nefes alıp aktardan annem için istediğim kekiği aldım ve ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladım.
Ertesi gün meyhane her zamanki gibi hareketliydi. Henüz akşam olmamıştı. Ben boş testileri temizliyor, Ester kızlara yeni kıyafetler dikebilmek için kumaşları ayarlıyor, Reina da udunun tellerini akort ediyordu.
Kapı açıldı.
İçeri, Dimitri'nin yıllardır alışveriş yaptığı tahıl tüccarlarından biri girdi. Orta yaşlı, göbekli, her gelişinde yüksek sesle konuşan bir adamdı. Elindeki çuvalı tezgâhın yanına bırakırken Dimitri'ye doğru eğildi.
"Bugün ilginç bir şey duydum."
Dimitri fıçıdan şarap doldurmaya devam etti.
"Sen her gün ilginç bir şey duyarsın."
Adam güldü.
"Bu başka." Sesini biraz daha alçalttı. "Bugün Kadı Efendi'nin konağında buralardan bahsedilmiş."
Elimde tuttuğum testiyi neredeyse düşürüyordum. Dimitri'nin eli bir an durdu.
"Öyle mi?"
"Sabah konağa un götürdüm."
Adam çevresine bakınıp biraz daha yaklaştı.
"Mutfakta hizmetkârlardan biri anlatıyordu. Çarşıda dolaşan lakırdı konağa kadar gitmiş."
İçimde bir ürperti dolaştı. Adam konuşmaya devam etti.
"Yok efendim, Kadı Bey'in oğlunu bir Rum kızıyla görmüşler... Yok efendim, birlikte çarşıda dolaşmışlar... Kayığa bile binmişler..."
Başımı yavaşça önüme eğdim. Her kelime sanki göğsüme ayrı ayrı saplanıyordu.
"Doğru mudur, değil midir bilmem." dedi adam omuz silkerek. "Ama mutfaktakiler bütün sabah bunu konuşuyordu."
Dimitri bu kez testiyi tezgâha biraz sert bıraktı.
"Çarşıdaki her lafı konağa taşıyanın dili kurusun."
Adam acı acı güldü.
"Biliyorsun işte... Büyük konaklarda önce hizmetkârlar duyar. Ardından bütün ev öğrenir."
Adam söylediklerinin ağırlığını umursamıyormuş gibi omzunu silkerek dükkândan çıktı.
Ben ise olduğum yerde kalmıştım.
İlk defa, Yusuf'un yaşadığı dünyayı düşünmeye başladım. Nasıl bir evde büyümüştü? Nasıl bir sofraya oturuyordu?
Kadı Efendi'yi hiç görmemiştim. Ama adını çocukluğumdan beri duyardım. İnsanlar ondan bahsederken seslerini istemsizce alçaltırdı. Adaletinden söz eden de olurdu. Öfkesinden çekinen de. Zihnim, onu kendi kendine şekillendirmeye başladı.
Yüksek duvarlarla çevrili büyük bir konak, içeri girenin bile iki kez düşündüğü ağır ahşap kapılar, uzun koridorlar, sessiz hizmetkârlar, sözü kanun yerine geçen sert bakışlı bir baba, bir de annesi... Onu da hiç görmemiştim. Ama Yusuf gibi ağırbaşlı ve ölçülü bir evlat yetiştiren kadının, bulunduğu mevkiin ağırlığını omuzlarında taşıyan biri olduğunu hayal ediyordum. Belki ince sesle konuşuyordu. Belki hiç sesini yükseltmiyordu. Ama tek bakışıyla bütün konağı susturabiliyordu.
Sonra Helena'nın birkaç gün önce söylediği söz aklıma geldi.
"Yakında nişanlanacakmış."
Göğsümde hafif bir sızı hissettim. Elbette... Yusuf gibi bir adamın yolu benim gibilerle kesişmezdi. Onun için çoktan uygun bir gelin seçilmiş olmalıydı. Soyu belli, ailesi belli, itibarı kendisininki kadar temiz bir kadın...
Başımı önümde duran boş testiye eğdim. Ben onların evinde adı bile anılmaması gereken kadındım. Bugün o konakta benim ismim geçtiğinde kimse bana "Miriam" dememişti. Ben yalnızca "Galata'daki meyhanede ne iş yaptığı belli olmayan Rum kız" olmuştum.
Akşam olduğunda şarap rengi elbisemi giydim. Saçlarımı açık bıraktım. Reina her zamanki gibi udunun tellerini tıngırdatmaya başlamıştı. Helena, Nastiya ve Lusine masalar arasında dolaşıyor, boşalan bardakları dolduruyor, bazen de elleriyle kendilerine doğru gelmelerini işaret eden adamların dizlerine oturup önlerindeki meyveleri ve yemekleri ağızlarına uzatıyorlardı.
Sahneye adım attığım sırada meyhanedeki bütün bakışlar üzerime çevrildi. Reina'ya dönüp başımla işaret verdim. Udun ilk sesi taş duvarlara yayıldı. Derin bir nefes aldım. Sonra ilk notayı dudaklarımdan usulca bıraktım. Bu kez ne neşeli bir meyhane ezgisi söyledim ne de denizcilerin tempo tuttuğu hareketli şarkılardan birini...
Annemin çocukken bana öğrettiği eski bir Rum ağıdıydı. Birbirini seven ama aynı gökyüzünün altında yaşamalarına rağmen aynı yolda yürümelerine izin verilmeyen iki genci anlatıyordu. Biri denizin öte kıyısında kalıyordu. Diğeri her gün aynı kıyıya gelip onu bekliyordu. Kavuşmaları yalnızca dualarda mümkündü.
Gözlerimi yine kapattım. Şarkının her sözü boğazımdan değil, kalbimden çıkıyormuş gibi hissediyordum. Bir ara meyhanenin uğultusu tamamen kesildi. Kimsenin kadehi masaya değmiyordu. Kimse konuşmuyordu.
Yalnızca ud ve sesim...
Şarkının ortasında, hissettiğimi anlayamadığım bir sebeple gözlerimi açtım. Yusuf oradaydı. Her zamanki köşesinde sessizce oturuyordu. Yüzünde tek bir ifade vardı. Hüzün.
Sözlerini anlamıyordu. Bunu biliyordum. Ama gözlerindeki sessizlik bana başka bir şey söylüyordu. Hissetmişti. Şarkı bittiğinde meyhaneyi birkaç saniyelik ağır bir sessizlik kapladı. Ardından alkışlar yükseldi. Ben ise alkışları duymuyordum. Yalnızca birkaç gün önce ona söylediğim cümleyi hatırlıyordum.
"Hissetmeniz gerekiyordu."
Bazen aynı dili konuşmak gerekmezdi. İki insan, kalbinin tercümesini gözlerde bulabiliyormuş. O gece söylediğim o Rum ağıdının, bir daha bu meyhanede dudaklarımdan döküleceğini bilmiyordum.
Gecenin son müşterisi de meyhaneden ayrıldığında mumların fitilleri iyice kısalmıştı.
Helena üst kattan yeni inmişti. Reina udunu dikkatlice kılıfına yerleştiriyor, Agapi kasadaki son hesapları tamamlıyordu. Dimitri ise her zamanki gibi kapıları kapatmadan önce meyhanenin içini baştan sona bir kez daha gözden geçiriyordu.
Ben de şarap rengi entarimi çıkarıp sabah giydiğim eski keten entarimi üzerime geçirdim. Başörtümü saçlarımın üzerine örttüm, omuzlarıma yün şalımı aldım.
"İyi geceler." diye fısıldadım. Kapıyı açıp dışarı adım attığım anda yüzüme sert bir kış rüzgârı çarptı. Galata sokakları neredeyse boşalmıştı. Uzakta birkaç sarhoşun sesi duyuluyor, limandan gelen tuz kokusu gecenin ayazına karışıyordu.
Tam yürümeye hazırlanıyordum ki, karşı kaldırımda duran birini fark ettim. Daha önce hiç görmediğim bir adamdı. Üzerinde koyu lacivert, uzun bir kaftan vardı. Başındaki beyaz sarık özenle sarılmıştı. Sakalı kısa ve düzgündü. Ellerini önünde birleştirmiş, hiç kıpırdamadan bulunduğu yerde duruyordu. İlk başta meyhaneye bakıyor sandım. Sonra fark ettim. Bakışları doğrudan bendeydi. Beni inceliyordu. İçime açıklayamadığım bir ürperti düştü.
Tam o sırada arkamdaki kapı yeniden açıldı. Dimitri bir adım dışarı çıktı. Adamı görür görmez yüzündeki ifade değişti. Az önceki yorgunluk gitmiş, yerine taş gibi sert bir bakış yerleşmişti. İkisi birkaç saniye boyunca konuşmadan birbirlerine baktılar. Karşıdaki adam en ufak bir hareket bile yapmadı. Dimitri ise bana dönmeden konuştu.
"İçeri gir." Şaşkınlıkla ona baktım.
"Kim o?" Bu kez gözlerini adamdan ayırmadan cevap verdi.
"Kadı konağından biri."
Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.
"Ne..."
Sözümü bitirmeme izin vermedi. Sesi ilk kez bu kadar keskin çıkıyordu.
"İçeri gir, Miriam."
Bu bir rica değildi. Bir emirdi.
Arkamda kapı kapanırken son kez dönüp sokağa baktım. Adam hâlâ aynı yerde duruyordu ve gözlerini bir an olsun üzerimden çekmiyordu.
