4. bölüm · Hilalin Gölgesinde

Bölüm 3

Mahur Erdem

Sabah erkenden uyandım. Ev işlerini her zamanki gibi sessizce bitirdim. Annem henüz uyanmadan su testilerini doldurdum, ocağın sönmeye yüz tutmuş közlerini yeniden canlandırdım, kardeşim için bir parça ekmek ayırıp üzerini bezle örttüm. Bedenim alıştığı işleri yapıyordu. Ama aklım bambaşka bir yerdeydi.
Dün gece kendime onu unutacağıma dair kaç kez söz verdiğimi hatırlamıyordum. Yine de verdiğim sözün üzerinden daha bir gece bile geçmeden onu düşünürken bulmuştum kendimi. Bu düşünce canımı sıkıyordu. Çünkü böyle olmaması gerekiyordu. Başımı iki yana sallayıp zihnimde dolaşan düşünceleri dağıtmaya çalıştım.
Kalın hırkamı omuzlarıma alıp evden çıktım.
Kış güneşi, ayazı tamamen kıramasa da Galata’nın taş sokaklarına solgun bir sıcaklık bırakıyordu. Dar sokaklardan geçerken tanıdığım esnafa selam verdim. Fırıncı yeni çıkardığı ekmekleri tezgâha dizerken başıyla beni selamladı. Balıkçılar sabah bereketini konuşuyor, birkaç çocuk yokuş aşağı koşarak birbirini kovalamaya çalışıyordu.
Ayaklarım beni her zamankinden biraz daha hızlı meyhaneye götürüyordu. Sanki günün bir an önce akşam olmasını istiyordum. Bunu kendime itiraf edemiyordum. Çünkü akşam olunca neyi beklediğimi biliyordum. Meyhanenin ağır ahşap kapısını iterek içeri girdim.
“Bugün erkencisin.” Dimitri, sildiği masadan başını bile kaldırmadan konuştu.
Kapının gıcırtısından beni nasıl tanıyabildiğine hâlâ akıl erdiremiyordum.
“Güneş ufka düşünce kalktım.” dedim gülümseyerek.
“Öyleyse al eline bir süpürge de etrafı süpür.”
Helena’yla göz göze geldik. İkimiz de gülmemek için kendimizi zor tuttuk.
“Bugün de keyfin yerinde demek, Dimitri.” dedim köşedeki süpürgeye uzanırken.
Adam hiçbir şey söylemedi. Ama bıyığının altında belli belirsiz kıvrılan dudaklarını görmemek mümkün değildi. Dimitri sert görünürdü. Bağırırdı. Homurdanırdı. Parayı hesaplarken bir akçenin bile peşini bırakmazdı. Ama bu meyhanenin de kimsenin bilmediği kuralları vardı.
Kapıdan içeri sızacak kadar sarhoş olan hiçbir müşteri üst kata çıkamazdı. Bir kız “Hayır.” dediyse o gece konu kapanırdı. Parayı önce kız alırdı. Dimitri ancak sonra kendi payını hesap ederdi. Bir müşterinin elinin bir kadına öfkeden kalktığını görürse, o adamı bir daha bu meyhanenin kapısından içeri sokmazdı. Bunu herkes bilirdi.
Bir kez olmuştu. Sarhoş bir tüccar Nastiya’nın kolunu sertçe kavramıştı. Dimitri tek kelime etmeden adamı yakasından tutup kapının önüne fırlatmış, ertesi gün de adam ne kadar altın teklif ederse etsin içeri almamıştı.
İşte bu yüzden, dışarıdaki insanlar bizi yalnızca meyhanede çalışan kadınlar olarak görse de, biz bu çatının altında birbirimize tutunmayı öğrenmiştik.
Oysa her birimizin bu kapıdan içeri girmeden önce bıraktığı bambaşka bir hayatı vardı.
Helena, daha çocuk denecek yaşta babasını kaybetmişti. Borçlarını ödeyemeyen amcası onu Dimitri’ye bırakmış, “Seni almaya geleceğim.” diyerek gitmişti. O gün hiç gelmedi. Helena ise yıllar geçmesine rağmen kapı her açıldığında bir anlığına dönüp bakmayı hiç bırakmadı. Nastiya, kuzeyden getirilen genç bir köleydi. Yıllarca efendisinin evinde gördüğü eziyet yalnızca sırtında iz bırakmamış, ruhunda da kalmıştı. Dimitri onu satın aldığında ilk kez korkmadan uyuduğunu söylemişti. O günden sonra da en yüksek sesle gülenimiz hep o olmuştu. Agapi, Dimitri’nin öz yeğeniydi. Sayıları herkesten iyi bilir, kasayı kimseye emanet etmezdi. Masalara oturan her müşteriyi daha ilk bakışta tartar, kimin sorun çıkaracağını çoğu zaman Dimitri’den önce anlardı. Reina, İspanya’dan sürgün edilen bir Yahudi ailesinin kızıydı. Annesiyle birlikte İstanbul’a sığınmış, kısa süre sonra annesini de salgında kaybetmişti. Ladino dilinde mırıldandığı ninnileri hâlâ annesinden başka kimseye söylemezdi. Ester’in elleri nakış işlemekte öyle ustaydı ki çocukken zengin konaklarına iş yaparmış. Şimdi ise sökülen eteklerimizi diker, yırtılan gömleklerimizi onarır, yıkanan kıyafetlerimizi özenle ütülerdi. Lusine ise Ermeni bir taş ustasının kızıydı. Büyük depremde hem evini hem de ailesini kaybetmiş, aylarca kilisenin avlusunda yaşamıştı. Dimitri onu sokakta bulup meyhaneye getirdiğinde günlerce tek kelime etmemişti.
Birbirimize baktığımızda, hiçbirimizin burada olmayı seçmediğini bilirdik. Hepimiz mutsuzduk. Ama hiçbirimiz bu kapıdan kendi isteğimizle girmemiştik. Hayat bazen insanın önündeki bütün yolları kapatırdı. Geride yalnızca yürümek zorunda kaldığın tek bir yol bırakırdı. Biz de o yolu seçmemiştik. Sadece başka bir yolumuz kalmamıştı. Kimimiz yaşayabilmek için… Kimimiz sevdiklerimizi yaşatabilmek için…
Akşamın ilk serinliği Galata’nın taş sokaklarına çökmeye başladığında meyhanenin ağır ahşap kapıları yine ardına kadar açılmıştı.
İçeri giren ilk müşterilerle birlikte şarap kokusu, közde pişen etlerin dumanına karışıyor, udcu tellerini yavaş yavaş akort ediyordu. Dimitri her zamanki gibi masaları tek tek dolaşıyor, eksik bir kadeh ya da kirli bir masa örtüsü bırakmamaya çalışıyordu. Helena boş bakır kadehleri dizerken Agapi kasadaki akçeleri yeniden sayıyor, Ester ise sahneye serilecek küçük kilimin kenarını düzeltiyordu.
Ben ise arka taraftaki küçük odada entarimin son düğmesini ilikliyordum. Tam aynadan uzaklaşacakken istemsizce durdum. Bugün nedense kendime daha uzun baktığımı fark ettim. Saçımın omzuma düşen bir tutamını düzelttim. Sonra bunu neden yaptığımı düşününce içim sıkıldı.
“Ne bekliyorsun ki?” diye fısıldadım kendi kendime. Cevap vermedim. Çünkü cevabını çok iyi biliyordum.
Ben sahneye adım atmadan hemen önce kapı açıldı.
İçeri önce üç devlet görevlisi girdi. Ardından… O. İçimde istemsizce bir şey gevşedi. Demek gelmişti. Kendime belli etmemeye çalışarak gözlerimi yeniden yere indirdim.
Şarkımı söyledim. Bu gece alkışlar daha yüksekti. Ama ben ilk kez alkışları değil, tek bir masayı merak ediyordum.
Birkaç şarkımı söyleyip bitirdiğimde Dimitri elime bir testi şarap tutuşturdu.
“Şu köşedeki masaya.” diye başıyla masayı işaret etti. Neredeyse tüm akşam ya gözlerimi açmadan şarkılarımı söylemiştim ya da bakışlarımı o masadan devamlı kaçırmıştım. Başımı kaldırdım. Gösterdiği masa oydu. İçimden derin bir nefes aldım.
Testiyi iki elimle kavrayıp masalar arasında yürüdüm.
“Kadehinizi doldurabilir miyim?”
Masadaki diğer adamlardan biri kadehini uzatırken gülümseyerek, “Bu gece de bizi büyülemeye mi niyetlisin, güzel kız?”
Başımı hafifçe eğdim. “İyi akşamlar dilerim, efendim.” dedim. Ne gülümsedim, ne de sohbeti uzatmak istedim. Şarabı doldurup kadehi önüne bıraktım.
Sıra ona geldi. Kadehini bana doğru uzattı. Bu kez başı öne eğik değildi. Gözleri ilk kez gözlerime değdiğinde düşündüğümden daha sakindi. İçinde ne sarhoşluğun bulanıklığı ne de diğer erkeklerin bakışlarındaki arsızlık ve arzu vardı.
“Teşekkür ederim.” Sesi beklediğimden daha sakindi.
Şarabı doldururken elim hafifçe titredi.
Birkaç damla masaya döküldü.
“Affedersiniz.”
Hemen eteğimde taşıdığım küçük bezi çıkarıp silmeye başladım.
“Önemli değil.” Sesinde ne sitem vardı ne de küçümseme. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Diğer müşteriler olsaydı çoktan söylenmeye başlamış, belki de Dimitri’yi çağırmış olurlardı.
Masadaki diğer adamlar kendi aralarında gülüşmeye devam ediyordu. İçlerinden biri boşalan kadehini masaya vurdu.
“Helena!”
Helena gülümseyerek yanlarına yaklaştı.
“Buyurun efendim.”
“Bu gece şans bize gülsün bakalım.”
Helena alışkın olduğu o tebessümü yüzünden eksik etmeden başını hafifçe eğdi.
“Elimden geleni yaparım.” adam cebinden bir kese çıkarıp Helena’nın avucuna bıraktı ve elinden tutarak merdivenlere yönlendirdi.
Masanın diğer ucundaki genç adam ise gözlerini dans eden Lusine’den ayırmıyordu.
“Lusine!” diye seslendi elini kaldırarak.
“Şu neşeli ezgiyi bir kez daha oynasın.”
Lusine zarifçe selam verip udun ritmine yeniden ayak uydurdu.
Masadaki kahkahalar yeniden yükselirken bizim aramızda kısa ama tuhaf bir sessizlik oluştu. Boşalan bardakları doldururken birden “Adınız nedir?” diye sordu. Kısa bir anlığına duraksadım.
“Miriam.”
İsmimi söyler söylemez yüzünde belli belirsiz bir merak belirdi. “Miriam…”
İsmi yavaşça tekrar ettiğinde öyle düzgün telaffuz etti ki şaşkınlığımı gizleyemedim. Çoğu kişi ismimi söylerken onu kendine benzetir, harflerini değiştirirdi. ‘Miryam’ ya da ‘Miryan’ deyip geçerlerdi. O ise sanki bana değil de ismimin kendisine saygı gösteriyormuş gibi söyledi.
“Yahudi misiniz…” Kısa bir an durdu. “Yoksa Rum mu?”
Bu soruyu hayatım boyunca yüzlerce kez duymuştum.Ama nedense ilk kez cevap vermeden önce düşündüm.
“Rum’um.” Başımı hafifçe eğerek boynumdaki küçük gümüş haçı gösterdim.
“İsmim de oradan geliyor.” Bakışları haçta bir anlığına durdu. Neyi temsil ettiğini biliyor gibiydi. Sonra yeniden gözlerime döndü.
“Sesiniz çok güzel.”
İçimde bir sıcaklık yayıldı. Kahverengi gözlerine daha dikkatli baktım.
“Teşekkür ederim. Benim diğer-”
“Rumca söylediğiniz ilk şarkının sözlerini anlayamadım.” Dudaklarım istemsizce gülümsedi.
“Anlamanız gerekmiyordu.” diye yanıtladım.
“Ya ne gerekiyordu?”
“Hissetmeniz.”
İlk kez gülümsedi. Gülümserken başını hafifçe eğdi ve tekrar bakışlarını gözlerime çevirdi.
Tam o sırada Dimitri’nin sesi duyuldu.
“Miriam!”
Başımı çevirip ona baktım. Diğer masalar beni bekliyordu. Tam ayrılacakken arkamdan sakin ama kararlı bir ses duydum.
“Yusuf.”
Olduğum yerde durup yeniden ona döndüm. “Adımı bilmenizi isterim.” Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Memnun oldum…” Sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. “Yusuf Bey.”
Başını hafifçe salladı.
“Ben de, Miriam.”
“İzninizle.”
Başımı eğerek masadan uzaklaştım. Masalar arasında yürürken, sırtımda dolaşan bakışları hissedebiliyordum. Bu kez emindim. Gerçekten bana bakıyordu.