24. bölüm · Hilalin Gölgesinde
Bölüm 23
Gece eve dönmedim.
Şöminenin içine birkaç odunla kurumuş dal yerleştirip ateşi yaktım. Alevler yavaş yavaş yükselirken Daria Ana'nın yattığı odadaki dolaptan kalın bir battaniye aldım. Şöminenin karşısındaki minderlerin üzerine oturup dizlerimi karnıma çektim.
Uzun süre yalnızca ateşi izledim. Gözlerimde akacak yaş kalmamıştı. Ayağa kalkıp kulübenin içinde ağır ağır dolaştım. Her köşe Daria Ana'nın sesini taşıyordu sanki. Masanın üzerinde bıraktığı tahta kaşık, duvara asılı kurumuş adaçayı demetleri, pencerenin önündeki küçük saksı hepsi yerli yerindeydi yalnızca Daria Ana yoktu.
Elimizden gelen her şeyi yapmıştık. Tanıkları bulmuş, kapı kapı dolaşmış, kayıtları göstermiş, dilekçeler yazmıştık. Yine de hiçbir şey değişmemişti. Kadı Efendi öz oğlunu bile dinlememişken bizi dinlemeyeceği başından beri belliydi. Camın önündeki sedire uzandım. Pencerenin ardından görünen ince hilale uzun süre baktım. Ne zaman uyuyakaldığımı hatırlamıyorum.
Sabah gözlerimi açtığımda kulübenin içi alışılmadık derecede sessizdi.
Ne Daria Ana'nın sabah erkenden kaynattığı suyun sesi vardı, ne de havanda ezilen otların tok vuruşları… Sadece şöminede küle dönmüş odunların hafif kokusu kalmıştı.
Üzerimdeki battaniyeyi katlayıp yerine bıraktım. Yüzümü avludaki testiden aldığım soğuk suyla yıkadıktan sonra içeri döndüm. Bir an durup etrafı seyrettim.
Kulübe gerçekten sahipsiz kalmıştı.
İçimden, "Hayır." dedim. "Burası Daria Ana'yı unutmayacak."
İlk iş olarak mutfak tarafını toplamaya başladım. Raflardaki şişelerin tozunu aldım. Tezgâhı sildim. Kuruyan ot demetlerini yeniden düzenledim. Ardından terekten Daria Ana'nın en çok kullandığı bakır tencereyi indirdim. Elimi tencerenin kulpunda birkaç saniye beklettim. Bu tencerede kaç hastaya şifa kaynamıştı kim bilir… Testiden taze su doldurdum.
Kilerde duran kırık buğdaydan bir avuç, kırmızı mercimekten biraz, kuru soğan, iki diş sarımsak ve avludan topladığım birkaç dal kereviz yaprağını hazırladım. Daria Ana çorbasına her zaman bir tutam kekik, azıcık da kuru nane eklerdi. "Hasta insanın önce içi ısınacak." derdi. "Şifa bazen ilk kaşıkta başlar."
Soğanı ince ince doğrayıp bakır tencerenin dibinde bir kaşık tereyağıyla ağır ağır çevirmeye başladım. Kulübenin içine yayılan ilk koku, günler sonra bana yeniden ev hissini hatırlattı.
Çorbayı ağır ateşte kaynamaya bıraktıktan kısa bir süre sonra kapı çalındı. Refleksle pencereye yöneldim. Perdeyi hafifçe araladığımda gelenin Yusuf olduğunu gördüm. Elinde yine katlanmış kâğıtlar, birkaç kitap ve deri bir dosya vardı.
Tezgâhtaki beze ellerimi silip kapıyı açtım.
"Hoş geldin."
"Hoş bulduk, Miriam."
Adımı her söyleyişinde midemde dolaşan o tuhaf heyecanı tarif edemiyordum. Kalbim, en umutsuz günlerde bile onun sesini duyunca biraz daha hızlı atmayı başarıyordu.
"İyi ki geldin." dedim. "İçeri geç."
Ayakkabılarını kapının önünde çıkarıp kulübeye girdi. Elindekileri masanın üzerine bıraktıktan sonra etrafına göz gezdirdi. Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra burnuna gelen kokuyla hafifçe gülümsedi.
"Çok güzel kokuyor."
Ben de istemsizce gülümsedim.
"Daria Ana'nın yaptığı gibi olmadı elbet. Ama hatırladığım kadarıyla yapmaya çalıştım." Bir an duraksadım. "Bu ev onu unutmasın istedim."
Yusuf gözlerini şömineye, ardından bakır tencereye çevirdi.
"Bence..." dedi usulca. "Unutmayacak."
Masadaki iki ahşap kâseyi alıp çorbayı doldurdum. Bir parça ekmek de yanlarına koyduktan sonra alçak masanın iki yanına oturduk.
İlk kaşığı aldı. Sessizce tattı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
"İnsanın içini ısıtıyor."
"Demek ki Daria Ana'dan bir şeyler öğrenebilmişim."
İkimiz de hafifçe gülümsedik. Gülümsememiz uzun sürmedi. Yusuf elini masanın üzerindeki kâğıtlara uzattı.
"Bunları birlikte inceleyelim." Katlanmış ifadeleri, mahkeme kayıtlarını ve kendi aldığı notları önümde tek tek açtı. "Tekrar Ve tekrar. En küçük ayrıntıyı bile kaçırmadan."
Kâğıtlara baktım. Sonra başımı iki yana salladım.
"İncelesek ne yazar ki? Senin baban hükmünü verdi. Geri de dönmeyecek."
Yusuf hiç düşünmeden cevap verdi.
"Dönecek." Sesindeki kararlılık beni şaşırttı. "Dönmezse de döndürmeye çalışacağım. Gerekirse onunla yine tartışırım. Gerekirse bütün şehri dolaşırım. İnsan toplarım. Tanıkları yeniden bulurum. Elimizden mutlaka bir şey gelmeli, Miriam." Gözlerimin içine baktı. "Daria Ana'yı orada bırakamayız. Onu ölüme terk edemeyiz."
O an, bütün umutsuzluğuma rağmen onun gözlerindeki inadı görünce içimde küçücük bir umut yeniden kıpırdadı.
Onu onaylayarak “Tamam.” dedim kendimden emin bir şekilde.
Çorbalarımızı bitirdikten sonra kâseleri mutfak tezgâhının üzerine bıraktım. Ardından Daria Ana’nın deri kaplı defterini alıp yeniden Yusuf’un yanına oturdum.
Bu kez daha yakındım. Omuzlarımız birbirine değiyordu. Ne ben geri çekildim ne de o. Aramızdaki o küçücük temas, kulübenin sessizliği içinde olduğundan daha büyük görünüyordu.
Yusuf, mahkemeden aldığı evrakları masanın üzerine yaydı. Ben de Daria Ana’nın doğum kayıtlarını, bitki notlarını ve tedavi defterlerini yanlarına bıraktım. Kulübedeki sandıklardan çıkardığımız birkaç eski mektup ile sararmış kâğıt tomarlarını da önümüze dizdik.
İlk olarak doğum kayıtlarını inceledik. Yusuf parmağını satırlardan birinin üzerinde gezdirdi.
“Hiçbir şeyi atlamamış.”
“Unutmazdı.” dedim. “Ama yine de yazardı. İnsan hafızasına güvenmezdi.”
Defterin arka tarafındaki şifa kayıtlarına geçtik. Her hastanın adı, uygulanan tedavi ve iyileşmenin kaç gün sürdüğü tek tek kaydedilmişti.
Sonra bitki notlarını açtım.
Daria Ana yalnızca hangi otun neye iyi geldiğini değil, hangi mevsimde toplanacağını, ne kadar kurutulacağını ve fazla kullanıldığında nasıl zarar verebileceğini de yazmıştı.
“Kantaron güneş yükselmeden toplanır, Civanperçemi kanamayı azaltır fakat gebe kadına verilmez. Güzelavrat otu, bilmeyenin elinde şifa değil zehirdir.”
Yusuf son satırı iki kez okudu.
“Bunu da mı biliyordu?”
“En çok zehirli olanları öğretirdi.” dedim. “Yanlış bir elde ne yapabileceklerini bilmem gerektiğini söylerdi.”
Eski mektupların çoğu teşekkür için yazılmıştı. Birinde yıllar önce İstanbul’dan ayrılan bir aile, Daria Ana’nın doğurttuğu kızlarının büyüdüğünü haber veriyordu. Başka birinde, şifa verdiği yaşlı bir adam ona küçük bir bahçe bırakmak istediğini yazmıştı. Daria Ana mektubun kenarına yalnızca iki kelime eklemişti:
Kabul edilmedi.
Bir başka kâğıtta ise para veremeyen bir kadının borcu kayıtlıydı. Karşısında şu not vardı: Bir tas çorba getirdi. Borcu kalmadı.
Yusuf kâğıdı elinde tutarak uzun süre sustu. Sonra başını kaldırıp kulübeye baktı.
Raflara, kavanozlara, defterlere, yılların emeğinin biriktiği o küçücük odaya...
“Bu kadar düzenli çalışan birine cadı dediler.” dedi sonunda. Sesinde öfkeden çok hayret vardı. “Her şeyi yazmış. Her tedaviyi, her doğumu, aldığı her şeyi...” Başını iki yana salladı. “Bir dolandırıcı böyle kayıt tutmaz.”
“Cadı da tutmaz.” dedim.
Göz göze geldik.
“Yalnızca işini bilen biri tutar.”
Yusuf hafifçe gülümsedi.
“Öyleyse bunların hepsini kullanacağız.”
Elini defterin üzerine koydu. Benim elim de aynı anda kapağa uzandı. Parmaklarımız birbirine değdi. İkimiz de kısa bir an duraksadık. Sonra ben elimi usulca çektim.
"Önce şu kulübeyi toparlayalım." dedim etrafa göz gezdirerek. "Daria Ana ortalığın dağınık olmasını hiç sevmezdi."
Yusuf başını salladı.
"Emredersiniz."
İstemeden gülümsedim.
"Kulübenin yeni çırağına yakışır şekilde çalış bakalım."
"Çırak mı?"
"Henüz usta olduğuna karar vermedim."
İkimiz de kısa bir an güldük. Günler sonra kulübenin içinde ilk kez kahkaha değil ama küçük bir tebessüm dolaşmıştı. Ben raflardaki kurumuş ot demetlerini tek tek indirmeye başladım. Kekik, adaçayı, civanperçemi, papatya, kantaron... Bazılarının ipleri gevşemiş, bazıları ise birbirine karışmıştı. Yusuf da boş kavanozları alıp önümde dizdi.
"Hangisi hangisiydi?" diye sordu.
Elimdeki demeti kaldırdım.
"Bu adaçayı. Kokla."
Kavanozu burnuna yaklaştırdı.
"Toprak gibi."
"Biraz da güneş gibi." dedim gülümseyerek. "O yüzden Daria Ana her sonbahar yeniden toplardı."
Masanın üzerine kömür kalemini koydum. Küçük bez parçalarını şeritler hâlinde kestim. Her kavanozun boynuna yeniden bağladım. Sonra üzerlerine tek tek yazmaya başladım.
Kekik.
Papatya.
Kantaron.
Ihlamur.
Yusuf yazımı izliyordu.
"Ne oldu?" diye sordum.
"Yazın..." dedi. "Daria Ana'nınkine benziyor."
Elimdeki kalem bir an durdu. Başımı eğip gülümsedim.
"Çok çalıştım. O bana yalnızca otları öğretmedi. Yazısını da kopyalatırdı. Bir gün benim yazdığım reçeteleri de insanlar okuyacak dermiş gib.i” Sözümü tamamlayamadım.
Boğazım düğümlendi. Yusuf sessizce yanıma geldi. Rafın en üstündeki kavanozları yerleştirirken usulca,
"Bence..." dedi. "O, bunu zaten biliyordu."
Kulübenin içi yeniden kurumuş otların kokusuyla dolmuştu. İkimiz de çalışmaya devam ettik. Sanki Daria Ana birazdan kapıyı açıp içeri girecek, eksik bıraktığımız bir şeyi gösterip gülümseyecekti. O gelmedi. Kulübenin içi yavaş yavaş yeniden nefes almaya başlamıştı.
Kavanozlar yerlerine diziliyor, kurumuş otlar yeniden bağlanıyor, masanın üzerindeki toz tabakası silindikçe sanki Daria Ana'nın izleri daha da belirginleşiyordu.
"Şunları da en üste koyayım." dedim.
Duvarın kenarında duran kısa ahşap merdiveni rafa yasladım.
Yusuf'un sırtı bana dönüktü. Elindeki bezle tek tek kavanozların kapaklarını siliyor, temizlediklerini rafın üzerine yerleştiriyordu.
Ben ise merdivenin en üst basamağına çıkıp tavana yakın duran birkaç kavanozu indirmeye çalışıyordum.
"Şu soldakini uzatabilir misin?" diye seslendim.
"Hangisini?"
"Üzerinde yazı kalmamış olanı."
Yusuf eline alıp bana doğru uzattı. Teşekkür edip kavanozu yerine yerleştirdim. Tam son kavanoza uzanmıştım ki merdivenin ayağından ince bir gıcırtı yükseldi. Ne olduğunu anlayamadan ahşap basamak yana doğru kaydı.
"Dikkat!" diye bağırdı Yusuf.
Elimdeki kavanozu bırakmamak için refleksle rafa tutundum. Başaramadım. Dünya bir anlığına dönmüş gibi oldu. Yere düşeceğimi sandığım anda güçlü iki kol belime sarıldı. Yusuf beni yakalamıştı. Fakat kendi dengesini de kaybetmişti. Birlikte yere düştük. Merdiven yanımıza devrilirken birkaç kurumuş ot demeti etrafa saçıldı. Kulübenin içinde kısa bir sessizlik oldu. Gözlerimi açtığımda nefes nefeseydim. Yusuf da öyle… Yere oturur vaziyette kalmıştık. Bir eli hâlâ belimi tutuyordu. Diğer eli yere dayanmıştı. Yüzlerimiz birbirine hiç olmadığı kadar yakındı. Göz göze geldik. Ne o elini çekebildi ne de ben yerimden kıpırdayabildim. Kulübenin sessizliğinde duyabildiğim tek şey, ikimizin de birbirine karışan hızlı nefesleriydi.
Sonunda Yusuf hafifçe gülümsedi.
"Sanırım..." dedi. "Merdiveni tamir etmemiz gerekiyor."
İstemeden güldüm.
"Önce beni bırakman gerekiyor."
Yusuf bir an duraksadı. Sanki elinin hâlâ belimde olduğunu yeni fark etmişti. Telaşla geri çekildi.
"Affedersin..."
Ayağa kalkmak için bana elini uzattı. Ben de hiç düşünmeden elini tuttum.
Yere saçılan otları yeniden topladıktan sonra masanın başına döndük. Mahkeme kayıtlarını bir kez daha önümüze serdik. Ben Daria Ana'nın defterini açıyor, Yusuf ise kendi tuttuğu notlarla mahkeme zabıtlarını karşılaştırıyordu.
Kulübenin içinde yalnızca sayfaların hışırtısı duyuluyordu. Uzun süre ikimiz de tek kelime etmedik. Bir ara Yusuf derin bir nefes alıp kalemini masaya bıraktı.
"Olmuyor..."
Başımı kaldırdım.
"Ne?"
Elindeki dilekçeyi önümde açtı.
"İlk dilekçeyi reddettiler." Yanına ikinci kâğıdı koydu. "Şahitlerin yeniden dinlenmesini talep ettim. Reddedildi." Bir başkasını gösterdi. "Daria Ana'nın kayıtlarının delil olarak incelenmesini istedim. Buna da gerek görmediler." Son kâğıdı eline aldı. "Normalde hüküm verilmeden önce yeni delil sunulursa mahkeme yeniden toplanabilir."
Sustu. Sonra acı bir gülümsemeyle devam etti.
"Ama babam dosyayı kapatmış. Dilekçenin üzerine kendi eliyle..." Parmağıyla satırı gösterdi. 'Hüküm verilmiştir. Yeniden müzakereye mahal yoktur.'"
Boğazım düğümlendi.
"O zaman..."
Sözümü tamamlayamadım.
Yusuf başını öne eğdi.
"Hukuken..." dedi güçlükle. "Yapabileceğimiz hiçbir şey kalmadı."
Kulübenin içi bir anda daha da sessizleşti. Yusuf ellerini yüzüne kapattı.
Onu içinde de tek bir umut kırıntısı bile kalmamıştı..
"Ben..." dedi kısık bir sesle. "Hayatım boyunca babamın verdiği her hükmün bir dayanağı olduğuna inandım. Eksik olabilir. Hatalı olabilir. Ama mutlaka düzeltilirdi." Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. "İlk kez… Adaletin kapısına kadar gelip içeri giremediğimi hissediyorum."
Ne diyeceğimi bilemedim. Elimi usulca onun elinin üzerine koydum. Parmakları buz gibiydi.
"Bana bir şey söyle." dedi. "Ne olursa olsun."
Derin bir nefes aldım.
"Sana..." dedim. "Pes et demeyeceğim."
Çünkü bunu söyleseydim hepimiz pes etmiş olurduk.
Masanın üzerindeki kâğıtları usulca kapattım. Artık satırlara bakacak hâlimiz kalmamıştı. Sessizce ayağa kalktım.
Avluya açılan kapıyı araladım. Dışarıdaki küçük bahçeye çıktım. Toprak birkaç gündür su görmemişti. Daria Ana'nın özenle yetiştirdiği otlar başlarını güneşe çevirmiş bekliyordu. Testiyi kuyudan doldurup ilk sıradaki adaçayının dibine eğildim. Toprak suyu sessizce içine çekti.
Arkamdan Yusuf'un ayak seslerini duydum. Kapının eşiğinde durmuş beni izliyordu. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra usulca sordu.
"Bunlara neden hâlâ bakıyorsun?"
Başımı kaldırıp ona baktım. Sonra yeniden elimdeki testiye döndüm.
"Papatyalar susuz kalırsa solar." Biraz ilerleyip kantaronların dibine su döktüm. "Kekik çok dayanıklıdır ama o bile bakımsız bırakılırsa kurur."
Yusuf yanıma geldi.
"Bunu sormadım."
Testiyi yere bıraktım. Uzun süre bahçeye baktım.
"Çünkü..." dedim usulca. "Biz pes etmediğimiz sürece Daria Ana'nın döneceğine inanıyorum."
Yusuf'un bakışlarını üzerimde hissettim.
"Sence gerçekten dönecek mi?"
Bu soruya cevap vermek kolay değildi.
"Her sabah bu otlar su bekliyor." dedim. "Onlar beklemekten vazgeçmiyor. Ben de vazgeçmeyeceğim."
Bir yaprağın ucunu parmaklarımla düzelttim.
"Daria Ana buraya döndüğünde… Eğer bir gün dönerse… Bahçesini kurumuş bulmasını istemiyorum."
Yusuf sessizce yanıma çömeldi. Eline küçük küreği alıp toprağı havalandırmaya başladı.
"Bana hangilerinin yabani ot olduğunu öğret."
Şaşkınlıkla ona baktım.
"Gidiyor muyum sandın?" diye gülümsedi. "Bu bahçe senin tek başına omuzlayacağın kadar küçük değil."
Gülümseyerek bahçeyi sulamaya devam ettim.
Havada tek bir yağmur bulutu bile yoktu. Gökyüzü sabah olduğundan beri masmaviydi. Tam bahçedeki son saksıyı da yerine koyarken önce birkaç iri damla avuçlarımın üzerine düştü.
Başımı kaldırdım.
"Nereden çıktı bu?" dememe kalmadan gök yarılmışçasına sağanak boşaldı.
"İçeri!" diye seslendi Yusuf.
İki adımlık yolu koşarak geçmeye çalışsak da kulübeye vardığımızda ikimiz de sırılsıklam olmuştuk. Kapıyı kapatır kapatmaz yağmurun sesi bütün kulübeyi doldurdu. Çatının eski kiremitlerine vuran damlalar, yıllardır bildiğim tanıdık bir ezgi gibiydi. Saçlarımdan damlayan sular yere küçük gölcükler oluşturuyordu.
Yusuf cübbesini çıkarıp kapının yanındaki askıya astı. Üzerindeki gömlek tamamen ıslanmıştı. Ben de başımdaki örtüyü çözüp sıktım. Su ince bir çizgi hâlinde aktı.
Bir anda tavanın bir köşesinden damlalar düşmeye başladı.
"Daria Ana yine tamir etmeyi ertelemiş." dedim.
Yusuf gülümsedi.
"Sen de onun huyunu almışsın."
"Nereden çıkardın?"
"Sen de 'yarın yaparım' dersin gibi geliyor."
İstemeden güldüm.
"Belki."
Hemen mutfaktan eski bir bakır leğen getirip damlayan yerin altına koydum. Su, leğenin içine düzenli aralıklarla düşmeye başladı.
Kulübenin içinde şömine çıtırdıyor, dışarıda yağmur yağıyor, içeride ise yalnızca ikimiz vardık.
Yusuf ateşe birkaç odun daha attı. Alevler yeniden yükseldi.Ellerimizi ısıtırken bahçeye baktım. Az önce büyük bir özenle suladığım otlar şimdi gökten yağan yağmurun altında eğilip doğruluyordu. İç çekip başımı iki yana salladım.
"Boş yere sulamışım."
Yusuf pencereye yaklaşıp bahçeye baktı.
"Öyle deme."
"Neden?"
"Sen vazifeni yaptın." dedi gülümseyerek.
İstemeden güldüm.
"Sen de her şeye bir mana buluyorsun."
"Bulmaya çalışıyorum. Çünkü bulamazsam..." Sözünü yarıda kesip omuz silkti. Ben de pencerenin önüne geçtim. Yağmur damlaları camı dövüyordu.
"Yine de biraz haksızlık oldu." dedim. "Onca emek..."
Yusuf başını hafifçe eğdi.
"Şifa verirken de böyle değil mi?"
Ona döndüm.
"Nasıl yani?"
"Sen toprağa suyunu veriyorsun. Gerisini yağmur tamamlıyor."
Kulübenin içinde kısa bir sessizlik oldu. Sonra ikimiz de aynı anda bahçeye baktık. Az önce suladığım toprak, şimdi gökyüzünün eliyle yeniden can buluyordu.
Yağmur bütün şiddetiyle yağmaya devam ediyordu. Çatının üzerine düşen damlalar kulübenin içini aynı ritimle dolduruyordu. Ben pencerenin önündeki sedire oturdum. Yusuf da yanıma geldi. Bir süre yalnızca yağmuru seyrettik. Sonra hiç beklelemediğim bir anda gülümsedi.
"Çocukken yağmuru çok severdim."
Başımı ona çevirdim.
"Neden?"
"Dışarı çıkamazdık."
Şaşkınlıkla güldüm.
"İnsanlar tam tersini söyler."
"Biliyorum."
Sırtını duvara yasladı.
"Ama babamın en müsait olduğu günler yağmurlu günlerdi." Sesi yumuşadı. "Mahkemeler erken biterdi. Çarşı tenhalaşırdı. Babam da eve erken gelirdi." Gözleri yağmura dalmıştı. "Annem sıcak çörek yapardı. Ben de kapının önünde babamı beklerdim."
Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"Kapıyı açar açmaz beni omzuna alırdı. 'Bugün divanı sen mi yönettin Çelebi?' diye sorardı."
İstemeden ben de gülümsedim.
"O zamanlar..." dedi. "Babam bana dünyanın en adil insanı gibi gelirdi."
Son cümleyi söylerken sesi kırılmıştı. Yağmurun sesine karışan uzun bir sessizlik oldu.
"Şimdi..." diye fısıldadım. "Şimdi onu tanıyamıyorum."
Başını öne eğdi.
İçimden derin bir nefes geçti. Yağmur damlalarını izlemeye devam ettim.
"Ben..." dedim usulca. "Yağmurdan uzun yıllar nefret ettim."
Yusuf bana döndü.
"Neden?"
Çenem titredi.
"Babamı..." Söylemek hâlâ zordu. "Babamı fırtınalı bir günde kaybettim."
Kulübenin içi bir anda daha da sessizleşti.
"Balığa çıkmıştı. O sabah annem gitmemesini söyledi. Hava iyi görünmüyordu. Ama 'Akşama dönerim.' dedi."
Pencerenin ardından dışarı baktım.
"Sadece kayığı döndü."
Yutkundum.
"Babam dönmedi. Çocukluğumun en uzun gecesi o geceydi. Camın önünde saatlerce bekledim. Her ayak sesinde babamın geldiğini sandım. Gelmedi."
Yusuf usulca elini elimin üzerine koydu. Hiçbir şey söylemedi. Teselli edecek sözler aramadı. Başımı yavaşça omzuna yasladım. İkimiz de yağmuru izlemeye devam ettik.
"O iskelede onu gördüğüm günü dün gibi hatırlıyorum." dedim.
"Uyuyor sandım. Yanına gittim. 'Papa...' dedim. Uyanmadı. Sarstım. Yine uyanmadı." Boğazım düğümlendi. "Nefesi kesilmişti." Gözlerimi kapattım. "Çok ağladım."
Dudaklarıma buruk bir tebessüm yerleşti.
"Biliyor musun… Babam çok iyi yüzerdi. O yüzden uzun süre öldüğüne inanamadım. Denizin onu bana geri getireceğini sandım."
Yusuf'un parmakları usulca yanağıma dokundu. Gözümden süzülen yaşı başparmağıyla sildi.
"Yasımı bile tutamadım. Babamın alacaklıları kapımıza geldi. 'Babanın borcu var.' dediler. 'Artık çalışacaksın.' Evimizi de aldılar. Babamı toprağa verdikten sonra çocukluğumu da elimden aldılar." Derin bir nefes aldım. "Eğer Dimitri beni o gün yanına almasaydı..." Sözler boğazımda düğümlendi. "Bugün burada olmazdım." Başımı hafifçe iki yana salladım. "Belki de yaşamak için hiçbir sebep bulamazdım."
Yağmur yavaş yavaş dinerken kulübenin içindeki sessizlik yeniden üzerimize çöktü. Şöminedeki odunlardan biri çıtırdayarak ikiye ayrıldı. Alevler bir an yükselip yeniden sakinleşti. Uzun süre ateşi izledim. Sonra aklımdaki soruyu daha fazla tutamadım.
"Yusuf..."
"Hı?"
Başımı ona çevirdim.
"Sen gerçekten..." Sözlerimi dikkatle seçmeye çalıştım. "Allah'ın bütün bunlara izin verdiğine inanıyor musun?"
Yüzüme baktı. Sorumu yadırgamadı. Hatta sanki bir gün mutlaka soracağımı biliyormuş gibi sakindi. Kısa bir sessizlik oldu.
"İnanıyorum." dedi. "Fakat..." Derin bir nefes aldı. "İzin vermekle istemek aynı şey değildir."
Kaşlarımı çattım.
"Nasıl?"
"Eğer Allah insanların her kötülüğünü engelleseydi İyilik yapmanın da bir manası kalmazdı." Ateşe baktı. "İnsan, doğruyu seçebildiği için değerlidir. Yanlışı da seçebildiği için sorumludur."
Sözlerini dikkatle dinliyordum.
"Babam..." dedi. "Bugün bana göre yanlış bir hüküm verdi. Bu Allah'ın hükmü değildir. Babamın hükmüdür. İkisini birbirine karıştırırsam Kendi inancıma da haksızlık etmiş olurum."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
"Babana rağmen bunu söyleyebiliyorsun."
"Bu da bir imtihan." dedi usulca. "İnsanın sevdiği insanların da yanlış yapabileceğini kabul etmesi de bizim imtihanımız oldu."
Yağmurun sesi artık hafiflemişti.
"Daria Ana masum. Bunu biliyorum. Eğer iki gün sonra idam edilirse..." Sesi ilk kez titredi. "Bu, Allah'ın adaletsiz olduğu anlamına gelmez. İnsanların adaletinin eksik kaldığı anlamına gelir."
İçimde bir şey usulca yer değiştirdi. Çocukluğumdan beri bana Müslümanların dünyasını hep uzaktan göstermişlerdi. Farklı, yabancı, korkulacak kadar uzak ama şimdi karşımda oturan adam inancını korkutarak değil yaşayarak anlatıyordu.
"O zaman..." dedim usulca. "İnsan Allah'a nasıl güvenmeye devam ediyor?"
Yusuf gülümsedi. Yorgun ama huzurlu bir gülümsemeydi.
"Her sabah güneş yeniden doğuyor ya..."
Başımı salladım.
"İşte ben de her gün yeniden inanmaya öyle başlıyorum."
Şöminedeki alevlere baktım. İçimde adını koyamadığım küçük bir merak filizleniyordu. Kulübenin içinde yeniden sessizlik hâkim oldu.
Şöminenin üzerindeki bakır tencereyi fark ettim.
"Çorba..." dedim usulca.
"Soğumuştur."
Ayağa kalkıp tencereyi yeniden ateşin üzerine oturttum. Tahta kaşıkla yavaş yavaş karıştırırken içeriyi yeniden mercimek, soğan ve kekik kokusu doldurdu. Daria Ana'nın kulübesi, uzun zaman sonra ilk kez yaşayan bir ev gibi hissediliyordu. Yusuf da sessizce ayağa kalktı. Ben kâseleri hazırlarken o ekmeği dilimledi. Hiçbirimiz birbirimize ne yapacağımızı söylemiyorduk. Sanki yıllardır aynı mutfağı paylaşıyormuşuz gibi herkes kendi işini biliyordu. Çorbayı yeniden kâselere doldurdum.
Bu kez masaya değil şöminenin önündeki minderlere oturduk.
Alevlerin sıcaklığı yüzümüze vuruyordu. Bir süre yalnızca kaşık sesleri duyuldu. Arada sırada dışarıdan damlayan yağmurun sesi geliyordu.
"Sabahkinden daha güzel olmuş." dedi Yusuf.
Gülümsedim.
"İkinci kez ısınan çorba daha lezzetli olur derdi Daria Ana."
"Neden?"
"Çünkü..." dedim. "Ocağın ateşi kadar beklemek de pişirirmiş."
Yusuf hafifçe gülümsedi.
"Bence yalnız çorbayı değil."
Ne demek istediğini sorduracak kadar sustu.
Sonra yalnızca kâsesine baktı.
Ben de sustum. Ne demek istediğini az çok anlamıştım ama sorum ses olarak çıkmadı.
Taslarımızı yıkadıktan sonra akşam güneşi bulutların arasından kendini göstermeye çalışıyordu. Yağmur ise hâlâ ince ince yağıyordu. Kulübenin önündeki uzun ahşap sıraya yan yana oturduk. Çatının uzanan sundurması üzerimize düşen damlaların çoğunu engelliyor, yine de rüzgâr ara sıra ince yağmuru yüzümüze taşıyordu.
Karşımızdaki bahçe, birkaç saat önce suladığım otlarla birlikte yeniden canlanmış gibiydi. İkimiz de uzun süre konuşmadık. Sessizlik artık rahatsız etmiyordu.
Yusuf ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, karşıdaki ağaçlara bakıyordu. Sonra usulca iç çekti.
"Sana bir şey söyleyeceğim."
Başımı ona çevirdim.
"Söyle."
"Belki bunu söylemek için doğru zaman değil. Hatta belki en yanlış zaman."
Dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"Öyleyse neden söyleyeceksin?"
“Çünkü artık içimde tutamıyorum."
Sesinde alışık olmadığım bir kırılganlık vardı. Yusuf'u ilk kez bu kadar çekingen görüyordum. Bakışlarını benden kaçırdı.
"Ben..." diye başladı. "İlk gün sana âşık oldum."
Ne diyeceğimi bilemedim. Kalbim öyle sert çarpmaya başladı ki onun da duyacağından korktum.
"İlk gün mü?"
Başını yavaşça salladı.
"Evet. O gece, Dimitri'nin meyhanesinde."
İstemeden gülümsedim.
"Şarkı söylediğim gece?"
"Hayır."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
"Şarkına değil." Kısa bir sessizlik oldu. "Yüzüne de değil."
Bu kez gerçekten şaşırmıştım.
"Peki..."
"Neye?"
Yusuf gözlerini ilk kez gözlerime çevirdi.
"Cesaretine."
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
"Cesaretime mi?"
"Sen o gece herkes eğlenirken, yaşlı bir adamın öksürüğünü fark ettin. Kimse dönüp bakmadı. Sen şarkını bitirdikten sonra yanına gittin. Su verdin. İyi olup olmadığını sordun."
"O an..." dedi. "İnsanların seni neden bu kadar sevdiğini anladım."
Boğazım düğümlendi.
"Sonra annen için çırpınışını gördüm. Niko'ya nasıl ablalık yaptığını. Daria Ana'nın peşinden kilometrelerce yürüdüğünü. Mahkemede herkes susarken ayağa kalkıp konuştuğunu." Her cümlesiyle gözlerim biraz daha doluyordu. "İnsanlar seni güzel olduğun için sevebilir. Sesin güzel olduğu için de. Ama ben..." Sözünü tamamlamadan önce derin bir nefes aldı. "Ben seni bunların hiçbiri için sevmedim." Elimi usulca tuttu. "Ben..." dedi. "Seni sen olduğun için sevdim."
Yağmur damlaları sundurmanın kenarından toprağa düşüyordu. Kalbim sanki göğsümden çıkacak gibiydi.
"Sana..." dedi son kez. "Âşığım, Miriam."
Dudaklarımı araladım. Bir şey söylemek istedim. Söyleyemedim. Hayatım boyunca bana ilk kez biri böyle bakıyordu. İlk kez biri benden hiçbir şey istemeden, hiçbir karşılık beklemeden yalnızca beni sevdiğini söylüyordu.
Başımı eğdim. Elini biraz daha sıkıca tuttum.
"Biliyor musun..." dedim kısık bir sesle.
"Ben de en çok bundan korkuyordum."
"Neden?"
"Çünkü..." Gözlerimi yeniden ona çevirdim. "Tam seni sevmeye başladığım gün dünyamız yıkıldı."
Yağmur yeniden hızlandı. Sundurmanın ucundan süzülen damlalar toprağa birbiri ardına düşüyordu. Yusuf hiçbir şey söylemedi. Yalnızca bana baktı. Öyle uzun baktı ki gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım.
"Benden vazgeç." Sözler ağzımdan neredeyse fısıltı hâlinde döküldü.
"Babam, Daria Ana, annem, Niko, sen.. Ben daha kimi kaybedeceğimi bilmiyorum."
Yutkundum.
"Bu yüzden… Benden vazgeç."
Yusuf başını yavaşça iki yana salladı. Sonra hiç acele etmeden iki elini yüzüme götürdü. Avuçlarının sıcaklığı, yağmurun bıraktığı serinliği bir anda unutturdu. Başparmakları yanaklarımın üzerinde usulca dolaştı. Gözlerimi kapatmadım. Onun gözlerinin içine bakmaya devam ettim. Aramızdaki mesafe yavaş yavaş kısaldı. Nefesini hissedebiliyordum. Ben de istemsizce ona doğru eğildim. Dudaklarımızın arasında yalnızca birkaç parmaklık mesafe kalmıştı. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki göğsümden çıkacak sandım.
Tam o anda Yusuf durdu. Bir an gözlerimi kapattım. Öpeceğini sandım. Öpmedi. Bunun yerine alnını usulca alnıma yasladı. Gözlerini kapattı. İkimizin nefesi birbirine karışıyordu.
Yağmurun sesi, şömineden yükselen odun kokusu ve kalplerimizin aynı ritimde atışı… Sanki zaman durmuştu.
"Benden vazgeç." diye fısıldadım bir kez daha.
Bu kez sesim daha çok yalvarış gibiydi. Yusuf, alnını alnımdan ayırmadan cevap verdi.
"Geçemem." Sesinde en küçük bir tereddüt bile yoktu.
"İstesem de geçemiyorum."
Alnımız bir süre daha birbirinden ayrılmadı. Yağmurun sesi ikimizin yerine konuşuyordu sanki. Kalbimin bu kadar hızlı atmasına daha fazla dayanamadığımdan sonunda yavaşça geri çekildim.
Ayağa kalkıp bahçeye baktım. Yağmur biraz hafiflemişti ama dinmeye niyeti yoktu. Patikaya gözüm ilişti. Sabah yürüdüğümüz yol şimdi koyu kahverengi bir çamur denizine dönmüştü. Ormanın içinden geçen dar patika seçilemeyecek kadar suyla dolmuştu.
"Bu havada dönmemiz mümkün görünmüyor." dedim.
Yusuf da ayağa kalkıp aynı yöne baktı.
"Gece olmadan inmeye çalışsak bile kayarız."
Başımı salladım.
"Sabahı beklemek daha doğru." Bir an duraksadı. "Eğer senin için mahzuru yoksa..."
"Burası zaten Daria Ana'nın evi." dedim usulca. "Misafiri de eksik olmazdı."
Yüzünde küçük bir tebessüm belirdi. Kulübenin içine girip şöminedeki ateşi yeniden harladım. Bakır çaydanlığı suyla doldurup ocağın üzerine oturttum. Raflardan kurutulmuş ıhlamur, biraz melisa ve birkaç yaprak adaçayı aldım. Daria Ana uzun günlerin sonunda bu karışımı hazırlardı.
"İnsan önce kendi içini sakinleştirmeli." derdi.
Su kaynamaya başlayınca otları içine bıraktım. Kulübenin içini kısa süre içinde sıcak bitki kokuları sardı. İki toprak fincana çayı doldurup yeniden sundurmanın altına çıktım. Birini Yusuf'a uzattım.
"İç."
"Nedir bu?"
"Ihlamur. Melisa. Biraz da adaçayı. Geceleri insanın içini yumuşatır."
Fincanı iki eliyle kavradı. Yükselen buhar yüzüne vuruyordu. İkimiz de yeniden yan yana oturduk. Karşımızda yağmur, bahçedeki otların üzerine usulca düşmeye devam ediyordu.
Yağmurun dinmeye niyeti olmadığı için içeri girdik. Yavaş yavaş güneş de batmıştı.
"Sen odaya geç." dedi Yusuf.
"Ben burada kalırım."
Başımı iki yana salladım.
"Hayır. Misafirsin. Daria Ana beni görse seni şöminenin başında yatırırdı. Ben de burada uyurum."
Şöminenin önündeki sedir zaten iki kişinin uzanabileceği kadar genişti. Aramıza katlanmış battaniyeler koyduk. Birbirimize sırtımız dönüktü.
Yalnızca yağmur konuşuyordu. Gözlerimi kapattığımda aklımda yine aynı yüz vardı.
Daria Ana. Babam.
"Ben sana ilk gün âşık oldum." sözleri…
Ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyorum.
Sabah yüzüme vuran sıcaklığı hissederek gözlerimi araladım. Şöminedeki ateş çoktan sönmüş, yerini kızıl küllere bırakmıştı. Kulübenin içi hâlâ loştu. Kımıldamak istedim. Ama hareket edemedim.
Başım yumuşak bir yere yaslanmıştı. Yavaşça gözlerimi kaldırdım. Yusuf. Gece farkında olmadan birbirimize doğru dönmüştük. Başım onun omzundaydı. Bir kolu da uyku sırasında istemsizce belimin üzerinden geçmişti. Parmakları battaniyenin üzerinde gevşekçe duruyordu. Nefes alışını hissedebiliyordum. O da hâlâ uyuyordu. İçimde garip bir huzur dolaştı.
Bu yakınlıkta hiçbir acele ve mahcubiyet yoktu. Güvenden başka bir şey değildi. Sanki yıllardır aynı çatı altında uyuyormuşuz gibi doğal...
Bir an onu izledim. Sonra usulca kolunu incitmeden battaniyeyi düzelttim. Tam geri çekilecektim ki Yusuf da gözlerini araladı. Önce etrafına baktı. Sonra bana.
En sonunda da belimde duran koluna… Telaşla geri çekildi.
"Affet..." dedi mahcup bir sesle.
"Uyurken..." Cümlesini tamamlayamadı. Ben istemsizce gülümsedim.
"Demek ki..." dedim. "İkimiz de birbirimize güvenmişiz."
Yusuf birkaç saniye bana baktı. Sonra o da gülümsedi. Kulübenin dışında yağmur durmuştu. Ama içimde yeni başlayan başka bir şey vardı.
İnsan doğduğu dinle mi yaşardı yoksa inandığı hakikatle mi? Yusuf'un dün anlattıkları kulaklarımda yeniden yankılandı.
Yusuf’un beni götürdüğü tekkeye gitmeyi, yine o dervişle konuşmayı düşündüm.
