3. bölüm · Hilalin Gölgesinde

Bölüm 2

Mahur Erdem

Bazı yüzleri bir kere görürsün sonra unutur gidersin. Bazıları ise hiçbir şey yapmadan zihnine yerleşir.
O adam da ertesi sabah gözlerimi açar açmaz aklıma gelen ilk şey oldu. İşin tuhafı, yüzünü bile doğru düzgün görmemiştim. Başını neredeyse bütün gece önünden kaldırmamıştı. Buna rağmen zihnim, göremediğim ayrıntıları kendi kendine tamamlıyordu. Nasıl bakardı? Gözleri hangi renkti? Şarkıyı dinlerken gerçekten ne hissediyordu?
Kendimi, başını kaldırıp bana baktığını hayal ederken buldum. İşte o an irkilip doğruldum. “Ne yapıyorsun sen, Miriam?” diye fısıldadım kendi kendime.
Çünkü meyhaneye her gece onlarca yeni insan gelirdi. Kimi daha kapıdan girer girmez sarhoş olurdu. Kimi sebepsiz yere kavga çıkarırdı. Kimi de cebindeki son akçeyi masaya bırakıp bir daha hiç görünmezdi. Ertesi sabah hiçbirini hatırlamazdım. Hatırlamak istemezdim. Çünkü onların hikâyeleri gelip geçiciydi. Benimki ise o meyhanenin duvarları arasında yaşamaya devam ediyordu.
Ama unutamamıştım. Belki de dikkatimi çeken, başını bir kez olsun kaldırıp bana bakmamasıydı ya da bana baktığı hâlde, bunu fark edememiş olma ihtimaliydi.
Kalın yün hırkamı omuzlarıma geçirdim, başörtümü de soğuk içeri sızmasın diye biraz daha sıkı örterek mutfağa girdim.
Ekmekleri ısıtmaya karar verdim. Ocaktaki sönmeye yüz tutmuş közleri demir maşa ile birbirine yaklaştırdım. Kuru zeytin dalları çıtırdayarak yeniden tutuşurken mutfağa hafif bir dumanla yanık odun kokusu yayıldı. Bayat ekmekleri bakır tavaya tek tek dizdim. Isındıkça sert kabukları yumuşuyor, mutfağı sanki yeni pişmiş ekmek kokusuyla kandırıyordu.
“O kadar dalmışsın ki ekmeği yakacaksın.”
Annemin sesiyle irkildim. Değneğinin tahta zeminde çıkardığı sesi bile duymamıştım. Telaşla tavaya uzandım. Ekmeklerden birinin altı çoktan kararmıştı. Annem hafifçe gülümsedi.
“Neyi düşünüyorsun?”
Bir an duraksadım.
Onun adını bile bilmiyordum. Ama düşüncelerimin arasında dolaştığını inkâr da edemiyordum.
“Hiç.”
Yine yalan söyledim. Galiba her güne anneme yalan söyleyerek başlıyordum. Gerçi o da benden farklı değildi. Biz birbirimize gerçeği söylemek yerine, birbirimizi koruyacak yalanları seçiyorduk.
Ben her sabah “Tokum.”, “Yedim.”, “Merak etme.” derdim.
O ise aynı sakinlikle “İyiyim.”, “Ağrım yok.”, “Bugün kendimi daha güçlü hissediyorum.”
diye karşılık verirdi. İkimiz de bunların doğru olmadığını bilirdik.

Öğleye doğru evden çıktım. Meyhaneye gitmeden önce uğramam gereken bir yer vardı. Mahallenin yaşlı fırıncısı birkaç gün önce annemi görünce başını iki yana sallamıştı.
“Annenin öksürüğü iyice artmış.” Tezgâhın üzerine dizdiği sıcak ekmekleri küreğiyle çevirirken bana dönüp eklemişti: “İki büklüm olmuş kadın. Dizleri de artık onu taşımıyor.” Bir an sustu. Sonra sesini biraz alçalttı. “Şu ormandaki yaşlı kadına uğrasana.”
“Kim?”
“Daria Ana.”
Bu ismi ilk kez duymuyordum. Galata’da onu tanımayan yoktu. Kimine göre şifacıydı. Kimine göre cadı. Çocuklar adını duyunca annelerinin eteklerinin arkasına saklanır, uslu durmazlarsa Daria Ana’nın gelip onları alacağını söylerlerdi. Kadınlar ise hava karardıktan sonra başlarını sıkıca örter, kimseye görünmeden ormanın kıyısındaki kulübesine giderdi. Ertesi sabah mahalleye döndüklerinde kiminin ateşi düşmüş olurdu, kiminin bebeği sağ salim dünyaya gelmiş, kimi de yıllardır dinmeyen sancılarından kurtulmuş olurdu.
Kimse onun gerçekten ne yaptığını bilmezdi. Bazıları avuçlarının şifa dağıttığını söylerdi. Bazılarıysa geceleri şeytanla konuştuğuna yemin ederdi.
Kulübesinin önündeki yaşlı ağaca kargaların değil, ruhların konduğunu anlatanlar bile vardı.Ben hangisine inanacağımı bilmiyordum.
Fırıncının tarif ettiği patikayı takip ederek mahalleden uzaklaştım. Evler geride kaldı. Taş döşeli sokaklar yavaş yavaş toprağa dönüştü. Ayaklarımın altında ezilen kuru yaprakların sesi, etrafı saran sessizliği daha da belirgin hâle getiriyordu. Bir süre sonra ağaçların arasından ince gri bir duman yükseldiğini gördüm. Anlatılanların hepsi doğruysa Daria Ana burada yaşıyordu.
Fark etmeden adımlarım yavaşladı. Kulübenin önünde kurumuş adaçayı demetleri rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Pencerenin önünde asılı duran kurumuş otlar birbirine çarpıyor, kulağıma fısıltıya benzeyen sesler taşıyordu. Tam o sırada içeriden belli belirsiz bir kadın sesi işittim.
Ne dediğini seçemiyordum. Belki dua ediyordu, belki kendi kendine konuşuyordu ya da anlatılanlar doğruysa? Ya gerçekten görünmeyen biriyle konuşuyorsa?
Boğazım düğümlendi. Kurumuş bir dal ayağımın altında çat diye kırıldı. Sanki kulübenin içindeki ses bir anda kesildi. Avuçlarımın terlediğini hissettim.
Bir adım daha attım. Derin bir nefes aldım. Elimi kapıyı çalmak için kaldırdım. Parmaklarım tahtaya değmesine yalnızca birkaç santim kalmıştı. Ama yapamadım. Henüz yapmayacaktım. Elimi yavaşça indirdim. Bir adım geri attım.
Arkamı dönüp geldiğim patikaya doğru yürümeye başladım. Belki annemin öksürüğü birkaç güne geçerdi ve dizlerinde ağrı dinerdi. Belki Daria Ana’nın kapısını çalmama hiç gerek kalmazdı.
Meyhaneye vardığımda Dimitri çoktan şarap fıçılarını yerlerine yerleştirmeye başlamıştı.
Beni görür görmez kaşlarını çattı.
“Bugün de geç kaldın.”
“Güneş daha yeni tepeye çıktı.”
“Demek güneşi de sen yönetiyorsun.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Dimitri homurdanmayı severdi. Öyle ki bir gün söylenmeden işini yaptığını görsek, hasta olduğundan şüphelenirdik. Hatta Helena’yla bazen kendi aramızda, “Dimitri bugün bağırmadıysa başımıza kesin bir iş gelecek.” diye şakalaşırdık. Homurdanması, bu meyhanenin değişmeyen seslerinden biriydi.
Helena tezgâhın arkasında bakır kadehleri parlatıyordu. Yanına geçip başörtümü katlayarak tezgâhın altındaki rafa bıraktım. Elime bir bez alıp ona yardım etmeye başladım. Tam o sırada dirseğiyle usulca koluma dokundu.
“Dün gece seni izleyen adamı gördün mü?”
Kalbim, beklemediğim bu soruyla hızlandı. Beni gerçekten izlemiş miydi?
“Hangi adam?”
Helena gözlerini devirip hafifçe gülümsedi.
“Sana bakmayan.”
İstemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
“Benim ona baktığımı nereden çıkardın?”
“Çünkü sen de ona bakmıyordun.” Kaşlarımı çattım.
“İki insan birbirine bakmıyorken bunu nasıl anlayabildin?”
Helena elindeki bezi omzuna attı.
“Çünkü ben size bakıyordum.”
Cevap vermedim.
İkimiz de birkaç saniye sessiz kaldık. Sonra Helena öyle içten bir kahkaha attı ki sesi meyhanenin boş duvarlarında yankılandı. Dimitri başını kaldırıp ters ters baktı.
“Ne var yine?”
Helena hiç istifini bozmadı.
“Hiç.”
Dimitri homurdanarak yeniden işine döndü. Helena bana doğru biraz eğildi.
“Merak etme.” dedi alçak bir sesle.
“Bu meyhanede kim kime bakıyor, kimin kalbi ilk kez çarpıyor, kim kimi unutmaya çalışıyor en iyi ben bilirim.”
Kulaklarımın ısındığını hissettim.
“Boş konuşuyorsun.”
“Öyle mi?”
Gülümsemesi biraz daha genişledi.
“O zaman bu akşam kapı her açıldığında neden dönüp bakacağını birlikte görürüz.”
Elimdeki kadehi silmeye devam ettim. Cevap vermedim çünkü en çok korktuğum şey Helena’nın haklı çıkmasıydı.
Akşam hazırlıkları bütün hızıyla devam ederken elbisemi giymek için meyhanenin arka tarafındaki küçük odaya geçtim.
Duvarın dibindeki ceviz sandığın kapağını kaldırıp şarap rengindeki entariyi dikkatlice çıkardım. Parmaklarım kadife kumaşın üzerinde gezinirken kapı iki kez usulca tıklandı.
“Miriam.” Dimitri’nin sesiydi.
“Efendim?”
“Dün gelen o devlet görevlileri bu akşam da gelecekmiş.” Elimde tuttuğum entariye baktım. Bir anlığına kumaşı katlamayı bile unuttum.
“Nereden biliyorsun?” Dimitri omzunu silkti.
“Bu mahallede haberler martılardan hızlı uçar.” İstemsizce gülümsedim.
Haklıydı. Galata’nın sokaklarında sır diye bir şey uzun süre yaşayamazdı. Sabah fırında konuşulan bir söz, akşam limandaki denizcilerin diline düşerdi. Bir tüccarın ettiği kavga, güneş batmadan karşı mahallede anlatılmaya başlanırdı. Bir yabancının kiminle oturup kadeh kaldırdığı bile ertesi gün bütün çarşının bildiği bir mesele olurdu.
Dimitri kapının eşiğine yaslandı.
“Bu gece kusursuz olmanı istiyorum.”
Sesindeki ciddiyet yabancı değildi. Meyhaneye gelen her müşteri onun için önemliydi. Ama belli ki bu misafirler diğerlerinden biraz daha önemliydi.
Başımı hafifçe salladım.
“Merak etme.”
Dimitri hiçbir şey söylemeden odadan çıktı. Kapı usulca kapanınca yeniden entariyi elime aldım. Kadife kumaş omuzlarımdan aşağı dökülürken aynadaki yansımama baktım.
Aklımda ise tek bir soru dolaşıyordu. Neden? Neden yeniden geliyorlardı? Şarap için mi? Dans eden kızlar için mi? Şarkılar için mi? Son soruyu düşünür düşünmez kendime kızdım. Ne diye böyle bir ihtimali aklımdan geçiriyordum? Belki de o adam beni çoktan unutmuştu. Belki dün gece yalnızca yolu bu meyhaneye düşmüştü. Belki de bu akşam gözlerini yine bir kez olsun kaldırmayacaktı. Bunu öğrenmek için yalnızca birkaç saat beklemem gerekiyordu.

Saatler su gibi akıp geçti ve benim sahneye çıkma zamanım geldi. Bugün Dimitri, geceye hüzünle başlamamı istemedi.
“İnsanlar bütün gün dert dinliyor.” dedi. “Bu gece biraz eğlensinler” Udun ilk tınısıyla birlikte ayaklarım ritmi kendiliğinden buldu.
Bu kez çocukluğumdan beri bildiğim eski bir Rum meyhane ezgisini söyledim. Limandan dönen denizcileri, ilkbaharda açan zeytin dallarını ve sevdiğini beklerken inadına gülümseyen genç bir kızı anlatıyordu. Sanki bir zamanlar yaşadığım mutlu hayatı anlatıyordu. Annemle beraber limanda babamı beklerken rüzgarın saçlarımızı savurduğu, dalgaların damlalarının yüzümüze hafif hafif geldiği günlere özlemle dönmüş gibiydim.
Eteklerimi hafifçe savurarak ritme uydum. Masalardan alkışlar yükseldi. Bir köşede oturan denizciler elleriyle tempoyu tutuyor, tüccarlar kadehlerini masalara vurarak ezgiye eşlik ediyordu. Meyhane, birkaç dakika boyunca dışarıdaki dünyanın bütün dertlerini unutmuş gibiydi.
Tam o sırada kapı açıldı. İçeri yine aynı devlet görevlileri girdi. İster istemez gözlerim kalabalığın arasında onu aradı. Saymaya başladım.
Bir…
İki…
Üç…
Yoktu.
Şarkıyı söylemeye devam ettim. Ama fark ettim ki, gözlerim kapının eşiğinde oyalanıyordu. Bir taraftan da içim tekrar onun gelmesini, uzaktan da olsa onu görmeyi istiyordu. Sadece aynı odada olduğumuzu bilerek, birbirimizin varlığını sessizce hissetmek bile nedense içimi tarif edemediğim bir huzurla dolduruyordu.
Yanlış saymış olabilirdim. Tekrar gözden geçirdim. Belki birazdan gelecekti. Belki başka bir masaya oturmuştu. Şarkı bittiğinde alkışlar yükseldi ama o gelmedi.
Helena her zamanki gülümsemesini yüzüne yerleştirip masalara doğru yürüdü. Devlet görevlilerinden biri elini kaldırarak onu yanına çağırdı. Helena bana kısa bir bakış attı. O bakışı iyi tanıyordum. Konuşmasına gerek yoktu. Gözlerinin içindeki sessizlik, söyleyebileceği bütün kelimelerden daha ağırdı. Yüzünde hiçbir duygu yokmuş gibi görünüyordu. Belki de en çok bu canımı acıtıyordu.
Adam kesesinden birkaç altın akçe çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Helena yalnızca başını eğdi. Eğmeyip ne yapabilirdi ki?
Adam ayağa kalktı. Helena da arkasından sessizce yürüdü. Ahşap merdivenleri ağır ağır çıktılar. Her basamakta tahtalar ince bir gıcırtıyla inledi. Sonra üst kattaki odalardan birinin kapısı usulca kapandı.
Ben yeniden udun sesine döndüm. Şarkı söylemeye devam ettim. Ama sesimin arasına bu kez tarif edemediğim bir hüzün karışmıştı.
Gece ağır ağır ilerledi. Ben şarkılarımı söyledim. Dimitri boşalan kadehleri yeniden doldurdu. Agapi kasadaki akçeleri saydı. Reina masalar arasında dolaşıp kirlenen tabakları topladı. Lusine, yüzündeki yorgunluğu gülümsemesinin arkasına saklayarak son kez dans etti.
Mumlar birer birer erirken meyhanedeki kahkahalar da seyrekleşmeye başladı. Kızlar müşterilerle birlikte ağır adımlarla ahşap merdivenlere yöneliyordu.
Her çıkanın ardından merdivenler usulca gıcırdıyor, sonra udun tellerinden yükselen ezgi bütün sesleri yutuyordu.
Saatler ilerledikçe ritim de yavaşladı. Neşeli meyhane ezgileri yerini eski ağıtlara bıraktı. Masalar birer birer boşaldı. Kadehler toplandı. Son mumun titrek alevi de iyice küçüldüğünde gecenin sona erdiğini anladım.
Arka taraftaki küçük odaya geçip şarap rengi entarimi dikkatlice çıkardım. Kadife kumaşı özenle katlayıp yeniden ceviz sandığın içine yerleştirdim. Sabah giydiğim eski keten entarimi, yün hırkamı ve başörtümü yeniden üzerime geçirdim.
Tam meyhanenin kapısından çıkacakken arkamdan telaşlı bir ses yükseldi.
“Miriam!”
Olduğum yerde durup arkamı döndüm.
Helena üst kattaki odalardan yeni inmişti. Saçlarının bir kısmı örgüsünden kurtulmuş, omuzlarına dağılmıştı. Entarisinin omzu aşağı kaymış, aceleden düzeltmeye bile fırsat bulamamış gibiydi. Yüzünde gecenin yorgunluğu vardı ama gözleri her zamankinden daha canlı parlıyordu.
Hızlı adımlarla yanıma geldi.
“Miriam, neler öğrendim!” diye fısıldadı.
Cevap vermeme fırsat vermeden kolumdan tuttu. Beni yeniden arka taraftaki küçük odaya sürükledi. Kapıyı usulca kapattıktan sonra ikimiz de alçak tahta taburelere oturduk. Helena bir eliyle omzundan kayan entarisini düzeltmeye çalışırken, diğer eliyle kapının aralığını kontrol etti. Sonra bana doğru biraz daha eğildi. Sanki duvarların bile bizi dinlemesinden çekiniyordu.
“Adını öğrendim.”
Merakla yüzüne baktım.
“Yusuf Çelebi’ymiş.” tekrar duraksadı.
“Kadı Efendi’nin oğlu.” Sözlerinin ağırlığını hissettirmek istercesine kısa bir an sustu.
“Divan’da kâtiplik yapıyormuş.”
İçimde belirsiz bir his kıpırdadı.
Helena devam etti.
“Yakında da nişanlanacakmış.”
Kalbim sanki bir anlığına atmayı unuttu.
Helena sesini daha da alçalttı.
“Dinine bağlı, sözü geçen bir ailedenmiş. Öyle bizim meyhaneye gelip giden adamlara benzemezmiş.”
Biraz daha durup ekledi.
“Geçen gece de ilk kez gelmiş buraya.”
Helena’nın söyledikleri zihnimde birbirine karışıyordu.
Yusuf Çelebi…
İsmi bile bana yabancı geliyordu.
Hayatımda ilk defa gördüğüm bir adamdı. Ne benimle konuşmuştu. Ne bana gülümsemişti. Ne de göz göze gelmiştik. Buna rağmen, bütün sabah onu düşünmüş olmam kendime öfkelenmeme yetmişti.
Başımı iki elimin arasına aldım. “Ne saçmalıyorsun sen, Miriam?” diye söylendim içimden.
O, Kadı Efendi’nin oğluydu; ben ise Galata’nın eski bir meyhanesinde şarkı söyleyen Rum bir kadındım.
Aramızdaki mesafe yalnızca birkaç sokaktan ibaret değildi. Dinlerimiz farklıydı. Dünyalarımız farklıydı.
Onun doğduğu evle benim büyüdüğüm ev arasında, yürüyerek aşılabilecek değil, kaderle örülmüş bir uçurum vardı.
Derin bir nefes aldım. Belki de bu, onu ilk ve son görüşümdü. Bir daha ne bu meyhanenin kapısından içeri girerdi ne de yollarımız yeniden kesişirdi. Birkaç güne yüzünü bile hatırlamazdım. En azından kendime böyle söylüyordum.