HAYIRDIR PATRON kitap kapağı

33. bölüm / 33

HAYIRDIR PATRON

30. Bölüm Part-3

Vaveyla Yazarı: Nisa K.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: 30. Bölüm Part-3

Ne giyeceğim ben ya? Alelacele tutturdu bir yere gidicez seninle diye. Köyde nereye gidicez onu da bilmiyorum gerçi ama bakalım.

"Asena! Hadi hayatım seni bekliyorum."

"Biraz daha bekle!" diye hafif tersledikten sona valizimle biraz daha bakıştım. Of nereye gideceğimizi söylese ona göre kombin yapardım.

Kapıyı açıp Yağız'a seslendim. "Yağız! Biz nereye gidiyoruz söyle de ona göre giyineyim" Hemen kapıda dibimde bitti. Yüzünde güller açıyordu. "Denize." dedi sakin sakin.

Anlamaz bir şekilde gözlerimi kırpıştırdım. Nasıl yapıcaz ablam onu be?

"Deniz mi? Nerede o deniz benim niye haberim yok? Kaç yıldır geliyorum bu köye bir tane deniz göremedim sen nereden gördün?"

Alık alık bana baktı. Dağılmış saçlarının önü gözüne kadar düşmüş, düzleşmeye başlamış, kabamıştı. Evlenince kendini salan erkeklerden olalğını hiç düşünmezdim Yağız Demir, yakışmadı.

Heştek Yağız Demir boykot. Yağız ile Asena boşansın diyenler el kaldırsın.

El kaldırıyorum. Ben bakımsız erkeği sevmem. Erkek dediğin bakımını eksik etmez, her gün özenle karısı için hazırlanır. Böylelerini evden kovmak lazım.

"Gelirken vardı ya bir tane. Yanında insanlar vardı. çocuklar falan hep giriyordu. Ona gidicez. Hızlı olalım biri iş kitlemeden kaçmamız lazım. "

Cümlesini bitirdikten sonra büyük bir kahkaha attım. "Yağız sen salak mısın? Kafana taş mı düştü? Baraj kız o. Ne denizi?"

Omuz silkti. "Her neyse işte. Gidicez mi gidicez. Hadi, hazırlan. Yüzücez bugün. İtiraz kabul etmiyorum. Hadi hazırlan. Bekliyorum seni. Ben de arabaya malzmeleri yerleştiricem." Benim ona cevap vermemi beklemeden kapı önünden gitti. Yan odadan malzemeleri alıp kapıdan çıktı. Cidden aldığı su yatağını, can simidini, gözlükleri, şapkaları... Her şeyi almıştı.

Pekala, bu sefer ona karşı gelmeyeceğim. Haklı. Tatile diye geldik iş yapıp duruyoruz. Ama bizim burada ulu orta açık yerde yüzmek... Bilemedim.

Herneyse. Bir tişört, altına da yazlık bir pantolon giysem yeterli. Saçımı da topuz yaparım yeter. Bugün hiç yüzmek gibi bir niyetim yok.

Hızlıca hazırlandıktan sonra aşağı indim. Arabaya malzemeleri zar zor sıkıştırmaya çalışıyordu.

Şu arabanın sizden çektiği nedir ya? Koyun elinizi vicdanınıza, hakettiyse eyvallah.

"Hazır mıısn?" dedi bana bakıp. Gülümsedim. "Yok hayatım ben hazırlanmadan geldim, gitmiyorum. Sen tek başına git gel."

Yatağı ittirmeye çalışırken durdu. Beni baştan aşağı süzdü. "Dalga geçtiğini anladım da kombinin hiç dalga geçiyormuşsun gibi değil. Şaka bir yana gelmiyor musun?"

Telefonumu arabanın açık camından içeri bıraktım. "Saçmalama Yağız. Geliyorum tabii ki."

Hava bugün çok güzeldi. Ne bunaltıcı bir sıcağı vardı ne de üşüten bir rüzgarı. Rüzgar yavaş yavaş esiyor, güneş seyrek seyrek bulutların arasından sızıyordu. Kuş sesleri tabii ki olmazsa olmazdı. Etraf da sanki ayrı bir aydınlıktı. Bugün hayat ayrı bir güzel sanki.

Hayat hayatlıyo'.

Bagaj kapağını kapatıp arabanın kenarına geldi. "E neden böyle giyindin? Yüzmeye gidiyoruz ya."

Elimi iki yana açtım gevşekçe. "Yüzmeyeceğim çünkü." Gayet sakin bir şekilde söylediğim bu şeye Yağız sanki dünyayı yok edicekmişim gibi tepki vermişti. "ASENA NE DEMEK YÜZMEYECEĞİM?"

Başımı salladım. Ne yaptığını anlayamamıştım. Ne diye bu kadar tepki? "Yağız ne var bu kadar şaşıracak? Basbaya yüzmeyeceğim. Sen yüz ben kenarda keyfimi yaparım."

Bir eline dirseğini yaslayıp yasladığı eliyle yüzünü kapadı. "Hadi kötü günde yanımda yoksun, iyi günde bari ol ya."

Anladım. Yağız bugün benimle alay ediyor. He deyip geçeceğiz mecbur. "Hadi bittiyse yerleştirmen ben arabaya geçiyorum."

Arabaya bindikten sonra çok geçmeden Yağız'da bindi. Triplenmesi 1 dakika falan sürmüştü.

"Yolu biliyor musun?" Bu soruyu fazlasıyla korka korka sormuştum çünkü Yağız'a bizim bu karışık köy yolunda hiç güvenmiyordum. Sağı solu karıştırıyor bu adam valla yokuşa sürse şaşırmam.

Özgüvenli özgüvenli triplendi. "Tabii ki." Parmağıyla kafasına hafifçe vurdu. "Bu beyin boşa yok. Gelirken tüm her şeyi zihnime kazıdım ben. Hepsi ezberimde. Zaten sizin köyden çıktığımız sürece olan yol neredeyse tamamı tek yol. Düz yolda da bir zahmet sürelim yani."

Önüme döndüm. Sağ salim eve varalım da gün sonunda, gerisi pek mühim değil.

Yağız arabayı çalıştırıp sürmeye başlaıdı. İleri doğru gitmeye başladığında ifadesiz olan yüzüm değişti. Kaşlarımı çattım. "Yağız nereye gidiyorsun? Geriye dönmemiz lazım ya, giriş o tarafta."

"Ha doğru." diye aydınlanmış gibi dikleşti. Elimle alnıma vurdum. Desenize bugün işimiz zor.

Sakin sakin gidiyorduk. İnanır mısınız bu kadar normal gitmemize fazlasıyla şaşırmıştım. Yağız sandığımdnan daha zeki bir insan galiba.

Arabadan indiğimde barajın biraz uzağında olduğumuzu fark ettim. Yürümemiz gerekiyordu.

Burası bizim köyün ufak denizi gibiydi. Kıyılarında çocuklar gelir paçalarını sıvar girer, aileleri de terlikle onları çıkartıp söylene söylene eve götürürdü.

O çocuk kendisi bu arada.

Hâlâ öyle yapan çocuklar var.

"Güzelim buradan ileriye araba gitmez mecbur yürüyerek gideceğiz" dedi bagajı açarken. Hayır, hayır, hayır. O kadar şeyi sırtıma yükleyip yürüyerek oraya gidemem, hayır.

Yakın olsa neyse diyeceğim, hatrı sayılır bir mesafe var arada.

Başımı geriye attım. "Ya Yağız hayır ya. O şeylerle ben oraya kadar gidemem. O unicornlu tacı hele hele hiç takmam." Yağız cidden de elinde unicornlu taç ile gülümseyerek bana bakıyordu. Onu bana almıştı, çok yakışırmış. Ne kadar itiraz etsem de, takmam alma, desem de inat edip almıştı.

"Aaa ama hayır. Bu özel parçayı ben özellikle sen takasın diye aldım. Takmak zorundasın. Bu simitleri de beline geçir elinde taşıma. Ben de halatla yatağı sırtıma bağlayacağım, şezlongları da alırım. Sana çok şey taşıttırmayacağım merak etme." Sanki çok normal bir şey yapıyormuşuz gibi anlatıyordu. Kafasına tabii ki çoktan hasır şapkasını takmıştı. Şaşırırsınız belki ama o anormal şortları yoktu. Dümdüz sade bir şort giymişti.

Yalnız güneş yüzü görmeyen Yağız'ın bacaklarının iki günde ırk değiştirmesine ne demeli.

Onlar bu balayının star parçası.

Herneyse, daha fazla sızlanmayacağım çünkü her türlü taşıyacağım. Yağız gibi iki saat sızlanmanın bir manası yok. Bu da onun eğlencesi ne yapayım.

"Kendi paramızla kendimize eziyet çektiriyoruz yemin ederim." dedim simitleri alırken. Yağız heyecandan yerinde duramıyordu. Simitleri koluma takacağım sırada Yağız kolumdan tuttu. "Asena ne yapıyorsun? Kolun çok yorulur öyle. Beline taksana. Düşmez bak sana uygun aldım ben onları."

"Ha sen boğulsan kurtaramayacağız yani seni." Simidine kadar da bana almazsın be adam. Kasıntı kasıntı elini saçlarına götürdü. "Ben boğulmam. Ama yakışıklılığımdan boğulan çok kız oldu." deyip göz kırptı.

Yüzümü buruşturdum. Onu baştan aşağı süzüyordum.

'Yargılar bakışlarla'

"Yağız lütfen az öteye git ve kendimi nasıl övebilirim diye internetten bak. Boğulur ne ya? Başka şey mi bulamadın?" Tacı başıma taktı. "Sen beni düğün günü arabada öyle övünce ben de doğru övünme budur herhalde dedim. Senden örnek aldım yani."

Elimden simidi alıp kafamdan geçirdi. "Yağız ne yapıyorsun!" Simidi aşağıya doğru ittirmesiyle nefesimi tuttum. Yarım ağız sırıttı. "Güzelim nefesini tutmana gerek yok. Zayıfsın zaten merak etme."

Gözlerimi kısıp ona baktım. Simidi çoktan belime getirmişti. "Refleks diye bir şey öğrettiler mi sana? Öğretmedilerse de git öğren, 25 yaşında bir çocuğu yetiştiremem."

Kilomla ilgili bir sıkıntım yok. Sadece birinin ağzına alması hoşuma gitmiyor o kadar. Anasının zıttıymış bu da, öğrenmiş olduk.

"Tamam, özür dilerim." dedi ellerini kaldırarak. Kaşlarını da kaldırmış, dik dik bana bakıyordu. Ona kızıp kızmadığımı anlamaya çalışıyordu yanlış anlamadıysam. Göz devirip yana döndüm. Rahatlamış bir şekilde nefes verdi.

Kafamı bir şey sıkıyordu. Tabii ya. Taç.

Sinirle taçı çıkarıp arabaya fırlattım. "Kaç kere dedim alma şunu diye. Git yeğenine ver bunu. Ben takmam o seve seve takar."

Kalan malzemeleri de alıp yürümeye başladık. Yürüdüğümüz yerde belirli bir yol yoktu. Dardı, etrafımızda full ağaç çalıydı. Giderken Yağız defalarca kez simit, yataklar patlayacak diye uyarıp durdu. Uyarmasını da maşallah tüm köy duyuyor. Gereksiz bir paniğe kapılıyordu.

Ayağımıza her an her böcekler ya da herhangi bir canlı gelebilir ama Yağız yatak derdindeydi. Daha da bir şey demiyorum.

Nihayet açık alana çıktığımızda rahatladım. Çalılar her yerimi çizmişti.

Yağız yanıma geldiğinde geriye bakıp nefes nefeseyken ufak bir kahkaha attı. "Eşyaları bırakıp şey yapalım." nefesi yetmemişti konuşurken. Heyecanlı heyecanlı konuştuğu için ekstra bir yetmiyordu. Durup soluklandı birkaç saniye. Bende çizilen ve kanamak üzere olan kollarıma bakıyordum.

Sakinleştikten sonra tekrar bana döndü. "Eşyaları bırakıp şey yapalım. Hani bu çok başka yerlere gidip video çeken adamlar var ya. Arkadan sinsi sinsi bir yamyam yaklaşıyor sonra fark edince kaçmaya başlıyor falan. O kaçtığı yollara benziyor onu çekelim olur mu?"

Dayanamayıp güldüm. nereden aklına gelmiş olabilir ya? "Tamam, çekelim. Ama önce bir Eşyalarımızı yerleştirelim. Valla omuz sırt boyun hiçbir şey kalmadı."

Bunu benim söylemem absürttü. Çünkü Yağız cidden bana neredeyse hiçbir şey taşıttırmamıştı. Kendisi her şeyi orasına burasına takmış, tek boş bir yer bırakmamıştı üzerinde. Yiğidi öldür, hakkını yeme.

İleriye doğru döndüğümde önümde apaçık, masmavi çakma denizimiz vardı. Aralarda balıklar çıkıyor geri suyun dibine iniyorladı. Bembeyaz parıldıyordu bazı yerleri. Maviyi cidden boşuna sevmiyorum ben.

Önümüzse açıktı. Sahil gibi bir yer denedebilir, denmeyedebilir. Suyu yanında pek yer yoktu. Taşlıydı. Biz yüksek ihtimalle bu taşları inmeden önceki düzlükte duracağız. Yağız suya gireceği zaman taşlardan iner girer artık.

Eşyaları gittiğimiz gibi yere bıraktık. Yerden alıp alıp yerleştireceğiz artık.

Elimi belime koyup nefes nefese yerdeki eşyaları izledim. Arabayla buranın arası kısa olsaydı keşke. "Yağız." dedim şüpheli bir sesle. "Sen arabayı kilitledin mi?"

Omuz silkti. "Yok be. Niye kitleyim? Kim ne yapacak sanki? Ayıların gelip kapıyı açacak halleri yok." Paşam bu rahatlık ner'den?

Ellerimi belimden indirdim. "Yağız deli misin araba açık bırakılır mı? Burada yoldan gelen geçen çok oluyor. Delisi var akıllısı var. Hiç yoktan hayvanı var. Git kilitle ne olacağı belli olmaz."

Geldiğimiz yola baktım. "Buradan kilitlenir mi acaba, ulaşılır mı ki?"

Bu sefer konuşurken çekingendi. "Almadım."

"Hm." ne dediğini anlamamıştım. "Almadım." Elini sıkıntıyla ensesine götürdü.

"Neyi almadın?" Dehşet içinde sordum soruyu. Umarım tahmin ettiğim şey değildir. Şapkasını falan almamıştır. Ya da algida şemsiyesini falan.

"Arabanın anahtarını. İçinde duruyor."

"Yağız yürek mi yedin! Köydeyiz diye sana bir rahatlık geldi sanırım. Burada da insanlar var. Çabuk. Çabuk git biri almasın. Anahtarı umuyorum ki gözüken bir yere koymadın."

Öksürdü. "Arabanın üst konsoluna koymuştum."

Her verdiği cevapla gözlerim daha da büyüyordu. "Yağız neyi bekliyorsun o zaman gitsene. Buranın insanına güven olmaz koş."

Bana bakarak seke seke gitti. Ardından elimle git git yapınca önüne dönüp koşarak gitmeye başladı. Yamyamlar bunu kovalayacağına bu hırsızları kovalayacak biraz daha beklerse.

"Haydi bakalım Asenaaaa." dedim kendi kendime. Elllerim belimde yerdeki şeylere bakıyordum. Burayı düzenlesek iyi olacak. Ivır zıvırların olduğu çantayı kenara kaldırıp getirdiğimiz sandalyeleri kurmaya başladım. Tabii sandalyeler değil de sandalye desem daha iyi olacak. Yağız mükemmel bir özgüvenle şezlongta yatacağını iddia ettiği için sandalyeye gerek yok diye ısrar edip durdu. Ben kendime istiyorum alalım diyince aldı bir tane. Neyseki küçük çocuk sandalyesinden kurtulmuştum. Manyak bana sandalye diye hiç olmayan prensesli sandalye alıyordu küçücük.

Yağız çok geçmeden geldi. Bana bakıyordu ama hiç memnun değildi beyefendimiz. "Asena her şeyi yerleştirmişsin de benim şezlong niye kenarda duruyor güzelim?"

Şapkaları bile itinayla yerleştirmiştim ama şezlonguna neredeyse dokunmamıştım bile. Öyle kenarda duruyordu.

Çıkarttığım bardakları koyduğum masadan doğruldum. Yalandan gülümsedim. "O zevk sana kalsın diye hayatım. Çok seviyorsun, istiyorsun ya. Dedim şezlongunu kendi kurmak ister herhalde."

Cevabımla çatık olan kaşları düzeldi. Dudağının kenarı kıvrıldı. Yanıma gelip kolunu bana attı ve beni kendine çekip saçlarımdan öptü. "Düşünceli karım benim ya."

Hmm ne demezsin.

Benden ayrılıp büyük heyecanla şezlongunu kurmaya başladı. Ona özel havlu bile almıştı. Garip bir şezlong sevgisi var bilmiyoum.

Kurduktan sonra ellerini ovuşturdu. Etrafa bakıp kısık gözlerle saymaya başladı. "Gözlükler," Parmağıyla işaret ediyordu. Başka yere götürdü. "Şapka," Yine değiştirdi. Tane tane, çok sakin bir şekilde konuşuyordu. "Havlular," Bu kadar dikkatli neden sayıyor anlamadım. Arabanın arkası bomboş kaldı zaten.

"Yedek tişörtler." Parmağını bana doğtulttu. "Karım." Ne?

Parmağını indirip munzırca gülümsedi. Ne yapıyordu bu adam? Kendi kafasının içinde Allah bilir neler dönüyor?

O kadar merak etmiyorum ki inanır mısın? Benim derdim bana yetiyor.

"Eveeeeet." dedi. "Her şey hazır. O zaman," Elleriyle şortunu tutup birden yere indirdi.

YA YUH.

Anında kafamı geriye çevirdim. "Ya Yağız görgüsüz müsün ya? Ayıp ayıp inan hiç öyle şortunu indirir mi? Hadi bana karımsın dersin de dışarıdayız ya. Dışarıda bari yapma bunu. Gelen giden olacak görürlerse bittik biz çabuk giyin üstünü!"

Ben şaşkınlık ve biraz da sinirle gözlerim kapalı onu bekliyordum ama Yağız hiç oralı değildi. Basbaya kahkaha atıyordu adam.

"Ya Yağız çıldırtma beni! Gülme ya komik değil!" Konuşacağım zaman ister istemez gözlerimi açıyordum. Susunca da açık oluğunu fark edip geri kapatıyrodum. Delirtti adam beni iki dakikada ya.

"Asena sakinleş. Bak bana."

Ya yuh ne kadar iğrenç bir adamsın ya. Evlenince gerçek yüzleri ortaya çıkar derlerdi de inanmazdım. Cidden doğruymuş.

"YA YAĞIZ DÖVERİM SENİ. KAŞINMA YA." Of hadi Yağız ya boynum ağrıdı.

Adım seslerinden sonra kolumdan tutup kendine çevirdi. Gözlerimi sımsıkı kapamıştım. Şahitsiniz Yağız beni kötü yola sürüklüyor.

"Güzelim gözleirini açar mısın?" dedi sakin bir sesle. Hemen başımı salladım. "Hayatta olmaz."

"Bal. Hadi ama lütfen. Valla bir şey yok."

Sormaya korkuyorum ama üstünde mi, üstündekilerde mi?

Hafif kekeler gibi oldu. "Üstümdekilerde yani. Yanlış anlaşılma olmasın."

Bence onun da iç sesi var. Ama iç sesler arası iletişim ne ara gelişti bilmiyorum. Bana öyle bir bilgi gelmedi.

"Böyle sustuğuna göre kendi içinde bir şeyler düşünüyorsun. Merak etme, içini okumuyorum. Sadece seni iyi tanıyorum."

Memur bey, yasada böyle bir şey yok. Kraliçeyim ben bana söylemeniz lazımdı.

"Tamam. Açıcam. Ama bir haltlar yiyorsun valla şapalağı yersin." konuşurken tek kaşım kalkmıştı. Açıkcası gözlerimi sıkı sıkı yummaktan da yorulmuştum. Bugün genel olarak vucüdumun herhangi bir işlevini kullanamıyorum.

Hafif güldü. "Tamam tamam. Sen aç." Eli hala kolumdaydı. Tek gözümü yavaşça açtım. Bakışlarımı aşağı indirdiğimde gözlerim tamamen açıldı. "Yağız sen bu şortların sosislisini ne zaman aldın ya?"

Kaşlarını kaldırdı bilmiş bilmiş. "Ben kaçırır mıyım hiç?" Eğilip gözlerini gösterdi eliyle. "Sence bende o göz var mı?" Dik dik ona baktım. Omuzundan ittirdim sertçe. "Gözün oyulsun Yağız e' mi? Hadi gösterice'n bu böyle mi gösterilir?"

Yanından geçip sandalyeye oturdum. O da şezlonguna uzandı. Ellerini başının atına koyup yukarıya bakmaya başladı. "Sürprizlerle oldu bir adamım. Benimle evlenen asla yaşlanmaz. Bak yine şanslıısn he."

Güneş gözlerimi fazla rahatsız ettiği için gözlüklerden birini alıp taktım. "Benim ruhum yaşlı."

"Hahahahahaahaaaaay. Ufak atta civcivler yesin. Bunu söyleeck en son insanlardan birisin Asena. Gördüğüm en genç, en güzel, en hayat dolu ruha sahipsin sen. Beni kandıramazın."

Cevap vermedim. Ne diyebilirim ki? Daha fazla inatlaşmaya da gerek yoktu. Ne güzel mis gibi bir hava var. Tadını çıkartmam lazım bu sessizliğin.

Sanki yatalı çok olmamış gibi hemen ayağa kalktı. "Ben denize giricem." Tişörtü ensesinden tuttuğu gibi tek hamleyle çıkardı. Geriye doğru yaslandım. "Kurt mu var anlamadım bir yerinde duramıyorsun. Neyse hadi. Git gidiyorsan. Birine yakalanma ama. Derinden yüz. Boğulmak üzere olduğun zaman işaret et simidini atarım sana."

O cevap vermeden hızla taşlardan inmeye başladı. Ben de rahatlıkla termosa koyduğumuz soğuk içecekten bardağa doldurup rahat rahat yaslandım. Önümüzde çalılar vardı ama görmeye pek engel de değildi. Aşağıdan uzandığı için çok engellemiyordu. Suyun kenar kısımlarının görüş açısını kapatsa da geri kalan rahatlıkla gözüküyordu.

Temiz havayı içime çektim. Sıcak hava, esen meltem, temiz mis gibi hava, rüzgar estikçe gelen çiçek kokusu, sessizlik. Huzur ya. Şehrin o gürültüsünden sonra ilaç gibi geldi.

"ASENAA."

Gözlerimi kapatıp sakince gülümsedim. "Sakinlik." derin bir nefes aldım. "ASENA." Yavaşça aldığım nefesi verdim. "Huzur." Başımı sandalyeye daha çok yasladım. "ASENA." Şapkamı öne doğru çektim. "Mutluluk." "ASENA."

Hemen doğruldum. "YA ZIKKIM NE NE? SUYA GİRİYORSUN YA NE OLABİLİR? NE DERDİN VAR BALIKLAR SENİ DIŞLIYOR MU? AHTAPOTLAR SENİNLE ALAY MI EDİYOR NE?"

Taşların olduğu yerden kafası gözüktü. "Tam onu diyecektim. Balıklar var normal mi?"

Bakakaldım. "Yağız benimle alay mı ediyorsun? Buradaki su sizin evinizdeki her gün suyu değiştirilen havuz değil Yağız. Basbaya normal doğa suyu. Doğada olduğu için doğa canlıları da içinde bulunuyor. Normal yani. Git belki bir iki arkadaş edinirsin."

Bardağımı alıp doğrulurken çıkarttığım gözlüğümü geri taktım. Sorduğu soruya bak Allah'ım ya.

Omuz silkip geri gitti. Tamamdır. Şimdi rahat rahat dinlenebilirim. Belki uyurum hatta.

Cidden bir süre sessizlik devam etti. Aşağıdan Yağız yüzüp atlayıp durduğu için su sesleri geliyordu ama olsun o kadar. Ve o kadar da rahatsız etmiyordu. Su sesi yani ne kadar rahatsız edebilir?

Ben tam mayışmış uykuya dalmak üzereyken Yağız geldi. Sırılsıklamdı. Ellerini saçlarına götürüp geriye doğru taradı. Olduğum yerden ona bakıyordum. O da kendini kurulamakla meşguldü. Aklıma gelen şeyle telefonumu çıkarıp video başlattım. "Evet Yağızcım balılarla yüzme maceran nasıldı? Neler hissettin? Bize bunlardan bahseder misn?"

Termosu alıp bardağı doldurmaya başladı. "Açıkcası zevkliydi. Üzerime geldiklerine gıdıklanır gibi oldum ama geçti yani alıştım." Şezlonga uzandıktan sonra baş parmağını kaldırıp genişçe gülümsedi. Su yorgunluğu gelmiş belli. Konuşması da kaymış biraz. "Tavsiye ederim. Güzel bir deneyimdi."

Telefonu kendime çevirdim. "Yağız ilk defa evinin bahçesindeki havuz ve Behlül'ün havuzu gibi yerler dışında bir yerde yüzdüğü için bu şeyler onun için fazla yeni. Anlayış gösterin lütfen. Herkes yorumlara aferin Yağız yazarsa çok mutlu olurum."

Yağız hemen kaşlarını çattı. "Aşk olsun Asena. Sen de bizi iyice şey belledin. Yüzdüm daha önce defalarca kez."

Dikleşip kamerayı ikimize çevirdim. "En son ne zaman böyle yerlerde yüzdün heh, söyle hadi bekliyorum."

Bardağı kaldırıp içmeye başladı. 10 saniye geçmesine rağmen hâlâ bardağı bırakmamıştı. O kadar zaman olmuş ki bulamamış. "Evet Yağız seni bekliyoruz." Bardağı yanımızdaki masaya koydu. "Çok şükür Yarabbi." deyip eliyle ağzını sildi. Göz devirdim. "Hadi Yağız. Ortaya bir laf atıyorsun bari arkasında dur."

Tek kaşını kaldırdı. "Şu zaman işte. Babam bizi götürmüştü."

Dudaklarımın kenarı yukaırya kıvrıldı usulca. "Ne zaman Yağız? Kaç yaşındaydın."

Yukarıya baktı. "I-ı yaşındaydım işte."

Kulağımı ona biraz daha yaklatırdım. "Kaç yaşındaydın kaç yaşındaydın?" Aldığım zevk git gide artıyordu. "II yaşındaydım işte ya."

"Ama hayatım biraz daha sesli söyle de duysunlar. Video çekiyorum bak o kadar." dedim telefonu işaret ederek. Bana bakıyordu sadece. Biraz kaçmak ister gibiydi hatta. Yüzümdeki gülümsemeyi bırakıp ciddiyetle tek kaşımı kaldırdm. "Kaç yaşındasın Su?"

Tek eliyle yüzünü kapadı. "Asena..."

Daha yüksek sesle tekrar sordum. "Kaç yaşındasın Su?"

Derin bir nefes verdi. "15."

Durdum. "Yağız sen 25 yaşındasın." Bu sefer dik dik bakan bendim. Başını salladı. "Evet."

"10 yıl olmuş Yağız. 10 yıl." Video hala devam ediyordu. İkimiz de alışmıştık artık. Kolum da alışmış olmalı ki ağrımıyordu. Gözlüğü takıp yayıldı. "Olabilir öyle şeyler. Çok da şaşırmamak lazım."

"OOHOOOY. GEL HELE GEL GEL."

Duyduğumuz gür sesle ikimizin de bakışı sesin geldiği yöne döndü. Yağız'ın olduğu taraftan geliyordu ses. Ya ne olur düşündüğüm şey olmasın ya.

Yağız bana döndü. "Asena. Kim bunlar?"

Dudağımı bilmiyorum der gibi büktüm. "Hiç tanıdık gelmiyor. Bilmiyorum çıkaramadım."

Yaklaşan adım sesleriyle yerimde kıpraştım. "Yağız üstüne bir şey ört çabuk." diye fısldadım. O ise bi' oraya bir bana bakıyordu. Dediğimi de duymamıştı. Kaşlarını çatıp ağzını hafif açtı. "Ne?"

"Üstünü ört üstünü." Bir taraftan da etraftan bir şey arıyordum. "Yok ki bir şey." diye fısıldadı. Bağırır gibiydi konuşma şekli. "Şezlongun altına gir."

Panikle etrafa bakarken durdu. "Asena saçmaladın artık." Arkasına baktı. Tekrar yattığı yere uzandı. "Of ne diye seninle panik oluyorsam? Neyden korkacağım be ben? Ne olmuş bir iki adam geliyorsa?"

Açıklar gibi konuşmaya başlayınca elini havada rastgele savurarak konuşmaya başladı. "Bak eğer sen korktuğunu onlara gösterirsen, onlardan çekinirsen onlar senin daha çok üstüne gelir. Korkuyorsan bile korkmuyormuş gibi yürekli olacaksın."

Ellerini başının altına koymadan önce gözlüğünü düzeltti. "İki laf eder, giderler. Dert etme." dedi son heceyi uzatarak.

Ay umarım ya. Diğer türlüsünde sonumuz hastane çünkü. Ben de buradan hastaneye götüremem. Götüren de olmaz ki, haketmiş der bir tur da o döver.

Neyse bakalım, önüne geçer bir şeyler yaparım. Kızları gibi olan birine vurmazlar bence.

"Güzelim ecel terleri döküyorsun resmen. Yaslan arkana bak keyfine. Gelirlerse de ben hallederim. Sen kafana takma böyle şeyleri." Suya girdiğinden dolayı mıdır bilmem inanılmaz bir rahatlık vardı. Mükemmel diksiyona sahip olan Yağız'ın tüm o robot gibi konuşması yok olmuştu. Gerçi uzun zamandır böyle de bugün daha da gevşek bir tavrı vardı sanki.

Kamerayı tekrar havaya kaldırıp zoraki gülümsedim. "Evet ne diyorduk. Yağız işte. Namı diğer ego. Alıştık hepimiz artık ne diyeyim. Ama hakkını yemeyeceğim kendini övdüğü kadar beni de övüp duruyor. Pembe taçlar taktığımda mesela çok güzel olduğumu söylüyor falan. Sadece kendisini övmüyor yani etrafındakileri de övüyor." Konuşurken bir taraftan sağ tarafa doğru bakıp duruyordum. Biri gelecek diye ödüm kopuyor.

"Ya böyle de koca yürekli bir insanım işte. Ama kimse benim değerimi bilmiyor ki. Yağız kim ki zaten?" 'Bizim zamanımızda böyle miydi?' diyen babam gibi konuşmuştu. Yağız'ın geçen her saniye başka bir insan kilidi açılıyor valla. Yakında o rahat enişte tavrına da bürünür. Dayanabilene aşk olsun.

"O KOCA YÜREKLİLİĞİN BİZE İŞLEYECEK Mİ BAKALIM."

Çalıların arasından çıkan 2 tane koca amca çıkmıştı. Ellerindeki çapalar bahçeden yeni çıktıklarının göstergesiydi. Yüzleri toz toprak içindeydi. Üst başları desen zaten öyle. Yüzlerinde de pek sakin bir ifade yoktu. Açıkcası her an o çapalarla Yağız'ı parçalayacak gibi duruyorlardı.

Yağız'a sonuna kadar açık gözlerle bakıyorlardı. Yüzlerinde korkunç bir gülümseme var. Yiyecek gibi bakıyorlardı sanki.

Hadi kızım yaparsın.

"EVET BUNLAR DA BİZİM GÜZEL Mİ GÜZEL KÖYÜMÜZ SAKİNLERİ. KÖYÜMÜZÜN İNSANLARI HER DAİM ÇOK MERHAMETLİ, ÇOK YUMUŞAKTIR. BİR KARINCAYA DAHİ ZARAR VERMEZLER. GÜLER YÜZLERİ BİR AN OLSUN SOLMAZ. MELEK GİBİDİR MELEK."

Şeytan da bir melekti değil mi?

Dayılardan biri dönüp ne yaptığıma bakıyordu ama pek de umursadığı söylenemez. Diğeri ise bir an olsun gözlerini ayırmıyordu Yağız'dan. Yutkundum. Ne kadar zoraki bir şekilde gülmeye çalışsam da yüzümdeki endişe ta Çin'den belli oluyodu yüksek ihtimalle.

Sosyal medyadan haberi bile olmayan insanlara uygulamaya çalıştığın taktik de maşallah yani. Zeka fışkırıyor beyninden.

Ya ne bileyim ben. Haberlerde falan görmek istemezler belki kendilerini. Birini döverek insanların diline düşmek isteyeceklerini sanmıyorum. Yani, umarım.

Yağız'a kitlenen dayının gülüşü bir anda solunca bir adım geriye gittim. Yağız ise ne kadar ağır abilik taslamaya çalışsa da ürkmüştü, elleriyle şezlongtan güç alıp geriye gitmişti.

İlk adım Yağız'dan geldi. "Hayırdır amcacım bir sorun mu var?" Baştan aşağı tek kaşı kalkık bir şekilde adamları süzdü. "Yardım edilmesi gerken bir şey varsa buyurun." Sesini yapabildiği kadar koyultmaya çalışmıştı ama küçük bir çocukla oyun oynar gibi çıkmıştı.

Ben canavarım şimdi seni kovalayacağım, dese hiç sırıtmaz.

Dese keşke. Ne güzel gözümüz gönlümüz açılır.

Hmm, gerçekten canavarcılık oynarlar sakin sakin.

Gergin gergin başını sağ sola eğdi. Gerinen yüzünde damarları da ortaya çıkmıştı.

Ya bu hareketler ne böyle ya, dağdan mı geldik sanki.

Bir elini yumruk yapıp diğer elinin avucuna vurmaya başladı. Yavaş yavaş Yağız'a yaklaşıyordu. Diğeri ise çoktan Yağız'ın arkasına geçmişti. Kaçmasına engel olacağı barizdi.

Şuan öyle bir gerginlik var ki ortamda. Rüzgar durmuş, balıklar su üstüne çıkmıyor, yaprak bile kıpırdamıyordu.

Kuşlar bile ötmeyi bırakmıştı. Güneş sanki extra sıcak hale gelmişti. Oscar çöllerde evrenindeyiz bi' dönen samanımsı şeyimiz eksik.

"Oğlum sen bizim köyde böyle açık saçık gezmeye utanmıyon mu len?! Buranın örf adetlerinden haberin yok mu hiç? Erkek adam böyle ulu orta yerde soyulur mu lan!" Her cümlesinden sonra Yağız'a bir adım daha yaklaşıyordu. Yağız gidebilecek pek yeri olmadığı için sadece geriye doğru gidiyordu ve en sonunda tamamen yatar hale gelmişti.

Adam en sonunda sinirden kızaran gözleriyle Yağız'ın yakasından tuttuğu gibi ayağa kaldırdı. "SENİ GEREKİRSE DÖVE DÖVE ADAM EDERİM LAN."

Cidden dövmekten ziyade tekme atıyordu. Arada yakasından tekrar tutup tokat atıyordu. Saçından tutup oradan oraya sürüklemeyi de ihmal etmiyordu.

Diğer adamla birlikte kenarda ne yapacağımızı bilemeden duruyorduk. Yağız her tekme yediğinde yüzümü buruşturuyor, başımı daha da kenara çeviriyordum.

Amca durup soluk soluğayken yanımdaki adama baktı. "Ne duruyorsun İsmet gelsene!" Yağız'da adamı onu bıraktığı gibi durmuş bakıyordu.

Yanımdaki İsmet denen amca dalgınlıktan çıkmış hemen çattığı kaşlarıyla yanlarına gitmeye başladı.

İkisi birden Yağız'a girişmişlerdi bu sefer. Uyuşan kolumdan bihaber izliyordum onları. Yağız arada elini uzatıp kaçmaya çalışıyor, ama sonra ayaklarından çekmeleriyle geri gidiyordu.

Ay ben niye izliyorum ya?

"BEYLEEEEEEER." Diye detone olacak şekilde bağırdım. Neyseki detone olduğumdan daha çok bağırmama odaklanmışlardı.

Hepsi durmuş bana bakıyordu. Nefes nefese. Kıpkırmızı. İki büklüm. Terden alınlarına yapışan saçlarla.

Allah Allah. Herkes bana bakıyor niye ki? Bir sebebi olmalı.

Ay ne diyeceğim şimdi?

"Asena hayatım önce şu elindeki vidoeyu mu kapasan güzelim?" Yağız nefes nefese ama sakin bir sesle söylemişti bunu. Bu halde bile nazik davranıyor canım yaaa.

Kocam da kocam, paşam da paşam. Evimin direği, gözümün bebeği.

Telefonu indirip yalandan sinirle çattığım kaşlarımla konuşmama devam ettim. "Ya sırf böyle bir sebep için adam mı dövülür ya? Kendinize gelin. Hayat bu kadar ciddi yaşayaak kadar uzun değil. Azıcık boşverin ya."

Yağız aralarından sıyrılıp yanıma geldi. "Evet! Hatta gelin birlikte yüzelim. Çok güzel deniz yataklarımız var. Hadi benden kıyak olsun şortlarımdan da vereyim size. Azıcık rahatlayın ya." Gülüyordu ama bir taraftan da birdaha dövme ihtimallerine karşı endişeli olduğu belliydi. Kıyamam soluk soluğa kalmış. İyi pataklamışlar.

İsmet amca ile diğer adını bilemdiğim beyefendi amca afallamışlardı. Yaaa, böyle ters köşe yaparız işte.

Asena bu çılgınlık fazla bak dikkat et zarar vermesin.

"Tamam bir yerde haklısınız salak kocam saçma sapan açık giyiniyor ama bu derece dövecek kadar değil." Sesimi yumuşatmaya çalışıyordum. Tabii ne kadar anlarlar muamma ama olsun, en kötü Yağız birkaç dayak daha yer.

"Ne yani siz şimdi o gavur turistler gibi yüzün mü diyorsunuz?" diye sordu adını bilmediğim beyefendiciğimiz.

O an yüzümdeki gülümseme düştü. Hafif kaşlarımı çattım. "Yok, sizin onlar gibi yüzmeniz zor." Hafif sesiz konuşmuştum ama sonra işkillenmemeleri için normal devam ettim. "Daha çok Behlül gibi. Ama yani, normal tadını çıkarın havanın."

Elimle gülerken gökyüzünü işaret ettim. "Bakın." dedim Polyanna misali mutlulukla. Hülyalı hülyalı anlatıyordum. "Hava bugün çok güzel, kuşlar cicik cicik ötüyor, yapraklar meltem ile oynuyor. Suyun sesi ne kadar güzel kulaklara doluyor. Yani bu güzel bir anı niye kaçırsın ki insan? Hele sizin gibi köy alanında kalan insanların bu özelliklere sahip alanda bulunması sebebiyle daha mutlu, sakin olması gerekiyor. Neden ters tepti anlamadım."

"Bacım bize özet geç. Ne yapalım diyorsun sen şimdi?" diye ters ters, ama yumuşamak üzere olan sesiyle sordu İsmetcim.

"Yani demek istiyor ki şu sinirinizi bir kenara bırakıp hayata odaklanın. Yaşamın güzelliklerine." diye cevapladı Yağız onu.

Sert amcamız beyimiz tek kaşı kalkık şekilde başını kaşıdı. "Nasıl yapıcaz onu?"

***

"Ya Abidin bey amcacım dondurmalı şorta gerek var mıydı ya? Hem tişörtünüzü geçtim atletiniz çok yakışıyordu aynı babam gibiydiniz niye çıkartma gereksinimi duruyorsunuz ki?"

Bu adamlar sanki kırk yıldır bu anı bekliyormuş gibi direkt soyunmuşlardı. Ya hadi Yağız güya kocam da soyunuyor, siz niye yanımda soyunuyorsunuz ya? Söyleseydiniz ben arabaya giderdim, yüzmüyorum zaten.

Sırf önüne gelen böyle geziniyor diye açık sahile gitmeyen kızın düştüğü hallere bak. Sendeki şans da yani Asena, maşallah. Allah düşmanımın başına vermesin.

"İSMET. BAK ŞURADA AHTAPOTLU ŞORT VAR TAM SENLİK MOR RENGİNDE. SEVERSİN SEN MOR. GEL BAK ŞURADA."

Telefonlarına indirdikleri türkülerden açmış, keyifle hazırlanıyorlardı. Yağız dayak yememek için apayrı bir yalakalık yapıyordu. Özenli özenli bardaklara içeceklerini koyuyor, onlara nazikçe yaklaşarak veriyordu. Normalde böyle davranmasını beklemezdim ama o kadar dayaktan sonra çok da anormal gelmedi.

"ABİDİN ABEEY. SU DA SERİNMİŞ BAK. GECE GELMEMİZE GEREK YOKMUŞ, SABAH DA SERİNMİŞ."

Oha.

"LAN!" Abidin bey amcamız foyasının ortaya çıkmasından olsa gerek keyifi bırakıp sinirle dikildi. Tamam Abidin abi duymadım. Sen ciddi kalma ben gerekirse sağır olurum.

"Ee, abi su çok iyi ne zaman geliyorsun?" diye ortamı yumuşatmaya çalıştı Yağız. Hemen geri gülümsedi. "Girelim şimdi. Ama ondan önce şu verdiğin içecekten içlim. Çok güzelmiş o valla tadı damağımda kaldı Kur'an'ıma."

Başşşşşşımla beraber Abidin abim.

"Hemen abi, hemen." Yağız hemen termosa koyduğumuz içecekten doldrudu. "Al abim. Şifa niyetine."

Bardağı aldığı gibi dikti. "Hadey. Gidelim girelim şu güzel suya. O kadar saffe maffe, relakin dediniz. Görelim şu estikis hayatı." Şortunu düzeltip büyük adımlarla suya inen taşlara doğru gitmeye başladı.

Memnuniyetsizlik akan yüzümle telefonu çıkarıp tekrar video başlattım. "Görmüşdünüzdür. İki saat video açık kalmış. İnsanları böyle hayata bağlayan insnalarız biz. Neşe saçıyoruz etrafa. Tabii bu yolda yara alıcaz, daha doğrusu Yağız alıcak, dayak yiyecek. Ama eninde sonunda başarıcaz. Sekteye uğramak vazgeçmemiz için bir sebep değil, bir engel olmamalı."

"VUHUUU. ABİDİN ABEY GECE YÜZMEKTEN DAHA ZEVKLİYMİŞ GÜNDÜZ VAKTİ YÜZMESİ. ŞUNA BAK YANDAN BİZİM HAMSİLER GEÇİYO. AKŞAMA HAMSİ TAVA OLMAK İSTER MİSUNUZZ?"

Durup sesin geldiği yere baktım. Yalandan gülümsedim. "Görüyorsunuz nasıl eğleniyorlar. Suyun tadını bu yaz erkekler çıkardı. Seneye onlara fırsat vermeyeceğim inşallah. Umudum o yönde."

Dağılmış, sağdan soldan çıkmış saçlarımı geriye attım. Güneş gözlüğümü takıp sandalyeye yaslandım ve güneşin sıcaklığını hissetmeme izin verdim. Videoyu çoktan kapamıştım. Gelen seslere kulağım alışmış, artık duymuyordu. Rüzgar da arttığı için çiçek kokuları daha net burnuma geliyordu.

Derin bir nefes verdim. "Tamam. Sanırım bu sefer rahatladım. Onlar orada yüzedursun ben de burada mükemme-" "ASENA KOŞ."

Yerimde dikilirken gözlüğümü de çıkarttım. Ne olduğunu anlamaya çalıştığım için durmuş yeni bir ses gelmesini bekliyorum.

Birkaç saniye ses gelmedi. Orada bir karmaşa olduğu belliydi ama neydi hiç bilmiyorum. "ASENA."

"NOLDU?" Kızlaar.

Ay nolduu?

Ne oluyor ayol?

"Can simidini getir!" Ney!

Hemen ayağa kalktım. Ne yapacağım ben şimdi? Can simidi nerede ki? Ay ben lazım olmaz diye bir kenara atmıştım onu nereden bulacağım şimdi?

"ASENAAEY. ÇABUK ADAM BOĞULUYOR ÇABUK."

"Ya sus be adam panik oluyorum!" Nerede bu can simidi?

"KIZ DELİRTME BENİ ADAM GİDİYOR."

"Ya dur bulucam şimdi!" Denize mi yuvarlandı acaba?

"ASENA ADAM ÇIRPINIP DURUYO' BİZİM ÜZERİMİZE KALMASIN?!"

"HEH. BULDUM." Çalılıkların arasında bulduğum can simidini kucağıma aldığım gibi o tarafa koştum. "ASENA ASENA. ADAMA HAYATI SEVDİRELİM DEDİK ADAM HAYATTAN GİDİYOR. BEN DAHA ÇOK GENCİM."

Ya bu taşlar ne böyle ya? Daha düzgün yapamadınız mı? Adam gidecek şimdi taşlarınız yüzünüzden.

"ABİDİN ABEM. DAHA SENİN KARDEŞİNLE EVLENECEKTİM BEN YA ÖLME."

Koyun et derdinde kasap can derdinde.

Tam tersi.

Can et derdinde koyun kasap derdinde.

Allah seni ne etmesin.

OF PANİKTEN NE DEDİĞİMİ BİLİYOR MUYUM?

Hızlı hızlı inmeye çalışırken ayağımın takılması ile öne doğru düşmeye başladım. "AAAY"

Elimden çıkıp yuvarlanarak giden can simidi Yağız'ın bacağına çarptı. Yağız hemen alıp adama doğru fırlattı. "ABİDİN ABİ, TUTUN ABİ."

"OOĞĞ. İSMEEEEEET. OUUG. KARDEŞİME EL SÜRERSEN SENİ ÖTEKİ DÜNYADADA BIRAKMAM HAAA."

Benim düştüğüm için dizim kan içindeydi. Dirseklerim zaten çok kötü acıyordu. Yağız can simidini Abidin abiye atmaya çalışıyordu. İsmet abi ise hâlâ kardeşini almaya çalışıyordu. "ABEY NOLURSUN FATOŞ BENİM OLSUN YA. ABİ NOLUR YA?"

Fatoş denk düşmeyelim.

Can simidine tutunan Abidin abi Yağız'ın çekmesiyle buraya doğru geliyordu. Ben canımın acısıyla ağlamaya başlamıştım çoktan. Nefes nefese kalan, boğulmaktan dönen adam hâlâ kardeşinin derdindeydi. "İSMET BAK GELİYORUM ORAYA KAPA ÇENENİ YOKSA BEN KIRARIM O ÇENENİ."

Gözyaşlarımdan ötürü artık hiçbir şey göremiyordum. Sadece duyuyordum ancak bunları duymasam da olurdu.

Dizim sivri taşa çarpmış olacakki tüm bacağım, pantolonum kan içinde kalmıştı. Ellerime gelen kan kurumuştu neredeyse. Bileklerimden akıp dirseğime doğru gelmeye başlamıştı artık. Gözümden akan yaşlar ise kana karışıyordu.

Tabii bir yerden sonra etrafımdaki sesleri de duymamaya başlamıştım. Sadece kendi zihnimin içine hapsolmuş, ağlama sesimi duyuyordum. Hıçkırıklarım ilişiyordu sadece kulağıma.

Ben iki büklüm dizime sarılmış ağlarken kulağım çınladı. Çınlama ile gözlerimi sıkıca kapattım. Çınlama geçene kadar gözlerimi biraz olsun aralamadım. Çınlamanın azalması ile kulağıma Yağız'ın panikli sesi geldi. "Asena! Asena! Duyuyor musun beni? Güzelim hadi korkutma beni aç gözleirni. Bal! Bal'ım hadi kurban olayım. Dünyaları yakarım o gözlerin için hadi nolur mahrum bırakma beni o gözlerinden."

Gözlerimi yavaşça araladığımda Yağız karşımda dizlerinin üstüne çökmüş tişörtünü dizime bastırıyordu. Gözleri dolmuştu. Yüzündeki endişeli hali ben gözümü açınca biraz olsun yumuşamıştı.

Kafamı sağa çevirdiğimde dondurmalı şortuyla Abidin abi ve dayaktan dolayı yüzü gözü morarmış İsmet abi durmuş beni izliyorlarıdı.

Kaşlarımı çatp başımı hemen diğer tarafa çevirdim. "Ya abi gidin üzerinize bir şey giyin ya. Şortlar size olmuyo ayrıca niye zorluyorsunuz? Bak paçasının kenarı yırtılmaya başlamış."

Aksi aksi konuşmamla birlikte Yağız rahatlamış bir şekilde nefes verip güldü. Kendisine çekip sarıldı. "Şükürler olsun. Sana bir şey oldu diye çok korktum."

Yağız panikten kaynaklı sıkı sıkı sarılıyordu fark etmeden büyük ihtimalle ama gövdesi dizime dek geldiği için canım yanıyordu. Yüzümü buruşturup zar zor konuştum. "Yağız- Yağız diz-"

Beni duymuyor, daha sıkıyordu. "Bir an hafızannı kaybediceksin sandım. Sana kendimi nasıl açıklasam diye düşünüyordum. Çok aşık olduğun kişiydim ben diye kakalayacaktım kendimi."

Yağız beni umursamıyor, konuşup duruyordu. En son tüm kuvvetimle ittim onu. "YAĞIZ DİZİM ACIYOR DİYORUM. AYRICA BEN KAFAMI MI VURDUM GERİZEKALI NASIL HAFIZA KAYBI YAŞAYIM?"

Bağırmamla birlikte yerinden sıçradı. Ellerini havaya kaldırıp teslim olmuş gibi yaptı. "Özür dilerim. İyi misin şuan? Ben hemen arabadan ilk yardım çantasını getireyim." Hışımla ayağa kalkıp merdivenleri çıkmaya başladım.

Kalmıştım koca taşın ortasında. Ellerimle yerden kuvvet alıp kalkmaya çalıştım. Abidin abi elinin tersiyle İsmet abiye vurdu. "İsmet yürü yardım et. Kızın dizi yaralı yürüyemez kolay kolay."

Hemen yanıma gelip kolumdan tuttu. Gözlerimi birkaç saniye kapatıp nefes verdim. Neyse. Şimdilik dayan Asena. Yukarı çıkana kadar dayan.

Kolumu omzuna atıp çıkmama yardım etti. Yalan söyleyemeyeceğim yardımı olmasa çok zor çıkardım. Dizim çok kötü acıyordu.

Yukarıya çıkınca beni sandalyeye oturttu. Yağız'da elinde ilk yardım çantasıyla gelmişti. Saçına çalılardan kaynaklı yaprak ve dallar düşmüştü.

Gelir gelmez direkt önümde dizüstü çökmüş ve çantayı açmıştı. Başını hafif eğerek izin istedi. Ben de başımla onaylayınca paçalarımı tutup yukarıya doğru sıvamıştı. Önce kanı temizlemişti. Sonrasında pansuman yapmış ve bandajla sarmıştı.

Sonrasında birden bandajın üstünden dizimi öpmüştü. Ne yapıyor be bu?

Pantolonumun paçasından tutup indirdi. Ayağa kalktı. "Özür dilerim güzelim. O an Abidin abiye odaklanmıştım seni sonradan grdüm. Çok özür dilerim."

O an Abidin abiyle İsmet abinin keyfine diyecek yoktu. Şezlonga oturmuş, pipteli bardaklarında limonata içiyor, gözlükleri de takmış manzarayı izliyorlardı.

Başımı iki yana salladım. "Sorun değil. Boğulmak üzereydi adam. Ben sadece düştüm. O daha önemli. Benimle ilgilenseydin şuan o böyle olur muydu?" dedim başımla onları işaret ederek.

Onlara kısa bir an bakıp tekrardan bana döndü. "Ben hâlâ o ördekli can simidiyle nasıl gelebildiğine şaşırıyorum."

Dayanamayıp kahkaha attım. Abidin abigil keyif yapmayı bırakıp bana döndüler. "Keyfinize bakın." dedim gülerek.

Üstüme başıma baktım. Her yerim kan içindeydi. "Yedek kıyafetin var mı yanında?"

"Cıc, almadım. nereden bilebilirim ki can simidini yetiştirirken taşa takılıp yere yapışacağım, sonra da her yerim kan içinde kalacak."

Sonra etrafa baktım. "Gerçi alsam da değiştirebileceğim bir yer yok." Kaşlarımı kaldırdım hafif imalı bir şekilde. "Sonuçta siz erkeklerin ulu orta yerde soyunması gibi bir alışkanlığım yok."

Elini ensesine götürüp sıkıntıyla iç çekti. "Arabada değiştiremez misin benim kıyafetlerimden versem?"

İsmet abinin pipetle limonatasının sonuna getirmesiyle çıkardığı ses ile ona döndük. Sonuna kadar içip bardağı masaya braktı. "Ohhh, çok şükür Yarabim."

Bir şey demeyip Yağız'a döndüm. "Saçmalama. Hem senin kıyafetin büyük gelir, tüm gün onu düzeltip duramam. Hem de arabada nasıl pantolonumu değiştireyim Yağız, kafayı yedin iyice."

"Arabayı kapatırım." dedi net bir şekilde. Kaşlarım çatıldı. "Zibilyon tane havlu almadık mı? Arabada da bant mant bir şeyler var. Arabanın tamamını kapatırız, koltukları da çekeriz. Hem ben sana bir takım almıştım yazlık. Onu vermeyi unuttum arabada duruyor büyük ihtimalle hâlâ. Onu giyersin. Böyle kanlı kıyafetlerle durulmaz."

Oha.

Hafif çekimser bir şekilde sordum. "Emin misin? Fazla meşakkatli duruyor çünkü."

"Tabii ki de." dedi rahat rahat. "Senin için yapacağım hiçbir şey sorun değil benim için." Sanırım kabul etmekten başka çarem yok. Bu şekilde duramam çünkü.

Başını eğip baktı. "Olur mu?" Etrafa baktım. Sonra tekrar Yağız'a döndüm. "Pekala. Başka yapabileceğim bir şey de yok zaten."

Genişçe gülümsedi. "Tamam o zaman ben şimdi gideyim arabayı halledeyim hemen." Tam gidecekken döndü. Bir bardağa limonata koyup bana uzattı. "Sen de keyfine bak.Bir şey istersen bağır geleyim. " Eğilip hafif kısık bir sesle devam etti. "Birazcık fazla bağır olur mu o tarafa çok ses gelmiyo'." Sonra birkaç saniye durdu. "Hatta sen hiç kendini yorma Abidin abiye söyle o bağırsın. O normal konuşsa da ses geliyor zaten."

Dudaklarım kenara doğru kıvrıldı. "Peki tamam." Alnımdan öpüp gitti.

Peşinden baktım birkaç saniye. "Adam bırakıp kaçmadı ya kız. Gorkmah. Olmadı bulur döver getiririz sana onu."

Abidin abiye döndüm. "Ha yok, dalmışım."

Geriye yaslanıp limonatamdan bir yudum aldım. Öğlenin kavurucu sıcağı bir nebze olsun hafiflemişti. Tam zamanıydı şuan.

"Bacım de hele başka şortunuz var mı? Bunun yırtığı geliyo yukarıya doğru valla rezil oluruz elaleme."

İsmet abi şortun yırtığına bakıp gevşekçe gülüyordu. "Abey var ya şuan Fatoş'tan daha etkileyici duruyorsun ha. Utanmasam seni istemeye gelicem."

Ne?

Yaş sınırı, uyarı muyarı bir şey koyun ya. İnsan hazırlıksız yakalanınca kalakalıyor.

Netflix dizisi mi çekiyorsunuz bu ne ya?

"İsmet bak elimin tersindesin bir tane godum mu yere yapışırsın he." Ters ters İsmet abiye bakıyordu. İsmet abi gülmemek için kendini zor tutuyordu ama Abidin abinin çoktan yumruğu havaya kalkmıştı. "Eee, var. Var abi." Konuşmamla bana döndü. Yumruğunu indirdi hemen. "Ama abi biliyorsun şuan benim dizim çok acıyor. Sana bi' zahmet şuradaki çantadan alıver."

Ellerini dizine yaslayıp ayağa kalktı. Çanta şezlongun gerisinde kalıyordu. Ağır adımlarla çantanın yanına gidip almak için eğildi ve BOM.

Allah kahretmesin ya. Ben TRT1'deyim de Netflix'in içine düşmüşüm gibi bir gün.

"Abidin abi."

Yağız elinde benim için aldığı kıyafetlerle ayakta duruyordu. Şoka girmişti garibim. "Yağız." Kısa bir şekilde ona seslendim. Bir taraftan da elimle o tarafı kapatıyordum. Kaşlarımı kaldırıp uyardım. "Bakma." dedim sessizce. Ağzımı da okusun bir zahmet.

Sana 2 beden dar şortu giyersen olacağı bu Abidin abicim kusura bakma.

Şoktan çıktığı gibi gözlerini belerte belerte yanıma geldi. "Güzelim ben hazırladım arabayı. Gel." Kolumu omzuna atıp beni kucağına aldı. Abidin abi benim arkamda kalıyordu. Yağız beni kucağına almıştı almasına ama bakışları Abidin abide kalmıştı. Elimle kapattım hemen. "Yağız bakmadan yürü bakmadan yürü." Diye dişlerimin arasından sessizce konuştum.

Biz bakmamaya çalışarak çalıların arasında gitmeye çalışırken konuşma seslerini duymaya devam ediyorduk.

"İsmet bakmasana! Ağzını yüzünü kırarım ha."

"Abey görmediğimiz şey mi sanki? Hamamda sırtını ben keseliyordum senin. Dert ettiğin şeye bak."

"İSMET."

Sessizce konuştum. "Hızlı git Yağız koş. Daha fazla şeye maruz kalırsam İstanbul'a dönünce psikoloğa ihtiyacım olucak hızlı git."

Yağız şaşkınlıktan kaldırdığı kaşlarıya birlikte gözlerini kapattı. "O gördüğüm görüntüden sonra ben direkt Birce'nin yanına gidicem."

Arabaya geldiğimizde Yağız beni kucağından indirdi. "Basabiliyorsun değil mi? Hafif burkmuşsun ama çok kötü olduğunu sanmıyorum."

Başımı iki yana salladım. "Basabiliyorum sorun yok. Teşekkür ederim."

Arabanın cidden her yanı kaplıydı. Nasıl sabitlediyse de havlular elle çeksek kopmaz gibiydi. Açık tek bir uç yoktu. Bu kadar kısa sürede yaptığı şey nasıl bu kadar iyi olabiliyor anlamadım ama bakalım, hayırlısı.

"Ben bekliyorum. İstersen beklemem ama buralar tekin değil dediğine göre. Ne olur ne olmaz." "Sorun değil." dedim hemen.

Arabaya geçip üzerimi değiştirdim. Tahmin ettiğimin tam aksine çok rahat değiştirmiştim üstümü. Güzel de bir takım almış Yağız ama he.

Bu çocuğa her şeyi diyebilirsiniz ama zevksiz asla.

O şortlardan sonra düşünülür ya.

Arabadan indiğimde Yağız kollarını birleştirmiş yere bakarak beni bekliyordu. İndiğimi fark ettiğinde de gülümseyip yanıma geldi. Baştan aşağı gülümseyerek süzdü beni. Sapık mısın ayol?

"Çok yakışmış." Bir şey demedim. Eğilip çalıların ilerisine bakmaya çalıştım. "Abidin abi de üstünü giyinmiştir değil mi?"

Kararsızca konuştu. Bir gözünü de hafif kısmıştı. "Umarım giyinmiştir. O kadar zaman geçti bir şort bulmuştur illa ki."

Arabaya baktım. "Şu havluları çıkaralım da gidelim hadi. Kalmasın araba böyle. Hem ne olur ne olmaz, belki diğer şortlar da küçük gelir. Havlu bağlar hiç yoktan."

Sert esmeye başlayan rüzgarla dağılmaktan açılan saçlarım yüzüme geliyordu. Yağız kahkaha atarak arabanın üstündeki havluları çıkarmaya başladı. Basit hamlelerle havluları çekip çıkardı. Kolunda biriken havlularla birikte yanıma gedi. Arabayı kilitleyip anahtarı cebine attı. "Seni oraya götürmemi ister misin?"

Yere biraz sert basıp ayağımı test ettim. "Kendim giderim ya. O kadar da kötü değil gibi."

***

"ABEY. DİKKAT ET HELE YATAKTAN DÜŞMEYESİN. ŞORT KALMADI BAŞKA."

"İSMET BİR TANE DE SEN AL GEL DÜŞÜREYİM DE BOĞAYIM SENİ."

Hepimiz suyun yanına gelmiş eğleniyorduk. Yani ben izleyerek eğlenen taraftaydım ama yine de her şey çok eğlenceliydi şuan.

Abidin abi dersini almamış olsa gerek bir de deniz yatağında yüzmeyi istemişti. Yağız'da bir tane yatağa uzanmış onu ittirip duruyordu.

Abidin abi yatağa uzanmış gözü kapalı duruyordu. Yağız arkasından yaklaşıyordu. İşaret parmağını dudağına götürmüş, sessiz olmamızı söylemişti. Elini suda hareket ettirerek yanına geldi. Elinin ucuyla yatağa dokunduğu gibi Abidin abi ters döndü.

Hepimiz kahkaha atıyor, Abidin abi nasıl bir denge kurduysa artık ufacık bir şeyde düşüverdi suya.

"Yav hele ne diye bozuyorsun lan beni? Ne güzel gelmiş şurada keyif yapıyoruz. Ayıptur yauv."

Bu bey abi amcalarımızın vücudunu sansür etmeyi öğrendiğimden beri daha iyi duruyorum yanlarında.

Oturduğum yerden İsmet abiye döndüm. "Abi sen niye yüzmüyorsun? Yatak da var havlu da. Boğulma ihtimaline karşı can simidimiz bile var." Sonlara doğru biraz dalgaya vurmuştum olayı. Ama cidden İsmet abinin neden yüzmediğini anlamıyordum. Gece yüzmekten daha iyi diyordu.

Hafif eğilerek fısıldadı. "Volla inanır mısın ben yüzmeyi hiç sevmem. Sadece bu Abidin bana kardeşini versin diye ne ederse ben de ediyom. Yoksa yüzmeymiş, yatakmış, simitmiş ne işim olur." Derin bir nefes verdii. "Bakalım deniyoz ama verecek gibi değil Fatoş'u. Ah Fatoş ahh. Bi' kaçıvermedin ki bağa. Kaçsa bi' dini nikah kıysak gerisi çorap söküğü gibi gelir de işte."

Kederli kederli uzaklara daldı. "E Fatoş'da seni seviyorsa niye kaçmıyor, abisinden istemiyor mu seninle evlenmeyi?"

"Ahh aahhh. İstiyor da abesinin korkusuna yapabiliyor mu?"

Gözlerimi kısıp sandalyemi ona yaklaştırdım.

Dedikodunun kokusunu aldı bırakmaz bu şimdi.

"Yani sen bu Abidin abiye sevdiğin için yardım etmiyorsun öyle mi?" Şüpheli bir ses tonuyla sorduğum soruya rahat rahat cevap veriyordu. "Fatoş'u sevdiğimden yapıyorum. E tabii onu sevmiyorum diyemem ama niye ona böyle kul kölelik yapayım ki? Keyfinden bir insan neden böyle bir şey yapsın? Aptal değilse bir insan kullandırtmaz kendini. Biz aptalız. Bir aşka vurulmuş, peşinden köpek gibi koşturuyoruz.

Ama aşkta gurur falan kalmıyormuş Asena bacı biliyor muusn? İnsan birine içten içe yanınca kendisi mi yanmış, etrafındakiler mi yanmış umrunda olmuyormuş. İçine düşen o küçücük çıra tüm dünyayı yakıyor ama yine de umurunda olmuyor insanın. Aşkına kavuşamayınca o ateş büyüyo' büyüyo' seni kül ediyo'. Sense eyvallah deyip geçiyorsun. Aşk zor, ama kavuşamadığın aşk daha da zor."

Elimi yumruk yapmış çeneme dayamıştım. Rahat bir tavırla cevap verdim. "Ya abicim kusura bakma da içten içten yanmakla olmuyor o şeyler. Karşındaki seni umursamıyorsa, gerçekten sevmiyorsa ister sen yan ister dünyalar yansın. Umurunda olur mu sanıyorsun? Kömür çıranın yandığını umursar mı? Daha o yanmamış ki anlasın."

Bunları denizde birbirini yalandan boğmaya çalışan Yağız ve Abidin abiye bakarak söylediğim için gülmemek oldukça zordu. İsmet abiye döndüm. "Eğer gerçekten sevseydi o da o ateşin içine kendisini atardı. Yanarken çekeceği acıyı değil, yangının sonunda kavuşacağı özgürlüğü düşünürdü. Bir daha yanmayacağının hayalini kurardı. Ama sen kapılmışsın o hayale ateşin büyüklüğünün farkında değilsin. Haberin yok ama seni ateşe atan o. Ayrıca Abidin abinin sana Fatoş'u vereceğini düşünüyorsan yanılıyorsun. O kendisine hizmetçi bulmuş damat yapar mı hiç seni? Ayrıca, kendisine köle yapacak kadar zavallı bir adamı kim kardeşine ister?"

Ayy, çenem düştü iyice. Allah kahretmesin yine insanların hayatına burnumu soktum mahvettim her şeyi ya. Bir susamadın Asena. Akılı olsa da dediklerimi ciddiye almasa.

Sesli bir şekilde yutkundu. Durdu kaldı. "Haklısın. İster Mecnun ol çölleri aş, ister Ferhat ol dağları del. Ne çıkar karşındakinden sevgi görmezsen? O emeğinin karşılığını almazsan ne önemi var dağların çöllerin?"

Ayağa kalktı. "Abidin!"

Allah kahretmesin.

Abidin abi suda kahkaha atarken birden ciddileşip İsmet abiye baktı. "Abidin derken İsmet?" Tek kaşını kaldırmış İmset abiye kitlenmişti. Yağız'da durmuştu. Su bile hareket etmeyi bırakmış neredeyse.

"Adın Abidin değil mi?" dedi İsmet abi kaldırdığı çenesiyle.

Asena Allah seni ne etmesin kızım ya. Bir ağzını kapayamadın mı? O çeneni bir tutamadın mı? Mahvediyorsun her şeyi ağlayacağım şimdi.

En azından artık kendini ezdirmez.

Şuan bi' ezdirse bir daha kalkamaz gibi zaten.

Kıyıya yaklaşıp yürüyerek gelmeye başladı. Yüzünde hiç görmediğim bir ciddiyet vardı. Yutkundum.

Kaç Asena. Kaç kurtar kendini.

"Abiye ne oldu? Abinim ulan ben senin ne bu saygısızlık?" Yükselen sesiyle korkuyla gözlerimi kapattım anlık olarak. O her bir adım attığında ben de bir adım geriye gidiyordum. Sanki her adım attığında yer titriyormuş gibiydi.

İsmet abi de benim konuşmamı mı bekliyordu anlamıyorum, başını daha da kaldırıp ona doğru ilerliyordu.

Rönesansta bile halk böyle etkilenmedi bu nasıl hırs?

"Aramızda sadece 2 yaş var ne abisinden bahsediyorsun sen?" Gözlerim büyüdü. Umarım Abidin abinin kardeşiyle arasında 2 yaş vardır.

Yağız suyun kenarından sessizce yanıma geldi. Kolumdan tutup beni arkasına aldı. "Yürek mi yedin lan sen?" dedi Abidin abi hafif alaycı bir sesle. "İki rahat braktık diye gevşedin mi lan hemen? Kırarım o konuşan ağzını he."

İsmet abi burnundan güldü. Gülerken eğdiği başını kaldırdı. "Asıl sen köyün muhtarının oğlu senin kardeşini istedi diye yürek mi yedin? Sizi istersem tüm köye rezil ederim," tek kaşını kaldırdı. "Ki rezil olmaya çok müsait bir ailesiniz."

Yani bunların halihazırda patlamaya müsait olayları var doğru mu anladım?

Abidin abiye baktığımda içinin çekildiğini gördüm. Güneşten dolayı kararmasına rağmen yüzü bembeyaz kesilmişti. Kapana kısılmıştı belli ki. Bu köyde bu kadar olay dönüyor mu ya?

Fatoş'a bak köyün içinden geçecek. Az değil bu kız he.

Bir gün bizzat görüşmek, tanışmak isterim ama bir hatam olursa diye çok korkuyorum.

"Fatoş için mi tüm bu tehtidler?" dedi korktuğunu belli etmemeye çalışarak özgüvenli bir sesle. Ne kadar başarılı olduğu tartışılırdı.

Yağız'la ses soluğu kesmiş onlara odaklanmış gibiydik. Kurtlar Vadisi izlerken böyle hissetmemiştim çok garip bir şeymiş. Mafya, aşiret dizisi izliyor gibiyim.

Netflixten Kanal D'ye kaydın, o nasıl oluyor?

Netflix kalbimizde.

"Hayır." dedi sakince. "Onurum, gururum için." Son derece ciddi ama sakindi.

Kollarını önünde birleştirdi. "Bu zamana kadar hep sevdam için ne dediysen yaptım. Hem de karşılık görmediğim bi sevda için. Ama sen beni yalnızca kullandın. Ben sevdam için onurumu, gururumu ayaklar altına aldım ama sen daha da ezdin beni. Ben senin kölen değilim, hizmetçin hiç değilim."

Kanka değiştirerek yaz hoca anlamasın.

Devam etti. Abidin ise şokla onu dinlemeye devam ediyordu. "Aşiret dizisi çekmiyouz bur'da. Ne sen ağasın, ne de ben senin kapıdaki adamın. Gücümün en çok farkında olan sensin, ama sırf onu Fatoş için sende gizliyorum diye o gücü yok sayan da sensin. Aynaya baktığında gücün sende olduğunu düşünüyorsun ama arkanda olan beni unutuyorsun."

Bunca zaman bu anı mı bekledin İsmet?

"Ne istiyorsun benden?" dedi korkuyla Abidin abi. "Fatoş'u mu? Akşam gel iste vereyim." Ya madem bu kadar kolaydı niye bu zamana kadar beklediniz, iyi misiniz siz ya?

"Cıc." Kolarını iki yana bıraktı. "O köyden Ahmet'i seviyormuş zaten. Bu saate sonra işim olmaz onunla."

Ne!

Neler dönüyor bu aşağılık yerde?

Kaşlarını çattı. "Ne zaman öğrendin sen bunu?" Ya yuh ne zamandan beri var bu?

Rahat rahat cevap verdi. "Öğrenmeyen mi kaldı? Ta ilk çıktığı zamandan beri biliyorum bunu? Bana bizzat Fatoş söyledi. Ama dedim yalan ediyor herhalde. Naz yapıyor. Ama sen de onu bana vermeyince kabullendim artık. Yalan yok bu zamana kadar yanında durmamın sebebi arkadaşlığını sevmem. Ama bu saatten sonra ne arkadaş olunur seninle ne kayınbirader."

Elini İsmet abinin omzuna attı. "İsmet. Deme la öyle. Bak benim sana kanım çok kaynadı. Allah inandırsın ben de senin arkadaşlığını çok sevdim. Sırf kardeşim sen gelince istemiyorum deyip de üzmesin seni diye vermedim onu sana. Kıyamadım. Yoksa Fatoş'tan daha çok ben biliyom senin onu ne kadar sevdiğini. Yoksa niye vermeyim ben bacımı sana?"

Bir kanal seçin de ona göre ilerleyelim. Şuan tüm uydular birbirine girdi ben de bulamıyorum hiçbir şey.

Birbirlerine bakıp sarıldılar. "Seni çok seviyom ulan kerata." deid Abidin abi dolu gözlerle.

Ellerimi birbirine vurdum. "O zaman gözlüklerle bir selfie."

Asena şöyle bir anda aklına nasıl gözlükler gelmiş olabilir ya?

Kafamda 200 tane sekme açık benim, geliyor aklıma.

Birbirlerinden ayrıldıktan sonra gülümsediler. "İyi bakalım nerede bu gözlükler?"

Yağız hemen getirdiğimiz gözlükleri alıp geldi. "Seçin bakalım dilediğinizi. Ama bence Abidin abicim size mor çok yakışır. İsmet abicim size de fuşya gider gibi."

İlk başta dik dik Yağız'a baksalarda sonrasında gülüp Yağız'ın dediği renklerdeki gözlükleri aldılar.

Ben de gözlüklerden bir tane seçtim. Yağız olmazsa olmaz sarı gözlüğünü taktıktan sonra ikisin arasına geçip kollarını omuzlarına attı.

Hemen kamerayı açıp telefonu kaldırdım. Abidin abi bağırdı. "PEYNİİİİİİİİİİİR."

***

"Umarım güzel bir tatil olmuştur senin için Yağız. Bak yüzmek istiyorum dedin neler yaşadık neler."

Gülümsedi. Gözünü yoldan ayırmıyordu. "Valla benim içi bugünün en şaşırtıcı kısmı Abidin abiyi gördüğüm o an ve İsmet abiyle yüzleşme anıydı. Yediğim dayaklardan çok daha fazla etkiledi beni."

Eşyalarımızı toplamış, şort ve gözlüklerden onlara hediye etmiş, eve doğru yola çıkmıştık.

Suda yüzmedim falan ama deli dehşet yorgun hissediyorum kendimi. Dizim zaten çok kötüydü ama tüm bedenim ağıyordu sanki. Bir ağırlık çöktü üzerime.

Yol nedense pek tanıdık değildi. Kaşlarım çatıldı. "Yağız doğru yoldan gittiğine emin misin? Bu yol hiç tanıdık değil çünkü."

"Sana bir iyi bir kötü haberim var."

Başımı geriye attım. Elimle yüzümü kapattım. Yine ne geliyor bakalım. "Önce kötü haberi söyle."

Derin bir nefes aldı. Yüzünde mahçup bir gülümseme vardı. "Kötü haber yolu kaybettik, iyi haber bulmak için daha vaktimiz var."

Cümlesini bitirmesiyle kastığım omuzlarımı serbest bıraktım. "Zaten gelirken doğru gelmenden anlamalıydım bir şeyler yaşayacağımzı. Hiç normal değil çünkü. Yıllardır buraya gelen babamın bile arada sırada karıştırıdğı yolu ilk defa gelen Yağız'ın karıştırmaması imkansız."

Video başlatıp yorgun bir gülümsemeyle konuşmaya başladım. "Selamlar. Mükemmel bir haber vermeye geldim. Yağız yolu kaybetmiş. Nereye gittiğimizi bilmeden gidiyoruz şuanda."

Yağız 'aşk olsun' der gibi baktı. "Ama lütfen. Anca beraber kanca beraber. Yolu birlikte kaybettik. Hem arabayı benim sürmem senin doğru yolu kaybetmen için bir sebep değil."

"Ya Allah aşkına arabaya bindiğimizde ben gülmekten baktığımı anlıyor muydum sanki? Ayrıca gelirkenki yolu bilen sensin, bir zahmet dönüşü de bil."

Yaz olduğu için hava hâlâ oldukça aydınlıktı ama saatler akşama yaklaşıyordu. Eğer çok fazla uzaklaşmazsak hava kararmaya başladığında eve varmış oluruz. Ama yine de kaybolmasaydık iyiydi. Hayvan falan çıkar mazallah, kaptırırız bir yerlerimizi.

"Peki karıcım, sen ne dersen o olsun." deyip direksiyonu çevirerek arkaya döndü.

Telefona döndüm. "Bakalım, daha da çok kaybolursak size mutlaka durum güncellemesi yaparım. Olmadı siz 112'yi arar, bizi buldurursunuz." deyip kapattım.

Etrafta sadece ağaçlar, taşlar, ve az önce yanından ayrıldığımız su vardı. Yine oraya gidelim desek baya yukarısında kalmıştık. Gitmeye çalışsak net daha çok kayboluruz.

Bugünü düşünüyorum da pek idrak edemiyorum gibi. Gidiyoruz, Yağız dayak yiyor, sonra abilerle amcalarla artık neyse, kanka oluyor. Biri boğulmaktan dönüyor. Ben dizimi yarıyorum. Sonra abiler arasında bir kavga ve kavganın sonunun bağlandığı bir gözlüklü fotoğraf çekimi.

İlginç.

Siz mi normal değilsiniz yoksa yurdum insanı mı emin olamıyorum. Ama sanırım sizde bir şey var ve çevrenizde kim varsa ona da bulaştırıyorsunuz ve topluca saçmalıyorsunuz.

Ya niye öyle diyorsun ki bence gayet eğleceli bir ekip oluyoruz.

Herkesi sizden korumak istiyorum.

"Asena güzelim yanlış anlamazsan burası senin köyün değil mi, sen nasıl eve gidişi bilemiyorsun hayatım? Hadi tamamen bilmesen bile andıran bir şeyler vardır illa ki." diye gözünü yoldan ayırmadan konuştu.

Tek kolunu yaslamış, elini çenesinin altına koymuştu. Geriye yaslandığı için de diğer kolu gergin bir şekilde direksiyondaydı. Saçları sudan çıktığından bu yana çok geçmediği için hâlâ ıslak sayılırdı. Öndeki tutamları gözünün önüne düşüyor, ama pek umursamıyordu.

Açıkçası şortunu değiştirdiğinden beri çok daha iyi duruyordu. Bir daha havuza bilmem neye gitmek isterse onunla birlikte gitmeyeceğim.

"Şöyle ki benim canım anlaşmalı kocam," elimle yanımdaki camı gösterdim. "Gördüğün üzere her yer ağaç ve bu biz gelirken de böyleydi. Yollarımız da maşallah hep taş. Keskin bir hafızam olmadığı için de ayırt edemiyorum. Yoksa emin ol ki ağaç gövdelerine vuran ışıkla, yaprakların boyutunu ölçer tartar o yolu bulurdum." diye tane tane anlattım.

Kaşlarını kaldırdı. "Hmm." Bana döndü. "O zaman sana en acilinden B12 vitaminlerini alalım ki böyle ev yolunu falan bir daha unutma benim deliler gibi aşık olduğum gerçek karım."

Göz devirdim. "Bugün yaşadıklarından sonra hatırlamak yerine unutmayı tercih edersin diye düşünmüştüm."

Gözlerimi kısıp ona baktım. "Yoksa sen onu unutucam diye evin yolunu mu unuttun yanlışlıkla?"

Ellerini birbirine çarptı. "Hay Allah. Yakalandık."

Belki bir şeyler hatırlarım umuduyla etrafa bakıyordum ama hatırladığım tek şey gördüğüm şeylerin ağaç olduğuydu.

Bir aksakallı dede çıkıp gelse de bize yardım etse.

Pes edip başımı koltuğa yasladığım sırada gözüme bir hareket çarptı. Hemen Yağız'ı dürttüm. "Dur dur. Şurada birileri var galiba."

Aksakallı dede olmasın ya korkarım ben.

Al bakalım iç ses, bu elma neşeni yerine getirir belki.

Ölsem o elmayı almam canım sağ ol.

Yağız arabayı o tarafa doğru sürüp yanımdaki camı sonuna kadar açtı. "Pardon! Bakar mısınız!"

Şöyle seslenmek için dibime kadar eğilmişti ama bir Allah'ın kulu dönüp de bakmamıştı.

Yağız'ı omzundan ittirip kafamı dışarıya çıkarttım. "LOOEEEY. Bİ' BAKAR MISINIZ?"

Adana'lı barbie mi bu?

Oyun oynayan çocukların hepsi bize döndü. Arkalarında yetişkinler de vardı galiba ama biraz yüksekte kaldıkları için göremiyordum.

Bir ses geldi arkadan. Çocuklardan biri onu dinledikten sonra elinde çomakla yanımıza oğru gelmeye başladı.

"Asena bize bir şey yapmaz değil mi?" dedi Yağız hafif endişeli bir şekilde.

Kafamı camdan içeri sokup geri yerime oturdum. "Çocuktur yapmaz diyeceğim de," kısık sesle devam etim. "Senin yeğeninden sonra hiç emin olamıyorum."

Çocuk yanımıza geldi. Güneşten dolayı esmerleşmiş teniyle sarı saçları parlıyordu. Upuzun kiprikleri vardı. Maksimum 10 yaşındaydı yüksek ihtimalle. Arkasında 3-4 tane daha çocuk vardı. 2'si kızdı.

"Bubanem 'yanımıza gelsinler hele bi'' diyo'." dedi çocuk. Hiç yabancı olmamızdan çekiniyor gibi değildi.

Burada çekinmesi gereken sizsiniz.

Yağız'la aynı anda birbirimize döndük. "Ta-tamam o zaman. Gidelim bakalım." dedim kararsızca. Sesim söylediklerimin tam askini iddia ediyordu ama en fazla ne olabilir yani? Yol tarifi ister ayrılırız.

Yağız'ın gözlerinden ne kadar endişelendiği anlaşılsa da benim lafımdan dolayı kapıyı açıp arabadan indi. Ben de tam kapımı açacaktım ama çocuk dibine girmiş bizi izliyordu. Dik dik ona baktım. İzin ver de ineyim çocuk.

"Çocuğum çekilsene ineyim arabadan." dedim en son dayanamayıp. Bana yan yan bakıp yavaşça geriye doğur gitmeye başladı.

Sinirle güldüm. "Ya sabır." Arabadan inip uzun çalıların paçama girmesine izin vermeden yürüyerek teyzelerin olduğu yere doğru gitmeye başladım.

Yağız'ın çıtı çıkmıyordu. Birazcık endişelendi nedense, beni takip edip duruyordu.

Güneşten dolayı elimi gözlerimin üstüne koydum. Yüzüm buruş buruştu. Huysuz bir insan değilim, güneş vuruyor.

Teyzeleri görünce yüksek sesle konuştum. "TEYZOĞ. BİZİ ÇAĞIRMIŞSINIZ."

Yok canım estağfurullah sen fısıldamışsın direkt.

"Gel yavrum gel hele şöyle. Sizden bi' ricamız var da ondan çağırıverdim sizi."

Teyze anında birkaç bacısıyla beraber yere serdikleri örtünün üzerine oturmuş, piknik yapıyorlardı. Çok tontiş tatlı bir teyzeydi. Boşuna kasılmışız o kadar.

Yüzüme kocaman bir gülümseme ile yanlarına şakıya şakıya gittim. "Ay teyzem sizi Allah gönderdi. Ben istedim aksakallı dede, Rabbim gönderdi 3 tane nur yüzlü nine. Buyurun teyzem sizin ne ricanız var? Önce siz söyleyin sonra biz isteyelim."

Müthiş bir rahatlıkla yanlarına gitmiş ve karşılarına oturmuştum. Yağız arkamda kalmış, olduğu yerden bizi izliyordu.

Arkamı dönüp ona baktım. "Herif gelsene şuraya, kalma ayakta yabancı yok burada gel."

İçinde kaç farklı karakter yaşıyor çok merak ediyorum.

İçeride olan sensin saysana.

Yağız ne dediğimi anlayamamıştı. Ona herif demem çok hoşuna gitti herhalde gülüyor bana uzaktan uzaktan.

Kaşına gözüne kurban.

Önümdeki teyze konuşrken yanımda oturan teyze gülerek bana yaptığı keki uzatıyordu. Köy keki diye bir şey var, harika bir şey.

"Kızım beni herif dedi ki odunları sen kese dur, ben eve gelirken traktöre yükler gelirim. Ben de yaşlandım artık. Şöyle iki odun kırıverdim de belim tutuldu. Senin kocan bize yardım edebilir mi?"

Keki zevkle yerken hızla başımı salladım. "Eder tabii." dedim dolu ağzımla. Ağzımdaki son lokmayı da yutup arkamdaki Yağız'a bağırdım. "YAĞIZ. GEL BAK SANA MÜKEMMEL BİR GÖREV VERİCEM HAYATIM."

Çocuklarla top oynamayı bırakıp yanıma doğru geldi. "Bir sorun mu var?" Bana öyle bir bakıyordu ki anlatamam.

Etkilenmiş demek ki bu halimden, öyle şaşkın şaşkın bakıyor. Böyle de sürprizlerle dolu harika bir kadınım işte.

"Yok canım, teyzemin odun kırması gerekiyormuş. Bizden yardım istiyorlar. Ben de dedim Yağız yapar. Yaparsın değil mi?"

Kötü bir şey olmadığını fark edince rahatlayıp gülümsedi. "Ha, olur tabii. Tabii ki yaparım. Nerede balta ben yapay-" Ağzına kek tıkmamla lafı kesildi. Keki eline aldıktan sonra etrafa bakıp yerde gördüğüm baltayı işaret ettim. "Şurada bak. Hadi benim aslan kocam yaparsın." diye omzuna iki kere vurup geri yere çöktüm.

Yere oturunca hemen yanımdaki teyzeye döndüm. "Ay çok güzel yapmışsın kız ellerine sağlık. Valla benim arkadaşım var gastronomi mezunu, iyi de şeyler yapar. Ama asla bu kadar güzel kek yapamıyor. Buranın sade keki şehrin dolu keklerinden çok daha güzel oluyor anlamıyom valla."
Dedikodu yapar gibi konuşmama güldü. "Organik evladım bunlar hep, ondan bu kadar güzel. Şehirde içine ne koydukları belli değil. En güzeli doğal."

Boşta bulduğum çaydan bir yudum aldım. "Haklısın valla."

Yağız'ın odun kesme seslerini duyunca ona döndüm. Zar zor kaldırdığı baltayı son kuvvetiyle oduna vuruyordu. Nefes nefese dururken ona baktığımı fark etti. Hemen kambur duruşunu dikleştirdi ve elini saçlarında gezdirdi. Dudağının kenarı kıvrılmış, çapkın çapkın göz kırpıyordu bana.

Sonra aklına gelen şeyle iki parmağıyla ona bakmamı işaret etti. Önce önüne bir odun koydu, sonra rahat rahat baltayı havaya kaldırdı. Hafif sendelese de geriye basmasıyla dengesin korudu. Sonra dudağını ısırarak baltayı aşağı doğru tüm kuvvetile indirdi.

Baltanın bacaklarının arasından geçmesiyle korkuyla ayağa kalktım. "Ya Yağız bir uslu duramıyorsun ya! Allah korusun o balta bacağına gelse biz eve nasıl gidicez?"

Teyzeler beni dinledikten sonra korkuyla yerinden sıçradılar. "Bir şey mi oldu!"

Yağız herkesin birden ona dönmesiyle baltayı yere fırlattı. "Ya yok. Altı üstü azıcık kaydı. Asena abartıyor. Siz keyfinize bakın hanımlar."

"Dikkat et evladım. Yardım edicem diye yaralama kendini." dedi önümdeki teyze. "Ay boşver teyze." dedim elimle geçiştirerek. "O bakar çaresine. Poz kesene kadar odun kessin boşver."

Teyzelerle kocalarının kaynanalarının dedikodusunu yapıp durduk. Az çektirmemişler benim canım teyzelerime. Öyle ki şuan zırıl zırıl ağlıyordum.

"Ya teyze ben sana kıyamam yaa. Keşke ben olsaydım o zaman yanında ezdirir miydim hiç seni?" Elimle yüzümü kapadım. Yanımdaki teyze omzumu okşuyordu.

"Kızım o zamanlara nereden baksan 80'ler falandır. Sen daha yoktun o zaman dert etme." dedi karşımdaki teyze motive etmeye çalıştığı, ama başaramadığını da bildiği sesle.

Ellerimi yüzümden ayırıp dolu gözlelre ona baktım. "Daha erken doğabilirdim. O tarlaları onların başlarına yıkabilirdim." Solumda bulunan teyze bana peçete uzattı. Gözlerimi sildim. "Ya peki o kaynananın yaptıklarına ne demeli? Saçını başını yolsaydınız keşke."

Yanımdaki teyzeye döndüm. Tam hiddetle onunkilere de saydıracakken tekrar ağlamaya başladım. "HHÜĞĞ TEYZEM, BEN SANA KIYAMAM. O BABANIN VAR YA BABANIN. YATTIĞI TOPRAK ONA TAŞ BETON GİBİ GELSİN İNŞALAH. BABA BABA DEĞİL EŞKİYA EŞKİYA." Beni kendine çekmesiyle onun koynunda ağlamaya devam ettim.

Babaannem, anneannem falan da eskiden yaşadıklarını anlatınca çok duygulanırım. O kadar zor şartlar altında bu zamana gelmişler ki her biri. Ne kadar istemesem de gözlerim doluyor her seferinde.

"Ahhh, ahh yavrum. O zaman bizde akıl mı vardı? Anne babaya hürmet diye diye ezildik kaldık böcek gibi. Ama ben anama yanarım. Babamdan az mı dayak yedi. Her akşam. Döv Allah döv. Vur Allah vur." Uzaklara dalmış hafif sallana sallana anlatıyordu karşımdaki teyzem.

"PASLA BANA TOPU. GÖNDER."

Teyzeden ayrılıp çocukların olduğu tarafa döndüm. Yağız çocuklarla birlikte oyun oynuyordu.

Kızlar da kenarda getirdikleri bebekleriyle birlikte kendi aralarında oynuyorlardı.

"Yağız sen niye kızları dışlıyorsun ya!" diye cırlayıverdim anlık sinirle. Anlatılanlardan sonra erkek nefretim tetiklenmişti.

Yağız keyifle topu ayağında gezdirirken bağırmamla birlikte durdu. "Hayatım onlar kendi aralarında oynuyorlar işte."

Yüzümü buruştuurp onu taklit etim. "ONLOR KONDÜ OROLARUNDO TAKOLOYORLAR." Dik dik ona baktım. "Erkeklerle birlikte oynuyorsan kızlarla da oynayabilirsin. Kız yeğenin var senin."

Erkek çocuklar da durmuş beni dinliyorlardı. Gözleri de bir taraftan kızlardaydı. Belli, hoşlanıyorlar.

"Abi o zaman şuraları turlamaya çıkalım. Bubanemgil bizi göndermiyorlar kayboluruz diye. Biz seninle gidelim." dedi erkeklerden biri.

Kaybolduğumuz için burada olduğumuzu onlara kim söylemek ister?

Kızlara döndüm. Başımı hafif eğip az öncekinin aksine yumuşak bir ses tonuyla sordum. "Gitmek ister misniz kızlar?"

Bebeklerine sarılmışlardı. Boyunları bükük, utangaç bir şekilde başlarını salladılar.

Başımla işaret ettim Yağız'a. "Hadi. Duydun."

Bir elini beline koyup eğildi ve diğer elini çevirerek bana doğrulttu. "Emrinize amadeyim hanımefendi."

Topu bir kenara bırakıp çocuklarla birlikte gitmeye başladılar. Aslında ben de gidebilirim ama teyzelerimi yalnız bırakmak istemiyorum ya. Eskiden çok yalnız kalmışlar da neler yaşamışlar, bari şimdi yalnız kalmasınlar.

***

"Bizim olay da öyle işte teyzem. Ne yaparsın, vicdanım el vermedi sahip çıktım bu çocuğa. Yoksa açta açıkta kalırdı mazallah."

"ELLERİM DE ÇİÇEKLER, KAPINDA SIRILSIKLAM. GÖRÜRSEN BİR GÜN ŞAŞIRMAAAAAA."

Arkamı döndüğümde Yağız elinde çiçek buketiyle bize doğru geliyordu.

Nasıl yani Yağız kaybolmadı mı?

Elinde renk renk, çeşit çeşit çiçekler vardı. Yüzünde kocaman bir gülümseme de eksik değildi. Bugün bu çocuk gülünce gözüme ayrı bir güzel geliyor anlamıyorum.

Yani bu güzel anınızı bozmak istemem ama büyük ihtimalle kızlar o çiçekleri toplama fikrini Yağız'a verdi. Yağız böyle yerlerde çiçeklerden evvel yolunu gözlüyor çünkü. Etrafındakiler hiç umrunda olmuyor.

Yanımdaki teyze kolumu dürttü. "Galk kız kocanın yanına gidiver hele. Bak o kadar sürpriz etmiş sana." Söylerken oldukça mutluydu. Çok şükür gençlik bitmiş diyen teyzelerden değillerdi.

Ayağa kalkıp ellerimi silkeledim. Çocuklar güle oynaya çoktan teyzelerin yanına gelmişlerdi. Bense Yağız'a doğru yavaş yavaş gidiyordum.

Ben giderken arkamdan teyzenin sesini duydum. "Bizim zamanımızda bize hiç böyle şeyler yapanlar olmadı. Şuanki gençlerin de güzel yanı bu; sevgi kıymet biliyorlar."

Yağız büyük adımlarla yanıma gelince ilk önce buketi bana uzattı. "Çiçeğime onun kadar güzel olmayan çiçekler topladım." İster istemez güldüm. "Ya salak."

Buketi elinden alıp kokladım. Bir dünya çiçek olduğu için çok garip kokuyordu. İster istemez yüzümü buruşturdum. Yağız'ın yüzünden gülümsemesi hafif solunca hemen tekrar gülümsedim. "Çok güzeller teşekkür ederim. Birazcık hayvanlarla karışık polen kokuyor ama sorun değil. Düşünmen yeter."

Tekrardan genişçe gülümsedi. "Beğenmene sevindim. E var bizim de arada böyle centilmenliklerimiz."

Parmağımı kaldırdım. "Doğruyu söyle çiçekleri toplamayı sen mi akıl ettin kızlar mı söyledi?" Hafif gözüm kısık ve gülümseyerek sormuştum bu soruyu. Ben ona nasıl bir adım attıysam o da bana bir adım atarak cevap verdi. Gözünü yalandan kaçırıyordu. Utanıyor gibiydi ama keyifli bir gülümseme yerleşmişti yüzüne.

"Yani. Melekler kulağıma fıısldadı diyelim." Elleri arkada birleşmiş, hafif bana eğilmişti.

Gülerek hafifçe çiçekleri yüzüne vurdum. Aramızda sessizlik oldu. Çiçeklere baktım. "Güzel çiçekler toplamışsın ama." Tek kaşımı kaldırıp ona baktım. "Ya da toplamışsınız mı demeliyim?"

Biraz daha yaklaştı. "Ben senin kadar güzel bir çiçek bulamadığım için tüm çiçekleri es geçiyordum, kızlar ısrar etti al al diye."

"OĞLUM GEL HELE ŞU SEMAVERİ YAKIVER."

Biraz geriye çekilip doğruldu. Arkamdaki teyzeye baktı sonra bana. "Semaver mi? Ben semaver yakmayı bilmem ki?"

Kaşlarım çatıldı. "Semaver yakmayı öğretmedi mi sana Arif amca?" Böyle bir şeyin olması imkansızdı. Arif amca kültür adam olarak mutlaka yaptırırdı Yağız'a.

Omuz silkti. "Ya semaveri babam hep yapıyordu piknikte falan ama hiç öğrenmedim ki. Sadece görüyordum sonra direkt oyuna devam ediyordum zaten. Hiç ne yapmış ne etmiş bakmıyordum ki."

Teyze bu sefer çocuğa karşı konuştu. "Duymadı herhalde bir de sen söyle bakayım."

Çocuk teyzeyi dinledikten sonra öksürüp bağırdı. "YAĞIZ ABEY. BUBANEM SEMAVERİ ABİN YAKIVERSİN DİYO'!"

Çocuktan başımı çevirip Yağız'a döndüm. "Dene en azından. Olmadı çocuklar bilir yardım ederler sana."

Çocukların Yağız'dan daha bilgili olmasından dolayı açıkçası fazlasıyla gurur duydum.

Yağız ellerini birbirine vurup ovuşturdu. "Hadi bakalım. Allah Kerim. Yaparız bir şeyler."

Yanımdna geçerken bu sefer o seslendi. "TAMAMDIR TEYZE. MUSTAFA, KOÇUM SEN GEL YANIMA BANA ÇIRA TUTUŞTURURSUN."

Peşinden birkaç saniye baktıktan sonra önüme dönüp elimdeki çiçeklere baktım. Akşam güneşi ile çiçekler aparyı bir güzel duruyordu.

Hava artık turunculaşmıştı. Serinlemiş, kuşların sesi azalmıştı. Serindi falan ama bir o kadar da sıcaktı. Bilmiyorum, belki de bu kadar sıcak hisettiren hava değil yanımdaki insanlardı.

Yerdeki taşlar ayağımla kenara ittirdikten sonra yere çimlerin üzerine uzanıp gökyüzünü izlemeye başladım.

Balayına çıktığımızdan beri türlü türlü insanla muhattap oldum. Kimi zaman sorun yaşasak da hep sonumuz tatlıya bağlandı. Ama hissettirdikleri hiç değiştirmedi. Huzur.

Sanırım o kadar uzun zamandır şehirden, zihnimdekilerden uzaklaşmamışım ki burada geçirdiğim kısacık zaman bile bana çok iyi hissettirdi. Hiç tanımadığım insanlar bile bana tanıdıklarımdan çok daha iyi geldi.

Belki de tanıdıklarımın kötü hisettirmesinin sebebi beni tanımaları. Hayatımı, kişiliğimi, yaşadıklarımı, duygularımı bilmeleri beni kapana kısılmış gibi hissettirdi. Sürekli bir diken üzerinde yürüyor giibyim. Ya bir hata yaparsam, ya bir şey ortaya çıkarsa? Sürekli bir telaş, sürkeli bir düşünce.

Burada onların tam aksine işliyordu her şey. Tanıdık ya da yabancı, kimse kimseden iyiliğini esirgmezdi. Aksilikler yaşasa da o içindeki merhameti susturamazlardı. Teyzem belki yiyecekleri kastetti ama buranın insanı da doğaldı. Yapaylıktan uzak, has bir insan gibiydi.

Dış dünyanın sahte insanları buraya bulaşmamış ki. O kötülük buraya erişememiş, insanları etkilememişti. Öz be öz insan nasılsa buradakiler de öyleydi. İçindeki sevgi eksiltilmemişti.

Sanırım şimdi anlıyorum her geçen sene köydekilerin birbirine neden daha çok yakınlaştığını. Kendileri gibi olan çok az insan kaldığı için birbirlerine sığınmışlardı mecbur. Sonuçta bu devirde elini nereye atsan kötülük, nereye atsan vicdansızlık. Ne yapsınlar? İnsan hiç yolunu aydınlatan ışıktan vazgeçer mi? O ışığı arkasına alıp zifiri karanlığa doğru yürür mü hiç? Kendini o ateşe atar mı?

Bir hüzün çöktü içime. Yarın gidiyorduk. Bu cenneti bırakıp cehenneme doğru gidiyoduk. Bu hissettiğim huzuru, güveni, sıcaklığı bir daha ne zaman bulurum muamma. Ama tek bir hakikat var ki bizim yaşadığımız sahte dünya. Asıl dünya buralarda. Kalabalıktan uzak kalmış, birbirlerine sığınmış, bu doğal güzelikler arasında yaşayan insanların yanında.

Ne ara kapattığımı fark etmediğim gözlerim adım sesleriyle aralandı. Yanımda bir hareketlilik hissettim. Gözlerim tamamen açtığımda ise kızların yanıma yattığını gördüm.

"Ne kadar güzel ama değil mi?" dedim göküzü için. Renkleri hiçbir boyayla yapılamayacak kadar güzel, geçişleri hiçbir fırçayla sağlanamayacağı kadar kusursuzdu. İnsanın içine adeta bir nefes gibi doğuyordu. Tüm o zihnindeki düşünceleri bir kenara bırakıp kendisini izlettiriyordu sadece.

Gökyüzü huzurdu ya. Güneşi ayrı huzur, gecesi ayrı huzur, yıldızları ayrı huzurdu. Çok büyüleyici bir şeydi. Türlü türlü renklere bürünüp, bize olağanüstü gösteriler sergiliyordu.

"Sadeece gökyüzü değil ki, her şey çok güzel." dedi incecik sesiyle. Kaşlarım çatıldı. "Nasıl yani, tüm her şey mi?"

"Evet. Bir baksana etrafına. Elindeki çiçekler, seyrek bulutlar, yemyeşil mis kokulu ağaçlar, üstüne yattığın çimenler, anneannemin keki, sen."

Tatlı tatlı, tane tane saydı her şeyi. Başımı ona çevirdim. "Dünya keşke sadece bunlardan ibaret olsa. Keşke bu mükemmel şeyler içinde yaşayıp gitsek. Her gün gün batımını izlesek, o muhteşem yıldızlara bakarak uyusak, sabah uyandığımızda burnumuza çiçek kokusu dolsa, sabah alarmımız kuşların sesi olsa. Dışarıda vakit geçirdikten sonra anneannemizin keki ile karnımızı doyursak. Hayat o zaman o kadar güzel olurdu ki."

Kaşlarını çattı. "Nasıl yani, hayat zaten bunlardan ibaret değil mi?"

O an masumluğu, saflığı ile yüzümde buruk bir gülümseme belirdi. Siyahları görmemiş, bembeyaz bir kalbi vardı. Daha siyahın ne olduğunu bile bilmiyordu.

Yanındaki kız atladı lafa. "Hayır tabii ki de akıllım. Sadece bunlardan ibaret mi sanıyorsun? Televizyonda görmüyor musun? Buradan ayrı olarak bambaşka bir dünya var dışarıda. Annem o yüzden sürekli gidiyor ya. Ama çok çirkin bir yer. Dönüşü falan yok galiba. Eğer olsaydı babam gelirdi. Bizi yalnız bırakmazdı."

Dirseklerinin üstüne çıkıp bana baktı. "Öyle değil mi Asena? Babam gelebilseydi mutlaka gelirdi yanıma. Siz nereden nasıl geldiniz? Babama söyleyin o da gelsin. Yolu tarif edersiniz siz ona."

Dolan gözlerimden bir damla yaş düştü. Başımı salladım. "Evet, bir yolunu bulup mutlaka gelirdi. Dışarısı o kadar kötü ki insanı ailesinden ayırıyor." Eğilip fısldadım. "Aramızda kalsın biz kaçarak geldik. Çok zordu."

Tekrar o kıza baktım. "Eminim baban da gelmek istemiştir. Hatta defalarca kez denemiştir. Ama dediğim gibi gelmek çok zor, baban henüz o zorlukları aşamamıştır belki. Ama eminim aşabildiği ilk an ilk sana gelicek."

"Biliyorum." deyip geri yattı. "Annem arada geldiğinde bana hep söylüyor zaten. Babam çok çalışıyormuş. O yüzden gelemiyormuş buralara. Eğer işini bırakırsa yıldızlar söner dedi annem."

O da benim gibi fısıldamaya başladı. "Aramızda kalsın babam yıldız gezginiymiş. Eğer onları ertelerse yıldızlar söner, bir daha da yanmazmış."

Diğer gözümden de bir damla yaş aktı. Teyzelerle sohbet ederken anneannesi bahsetmişti. Babası o henüz 2 yaşındayken şehit olmuş. O günden bu yana annesi bir başına büyütmüş kızını. Tek başına bakmakta zorlanınca annesine emanet etmiş. Şehirde çalışıp para kazanıyor, orada kendilerine bir hayat inşa etmeye çalışıyormuş.

Çok seviyormuş kızını babası. Fazla sevdiği için araya bir dünya girdi diyo' teyzem. Ona o kadar çok kıymet veriyormuş ki araya kısacık bir ömür girmesi gerekmiş.

Gözyaşlarımı silip gülümsedim. "Tamam, aramızda bir sır. Ama bana söz ver, baban sana yıldızlardan getirdiğinde bir tane bana ayıracaksın. Bu kadar yıldız gezdiyse toplamıştır sana bir sürü. Paylaşabiliriz bence."

"Hayır." diye net bir şekilde cevap verdi. "Babamın bana verdiği, getirdiği hiçbir şeyi başkasına vermem. Babam bana, dünyalar güzeli biricik kızına bir şey getiricek ve ben de onu başkasına vereceğim. Yok öyle bir dünya!"

"KIZLAR. ÜSTÜNÜZ ÇAMUR OLUR GELİN HAYDİ. BURADA ÇOK GÜZEL KURABİYELER VAR İLK GELEN ALIR."

Kızlar anında koşa koşa gitmeye başladı. Tüm çocuklar örtünün etrafında toplanmış, kurabiye almaya çalışıyorlardı.

Başımı birazcık sağa çevirdiğimde Yağız'ın çıra yakmaya çalıştığını gördüm. En son ismi Mustafa olan çocuk dayanamamış olacak ki çırayı elinden alıp yaktı ve semaverin içine attı.

Hayat öyle bir şey ki, uzun yollar çöller aşıp aradığınız, didik didik kurcalayıp bulamadığınız mutluluğu size en beklenmedik, ufacık bir anda bahşediyor.

***

"Ya hayır Mustafa ya, benim çubuğum daha uzun. Baksana ucu sivri olduğu için daha uzun."

"Ya Asena yenge ayıp ama yaptığın ya. Karşındaki küçücük çocuğu kandırmaya utanmıyor musun?"

Şokla elimi ağzıma götürdüm. "Aa, kocaman bir iftira. Asıl sen utanmıyor musun iftira atmaya?"

Yağız kocaman bir kahkaha attı. "Hayatım kusura bakma ama çok bariz. Yenildin işte kabul et."

Omuz siktim mızıkçı bir çocuk gibi. Kollarımı da önümde birleştirmiştim. "Ya hep ben kaybediyorum ama ya. Siz hile yapıyorsunuz inanmıyorum ben size."

"Al kızım, çayın." Teyzemin uzattığı çayı aldım hemen. "Ellerin dert görmesin teyzem. Sağolasın."

"Hadi hadi mızıkçılık yapma. Taklit sırası sende." dedi Amine. Başımı geriye atıp ofladım. "Tamamdır. Gönderin gelsin." Ellerimi birbirine sürttüm. Hırslanmıştım.

Erva heyecanla hafif bağırdı. "O zaman sen bize Yağız abinin taklidini yap!"

Yağız yalandan sinirlenmiş gibi yaptı. "Ya ben ne alaka ya? Neden ben?" Eliyle hemen işaret etti. "Halit'i taklit etsin."

"Of Yağız! Hemen sızlanıyorsun." Çocuklara döndüm. "Biliyo' tabii ne kadar gıcık biri olduğunu."

Çocuklar hep bir ağızdan gülerken teyzelerde kenardan bizi izleyip gülüyorlardı. Çayımdan bir yudum alıp ayağa kalktım. Boğazımı temizleyip kaşlarımı çattım. Ellerimi arkamda birleştirip yürümeye başladım. Sonra çenemi kaldırıp koyulttuğum sesimle konuşmaya başladım. "Asena! Ben sana demedim mi bu evraklar yarına hazır olacak diye! 2 gün geçti hâlâ hazırlamamışsın. Burası bir şirket, her şey planla, kuralla ilerler. Ben neciyim burada?"

Başımı çevirip uzakları kısık gözlerle izlemeye başladım. "Neyse ki henüz vaktimiz var. Yoksa bu şirketin hali ne olacak?"

Hemen duruşumu bozup gülerek çocuklara döndüm. Herkes kahkaha ile beni izliyordu. "Durun durun. Şey de var."

Elimle araba direksiyonunu tutuyormuş gibi yaptım. Etrafa korka korka baktım. "Asena!" dedim panikli panikli. "Asena! Yolu kaybetik Asena! Sen bilirsin sen bu köydensin. Tanıdık gelen bir yer yok mu Asena!"

Yağız ne kadar yalandan kızıp göz devirse de fazlasıyla eğleniyordu. Teyzelerim ise gülmekten gözlerinden yaş geldiği için gözlerini silip duruyolardı.

Bizim için belki de çok basit olan bir şey buradakiler için neşe kaynağı. Herkes işe odaklanmaktan eğlenmye vakit ayıramamışki. Böyle odun kesmeye diye gelip piknik yapıyorlar. Sıkıcı hayatın içinde kendilerine bir çiçek bahçesi dikmeye çalışıyorlar.

Onlar yeterki gülsün, ben sabaha kadar yine taklit yaparım.

Akşam olmuş, hava kararmıştı. Ateş ışığında çocuklarla oyun oynuyorduk. Oyun oyarken saatin ne ara geçtiğini de anlamamıştık pek. Zaman su gibi akıp geçmişti.

Çocuklar, hayatı güzelleştirmek gibi mucizevi bir özelliğe sahipler.

Biraz daha taklit yaptıktan sonra "Yoruldum ben." diye yerime oturdum. Teyzeler bize seslendi. "Evladım benim herifin traktörü göründü şurada. Kalkalım artık geç oldu. Sizde evinize ocağınıza varın sağ sağlim. Fazla karandırınca yolları karıştırıyor insan."

Anaa, biz yolu kaybedip gelmiştik değil mi?

"Tabii teyze toplamaya yardım edelim burayı. Yanlış anlamazsanız bizim de sizden bir ricamız vardı." dedim mahçup bir ifadeyle.

Güzel gülümsemesini sundu teyzem bana. "Tabii evladım. Sabahtan beri bize yaptıklarınız karşılıksız olmaz. Buyurun."

Bardakları toparlayıp sepetin içine koydum. "Biz yolu kaybettik de, sizin bir bilginiz var mı?" Biraz çekinerek sormuştum çünkü buralar cidden çok karışıktı.

Hepimiz ayağa kalktığımız zaman örtüleri çırpıp katladık. Örtüleri çantasına koyduktan sonra bana döndü. "Evladım biz bu yolları adımız kadar iyi biliriz. Söyle bakayım hele sizin köyünüz neresidir?"

Elimle yukarıya işaret etitm. "Şu tepeden iki önceki köy."

"Haa, bizim yolumuzun üstü sayılır. Biz de oraya giden yoldan gidiyoz. Sizinle birlikte ana yola kadar çıkarız, siz de oradan gidiverirsiniz olur mu? Olmadı benim herifi göndereyim sizinle."

Yağız araya girdi bu sefer. "Yok estağfurullah. Biz ana yola bir varalım gerisini hallederiz. Sizin şimdi işiniz gücünüz var daha fazla yormayalım sizi."

Yanımıza gelen traktör ile ona döndük. Galiba bu sefer gerçekten bitti.

***

Elimdeki bardakları masaya bıraktım. "Kahveler de geldi." dedim son heceyi uzatarak.

Bugün çok yorucu ama bir o kadar da güzel bir gündü ki. İçimde hem bugünün sevinci, hem de gidecek olmanın hüzünü vardı.

Tebessüm etti. Bardağı alırken "Teşekkür ederim." dedi sakin bir ses tonuyla.

Yine balkondaydık. Nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şekilde her gece yolumuzun düştüğü balkonda. Balkonda göz gezdirdim. Bir balkona üzüleceğimi hiç düşünmezdim.

İşin ironik tarafı bu zamana kadar defalarca kez buraya gelmeme rağmen asla böylesine bir hüzün yaşamamıştım. Evet her geldiğimde giderken ister istemez gözlerim doluyordu, üzülüyordum. Ama bir daha geleceğimin garantisini vererek teselli ederdim kendimi hep. Sanki bu sefer buraya son gelişimmiş gibi bir his kapladı içimi. Kendime söz veriyorum geleceğime dair ama kendime bile inanmayarak veriyorum bu sözü.

Nedenini söyleyim mi?

Yine ne saçmalayacaksın hadi bakalım.

Birkaç yıl aradan sonra buraya Yağız'la geldiğin için. Çünkü bir dahaki gelişinde Yağız'ın olmayacağını düşünüyorsun. O zamana kadar boşanacağınızı ve geldiğinde aynı huzuru hissetmemekten korkuyorsun.

Çok biliyon sen.

Önümüzdeki manzaraya baktım. Yıldızlar her zamanki gibi ışıl ışıl parlıyor, ay ışığıyla tüm köy adınlanıyordu. Rüzgar da yapması gerekeni yapıyor, sakin, ama insanın içini titreten bir şekilde esiyordu. Bu gece çekirgeler nomale göre bir hayli sesliydi. Ağaçların yaprakları da esen rüzgarda savrulup duruyordu.

Her zamanaki gibi bir gece her şey aynı. Ama bu gecenin hissettirdikleri çok farklı. Buraya gelirken hiç bunların olacağını düşünmemiştim.

Derin bir nefes alıp gülümseyerek video başlattım. Bunu yapmak artık bana farz olmuştu. Boğazımı temizleyip neşeli tutmaya çalıştığım sesimle kameraya bakarak Yağız'a sordum. "Evet Yağız Efendi. O gün geldi çattı. Tatilimiz hakkında ne düşünüyorsun?"

Tam konuşmaya başlayacakken güldü. Gülmesi saniyeler içinde kahkaya dönüşürken ben de gülmesine gülmeye başladım. "E hadi ama Yağız! Burada seni bekliyoruz."

Bardağını masaya bırakıp "Tamam tamam." dedi. Ellerini masanın üzerinde birleştirip konuşmaya başladı.

"Öncelikle geçirdiğim en güzel tatildi diyerek başlamak istiyorum." Kaşlarımı kaldırdım. "Hadi canım. Bu çok büyük bir iddia ama Yağız. Emin misin? Eşeği falan unuttun mu yoksa?"

"Hahahay. Emin ol unutacağım en son şey o eşek. Ve evet, eminim. Şu yaşıma kadar hiçbir tatilim bu kadar güzel, eğlenceli geçmemişti. Bir de yanımda sen olduğun için apayrı güzel geçti. Bu tatilin üstü gelir mi?" durup düşünür gibi yaptı. Dudağını 'bilmiyorum' der gibi bükerek "Sen olduğun sürece her tatil çok güzel geçer eminim ama hiçbir tatilin bu kadar iyi hissettireceğini düşünmüyorum. Yani bunun bendeki yeri hep apayrı olucak, ona eminim." dedi.

Dağılan saçları, yorgunluktan baygın bakan gözleri, ve yine yorgunluktan dolayı boğuk sesiyle konuşuyordu ama neşesinden asla ödün vermiyordu. Gerçekten mutluydu, bunu en derinden hissedebiliyordum.

Konuşurken ona çevirdiğim telefonu biraz geriye çekip ikimizi de aldım. "Ne yalan söyleyeyim bu konuda ben de aynı düşünüyorum. Evet birçok tatilim çok güzel geçti, bundan sonrakilerde güzel geçer belki ama bu tatilin yeri bende hep ayrı kalacak." Benden sonra hemen hevesle devam etti. "Zaten canım eşim her anı videoya aldı. Dövüldüğüm anları bile videoya çekti sağ olsun. O videolardan anlamışsınızdır nasıl bir tatil geçirdiğimizi az çok ama emin olun çok daha fazlasını yşaşadık. O kadar dolu doluydu ki ben bile şaşırdım. Burada geçirdiğimiz 1 gün şehirde geçirdiğimiz 3 güne bedel gibi bir şey."

Kahvesinden bir yudum alıp tekrar başladı. "Bir de mesela buranın atmosferi bambaşka. Hani ne yaparsanız yapın mutlu hissediyorsunuz. Bir sorun var tamam, sonra etrafa bakıyorsunuz, o çam kokusunu çiçek kokusunu içinize çekiyor güneşi hissediyorsunuz ve tüm her şey geçiyor."

Kafasını bana çevirdi. Kafama diktiğim kupamla ona bakakaldım. "Hayatım diyorum ki ben şimdiden köye ev yaptırayım, ara ara tatilde, işte kaçmak istediğimizde falan gelir birkaç gün kalırız ne dersin? Şimdi olmasa bile ileride emekli olduğumuzda gelir evimizde kalırız."

Gözlerim sonuna kadar açıldı. "Abartma Yağız. Kaç kere gelicek sanki de ev yaptıracağız?" Alayla gözlerimi kstım. "Ayrıca sen birkaç kere gelir hevesini alır, bir daha da gelmezsin. Tanımıyor muyuz seni sanki?"

Haklı olduğumu bildiği için gözlerini kaçırdı. "Sen öyle san." dedi sessizce kollarını önünde birleştirirken. "Yani özetle," diye kameraya döndüm. "Tatilimiz çok çok çok iyiydi. Yılana, eşeğe, köpeklere, dayaklara rağmen mükemmel bir tatildi. Ne yalan söyleyim Yağız geçirdiğim en güzel tatil olacak dediğinde inanmamıştım. Ama cidden öyle oldu."

Yağız kıkırdamaya başlayınca kaşlarımı hafif çattım. "Ne gülüyorsun ya? Haklı çıkmak hoşuna gittiyse bir daha yapmam merak etme."

Sevgini her şeyin tam zıttını yaparak mı gösteriyorsun yoksa cidden sevmiyor musun anlayamıyorum.

"Yok yok." dedi gülmesinin arasından. Kambur duruşunu düzeltti. "O cümleyi söylerken evet emindim ama içimden ufacık bir his öyle düşünmüyordu. Yani söylerken biraz ikilemdeydim yalan yok."

Onu dinlerken şokla açılan ağzımı kapadım. "Ya yok artık. Yalancı mı olucaksın sen bir de başımıza?"

Hafif sırtımı döndüm ona. "Görüyorsunuz neler söylüyor. Yani öyle bir tatil ki hepimiz büyük ters köşe yaşadık."

Yeter artık, insanlar iki saat sizin tatil yorumlamanızı dinleyecek değil ya.

"Herneyse. Fazla uzattık. Bizim tatilimiz böyleydi. Bizce güzeldi. videolarda nasıldır bilemiyorum. Vakit ayırdıysanız teşekkür ederiz, ayırmadıysanız da canınız sağ olsun. Böyle boş beleş bir çifti ben de izlemezdim zaten."

Yağız el sallayınca ben de hemen el salladım ve videoyu kapadım.

Zaten sadece ikimizin sesi varken şimdi his ses kalmamıştı. Öyle bomboş duruyorduk.

"Cidden insandan hayvanına herkesten dayak yediğin halde tatilin güzel miydi ya? Hiç inandırıcı gelmiyor."

Önüme bakarak konuşuktan sonra ona döndüm. Sakince başını salladı. "Evet, kesinlikle. Çünkü yanımda sen varsın. Sen olduğun sürece dayak mı yemişim, ölmüş müyüm umrumda olmaz. Benim için en kıymetli zaman o andır."

Elimle onu geçiştirdim. "Hadi hadi. Videoyu da kapattım bırak rol yapmayı. Ben şahsen işin gülme eğlenme kısmında olduğum için cidden güzel olduğunu kabul ediyorum ama senin için öyle olmasının imkanı yok."

Kahvesini bitirip bardağı masaya akoydu. "Rol yapmıyorum. Sen yanımda olduğun sürece zaman, mekan hiç mühim değil. Sen yanımda ol yeter bana. Zaten güzelliğinin büyüsünden sen hariç hiçbir şeye odaklanamıyorum. Ne yaparsam yapayım seni aklımdan çıkaramıyorum. Her dakikam, her anım, her günümde aklımda sen varsın. Dinlediğim her şarkıda senin sesin, izlediğim her filmde senin yüzün, gördüğüm herkeste sen varsın. Sen benim hayatımsın Asena."

Yerinden kalkıp daracık balkonda önüme geldi ve ellerimden tutup beni ayağa kaldırdı.

Ne oluyor ya?

Nefes alış verişlerim an itibariyle tavan yapmıştı. Kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Yanaklarımda sıcaklık hissetmem de kaçınılmazdı zaten.

Derin bir nefes verip konuşmaya başladı. "Asena'm, Bal'ım, yaşama amacım. Biliyorum, bu teklif için biraz geç kaldım." Durdu. "Hatta baya geç kaldım." Yağız'ı ilk defa bu kadar utangaç görüyorum desem yalan olmazdı. O kadar stresli ve heyecanlıydı ki sesi titriyordu. Gerçi benim de ondan çok bir farkım yoktu.

Tuttuğu nefesini bıraktı. "Ama eninde sonunda olmam gereken yerdeyim. Buradayım, karşındayım."

Yine durdu. Konuşurken nefesini tutuyor olsa gerek nefes nefese kalmıştı. Titreyen sesine de engel olmaya çalışıyor gibiydi. Yutkundu. "Umudum, ışığım kalp sancım. Ben isterim ki aldığım her nefes senin uğruna, yaşadığım her gün senin yanında olsun. Her gün o güzel gözlerinden öpeyim, her gece senin kokunla uyuyayım." Güldü. "Seninle her gün kavga edelim, her gün bambaşka rezillikler çıkaralım ama yine de birlikte olalım."

Bir adım daha yaklaştı. "Ben sana her yaklaştığımda hızlanan kalbinin sesini duyayım, gözlerinde o ışığı göreyim." Yine durdu.

HADİ BE ADAM DURULACAK ZAMAN MI?

"Çok şey istemiyorum. Sadece bana karşı hissettiğin duyguları benden esirgeme. Sahte evlilik diye benden kaçma, kalbini susturmaya çalışma. Tüm benliğinle yanımda ol. Kendin ol."

Ellerimi nazikçe bırakıp dizinin üstüne çöktü. Ne ara çıkardığını bilmediğim yüzüğün kutusunu açtı. "Biliyorum evliyiz ama hâlâ kendi kurduğumuz masalın içindeyiz. Bal, tüm gerçeklikle, yalan dolan, oyun olmadan, tüm kalbinle cevap ver lütfen. Benimle evlenir misin?"

Dolan gözlerimden bir damla yaş düştü. Şuan ağzımı açıp tek kelime dahi edemiyordum. Sadece gözlerine bakabiliyordum. Onun da gözleri dolmuş, azğımdan çıkacak tek bir lafı bekliyordu.

Başımı sallayarak gülümsedim. "O nasıl soru salak! Tabii ki evlenirim."

Verdiğim cevapla rahatlayarak güldü. Sonra hemen yüzüğü kutudan çıkarıp parmağıma taktı.

Ayağa kalkıp kutuyu masaya bıraktıktan sonra bana döndü. Sonra elleriyle yüzümü tutarak kendine çekti ve öptü.

"ABOOOV GENÇLER DE UTANMA ARLANMA KALMAMIŞ"

Ya Nermin teyze favori çiftim kavuşmuş, sırası mı şimdi ya?

***

Selaamm
Nasılsınızzz
Ben 1.5 ayın sonunda bitirebildiğim için çok mutluyum
Öncelikle beklediğiniz için sizlere ve bu boş zamanda bana katlandıkları için kanaldakilere çok teşekkür ederim🥹🥹
Cidden bu bölümün bu kadar geç gelmesi hesapta yoktu
Son bölümü attım işler karışmaya başladı
Ve şunu söylemek de isterim ki bundan sonra bölümler çok sık gelmeyebilir
Ben de bir öğrenciyim ve benim de hayallerim var
Bir hayalim için diğer hayalimi birazcık kenara itelemem gerekiyor
Ama bu demek değil ki bırakıcam
Daha önce öyle bir hata yaptım ve bu yüzden hâlâ bitmedi
Bundan sonra birkaç hafta arayla da olsa mutlaka bölüm atacağım
Veeeeeeee
Bundan sonra her şey o kadar hızlı gelişecek kiii
Şimdiye kadar hep ara ara yazdığım için kitap çok gereksiz uzamış
Böyle gidersek 100 bölüm bulur o kadarına da gerek yok
Bundan sonra bir sürü şey yaşayacağız hazır olun
Ufaktan spoiler vereyim diğer bölümde bu toz pembe şeyler yok olucakk
Neyse
Diğer bölümleri de bu kadar uzatmayı düşünmüyorum
Yani olabildiğince
Ay çok uzattım
Sizleri çoooook seviyorum
Ve bölüm gelmedi diye evimi basmadığınız için teşekkür ederimm😔😔
Diğer bölümde görüşmek üzereeee

Ama bu demek değil ki bırakırıırc

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

148okunma 14beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.