HAYIRDIR PATRON kitap kapağı

32. bölüm / 33

HAYIRDIR PATRON

30. Bölüm Part-2

Vaveyla Yazarı: Nisa K.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: 30. Bölüm Part-2

"ABOOOOOO BU HAL NEDU'!"

Ne oluyor ya sabah sabah?

"ASENA. NERDESİN GIZ?"

Yatakta oturur hale geldim. Gözlerimi hâlâ açamıyordum. Kendi kendime mırıldandım. "Kim bu ya sabahın köründe?"

Kelimelerim tam anlaşılmıyordu. Yanan gözlerimi ovuşturup gözümü açtım. Odada kimse yoktu. Perdeden sızan güneş ışığı tam karşımdaki duvara vuruyordu. Işığın yoğunluğundan anladığım kadarıyla sabahın henüz erken saatleriydi.

Ya zaten gecenin bilmem kaçında yattım erken kalkmaya ne lüzum var?

Bacaklarımı yataktan sarkıttım. Başımı cama çevirince yüzüme vuran güneşle gözlerimi kapattım. Açık olan camdan mis gibi koku geliyordu.

Köyümüzü bu yüzden çok severim. Doğallığından, yeşilliğinden asla ödün vermez. Sabah uyandığında camdan gelen o çamların kokusu bile huzuru bulmama yeterdi. Küçüklüğümde aldığım koku ile şuankinin birbirinden hiçbir farkı yoktu.

Hafif esen rüzgar, sabah serinliğini iliklerime kadar hissetmemi sağlıyordu. Her ne kadar ilk gece olduğu için rahat uyuyamasam da yorgunluğumun geçtiğini hissediyordum. Dünki ağrılarımın çoğu şuan yoktu.

Huzurlu huzurlu kuş cıvıltılarını dinlerken aniden açılan kapı ile hemen kapıya döndüm. "Asena galkmadın mı gız hâlâ?"

Telefonumu alıp saate baktım. Henüz 06:53'tü.

Başımı geriye atıp ofladım. "Ya Nermin teyze saat daha 7 bile değil ya. Niye bu saatte kalkıyoruz?"

Ellerimle yüzümü kapattığım için sesim boğuk çıkıyordu. Nermin teyzeyi görmüyordum ama odayı süzdüğünü hissedebiliyordum.

Kendisi bizim aile dostumuzdu. Evi bizimkine yakın olduğu için sık sık gelir, bizimle yemek yer, çay içerdi.

Bahçe işlerinde de yardımını esirgemezdi. Özellikle babaannemgil yaşlandıkça onlara daha sık yardıma gelmeye başlamış, onlar yerine işlerini hallederdi.

Kendisi babaannem kadar yaşlı değildi ama annem kadar da genç değildi. Yaşına rağmen fazlasıyla dinçti. E dinç olduğu kadar enerjiktir de. Gün içerisinde dışarı çıkar, her eve uğrar, sohbet edip geri döner.

Dedikodu yapmayı, bileklik takmayı, süslenmeyi çok sever kendisi. Ne zaman görsem kolunda birsürü kendi yaptığı boncuk bileklikleri olurdu. Bayramda hediye alacağımız zaman ona bileklik, kolye falan alırdık. Hakkını yiyemem hep de takardı. Tabi üst üste taktığı için çabuk kopardı.

Bekardı ama hiç evlenmemiş değildi. Kocası eskiden evli olduğu zamanlarda onu çok dövermiş. Bir yara iyileşmeden yenisi oluşurmuş. O da en son dayanamayıp terk etmiş onu. Sonra boşandılar zaten.

Şimdi de evinde tek başına yaşıyor, kocası izin vermediği için takamadığı bileklikleri şimdi doya doya takıyordu.

"Kız saate bakmıyon mu hiç? Geç bile kalmışsınız uyanmak için. Burada gün sabah ezanında başlar. Kaç saat geçti ezanın üstünden haberin va' mı?"

Geri doğruldum. Haklıydı, köyde gün erken başlar.

İlk gün olmasının hatrına geç başlayamaz mıydı ya?

Ben oturmuş uykulu gözlerle önümdeki dolaplara bakarken gelip yanıma oturdu. "Ba'a bak hele. Siz niye ayrı uyudunuz? Ev dolu olsa neyse diyecem, bomboş ev." diye fısıldayarak sordu. Köyümüzün Meraklı Melahatı.

Kendisi her yaşa uyum sağlamaya çalışıyordu. Yaşlıya onun dilinden sohbet ediyor, gence onun gibi yaklaşıyordu. O yüzden kendime pek yakın gördüğüm biri.

Göz devirdim. "Tahmin ettiğin gibi bir dedikodu yok." dedim onu hayal kırıklığına uğratarak. Hemen yüzü düştü. "Bu yatak ikimizi taşımayacağı için birlikte uyumadık."

Tek kaşını kaldırıp bir daha eğildi. "Peki sen niye onun yanına yatmadın?" İlla dedikodu alacak ya.

Hareket etmesiyle takıları da hareket edip ses çıkarıyordu. Koridordan gelen sese göre Yağız elini yüzünü yıkamaya kalkmış olmalı. Onun sesiyle ikimiz de kapıya bakıyorduk. Ardından geri döndü. "Yoksa kavga mı ettiniz?"

O günlük olarak yaptığımız bir egzersiz bizim şaşırılacak bir şey yok.

"Koltuklar arası dar Nermin teyze nasıl sığalım ikimiz? Dedi sen yatakta yat ben yerde yatarım, öyle anlaştık."

Benden laf alamamanın verdiği bozuntuyla geri çekildi. Bakışlarını odada gezdirirken sordu. "Geçen yaz dedenin vefatından beri uğrayan olmadı. Tertemiz yapmışsınız. Kaçta geldiniz siz?"

Yukarıya bakıp düşündüm.Kaçta gelmiştik biz ya?

"Sanırım 9 buçuk, 10 gibi geldik. Gelir gelmez temizliğe başladık. Gece 1 gibi falan da bitti herhalde."

Eliyle ağıznı kapadı. "Kııız, o saate niye kaldınız? Anan sabah erkenden çıktılar diyo'du."

Hayatımda yaptığım en absürt yolculuktu. Ama yaşadıklarımızı anlatıp ona istediği dedikoduyu vermeyecektim. "Teker patladı gelirken, o yüzden biraz oyalandık. İşte köylüye selam ver et derken o saati buldu. Çok hız da yapmamaya çalıştık bir yandan."

"Hee." dedi başını sallayarak. İstediği cevabı alamamıştı anlaşılan. Dudağını yüzünü buruşturduğuna göre burada daha fazla kalıp dedikodu öğrenmek için vakit kaybetmeyecek. Bu mükemmel bir haber.

Yağız kapıda belirdi. "Günaydın."

Hafif gülümseyerek karşılık verdim. "Günaydın. Gel bak tanıştırayım. Nermin teyze, aile dostumuzdur kendisi."

Kapıdan ağır adımlarla yanımıza geldi. Dağınık saçları ve uykulu şişmiş gözleri ile gece geç uyuduğunu anlamak zor değildi. Onu ilk kez böylesine yorgun görüyordum.

Elini Nermin teyzeye uzattı. "Tanıştığımıza memnun oldum, Yağız bende."

Nermin teyze elini uzattıktan sonra öpüp alnına koydu. "Sen Asena'nın kocasısın de' mi?"

Sesi tam açılmamış, boğuk geliyordu. "Evet. Dünden önce düğünümüz vardı işte. Balayına bizim köye gidelim dedi geldik."

Memnuniyetle başını salladı Nermin teyze. Yağız'ı beğenmişti belli. Ama endişelendiğim bir konu vardı; istediği tüm lafları Yağız'dan kolaylıkla alabilir. Yağız onu tanımadığı için çenesini tutamaz anlatır her şeyi. Sonra sustur köylüyü susturabiliyorsan.

"Ee," diye hemen atıldı. "Nasıl geçti yolculuğunuz?"

Yağız tam ağzını açacağı sırada ayağa kalkıp elimle ağızmı kapadım. Onu uyarmadan ağzını açmasına izin veremezdim.

Gülümseyerek Nermin teyzeye döndüm. "Nermin teyze biz şimdi yeni uyandık ya. En iyisi biz bi' üstümüzü değiştirelim, sonra kahvaltıda konuşuruz."

Yataktan kalktı. "Tamam o zaman ben demliği ocağa koyuyom."

Başımı sallayıp elim Yağız'ın ağzında gitmesini bekledim. Konuşmak deyince yerinden fırlıyordu, bir dakika olsun durduğunu görmedim.

"Gel hayatım sana kıyafetlerini vereyim." dedim tam çıkarken.

O odadan çıkınca hemen kapıyı kapatıp Yağız'a döndüm. Fısıldayarak konuşmaya başladım. "Yağız sakın ama sakın dün yaşadığımız olayları anlatmıyorsun. Yok Hasan seviyormuş, yok halasını istemişler, yok Uygar geldi. Açma ağzını tamam mı? Sadece genel şeyler hakkında konuş. Güzeldi, yorucuydu falan fişman işte."

Hızlıca konuşmamı hayretle izledi. "Asena bir dur güzelim ne bu acele? Hiçbir şey anlamadım şuan baştan anlat. Kim bu kadın, niye sabahın köründe eve giriyor?"

Sesi benimkinin aksine gayet net çıkıyordu. Hiç fısıldama gereksinimi duyduğu söylenemezdi. "Bağırma." dedim kaşlarımı kaldırarak. "Tamam. Baştan anlat şimdi n'oldu?"

Valizden kıyafetlerimi seçerken anlatmaya başladım. "Bu Nermin teyze aile dostumuz evet ama dedikodu istiyor. Ağzımızdan bir şey kaçsın da köye duyurayım diye bekliyor. Sakın dünle ilgili detaylı ağzını açma. Yalnızca güzeldi, yorucuydu falan. Tamam mı?"

Valizimin yanında olan valizi için benim gibi yanıma, yere çöktü. "Tamam, dikkat ederim. Anlamadığım şey bu kadın niye sabahın köründe eve giriyor?"

Elimle geçiştirdim. "O öyle sorgulama."

Kıyafetleri alıp valizi kapattım. "Ben şimdi elimi yüzümü yıkamaya gidicem. Sen de ben gelene kadar giyin tamam mı?"

Bir şey demeden sadece başını salladı. Odadan çıkıp banyoya elimi yüzümü yıkamaya gittim.

Güne bu kadar hareketli başlayacağımızı düşünmezdim. Ne zaman düşündüğüm şeyler oluyor ki zaten.

Yüzümü bol suyla yıkadıktan sonra aynaya baktım. Saçlarım elektriklenmiş, birbirine girmiş haldeydi. Gözaltlarım desen bu zamana kadar hiç olmadığı kadar kötü görünüyordu. Gözlerimdeki yorgunluk klasikleşmişti zaten.

Hemen yüzümü kurulayıp banyodan çıktım. Odaya doğru giderken Yağız'ın çıktığını gördüm. Bana bakınca sessizce "Sus" deyip kaşlarımla uyardım. O ise "Tamam." dedi abartlılı bir şekilde. Sesi çıkmıyordu ama çıksa sanki dışarıdan duyacaklar gibiydi.

O mutfağa Nermin teyzenin yanına yalandan bir gülümsemeyle giderken bense odaya geçip hazırlanmaya başladım.

Şuan 5 dakika daha uyumak için neler vermezdim.

Dağınık duran yatağa baktım. Çok istiyordum ama yatarsam yüksek ihtimalle Nermin teyzesin sopasıyla uyanırdım.

Herneyse. Başka sefere artık.

Üzerime gündelik kıyafetlerimden giyinip saçımı başımı taradım. Ardından dağınık bir topuz yapıp bıraktım. Önüme düşen tutamları kulağımın arkasına atıp kalktım. İçeriden tabak çanak sesleri geliyordu. Büyük ihtimalle kahvaltı hazırlamayı bitirmek üzereydiler.

Yağız'ın sızlanmalarını duymazdan gelip mutfağa girdim. Yer masası koyulmuş, üzerine kahvaltılıklar dizilmişti. Nermin teyze ne ara yaptığını bilmediğim menemeni tabaklara boşaltıyordu.

Yağız demli demli çayları koyarken bana döndü. "Hoşgeldin. Sen gelene kadar biz her şeyi yaptık bak."

Göz devirdim. "Dün her şeyi hazır aldın zaten, hazırlanacak bir şey kalmadı ki."

Menemen koyulan tabakları alıp masaya koydum. Yağız'da bardakları getirdi. Ekmeği alıp geldikten sonra hepimiz sofraya oturduk.

Sessizce kahvaltımızı yapıyorduk. Yağız sanki bir şey söylecek de zor duruyor gibiydi. Yerinde kıvranıp duruyordu.

Tam önüme dömüş çayımı içeceğim sırada ağzını açtı. "Nermin teyze yanlış anlamazsan bir şey soracağım."

Nermin teyze ekmeğini menemene bandırıp ağzına tıktıktan sonra Yağız'a baktı. "He."

Üstüne oturduğu bacaklarını kenara çekti. "Sen niye sabahın bu saatinde geldin? Bir sorun mu var?"

Lokmasını yutup çayını içti. "Yoo. Çok şükür yok bir şey. Sizi bahçaya götürmek için geldim."

Ben burnumdan gülerken Yağız anlayamamış bir şekilde kaşlarını çattı. "Ne? Nasıl yani?"

Şehirkolik bir burjuvanın doğal hayatla ilk tanışma anı. Aman Allah'ım. İlk defa görenler beğensin.

Likeladım.

"Nesisi nasısı mı var oğlum? Bahçada toplanacak şeyler var, hazır gelmişken sizi yakalayım dedim. Valla inan olsun tek başıma o kadar zorlaştı ki. Kimse de kalmadı köyde yardım edecek. Yardım ediverirsiniz bana de' mi?"

Yağız'ın bakışları aşağı çöktü. Sanırım köyde bahçeye gitmeyi beklemiyordu.

Çok merak ediyorum köye gelip ne yapmayı planlıyordu. Yurtdışından gelen turist gibi yerli halkın nasıl bir yaşam sürdüğünü mü inceleyecekti, ne yapacaktı bu adam?

"Ederiz." dedi azıcık çıkan sesle. Morali fazlasıyla bozulmuştu.

"Hangi bahçeye gidicez Nermin teyze?" diye sordum tabağıma peynir alırken. Hiç sevmem ama şuan bir dizi içinde köye gelmişim gibi estetikleştirmek istiyorum. Gerçekler bir yana kalsın.

Nermin teyze kahvaltısını dolu dolu yapmayı severdi. Dolu dolu dediğim ağzı dolu. Sürekli ağzına bir şey tıkar, nefes alamayınca durur dinlenir. Lokmasını yutup çatalını salatalıklara batırırken yüzüme bakmadan cevap verdi. "Şu aşağıda caminin önünde bir bahçe var ya, orası. Bayadır gitmiyom oraya, sıra gelmedi bir türlü. Çürümeden toplayım diye dedim bugün oraya gidem."

Yağız'a döndüm hemen. "Merak etme orası çok büyük değil. Şu aşağıda zaten yakın. Hızlıca toplayıveririz. Sonra bakarız ne yapalım diye."

Bu dediğim ile az öncekine kıyasla neşesi yerine geldi. Dikleşip kahvaltısını yapmaya devam etti.

Kahvaltımızı yapmış çay içiyorduk. Tabii Nermin teyze yemeğini yediği için keyfi yerine gelmişti. Yarım kalan sohbetlerini devam ettirmek amaçlı Yağız'a baktı. "Ee oğlum. Nasıl geçti yolculuğunuz? Bizim köyün yolları kötüdür, bir sorun yaşamadınız inşallah."

1 saat önce teker patladı dedim, hâlâ gelmiş sorun oldu mu diyor. Çıldırıcam şimdi.

Göz devirme arzuma karşı gelip Yağız'a baktım. Kaşlarımla onu uyarırken Yağız boğazını temizleyip konuştu. "Karım ne dediyse odur."

Ne!

Bu çocuk beni delirtecek.

Nermin teyze de benim gibi bakakaldı. "Anlamadım oğlum." dedi hafif eğilerek. Kulağının duymadığının kolpasını sıkıyodu ama tüm köylü biliyor ki o hepimizden kat be kat daha iyi duyuyor.

Yarasa mıdır nedir anlamadım.

Ona mükemmel uyarılar gönderirken bakışları ikimiz arasında dolaşıyordu. Nermin teyzenin baskısını dibine girdiği için fazlasıyla hissediyordu.

"İyiydi ya. Asena demiştir zaten. Bir ufak teker patlama kazası oldu. Onu da hallettik zaten. Öyle köylü konu komşuyla sohbet ede ede geldik. Ama yollarınız çok kötü ya, araba titreye titreye geldi. Gece uyurken bile titrediğimi hissettim."

Bizim buradakiler ile bu kadar rahat konuşması beni çok şaşırtıyor açıkcası. Biraz çekinir, utanır diye düşünüyordum hiç öyle olmadı. Benden bile daha rahat duruyor.

Nermin teyze çayının kalanıı dikip ayaklandı. "Hadi ben kalkayom. Şimdi eve bi gideyim üstümü başımı değiştirem. Siz de hazırlanıp gelin. Tamam mı? Hadi."

Hızlı adımlarla evden çıktı. Sert çarpan kapı sesiyle Yağız ne ara tuttuğunu bilmediğim nefesini verdi. "Ne meraklı kadınmış ya. Vallahi ağzımdan bir şey kaçıracağım diye altıma yapacaktım şurada."

Yüzümü buruşturdum. "Ya Yağız sofra başında denilecek şey mi? Kalk hadi toplayalım şurayı da hazırlanıp çıkalım. Merak etme gün uzun erkenden başladık zaten bize ayrı vakit kalır bahçeden sonra."

Ayağa kalkıp bardakları aldım ve tezgaha koydum. Yağız ise arkada söylenip duruyordu. "Ben bahçeye gitmek istemiyorm ya."

Başımı yukarı kaldırıp gözlerimi kapattıktan sonra ofladım. "Yağız küçük bir çocuk gibisin şuan. Bahçeye gelmeyip ne yapacaksın evde kös kös oturup nesquik mi yiyeceksin?"

Tabakları getirdi. "Ne demek nesquik yemek? Bahçeye gitmek gibi bir zorunluluğun mu var Asena? Gitme sen de, birlikte yapalım bir şeyler."

Süngeri köpürttükten sonra ona döndüm. "Yağız tamam ilk defa geliyorsun anlıyorum da bu kadar cahil davranma. Dedim ya, bu kadın bir dedikodu çıksın da konuşayım diye bekliyor. Eğer biz şuan gitmezsek bunun kırk yıl lafını yapabilecek biri. Zamanında dedemgile fazlasıyla yardımcı olmuş şimdi biz ufak bir bahçe için yardımcı olmazsak ayıp olur. Sen gelmeyeceksen gelme ama ben her türlü gideceğim."

Yağız'ı ilk kez böylesine mızmız görmüştüm ve cidden çekilmiyordu. Ne yılışık bir şeymiş bu böyle ya?

Eşek kadar adam bir çocuktan beter şakasız. Biraz daha üstelerse Derin'le yarışa girecek.

Kazanan her türlü belli ama yine de yarışırlar.

"Off Asena. Köy deyince insan huzur, sessizlik, sakinlik düşünüyor, ben burada "ABOOOÖÖ" bağırışıyla uyanıp bahçeye gideceğimi öğreniyorum. Nerede adalet?"

Ağzımı açıp bir taraflarında demek vardı ama sustum. "Yağız daha fazla itiraz edip durma bak şu bıçakla keserim o dilini." derken bıçağı kaldırdım. "Ne mızmız çıktın sen de ya. Gelmiyorsan gelme seni zorla çağıran yok. Ama bil köyün tadı da oraya buraya gitmekle çıkar. Öyle evde balkondan durup dışarıyı izleyince köy tatili yapmış olmuyorsun."

Bulaşıkları ben köpüklerken o sızlanmaya devam edip duruluyordu. Ve bulaşık boyunca Yağız'ın çenesini dinledim.

Ellerimi durulayıp kuruladım. Açık olan camdan gelen tavuk sesleri içeriyi sessiz bırakmıyordu. Maşallah adeta bir Emine'nin klasik müziği gibi tınlıyorlar. Arada horoz tize çıkıyor, orkestrayı şaha kaldırıyordu.

Saate baktım. Henüz yeni 9'a geliyordu. Yağız'a baktım. "Geliyor musun ona göre sana kıyafet vericem?"

İstemeye istemeye cevap verdi. "Tabii gelicem başka seçenek mi var?" Yeni çıkmaya başlamış sakallarını kaşıdı. "Kıyafet ayarlıcam derken? Normal kıyafet giyilmiyor mu?"

***

"Ya Asena giyecek başka bir şey yok muydu? İlla bunlar mı olması lazım?"

"Yağız senin o ipek özel dokuma pantolonların olamayacağı için mecbursun şalvar giymeye. Bak mavi dedin maviyi verdim sana. Daha ne yapayım?"

"Ya yok mu pantolon eşofman bir şey? Bu şalvarlar ne ya, çiçekli çiçekli bir de."

Yağız'a babaannemin şalvarlarından giydirmiştim ve 1 saattir yaptığı gibi söylenmeye devam ediyordu. Şalvar da beğendiremiyoruz paşama.

"Donatlı deniz şortu giyen çiçekli şalvar da giyer. Abartma ayrıca ne olmuş yani şalvar giydiysen? Eğer adından dolayı rahatsızlık duyuyorsan moderniteyi reddetmiş renkli baggy eşofman diyebiliriz."

Yalan söyleyemeyeceğim çok komik duruyordu. Zaten şalvarlar kısa olduğu için bacaklarının yarısı ortaydaydı. Bir de bolluğunu tarif etmek için çekiştirirken daha da yukarı çıkmıştı. Yağız kendini bu hale getirmişti ama bir an olun susmuyordu. "Dalga geçmeyi bırak Asena. Hoş değil. Gururum kırılıyor benim."

Burnumdan güldüm. "Senin gururun var mıydı ya?"

Evde bulduğum küçük berber aynasıyla yüzüme güneş kremi sürüyordum. Yere çökmüş aynaya bakıyordum ama Yağız odada volta attığı için arkamdaki şalvar sesi kulağımdan gitmiyordu.

"Hadi daha fazla uzatma da şu tülbentini de tak. Sonra güneş kremi sür güneş tepemizde yanarsın bak sonra."

Odada kahkahası yankılandı. Her daim açık olan camdan dışarıya sesi gittiği için aşağıda bir hareketlilik oldu. Yüksek ihtimalle köpekler ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

"Asena bak beni her şeyde kandırabilirsin ama tülbentte asla. O kadar şapkayı boşuna mı aldık? Takarım onlardan."

Başımı ona çevirdiğimde elini beline koymuş, keyifle bana bakıyordu. "Haa," dedim yalandan şaşırmış gibi yaparak. "Doğru ya! Tüyü araba bagaj kapağına sıkıştığı için hayvan sandığım şapkalarımız vardı bizim değil mi? Böyle simli simli bir şeydi. Madem sen onları kullanmak istiyorsun kullan. Ama bak mavi boncuklu olanı tak şalvarınl- pardon, moderniteyi reddetmiş renkli baggy eşofmanınla uyumlu olsun."

Onunla alay ettiğimi anlayınca ellerini belinden indirdi. Yüzündeki keyifli gülümsemesi yerine haklı olduğumu bilmenin üzüntüsü vardı.

Yağız'ı üzmek, kırmak istemiyordum. Tek sorunum öyle olması gereken şeylere itiraz edip duruyordu.

"İlla ki normal bir şapka vardır. Neyse sen takarsan tak. Ben şapkalarımızdan takıcam. Hem kaç insan görücek ki en fazla? Büyük ihtimalle kırk yılda bir görüşeceğim insanlar bir şey olmaz."

Önüme dönüp tişört giydiğim için açık olan kollarıma da güneş kremi sürdüm. "Ne takıyorsun tak ama güneş kremini sür. Yanarsın sonra yüzüm yanıyor diye sızlanır durursun. Ben daha fazla sızlanmanı çekemeyeceğim yetti de arttı bile."

Yakasını gevşetti "Gerek yok o kadarına. Ben yanmam ayrıca bu zamana kadar gittiğim hiçbir tatilde yanmadım. Bir bahçeye gittim diye yanacak değilim herhalde."

Yine kendi topuğuna sıkıyor, şahitsiniz.

Komşulardan bir yoğurt ayırtalım şimdiden, akşam lazım olur.

Yoğurt kesse yine iyidir.

Olmadı iki kaşık kaymak da olur.

Özel olanından isterim ama.

"İyi yanarsan yan banane. Yoğurdunu kendin sürersin artık." Kremin kapağını kapatıp çantama koydum. Gözüme ilişen güneş ışığıyla gözlerimi kıstım. Görmem zorlaşmıştı ışık yüzünden.

"Gitmemek için çok mu geç?"

"Yağız 50 maddemden birini daha kullanıyorum, yeter. Bahçeye gitmemek için sızlanmayı kes artık. Nermin teyze gittiğinden beri sızlanıyorsun başım ağrıdı. Dayanamıyorsan da git az ötede sızlan."

Direkt sesi kesildi. "Tamam o zaman ben yan odada olan şapkalardan seçmeye gidiyorum." dedi sakin bir sesle. Şalvarın paçalarını indirip odadan çıktı. Tülbentimi takmak için önüme döndüğümde koridordan bir bağırma sesi geldi. Umursamadım. Az ötede yapsın ne yapıyorsa.

Birce: Hayır Asena, şalvar giyip bahçeye gitmemek için sızlanan Yağız gerçek değil.

Ufak bir kahkaha attım. "Hayallerimde bile kuramayacağım bir sahneydi bu. Önce gelinlik, sonra şalvar. Bakalım sonra ne var?" diye kendi kendime konuştum.

Gelen düşme sesleri ile çantaları devirdiğini anladım. "Bir şeyi normal yapamıyor musun be adam?"

***

"Hadi buldun mu şapkanı çıkalım artık, geç bile kaldık."

Yanıma geldiğinde kafasındaki kocaman disko topu gibi olan şapkayı gördüm. Boşluğuma geldiği için direkt kahkaha atmaya başladım. Düşmemek için kapı koluna tutunmuş, bir taraftan da tekrar tekrar bakıp gülmeye devam ediyordum.

Şapkasını düzeltti ve gülmemi hiç umursamadan normal bir şekilde cevap verdi. "Hazırım. Hadi gidelim."

Şu tatilde takılan kocaman hasır şapkalardan biriydi ama disko topu gibi olan taşlarla kaplıydı. Kafasına vuran güneş ışıklarıyla ışıl ışıl olacaktı bugün anlaşılan.

Zar zor sakinleşip kendime geldim. Boğazımı temizledim. "Tamamdır. Hadi gidelim. Yürüyerek gideceğiz bak biriyle karşılaşıp sohbet edersek sızlanmak yok."

"Tamam tamam. Alıştım artık. İnsan görürsek konuşacağız. O kadar."

Rahat rahat konuşuyordu. Ofiste eskiden ağzını açmamak için fikrini kaş göz işaretleriyle belirten Yağız Demir köy insanına ne kadar dayanabilecek acaba?

Evden çıkıp yürüyerek gitmeye başladık. Saatler ilerledikçe güneş daha da tepeye çıkıyor, ortalığı yakıyordu.

Sabah esintisi azalmış, sıcaklık artmıştı. Kuş sesleri yankılanıyor, çalıların sesleri arasına karışıyordu. Köyü sevdiğim yanı buydu galiba. Boş gürültü yoktu. İnsanın başını ağrıtacak o kalabalık sesi yoktu. Yalnızca çalı, kuş sesleri, rüzgarın uğultusu ve tek tük insan sesleri vardı. İnsanın içini kaplayan tarifsiz bir huzur var. Ama bu huzurun neden olduğunu oldum olası anlamamışımdır.

Yağız'a baktığımda şapka yüzünden gözlerime rahatsız edici bir ışık ilişti. Elimi kaşlarımın üstüne koymuş, Yağız'a bakmaya çalışıyordum. "Yağız başka şapka yok muydu da bunu taktın ya? Daha sade bir şapka illa ki vardır. Dönelim alalım bu çok parlıyor."

Kafasını bana çevirince yansıya ışıklar bir nebze olsun azalmıştı. "O kadar yansımıyordur Asena, abartma. Ayırca evet başka şaka da yoktu. Hep tüllü almışız, uyumlu yoktu."

Yüzümü ister istemez buruşturmuştum. Şapka görünüş olarak da fazlasıyla rahatsız edici duruyordu. Ne ara aldı onu da anlamadım ki. Ama görsem eminim almaması için elimden geleni yapardım.

Tekrar yola dönünce şapka daha çok yansıdı ve hemen kafamı başka yere çevirdim. "Kafan da mı yanmıyor anlamıyorum ki."

"Yoo." dedi umursamazca. Nerede geldiğini bilmediğim bir rahatlık kaplamıştı Yağız'ı. Aman neyse. Streslisi de çekilmiyor.

"Bugün sana bakmıyorum diye trip atma sakın. Tamam mı?" Aşağıya inen yokuşa girmiştik. Birazcık dik olduğu için temkinli gitmekte fayda vardı.

"OOOO ASENA.HOŞGELDİN KIZIM."

Duyduğum sesle takılmamak için yere eğdiğim kafamı kaldırdım. Hemen sol yanımızdaki evden geliyordu ses. Baktığımda köyden komşumuz olan Halil dayı olduğunu gördüm. Balkondan eğilmiş gülerek bakıyordu. Yanında da eşi Kıymet teyze vardı. Onları fark ettiğimde bu sefer o konuştu. "Ne ara geldiniz kız hiç görmedik? Nermin dedi bir şeyler ama pek anlamadım."

Büyük ihtimalle Yağız'ın şapkasından dolayı tam bakamıyorlardı. Sürekli kafalarını başka tarafa çekip gözlerini kısıyorlardı. Yağız'da bakmamak için kafasını hiç kaldırmıyordu, bu yüzden şapka daha çok yansıtıyordu. Kolumla onu dürttüm hemen. "Ya kafanı kaldır ya da şapkayı çıkart. İnsanlar bakamıyor." diye dişlerimin arasından konuştum.

Sonra hemen neşeli sesle Kıymet teyzeye döndüm. "Geceye doğru geldik biz, o yüzden görmemişisnizdir."

"Haa. diye karşılık verdi kaşlarını kaldırarak. Yanındaki Halil dayı da Yağız'ı kesiyor, kim olduğunu anlmaya çalışıyordu. Yağız kafasını kaldırmış bakıyordu onlara ama şapkadan dolayı yüzü pek seçilmiyordu sanırım.

Kaşlarını tekrar çattı. Neye takıldı acaba? "Niye o kadar geç kaldınız? Normalde siz o kadar geçe kalmazsınız. Hayırdır inşallah, bir şey olmadı değil mi?" Bağırdığı için yüzü kızarıyordu.

Neye sesini duyurmaya çalışıyorsun teyze? Normal konuşma sesiniz zaten yüksek duyardık biz sizi.

"Teker patladı ya o yüzden biraz geç kaldık. Ama bir sorun yok hallettik." Hemen araya Halil dayı girdi. "Kızım bu yanındaki kim? Tanıyamadım, yine bir arkadaşın mı?"

Bir keresinde köye Birce ve Oğuz'u da getirmiştik. Ne zaman farklı biri görseler arkadaşın mı diye sorup duruyorlar. Kendi köylerinde olan genci bile tanıyamayıp bana sordular. O yüzden bu dediğini garipsememiştim. Ama Yağız'ın bakışları direkt bana dönmüştü.

Sevgilin mi sandı bu mal ndewjbdnkcddmcş.

"Yok Oğuz değil. Yağız bu, kocam."

İkisi de aynı anda şaşırarak bağırdı. "Kız sen ne ara evlendin? Hiç de haber gelmedi bize. Anan neyim söylerdi normalde. Biz de geçenlerde konuşurken dedik bizim köyden bekarlardan Asena kaldı ona da birini bulalım diye. Söyleseydin ya evliyim diye."

Herkesin derdi de beni evlendirmek olmuş, şaka gibi. Bekar evlendirmek harici bir hobiniz yok mu sizin ya?

"Arkamdan konuşmuşsunuz nereden bileyim? Ayrıca yeni evlendik, 2 gün oldu henüz. Yeni yani."

Of nereden sohbete girdik ya. Nermin teyze haşlayacak ikimizi de.

Yağız elini kaldırıp bağırdı. "MERHABA." Dalda duran kuş uçtu sesiyle.

Yağız tahmini olarak ne zaman köylüleri sağır zannetmeyi bırakacak?

"Duyuyorum evladım merhaba." dedi Halil dayı. Yağız'a bakışları pek normal sayılmazdı. Biraz garipser bir şekilde bakıyordu. Haklı. Ben de öyle bakıyorum. Disko topu şapkasıyla çok garip duruyordu. Altındaki mavi şalvarına değinmiyorum bile. Bu mükemmel kombinle dikkat çekmemesi imkansızdı.

"Neyse biz gidelim. Nermin teyze bizi bekler. Sonra görüşürüz." dedim hemen hızlıca sohbetin uzamasına izin vermeden. Boynum ağrıdı zaten başımı kaldırmaktan.

Yağız'ı kolundan tuttuğum gibi çektirmeye başladım. Aşağı inen yokuşta hızlı hızlı gidiyorduk. Bir şey ile birimizin ayağı kaysa ikimizin de yere yapışması an meselesi.

"Daha başka konuşacağımız kişi var mı? Ona göre hazırlayacağım kendimi." Koluna girmiştim ve dip dibe gidiyorduk. Yalan yok ayağımdaki terliklerin kaymasından korktuğum için ona daha sıkı tutunuyordum.

"Nasıl hazırlayacaksın kendini acaba? Şapka tutma pozları falan mı deneyeceksin ne yapacaksın?" Bir taraftan diğer elimle yukarı bakmaktan kayan tülbentimi düzeltiyordum.

"Dalga geçip durma. Hazırlayacağım dediysem de konuşma anlamında diyorum. Az önce merhaba dedim başka bir şey diyemedim. Başka birisiyle konuşursak eğer sohbete daha çok katılırım. Ondan sordum."

Önüne bakarak konuşuyordu. Şapkası zaten büyük olduğu yetmezmiş gibi bir de benden uzun olduğu için bana da gölge yapıyordu. Rahat rahat gidiyorduk.

"Biri konuşmak isterse bile konuşmayalım çünkü çok geç kaldık. Nermin teyze ikimizi de haşlayacak bak. Evde zaten yeterinde oyalandık. Malum, birileri gitmeyeceğim diye çocuk gibi tutturdu."

"Çocuk gibi tutturmad-" Yağız'la sakin sakin konuşurken birden ayağı kaydı ve dengesini kaybetti. Tabii koluna girdiğim için ben de onunla birlikte dengemi kaybetim. "AY"

Anlık panikle bağırdığım için sesim yükselmişti. Yağız ise kayan ayağını yere sürterek ileri geri giderek düşmemeye çalışıyordu.

Ben çok geçmeden durabilmiştim ama Yağız için aynısını söyleyemeyeceğim. Hâlâ debelenip duruyor, düşmemeye çalışıyordu. Yokuş fazlasıyla dik olduğu için işimizi apayrı zorlaştırıyordu.

"Asena yardım etsene ne duruyorsun öyle!" Korkuyla nefes nefese bana sesleniyordu. Kenarda durmuş onu izliyordum yalan yok. Ama keyfimden yapmıyorum herhalde. Nasıl durdurayım deve gibi adamı? Kolundan tutsam halay mendili gibi sallar fırlatır beni.

"Ya nasıl durdurayım seni? İkimiz de yere düşeriz eğer ben dokunursam sana."

Ağlar gibi yüzünü buruşturdu. "Hani iyi günde kötü günde diye söz vermiştik noldu Asena!"

Of bir duramadın be sende.

Aaa yeter be.

Bir ayağımı ileriye atıp uzaktan kolunu tutmaya çalıştım. İleri geri giidp durduğu için birazık zorlandım ama nihayetinde kolundan tutabildim.

Onu olabildiğince sert bir şekilde tuttuğum için yavaşlamıştı. Bir ayağını sağa atıp yere bastığında anca durabildi.

SONUNDA.

"Asena ne oldu az önce öyle ya?" dedii soluk soluğa. Cidden ne oldu birden öyle?

Yere baktığımda elimle ağzımı kapattım gülmemek için. Cidden bu yüzden miydi ya?

Ben daha fazla dayanamayıp kahkaha atarken Yağız yeni yeni yavaşlayan nefes alış verişleriyle bana bakıyordu. "Ne? Burada bir saat debelenmem hoşuna mı gitti?"

Gülmemin arasında başımı iki yana salladım. Bir taraftan elimle yeri işaret ediyordum. "Yere bak." dedim zar zor.

Yere baktığında gözlerini kapatıp tek eliyle yüzünü kapadı. "Bir bu kalmıştı zaten."

Aşağıdan biri bize bağırdı. "NE DİKİLİP DURUYONUZ ORADA? GELİN HELE YARDIM EDİN BELİM KOPTU." Nermin teyzenin ta kendisiydi. Hâlâ dikildiğimizi görünce hızlı adımlarla yanımıza geldi. Yere ve Yağız'ın ayağına baktığında hafif güldü. "Tezeğe mi bastınız kız?" deyip kahkaha attı.

Düştüğümüz durum komik gelse de bir taraftan o kadar midemi bulandırıyordu ki. Bana hiçbir şey gelmemişti ama Yağız'ın ayağı full bulanmıştı. Onun işe giderken özenle bir saatte seçip giydiği ayakkabı şuan tezeğe bulanmıştı. Özel üretim olanlar bir de.

"Ben sana dedim köye giderken normal bir ayakkabı al yanına diye. Bak gitti güzelim ayakkabın bok yoluna."

Yağız'ın yüzünde güller açarken Nermin teyze "Hadi hadi," dedi geçiştirerek. "Öğle sıcağı gelmeden bitirelim şurayı. Daha yapacağım işler var. Yağız evladım sen de sonra üzülürsün ayakkabıların için. Hadi 1 saattir sizi bekliyorum zaten nerede kaldıysanız artık."

Yokuşu inmeye başlamıştık. Yağız ayağını yere sürterek temizlemeye çalışıyordu. Burnumdan güldüm. "Yağız'ın şapkasında."

Nemrin teyze dönüp Yağız'ın şapkasına baktı. "O ne anam öyle? Partiden mi geldiniz?"

Yağız ikimizi de duymuyor, tamamen ayakkabısına odaklanmıştı. Kolumla dürttüm. "Sana diyor."

"Ha?" Kaşlarını kaldırıp bize baktı. "Yok bir şey." Diyerek önüne döndü Nermin teyze. Onu bugün fazlasıyla bıktırmıştık. Daha fazla dil dökmemek için geçiştiriyor olmalıydı.

Yola Yağız'ın şapkasını ışıkları gelirken sonunda bahçeye gelebilmiştik.

Çok büyük bir bahçe değildi. Kolayca toplayabileceğimiz, hele 3 kişiyken daha da kolay bitebilecek bir yerdi.

"Bak dedim bu bahçe çok büyük değil diye. Toplayıveririz hemen gideriz sonra."

Nermin teyzenin verdiği çantalardan birini alıp toplamaya başladım. Yola göre biraz alçakta kalan bir bahçeydi. Ne zaman köye gelsek buraya gelir bir şeyler toplardık hızlıca. Babaannemgilin diğer bahçelerine kıyasla çok daha küçüktü. Bu yüzden burayı toplamayı her zaman diğerlerine tercih ederim. Birazcık börtü böcek çok oluyor ama olsun o kadar da.

Nermin teyze kendi kendine türkü söylerken biz sessizce topluyorduk. Yağız'dan mırıldanmalar geliyordu ama Nermin teyze gibi şarkı mı söylüyordu yoksa söyleniyor muydu anlamıyorum. Neyseki sesli sesli söylemiyor.

"YÜREĞİMDEN YARALI BİZİM HİKAYEMİZ."

Toplamak için eğildiğim yerden sıçradım. Arkamda olan Yağız'a baktığımda elleriyle başını yukarı kaldırmış, kapalı gözleriyle bağırarak şarkı söylüyordu.

Benimle birlikte Nermin teyze de korkmuştu. İkimiz hem korku hem şokla ona bakarken o bizi hiç görmüyor, bağırarak şarkı söylemeye devam ediyordu.

"İki sohbet aralı bütün mesafemiz! SEVDİM ANLAMIYOR."

Yağız'ı hiç şarkı söylerken kendini kaptırdığı haliyle göreceğimi düşünmezdim. Beni her geçen gün daha çok şaşırtıyor bu adam.

Ofiste nasıl duymayız bu şarkıları ya illa ki söylüyordur.

"Evladım sus! Accık sessiz okuyuver. Kulağım sağır oldu."

Nermin teyzenin yükselmesiyle gözlerini açıp durdu. Üstünü düzeltip boğazını temizledi. "Pardon. Bir an kendimi kaybettim de."

Yağız sessizleşinde önümüze dönüp toplamaya devam ettik. Bu bahçede domates, biber, fasulye falan vardı. Zamanında dedem yanlış ektiği için böyle yetişip duruyorlar.

Belim ağrıdığı için dikleştim. "HUH. Belim nasıl ağrıdı var ya."

Yağız'da beimle birlikte dikleşti. "Uzun süre eğik kalınca beli çok kötü ağrıyor insanın valla."

Bahçeye baktım. Gözlerimi kısıp ufak bir hesap yaptım. "Aslında ileride emekli olunca şöyle ufak bir bahçen olucak, haftada bir gelip böyle 1-2 saatte toplayı gideceksin. Yiyeceğin sebze de çıkar böylelikle. Hem bir uğraş olur. Toprak insanı sakinleştiriyor. Emekli olunca da güzel olur."

Yağız'da kısa süre bahçeye baktı. Kafasını çevirip baktı ve bir iki saniye durup konuştu.

"Bak, burası toplasan 100 metrekare bir yer. İçinde topu topu 30 kök domates, 20 kök biber, 15 kök fasulye var. Kağıt üzerinde '1-2 saatte toplarız, kışlığımız çıkar' diye düşünüyorsun.

Sayılar da seni doğruluyor: Sezon boyu toplam 165 kilo ürün çıkar. Ama kaçırdığın yer şu: 90 günlük sezona böldüğünde, gün başına düşen ürün sadece 1,8 kilo. Yani sen o 1,8 kilo için her gün 65 kökü tek tek gezmek zorundasın. 'Haftada bir toplarız' dersen de matematik şaşar; fasulye 3 günde kılçıklanır, domateste %20 verim kaybı olur. Yani bu küçük alan, birim zamanda toplanan kütle oranı en düşük, zamanlama hassasiyeti en yüksek optimizasyon problemi aslında."

Kaşlarım çatıldı. "Ne?" Bir tarafından bir şeyler uydurmuş da zırvalıyor gibiydi. "Yani diyorum ki evet emekli olunca güzel olabilir ama sandığın gibi kısa, stres atmalık bir iş olmaz. İstersen tabii bir bahçemiz olur ama."

Alayla göz kıstım. "Sen bence şuan kimse anlamaz zaten diyerek bir şeyler uydurdun ama neyse. Sorgulamayacağım."

Bir elini beline koymuş, ona inanmamam ile tek kaşını kaldırmıştı. "Niye öyle diyorsun ki? Gayet düzgün bir hesap yaptım. Yalan söyleyecek halim yok."

Elimle bahçeyi işaret ettim." Şu kadar şeyi birkaç saniyede hesapladığına inanmıyorum Yağız kusura bakma."

"Niye ya? Hesaplayamaz mıyım?"

"E hesaplayamazsın tabii." Toplamayı bırakmış, bunu tartışıyorduk. Nermin teyze bizden bihaber türküsüyle devam ediyordu. Seviyordu kadın çalışmayı.

"O birkaç saniyede ben 8 kere 7'yi anca hesaplarım. Senin ne özelliğin var da birden hesaplayabiliyorsun öyle?"

"Asena ben matematik öğretmeniyim ya. O kadar zor gelmiyor bana." dedi sakin bir sesle.

"Ne?" diye alayla konuştum. "Hadi len or'dan. Hayatta inanmam." Benimle fena alay ediyordu. Bir kere matematik öğretmeni olan bir adam bu kadar salak olamaz.

İlla ki belli ederdi ya. Ucundan bile olsa ederdi ama bir gram sezmedim o zekiliğini. İnanmıyorum hocam kolpa atıyor.

"Niye inanmıyorsun ya? Okudum mezunum işte. Öğretmenlik yapacaktım da babam ofiste beni patron yapınca yapamadım."

Şu meslek şansından ben de istiyorum ya mümkün olamaz mı?

"Neyse. Bundan daha fazla bashetme. Benim gözümde hâlâ salaksın." deyip önüme döndüm ve toplamaya devam ettim.

Şahsen beni babamın kocaman bir ofisi olsa bırak binbir emekle okumayı, yanına bile yaklaşmazdım. Kötü anlamda demiyorum. Yalnızca öğretmenlik zor iş. Başına geçeceğim bir iş varken ona o kadar uğraşmazdım. Ya basit bir üniversite okurdum, ya da işe hazırlık yapardım.

Bahçeyi toplamaya devam ediyoruz iyi güzel hoş da Yağız'ın şapkasnın ışıkları gözümü alıp duruyordu. En son dayanamayıp ona döndüm. "Yağız şu başımdakini sana vereyim ama kurban olayım şu şapkayı çıkart ya. Gözümü alıp duruyor. Fasulyeyi alıcam diye çekirge aldım elime ödüm koptu."

"Senin başına güneş geçer o zaman olmaz. Şöyle yapsak; sen şapkayı yansımayacak bir şekilde düzeltsen. Ben çünkü göremiyorum nasıl yansıyor, nasıl yansımıyor."

Şapkasının yansıma yapmasından mahçup olduğu belliydi. Ama hiç demiyor ki keşke başka şapka alsaydım.

"Tamam o zaman dur. Yanına geleyim düzelteyim."

Fidanları ezmemeye çalışarak bir adım attım. Diğer adımımı da o ayağımın yanına attım. Yağız'ın yanına bir adım atıp diğer ayağımı atacağım sırada ayağıma bir şey geldiğini hissettim.

Nolur çalı olsun, nolur.

Korkuyla ayağıma baktığımda yılan olduğunu görmemle çığlık attım. "AAAAAAAA YAĞIZ YILAN."

Korkuyla ayağımı çekip Yağız'ın boynuna atladım. Kollarım boyuna sarılmıştı. Bir eli belimdeyken diğer eli bacaklarımdaydı. Ne dediğimi anlayamamış olacak ki olduğu yerde duruyordu.

"Ne oldu, ne dedin? Anlamadım." dedi telaşla.

Nefes nefese yılana bakıyordum. Titreyen elimle işaret ettim. "Yılan." diyecekken çalıların arasından sıyrılıp Yağız'ın bacağına geldi.

Yağız'da benim gibi çığlık atarken koşmaya başladı. Nermin teyze arkadan bize bağırıyordu. "N'OLDU GI?"

Ben hâlâ Yağız'ın kucağındayken Yağız koşa koşa bahçeden çıkıp yokuşu koşmaya başladı. 7.9'luk bir sarsıntıyla gidiyordum. Biraz gittikten sonra yolda durup beni yere indirdi. İkimiz de nefes nefese kalmıştık.

Ağlar gibi sızlanmaya başladım. "Ay tam ayağımdan geçti ya. Of Emine yetmiyor muydu zaten, gerçek yılana ne gerek var ya?"

Yağız bana yan bir şekilde bakmıştı ama bir şey demedi. Tamam, annesi olabilir ama bu şeytandan 5 dakika sonra doğma olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Paçalarımı kaldırıp ayağıma baktım. "Sokmamıştır değil mi?"

"Cıc. O kadar durmadı ki. Direkt çektin ayağını sokmamıştır."

İçimin ürperesiyle titredim. "Ayh, çok kötüydü ya."

Yağız elini kafasına götürüp saçları arasında gezdirdi. Şapkası yoktu. Muhtemelen koşarken yolda düştü.

İKimzi de sakinleşmeyi bekledik. "Ben bir daha hayatta oraya inmem." dedi Yağız. Ben de gitmezdim. Hele bu kadar çok korktuğum hayvanın sokma riskiyle baş başa kaldıktan sonra yakınına bile yaklaşmazdım.

Köye geldiğimizden beri fobilerim halay çekiyor yeter artık.

Yağız yokuşun aşağı inen tarafında dururken ben onun birkaç adım yükseğinde duruyordum. Ellerim belimde olduğum yerde duruyordum. Yağız'ın arkasından bir hareketlilk sezince kaşlarımı çatıp hafif eğildim.

"Arkada biri var galiba. Nermin teyze mi bi' baksana." Umarım bir insandır. Bir hayvan vakası daha kaldıramayacğım bugün.

Yağız'da görmek için başını sağa eğdiği sırada görüntü netleşti. Ağzında Yağız'ın şapkası olan bir eşekti.

Yağız bir adım geriye gitti. "KIŞ KIŞ. Git şurdan! Gelme buraya!" Yağız eliyle 'git git' yaparken bir taraftan ters ters eşeğe bağırıyordu.

Durup sağına soluna baktı. Gördüğü taşı eline alıp eşeğe fırlattı. "Git şur'dan."

Eşek taştan kaçıp durdu. Yağız'a kitlenmişti tamemen. Yağız ona kitlendiğini fark edince durdu. Eşeğin ağzında hâlâ şapka olduğu için gözümüze yansıyıp duruyordu.

"Yağız daha fazla uğraşma da gidelim bak sesizce." diye kolundan tutmaya çalıştım. "Dur Asena. Peşimizi bırakmaz o şimdi." diye yanıt verdi ciddiyetle. Gözlerini de eşekten ayırmıyordu.

Ulan bana bu kadar uzun süre bakmadın ya.

Yağız'ı bir eşekten kıskanmak iyi mi kötü mü bilemedim.

Eşek ayağını yere vurmaya başladı. Bir hırıltılar geliyordu ama şapka yüzünden olsa gerek pek duyamıyorudm. Yağız'sa hiçbir şey yapmadan bakıyordu öylece.

Eşek sakin sakin dururken bir anda üzerimize koşmaya başlamasıyla yerimden sıçradım.

"HAY O DİLİNİ EŞEK ARISI SOKSUN YAĞIZ." Diye koşarken bağırıyordum. "ÖYLE DEME BAK O DA ÇIKAR ŞİMDİ."

Yokuş fazlasıyla dik olduğu için hem yavaş çıkıyor, hem de normalde koştuğumuzdan daha çok yoruluyorduk. Eşek de bıkmadan peşimizden gelmeye devam ediyordu. Alışık tabii hızlı hızlı geliyor.

"Ya ben ne diye seni bırakıp gitmediysem? Senin yüzünden eşek beni de kovalıyor." Nefes nefese kalsam da Yağız'a laf yetiştirmekten geri kalmıyroudm.

Barış Manço'nun şarkısını herkes bilir, bence eşeğe söylersek peşimizi bırakır. Arkadaşım eşek falan diyor ya, sakinleşir belki.

Sözden sakinleşse bile karga gibi sesimizle yine kudurur. Yok, kalsın.

Yokuşu tırmanırken Yağız'ın kayıp bir saat düşmemeye çalıştığı yeri gördüm. Ben direkt sağa geçip kurtulmuştum. Umarım Yağız'da tekrardan üzerine basmak gibi bir hata yapmaz.

Umarım tekrar kaymazsın Yağız.

Arkama baktğımda Yağız tam o yere gelmek üzereydi. Kafasını çevirmiş eşeğe bakıyordu. Tam son birkaç adım kaldığında durup bağırıdm. "YAĞIZ DUR." Ama nafile.

Yağız bağırmamla önüne dönmüş, o son anda fark etmişti ama adımını çoktan attığı için basıp kaymıştı. Ayakkabısı yetmezmiş gibi bir de tüm üstüne bulanmıştı. Allah kahretmesin ya.

Eşek henüz gerideydi ama Yağız hâlâ yerden kalkamamıştı. Hemen yanına gidip kolundan çekiştirdim. "Kalk eşek gelmek üzere kalk."

Yağız sendeleye sendeleye yerinden kalktı. Son sürat hız gitmeye devam ediyorduk. Sesimizi duyan köylü cama çıkıp bize bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyrodu.

Sanki havanın sıcak olduğu ve yokuş çıkmaya çalıştığımız yetmezmiş gibi bir de şalvarlarla koşmak apayrı zordu.

"ŞALVAR ŞALVAR DİYE TUTTURDU AL SANA ŞALVAR. EŞEK ISIRACAK ŞİMDİ BİR TARAFLARIMIZI GÖRECEKSİN O ZAMAN ŞALVARI."

Yağız en son koşarken paçalarını tutup sonuna kadar çekti. Şalvar artık dizinin bir karış altında değil, üstünde bitiyordu.

Bu adam hiç şort giymiyor mu ya bembeyaz bacakları?

"Asena bak böyle daha iyi sen de çek." Elleriyle şalvarı tutarken hızlı hızlı çıkıyordu. Birkaç gülme sesi gelse de arkadan gelen eşeğin bağırma sesi tüm hepsini unutmamıza sebep oluyordu.

Nihayet yokuş bitip düz yola çıktığımızda ikimiz de durup soluklandık. Eşek gözükmüyordu. Umarım bir daha da gözükmez.

Aksiyon filminde gibi hissediyorum kendimi. Hiç bu kadar heyecanlanamıştım.

Hızlı ve öfkeli mi adımız da?

Hayır. Hızlı ve Eşekli.

"O neydi ya öyle?" dedi nefes nefese. Göğsü hızlı inip kalkıyordu. Benim de ondan pek bir farkım olduğu söylenemezdi. Hâlâ açık olan bacaklarını fark edince hemen şalvarı geri indirdi. "Niye kapatıyorsun ya?" dedim gülerek. "Ne güzel parlıyordun şapkan gibi. Maşallah süt gibi bembeyaz." deyip dayanamayıp kahkaha attım.

"Ya şu durumda bile dalga geçiyorsun ya vallahi pes ya." Yutkundu. Ardından dayanamayıp o da gülmeye başladı. "Beğendin mi açayım mı daha?"

Az önceki korkulu hali bırakmış kahkaha atıyordum. Dediği daha fazla gülmeme sebep olurken Yağız bir paçasından tutup cilveli cilveli yukarıya çekmeye başladı. Diğer eliyle de saçını kulağının arkasına atar gibi yaptı. Bunu da utangaç biri gibi yapıyordu.

Sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi şuna bak.

Gülmekten nefes nefese kalınca ellerimi kaldırıp durmasını işaret ettim. "Dur dur." dedim zar zor. "Köyün ortasındayız yapma."

Bulunduğumuz yeri fark edince hemen durdu. Öksürüp koyulttuğu sesiyle bağırarak konuştu. Bir taraftan da gören var mı diye etrafa bakıyordu. "NEREDE O EŞEK GELSİN DE HADDİNİ BİLDİREYİM."

Bizim evin olduğu yoldaydık ve burada pek ev yoktu. Tek tük vardı, onlarda da birileri gözükmüyordu. Tabii biri perde arasından bizi izlemiyorsa.

Ben sakinleşmiş dururken Yağız etrafa bakıyordu. Sakin sakin yolun ortasında dururken aşağıdan gelen eşeğin anırma sesiyle ikimiz de yerimizden sıçradık.

"Hay annenin başını okşayım eşek."

"Ne?"

***

"Asena benim yüzüme ve bacaklarıma n'oldu ya? Dokunamıyorum bile."

Mutfakta otururken salondan gelen bağırma sesiyle kaşlarımı çattım. Bir saattir duşa giricekti ancak hâlâ girmemişti.

"Ne bileyim ben? Yanmışsındır en fazla." Bu akşama ne yemek yapsak ya?

Kapıda beliren Yağız'la başımı telefondan kaldırmıştım. Giydiği şort ile bacağın yarısı gözüküyordu ama o gözüken yarısının yarısı da kıpkırmızıydı. Yüzüne baktığımda yüzünün de aynı olduğunu gördüm. Yağız ciddi anlamda yanmıştı.

"Baksana şu halime. Irk değiştirdim resmen." Kollarını öne çıkarıp baktığında fark ettim ki kolları da kıpkırmızıydı. şapkası da baya büyüktü halbuki. Kaçarken mi yandı artık ne olduysa.

Elini kaldırıp koluna dokunduğunda acıyla inledi. "OF NE OLDU BİRDEN BÖYLE?"

"Hahahahahah." diye zorbalarcasına güldüm. "Ben sana dedim şu güneş kremini sür diye. Bak yanmışsın hep. Bu da sana ders olsun."

Melül melül bana bakıyordu. "Ee nasıl geçecek bu? O kremi sürsem şuan geçirir mi?" Panik olmuştu. Ben olsam ben de olurum, o ne öyle Angry Birds'teki kuş gibi.

"O krem için geç kaldın da krem misali yoğurt sürersen biraz olsun geçebilir gibi." dedim keyifle.

Böyle gülüyorsun falan ama başına gelirse görücem ben seni.

Ay aman aman. Allah korusun.

Yüzünü buruşturdu yoğurtu duyunca. "Neyse." dedi morali bozuk bir şekilde. "Ben duşa giriyorum. Sıcak su gelir değil mi?" Yağız'ın bu kadar hiçbir şey bilmemesi ciddi anlamda şaka olmalı ya.

"Şofbenden gelir sıcak su. Ama hızlı ol. Su gelmeyedebilir, buz gibi suyla yıkanmak zorunda kalmayasın."

"Nasıl yani?" Bunun nesini anlamamış olabilirsin? Telefonu bırakıp bıkkınla baktım. "Hızlı çık, yeter."

Omuz silkip "Peki." dedi ve kapı pervazından ayrılıp gitti. Ben de gideyim kendim için su koyayım bari, akan sıcak suya bir gram olsun güvenmiyorum.

Kettle, demlik gibi su ısıtabileceğim her şeye su koydum. Ardından yemek yapmaya geçtim. Henüz akşam yemeği için erkendi ama ben yapana kadar akşam olur yüksek ihtimalle. O yüzden erken başlamak en iyisi.

Valla çok uğraşamayacağım. Bir çorba, bir pilav, bir fasulye yeter de artar. Salata da benden olsun hadi.

Tam yemek yapacağım zaman girdi. Bunun için mi bekledin ulan yoksa? Öyleyse kafanı kırarım.

Fasulyeleri bir kaba koyup kucağıma aldım ve açtığım diziyi izleyerek doğramaya başladım. Öğle vaktini biraz geçmişti. Havanın baydırıcı sıcaklığı az da olsa azaldığı için rahatlamıştım. Güneş de çok fazla göze batmıyordu.

Sakin sakin fasulyeleri doğrayıp bitirdim. Neredeyse yarım saat olacaktı ama Yağız hâlâ banyodan çıkmamıştı. Ne yaptın be adam alnındaki kara yazıyı da mı siliyorsun?

Fasulyeyi tezgaha bırakıp banyo kapısına gittim. İçeriden hâlâ sus sesleri geliyordu. Köyümüze kıtlık getiricek bu adam.

Kapıyı sertle tıklattım. "Yağız! Hadisene kaç saat oldu sen gireli. Bak suyu keserim köpüklü köpüklü kalırsın."

"YA TAMAM ÇIKACAĞIM BİRAZDAN." Akan su sesinden dolayı sesinin bana gelmeyeceğini düşündüğü için bağırmıştı. Hemen geriye çekildim. Kulağımı da sağır edecek.

"Bağırma be! Duyuyorum ben seni."

Kapı önünden çekilip mutfağa geri döndüm. Fasulyeleri yıkayıp soğanı kavurmak üzere doğradım. Müziğimle birlikte yemeğimi yapıyordum ama hâlâ bir şey eksik. Yağız.

Tam domateslerle birlikte fasulyeleri koyuyordum ki duyduğum çığlık sesiyle irkildim. İrkildiğim için birazcık da olsa dökülen fasulyelere baktım. Alacağım sırada tekrar eden çığlıkla ofladım. "Yine ne var ya?"

Hızlı adımlarla banyoya gittim. Yağız'ın sesi geliyordu. Bir şeye hayıflanmış, kendi kendine konuşuyordu. "Yağız ne oldu? Sıcak su mu gitti?"

Kulağımı kapıya yaslamış cevabını bekliyordum. Tak diye kapının açılmasını beklemediğim için düşer gibi oldum. Kaşlarımı çatıp sinirle ona döndüğüm sırada belinde havluyla olduğunu gördüm.

AY. Koyktum aykadaşlar.

Ne oluyor lan? Bu adam niyeti bozmuş.

Yalnız, diyecek çok şey var ama neyse. Edebimle duracağım.

Onu aşağıdan başa süzdükten sonra yüzünde durdum. Sonra bakışlarım piramit gibi dikili olan köpüklü saçlarına kaydı. "Sular kesildi."

Yağızcım kusura bakma hayatım odak şuan bambaşka bir yerde.

Ne diyorsun sen öyle ya? Ayıp.

Saçları kastettim. Asıl edepsiz sensin.

"Saçların bu kadar uzun muydu senin ya?" dedim hâlâ saçlarına bakarken.

Elleriyle oflayarak yüzünü ovaladı. "Ben ne diyorum sen ne diyorsun? Bir adım geriye gidip elleriyle kendini gösterdi. "KÖPÜKLÜ KALDIM."

Olayın farkına o an varmamla birlikte büyük bir kahkaha attım. "Ben sana demedim mi çok uzun durma diye. Al sana duş. Buz gibi suyla yıkan dur şimdi."

Tekrardan yanıma geldi. Esefle konuştu. "Ya hiç ocağa su koymadın mı ya? Su falan illa ki vardır ılık mılık. İlla sıcak olmasına gerek yok."

Yukarı bakıp düşündüm. Bir yandan elimle çenemi okşuyordum. "Hmm. Fasulye suyu var. Fasulyeleri yıkadığım su var. Dilersen onları getireyim ama üstüne toz toprak bir şey kalırsa kızma."

"Yok, kalsın. Teşekkürler yine de."

Ellerimi belime koyup sorgular gibi tek kaşımı kaldırıp ona baktım. "Yarım saattir duştasın Yağız. Ne yaptın sen bu süre boyunca oyuncak ördeklerle falan mı oynadın?"

"Asena emin ol senin de her yerin tezeğe bulansaydı sen değil yarım saat, 1 saat duştan çıkmazdın." Onun o halini hatırlayınca yüzümü buruşturdum. Doğru, o da vardı değil mi?

Kollarımı önümde birleştirmiştim. Bir şey demeyip onu süzdüm. "Neyse. Yıkanmışsındır artık, durulan çık hadi."

Oflayarak başını salladı ve kapıyı kapattı. Bense ona bakakaldığım gibi kapıya bakıyordum. Ne yapıyorum ben böyle ya?

Kapı önünden ayrılıp koridora çıktım. Gözlerimi önce sıkıca kapatıp sonra sonuna kadar açtım ve ellerimi havaya kaldırdım. "Sakin ol. Abartma. Kıvanç Tatlıtuğ'uyu da böyle gördün. Can Yaman'ı da gördün. Kendine gel."

Gerizekalı onlar senin tipin mi sanki.

Tamam Mert Yazıcıoğlunu'da gördüm. Ne var?

"AAAAAAAAAAAAA"

Daldığım yerdn Yağız'ın tiz çığlığı ile ayrıldım. "ÇOK SOĞUK."

Ona göz devirip gideceğim sırada bir çığlık daha attı. "AAAY. ANTARTİKADA SU BU KADAR SOĞUK DEĞİLDİR BU NE?"

Asena'nın gözdesi Mert Yazıcıoğu işte böyle dalıyor suya.

***

"Yağız ben şimdi duşa giriyorum, sen pilavı yapa dur. Ben çorbayı ocağa koydum yeni, arada karıştır bak. Yanmasın sakın yoksa sana temizletirim o tencereyi."

Yağız ona kaçıncı kez yaptığğımı bilmediğim uyarılarımı geçiştirmek için başını sallayıp duruyordu. "Tamam hadi git. Ama su fazla soğuk, dikkat e-"

Tam o sırada ısıttığım suları alıyordum. Elim havada kalırken Yağız bana bakıyor, ben Yağız'a bakıyordum. "Asena aşk olsun ya." dedi hafifçe çattığı kaşlarıyla. "Ben içerde Elsa'nın Karlar Ülkesi gibi bir atmosferde hayatta kalmaya çalışırken sen burada kaynar suyun sesini mi dinliyordun cidden?"

Hemen aldığım suyu geri yerine bıraktım. "O an sen sorunca aklıma gelmedi. Ayrıca soğumuştu da. Tekrardan ısıttım ben bunları." diye hemen itiraza geçtim. Yalan yok, cidden aklıma gelmemişti.

"Buz gibi su kadar soğuk olduğunu da sanmıyorum ama." dedi imalı imalı.

"Yağız suyum soğuyor. Seninle inandıramayacağım bir şey için tartışamayacağım." Suyumu aldım. Elimle öpücük atıp hızlıca mutfaktan çıktım. Olabilir yani böyle hatalar niye kızıyorsun ki? Hem ne güzel, yanıklarına da iyi gelmiştir.

Duşa girdikten sonra Yağız gibi yarım saatte değil, kısa bir süre sonra çıktım. Havluya sardığım saçlarımı düzeltirken burnuma gelen koku ile durdum. "Yağız! Çorbaya bakıyor musun?"

Birkaç saniye ses gelmedi. Ardındna hafif gelen titrek sesle içimde bir şüphe oluştu. "E-evet evet. Tabii ki de. Miss gibi oldu hatta. Gel tadına bak." Biraz telaşlı gibiydi. Mutfaktan gelen tıkırtıları boşverip odaya geçtim. Bir hata yapsa tencereyi kafasında kıracağımı bildiği için yapamaz bence.

Sence bunu bilen adam hata yaptığını söyler mi?

Üzerimi giyinip saçımı başımı taradıktan sonra odadan çıktım. Yağız gibi saatler boyu oyalanmayı sevmezdim. Hele köydeyken mümkünse maksimum 5 dakika falan sürsün isterim.

Mutfağa girdiğimde Yağız'ın elinde köpüklü süngerle dibi tutmuş tencereyi yıkamaya çalıştığını gördüm. "Yağız," diyebildim sadece. Devamı gelmedi. Açıkcası pek şaşırdığım söylenemezdi. Bekliyordum böyle bir şeyi.

Hafifçe kıkırdarken yanına gittim. Tencereyi elinden alıp tezgaha bıraktım. Süngeri de aldım hemen sonra. "Asena valla anlık dalgınlıkla oldu. Köpeklere bakıyor, ekmek falan atıyordum onlara. Sen der demez kapattım. Tadına baktım yanık tadı yok ama dibi tutmuş. Ama ben yıkarım onu merak etme." Yağız hızlı hızlı konuşurken bense sakince duruyordum.

"Yağız iyi ki yetenekli biri değilisin biliyor musun? Eğer yakmayacağına emin olsaydım ve yaksaydın emin ol tencereyi fark etmemem için dışarı fırlatırdın. İyi ki beceriksizsin de beni şaşırtmadın."

Boş boş bana baktı. "Övdün mü gömdün mü anlamadım." dedi sakince.

Saçlarının çoğu kurumuştu yalnızca nemliydi. Bu anormal sıcakta kurusun bir zahmet. Beni şaşırtmak istercesine şort ve tişört giymişti. Yağız'ı bu zamana kadar hiç bu kadar ev haliyle görmediğimi fark ettim. Böyle daha iyi duruyor aslında ne diye o kıyafetlerle uğraşıp duruyorsa.

"Boşver." dedim elimi koluna koyarak. "Pilavı da yaptıysan sofrayı kuralım."

Bir şey hatırlamış gibi kaşlarını havaya kalktı. "Ay pilav vardı değil mi?"

Hafif geriye çekildim. "Onu da yaktım deme." Köpeğin karnını doyurucam diye bizi aç bırakacağını hiç düşünmezdim.

Ne güzel işte adam ne kadar merhametli. Hayvanın karnı doysun da ben aç kalırım demiş. Sen de veterinersin. Daha ne kadar uyumlu olabilirsiniz acaba?

Hemen koşa koşa ocağa, pilava bakmaya gitti. Üstünden yiyiveririz artık.

Duşa girmeden önce malzemelerini doğradığım salataya tuzunu, yağını kattım. Karıştırdıktan sonra Yağız'ın ne ara getirdiğini bilmediğim yer masasına koydum.

Pilavı getirince kapağını açııp baktım. Yağız endişeyle ne tepki vereceğimi merak ettiği için yüzüme bakıyrodu. "Yağız sen bu pilavın altını yaktığına emin misin?" Bir taraftan kepçeyle karıştırıp yanan tarafını aramaya çalıştım.

O an anladığım şeyle başımı tencereden kaldırdım. Gözlerimi kapatıp ofladım.

"Yağız adam akıllı pişen tek yemek fasulyeydi ya."

Pilav bildiğiniz çiğdi. Kıtır kıtır ses geliyordu. Çorbanın da çoktan altı kapatıldığına göre adaya veda eden isim fasulyeydi.

Ocağın başına gidip fasulyenin altını kapattım. Bir bez yardımıyla kapağını kaldırdığımda yüzüm düştü.

Peşimden gelen Yağız'a gülerek baktım. "Umarım köpekleri doyuracağım diye ekmeğin tamamını atmamışsındır. Çünkü bu akşamki öğünümüz salata ve ekmek."

Tedirgin duruşunu bozup rahatça kollarını iki yana saldı. "Yok ya. O kadar da değil herhalde. Birazcık atıverdim o kadar."

Fasulyenin kapağını kapatıp bezi yerine bıraktım. Başımla mutfağı işaret ettim. "Pilavı getir de biz çorbamızı içip bitirene kadar pişsin."

Yağız hemen içeriden pilav tenceresini getirdikten sonra doğru bir şekilde ocağı yakmaya dikkat ettim.

Yağız'la masaya tabakları bardakları çıkarıp azıcık kalan çorbamızdan içmeye başladık. Çorbamı içtikten sonra ister istemez güldüm. "İyi ki ayrı evde yaşamıyoruz var ya. Yoksa kesin her akşam aç kalırız."

Tebessüm etti. "Olsun. Birlikte yanlış yapa yapa öğrenirdik."

"Sonumuz gecenin bir vakti sokaklarda pilavcı aramak olurdu yüksek ihtimalle." dedim çorbamı içmeden önce. "İlla ki yapardık ya bir şeyler. Hem şehirde evden böyle köpek beslemezdim."

Yavaş yavaş çorbalarımızı içerken pilavın ocakta olduğu aklıma geldi. Hemen yerimden kalkıp pilavın altını kapamaya gittim. Neyse ki yakmamıştım.

Pilavı da alıp geldikten sonra yemeğimize devam ettik. Ben sakince yemeğimi yiyordum ama Yağız olduğu yerde kıvranıp duruyordu. Eli sürekli ya boynunda, ya sırtında, ya da belindeydi.

"Yağız ne diye sprey sıkılmış sinek gibi hareket edip duruyorsun? Dümdüz yemeğini yesene."

Omuzlarını oynattı. "Her yerim tutulmuş, ağrıyor. Özellikle belim çok kötü ağrıyor." dedi dertli dertli.

Onca şeyden sonra belinin normal kalması anormal olurdu zaten.

Meyve suyumu içip düşündüm. Ne gibi bir çözüm bulabiliriz acaba?

Meyve suyunu içmeden düşünemiyor. Bu da bir garip.

"Aa,"

Ayınlanma geldi meyve suyunu içince.

Elimle yan tarafı işaret ettim. "Bizim burada bir masajcı abi var. Daha doğrusu köyün doktoru derler adama. Her derde deva bir şeyleri vardır. Senin belini de çözse çözse o çözer."

"Yaa öyle mi? Eğer ona bir sorun olmazsa yemekten sonra gistek olur mu? Bu belimle durabilecek gibi değilim."

Başımı salladım hızlıca. "Olur olur." dedim hemen. "O da sevinir hem uğramamıza."

Adama deli doktor diyorlardı sanki.

Evet. Ama ne kadar deli olabilir ki? Aklı başında adam. İyi doktor diye öyle diyorlardır kesin.

Yağız sevinçle genişçe gülümsedi. "Tamam o zaman. Hemen yemeğimizi yiyelim gidelim. Şu belim geçsin de, gerisi önemli değil."

Umarım dediğin gibidir Asena.

***

Yemeğimizi yedikten sonra ortalığı toplayıp hazırlanıp evden çıkmıştık. Okan abinin evi çok uzak değildi. Sadece birazcık yürümemiz gerekiyordu o kadar.

Hava artık kararmıştı. Gökyüzünde ışıl ışıl parıldayan yıldızlar geceyi daha aydınlık bir hale getiriyordu. Kuş sesleri gitmiş, yerini akan su ve baykuş sesleri almıştı. Rüzgar ise sabahkinin aksine daha sert, serin esiyordu. Üşüten cinsten değildi ama insanın içinin titremesine sebep oluyordu.

Yağız'ın koluna girmiş, taşlı yollarda yıldızlara baka baka gidiyordum. "Buraya ne zaman gelirsem geleyim bu yıldızlardan hiçbir zaman gözümü alamıyorum. Keşke şehirde de yıldızlar bu kadar çok gözükseydi. Baksana şunlara ne kadar güzel parıldıyorlar."

Yağız boynundan dolayı başını kaldıramıyordu ama bakabildiği kadar bakmaya çalışıyordu. "Pek göremiyorum ama ona rağmen ışıkları gözüme ilişiyor. Şu Okan abiden bi' hayırlısıyla çıkayım da daha net görürüm."

Bu tarz havalarda yürüyüş yapmayı sevdiğim için keyfim şuan fazlasıyla yerindeydi.

"Sen sanırım baya seviyorsun yıldızları he." diye yandan baktıı gülerek. "Yani," dedim kararsızca. Gözüm ise hâlâ yıldızlardaydı. "Yıldızlardansa bu havayı daha çok seviyorum. Hafif üşüten rüzgarı, doğanın gürültüsünü, parıldayan çokça yıldızları, stres, kaygı yaşamadığım, yalnızca huzuru hissettiğim yürüyüşleri severim daha çok.

Özellikle liseye giderken bu yürüyüşleri çok yapardım. Kış zamanını hiç sevmezdim ama okul çıkışı kar, yağmur yağdığı zaman 10 metrelik kablolu kulaklığımı takıp müziğin sesini sonuna kadar açmaya bayılırdım. Burnuma dolan toprak kokusu, şarkı sesinin arasında kulağıma erişen yağmur gürültüsünü, sevdiğim müziği hissetmeye bayılırdım. Sınav stresi, gelecek kaygısı, başarılı olamam korkusu... Tüm her şeyi unutup ana odaklanmaya aşıktım resmen. O huzuru birdaha hiç hissetmedim sanırım. O yağmur sonrasında hasta olmam kadar hiçbir hastalığım mutlu geçmedi. Bana 'iyi ki hasta oldum, bu sefer değdi.' dedirtmedi. Hep başka bir huzur hissedip durdum. Ama hiçbirinin o kadar iyi geldiğini görmedim bu zamana kadar. Her huzurumun arasında o huzuru aradım. Onun verdiği mutluluğu, hissettirdiği duyguları aradım ama bulamadım hiç."

Derin bir nefes aldı. Yavaş adımlarla gidiyorduk. Sokak lambalarının loş ışığı yolumuzu aydınlatıyordu. Biraz baş ağrıtan ışıklara sahip olsalar da çok rahatsız etmiyordu. "Yani sen hissetmeyi seviyorsun. Aklındaki tüm her şeyi bir kanara bırakıp anı, çevrendekileri hissetmeyi seviyorsun. Doğru mu anladım?"

"Tam üstüne bastın." dedim hafif gülümseyerek.

"Anlamadığım bir şey var?" dedi hafif tereddütlü bir ses tonuyla. "Neden o kadar basit bir andaki huzuru başka hiçbir yerde bulamadın? Mutlaka daha huzurlu hissettiğin anlar olmuştur, öyle değil mi?"

"Hmm." böyle bir şey beklemiyordum.

Yıldızlara bakmayı bırakıp yola döndüm. "Sanırım biliyorum. Evet, huzurlu hissettiğim birçok an oldu ama hepsinde zihnimdeki düşünceler devam etti. Böyle zamanlarda ise tüm her şeyi unutuyorum. Tüm düşüncelerim yok oluyor, sadece huzuru hissediyorum. Zihnimi kurcalayan, beynimi yoran başka hiçbir şey olmuyor. Yalnız ben varım. Yani benim için huzur düşüncelerimden arınmak demek galiba. Dünyanın, geçmişin yükünü bir kenara itip hiçbir şeyi umursamamak."

Yağız hiçbir şey demedi. Biz de gelmiştik zaten.

Evi işaret ettim. "Bak, burası. Geldik."

Işığı yanan kapı önüne gelip kapıyı çaldık. Adam kapısının önüne saksılar koymuş, saksıları çiçeklerle donatmmıştı. Duvarlarına astığı süsler ise burayı daha cıvıl cııvl yapıyordu.

Adım seslerini duyduktan hemen sonra kapı açıldı. "Oo hoşgeldniz Asena kızım."

Oldukça sevecen bir şekilde karşıladı bizi. Bir de bu adama deli derler. Deli adamın hali hiç bu kadar sakin olur mu Allah aşkına?

"Hoşbulduk Okan abi. Müsait misin? Öyle çat kapı geldik ama müsait değilsen hiç meşgul etmeyelim seni."

Kapıyı sonuna kadar açıp geriye çekildi. "Olur mu hiç? Müsaitim tabii buyurun."

Ayakkabılarımızı çıkarıp içeriye geçtik. Umarım köpekler ayakkabılarımızı alıp paramparça etmez.

Direkt almasınlar ya, bir de ayakkabı aramakla mı uğraşacağız?

Gösterdiği odaya geçip oturduk. Salon olmalıydı.

Oda genel olarak sadeydi. Bir lamba çok da büyük olmayan odayı az biraz aydınlatıyor, saatin sesi odada yankılanıyordu. Duvarlarda bir süs, bir şey yoktu. Yalnızca televizyon vardı. Odanın köşesinde bulunan ufak kahverengi tahtalardan yapılmış kitaplık ve içerisinde bulunan kitaplar, mumlar odaya biraz renk katıyordu o kadar.

O da karşımızdaki koltuğa oturdu. "Hayırdır inşallah. Bir sorun mu var?" Eğilip dirseklerini dizlerine koymuştu.

Okan abi çok da yaşlı sayılmazdı. Muhtemelen kırklarına yaklaşmış, belki de yeni girmişti. Ama ne şaşırtıcı ki saçları çoktan beyaza yüz tutmuştu. Aralarında bulunan grilikler az buçuk toparlıyordu. Başının tepesindeki saçlar seyrekleşmiş, yanlar normaldi. Saçları kabarıktı. Bu da sanki köylünün ona deli demesini destekler nitelikte gibiydi. Ama olabilir yani her şey dış görünüş değil.

Yağız'ı gösterdim. Baştan aşağı süzdü bi'. "Bu benim eşim, Yağız. Geldiğimizden beri belim, boynum, sırtım diye sızlanıp duruyor. Dedim senin derdini çözse çözse Okan abi çözer. Kaptım geldim. Zahmet olmazsa ona yardımcı olabilir misin acaba?"

Açıkcası sorarken biraz tedirgindim. Çok da kabul edecekmiş gibi bakmıyordu çünkü.

Birkaç saniye durdu. Sonra birden gür sesiyle gülerek cevap verdi. "Tabii ki. Ne demek. Hemen yapalım. Bu ağrılar hafife alınıyor ama hiç alınmaması gerek. İnsanı yoran asıl şey bunlar volla bak. Gelinebilecek en iyi doktora geldiniz. Hadi gelin şu odada yapıyorum ben tedavilerimi."

Ayağa kalkıp salondan çıktı ve evin diğer tarafına götürdü bizi. Başka kimse yoktu sanırım. Evli olup olmadığını da bilmiyorum yalan olmasın. Ama olsaydı eminim şimdiye kadar yanımıza gelirdi.

Odayı kapıdan gösterdi. "Siz şu odaya geçe durun, ben elimi yıkayıp hazırlanıp geliyorum."

Sessize odaya geçtik. Yağız geldiğinden beri ses çıkarmıyordu. Biraz endişeliydi sanki. Eğilip arkamdan kulağıma fısıldadı. "Asena bu adam bana bir şey yapmaz değil mi* Çok manyak bakıyordu."

"Cıc. Ne yapacak Allah aşkına? İki masaj yapar, ovalar gönderir bizi."

Başımı odaya çevirince bir adım geriye sendeledim.

Oda salonun tam askine dopdoluydu. Duvardaki raflarda kremler, mumlar, bazı aletler vardı. Ortada ise bir masa vardı. Tam olarak masa değildi tabii ki ama masa gibi bir şey vardı. Sanırım hastaları buraya yatırıyor diyeceğim tahta bir şey. Bir karışım falan yapıyorsa demek burayı kullanıyordu.

Tavada kocaman bir avize vardı ama sapsarı bir ışık veriyordu tavana doğru. Odanın köşelerinde bulunan lambaderler de sarı ışıkla diplerine ışık veriyordu.

Odada bulunan rafların ilk defa gördüğüm garip şeylerle dolu olması korkutmadı değil. Ama bir bildiği vardır illa ki.

Yağız'a döndüğümde korkuyla odaya bakıyordu. "Asena burası işkence odası gibi." Korkusu sesine yansımıştı. Yalan yok, oda beni de fazlasıyla ürkütmüştü. Ama tıpta olur öyle şeyler. Dişçiye gittiğimde o aletlerden çok korkardım. Eminim bunlarda onun gibi bir şeydir.

"Bir şey olmaz ya. Her doktorun vardır böyle şeyleri." Ne kadar böyle söylesem de sesim tam aksini iddia ediyordu. Olsun. Dediklerime odaklansa yeter.

Biz tutuşurken Okan abi geldi. "Geldim. Hadi geç oğlum."

Okan abiye baktığımda üzerinde beyaz bir atlet vardı. Yüzünü yıkamıştı belli ki. Neden kurulamadı anlamadım ama neyse. Bir bildiği vardır.

Yağız'ı sırtından ittirdi. Kapıda kalmıştık hepimiz. Ben kenara çekilip içeriye geçmelerine izin verdim. Yağız küçükken annem beni doktora götürünce derdimi anlatmasını beklerkenki halim gibi duruyordu. Elleriyle arada pantolonunu sıkı sıkı tutuyor, sonra bırakıyordu. Korkudan elleri terlediği içi sanırım, avuç içini panolonuna siliyordu. Tahmin ettiğimden çok daha fazla panik olmuş kız bu.

İyi ki Yağız'ın yerinde değilim. Yoksa şimdiye kadar çoktan topuklamıştım.

Yağız olmadığım için şükrettiğim saatlerdeyim.

"Soyun."

"Ne!"

Yağız'dan önce tepki veren ben olmuştum. Bu hamleyi beklemedikleri için ikisi de bana bakıyordu. Ben de kendime bakıyordum.

Elimi kaldıırp mahçup bir ifadeyle dudaklarımı birbirine bastırdım. "Kusura bakma Okan abi. Beklemiyordum bir an boşluğuma geldi ondan. Siz devam edin lütfen."

Okan abi başını hafif yana eğip tekrar Yağız'a döndü. "Hadi, soyun."

Yağız hzılıca üstündeki tişörtünü ensesinden çıkardı. Hafif öksürdüm. Okan abi hayretle bana baktı. "Kızım kocan ya. Başkası değil. İlla ki görmüşsündür."

OHA.

ÇÜŞ.

"Yok abi ya."diye geçiştirdim hemen. "Boğazıma bir şey takıldı da."

Yağız tişörtünü yanındaki masa gibi şeye bıraktı. Ne gelecek acaba çok merak ediyorum. Bir yerimiz sakatlanmaz inşallah.

Hiçbir şeyimiz yolunda gitmiyor ama umarım bunda bir sorun olmaz. Olabilecek herhangi bir hata Yağız'ın sakat kalmasına sebep olabilir. Ve biz kaç senedir araba da kullanmıyoruz, kalırız köyde valla.

Okan abi de bir anda atletini çıkarınca elimle gözümü kapadım. "Abi ne yapıyon ya? Söylesene ben odadan çıkayım. Çıkmasam bile bir haber verseydin keşke."

"Asena ne diyem? Ben soyunacağım yüksek müsaadenle diye izin mi isteyem kızım?" Biraz sinirlendirmiştim.

E bir zahmet yani. 1 saattir sürekli bir şey deyip duruyorsun.

Parmağımı aralayıp baktığımda raflardan bir şeyler aldığını gördüm. Elimi gözümden çekince yaptığını daha detaylı inceledim.

Birkaç ufak damla alıp masaya koydu. Arkasındaki yeni fark ettiğim dolaptan bir kap çıkardı. Kabın içine az önce raflardan aldığı şeylerden koymya başladı.

İlk damlanın kapağını açtığında içeriyi mükemmel bir koku kapladı. Kokuyu derince içime çektim. Yasemindi sanırım. Tatlı, sıcak ve hafif egzotik bir kokuydu. Olsa olsa yasemindir.

Ondan birkaç damla kaba döküp kapağını kapattı ve bir diğer şeyi aldı. Adam biliyor işte, bulmuş en sağlıklı, güzel şeyleri tedavisini onlarla yapıyor. Zaten organik şeyler her zaman çok güzel kokar. Hele bu aldığı da güzel bir kokuysa şuraya mayışıp kalıcam.

Damlanın kapağını açınca içeriyi kaplayan yeni koku ile gözlerim fal taşı gibi açıldı. Kokuyu daha fazla aldıkça başıma ağrı girdiğini hissettim. Tişörtümü çekiştirip burnumu kapattım. Zambakların niye sadece görünüşü güzel ya? Daha hafif bir kokuya sahip olamaz mıydınız?

Adama bak sen mayışıp bur'da kalma diye zambak yağı kullanıyor.

Ondan da birkaç damla katıp bıraktı. Ardından başka şeyler de kattı ama ne olduğunu tam olarak anlyamadım. Tek anladığım gül suyu ve papatya yaprağı koydu. Diğer şeyleri hiç anlayamamıştım.

Sonra her şeyi karıştırıp süzdü. Aldıklarını yerine koyup hazırladığı karışım kabını eline aldı. "Yat." dedi Yağız'a düz bir sesle.

"Biraz hızlı gitmiyor muyuz?" Yağız'ın hem gülerek hem korkuyla sorduğu soruya Okan abi hiç tepki vermedi. Yağız'ın yatmasını bekliyordu sadece.

Yağız bir tepki göremeyince gülümsemeyi bırakıp "Tamam. Yatayım." dedi ve masaya ellerine tutanarak çıktı. Yüksek de bir masaydı.

"Yüzüstü yat." dedi sert bir sesle. Okan abi az önce bizi gülerek karşılıyordu şimdi noldu ya?

Adam işine önem veriyor demek ki. Bak hatta öyle önem veriyor ki edilen alaya bile tepkisiz kalıyor. Bu her insanın yapabileceği bir şey değildir bak. Çok ustaca bir hareket bu.

Yağız titreye titreye masada yüzüstü yattı. Sert olduğu için yüzünü hafif buruşturmuştu. Ardından korkuyla gelecek mükemmel tedaviyi beklemeye başladı.

Okan abi ciddiyetle kabı masaya koydu. Kabın sesi harici bir ses yoktu odada. Bir de Yağız'ın korkulu solukları.

Okan abinin ne yaptığını izlerken bir anda elini kaba daldııp hazırladığı karışımı eline bulayıp kollarına ve ellerine sürdü.

Ne de hijyenik maşallah.

Ellerini ve kollarını buladıktan sonra kabı alıp Yağız'ın sırtının ortasına dökmeye başladı. Yağız birden sırtına değen karışımla sudan çıkmış balık gibi çırpınırken Okan abi dökmeye devam etti.

Karşımın bir çoğunu döktükten sonra elleriyle sırtında yaymaya başladı. Dışarıdaki rüzgarın uğultusu içeiye dolarken odanın serinliği ile titredim. Garip bir şekilde çok korkutucu bir odaydı.

Sırtına yaydıktan sonra ellerini birbirine vurup sırtını ovalamaya başladı. Sakin sakin masajını yaparken içimdeki gerginlik az da olsa azaldı. Demek ki o kadar da stres yapacak bir şey yokmuş.

Gelen rahatlık ile telefonumu çıkarıp video başlattım. "Bugün tatilimizin 2. günü ve bu akşam Yağız'ın sırt ağrısı yüzünden Okan abiye geldik." Videoya gülümseyerek açıklama yaptıktan sonra arkamı dönüp kendimle birlikte onları da çekmeye başladım.

"Okan abi bizim köyümüzün doktorudur. Kendisi yaptığı besleyici sağlıklı yağlar ile karışımını hazırlar mükemmel bir tedavi uygular. Eğer geçmeyen bir derdiniz, sıkıntınız varsa seve seve size burayı önerebilirim. Tabii ulaşmanız biraz zor olucak çeşitli engeller aşmanız gerekecek ama eminim ki sonuç değecek. Biraz influencer gibi oldum ama kesinlikle değilim. Henüz öyle şeylere merakım yok. Yalnızca sağlık önemlidir. Bu yüzden söylüyorum. Reklam da değil. Okan abi bize para vermedi yani merak etmeyin. Asıl reklam teklif eden biziz hehehe." deyip yapmacık bir şekilde güldüm.

Cidden influencerlar bunu nasıl yapıyor ya? Böyle gülerek,pozitif bir şekilde bir şeyler tavsiye etmek ne kadar zormuş.

Okan abiye telefondan baktığımda bana göz devirdiğini gördüm. Benim saçma sapan tavırlarıma alışmış gibi umursamadan devam ediyordu.

"Okan abi sen bir şeyler demek ister misin?" dedim gereksiz samimi bir şekilde. Okan abi yalandan gülümseyip baş parmağını kaldırdı. "ÇIGIN ÇIGIN GELİN. DELİ DOKTOR OKAN HER DERDİNİZE DEVA BULAN. AĞRISI OLAN GELSİN SAĞLIĞIYLA GERİ GİTSİN. BANA GELEN BAŞKA DOKTORA GİTMEZ, SAĞLIK SORUNUNU ÖMRÜNCE ÇEKMEZ. YEHOOOOOOOO."

Okan abi gür sesiyle bağırmaya başlayınca yüzümü buruşturup kulağımı hafifçe kapadım. Konuşmasının bitmesini bekledikte sonra terardan yapmacık bir şekilde güldüm.

"Görüyorsunuz anlatmaya gerek yok. Okan abi her zamanki gibi yine formunda."

Azıcık kenara kayıp Yağız'ın daha net görünmesini sağladım. "Evet Yağız sen nasılsın? Sence tedavin nasıl gidiyor?"

Yağız başını yan koymuş resmen bayılmıştı. Nasıl bir masaj yaptıysa Okan abi Yağız fena mayışmıştı.

Ondan cevap gelmeyince konuşmaya devam ettim. "Öyle güzel masajları var ki Okan abinin Yağız hemen mayışmış. Görüyorsunuz tedavilerimiz mükemmel. Eminim Yağız şuanda tüm ağrılarından arınmıştı-"

"AAAAAAAA"

Yağız'ın çığlıyla hemen arkama döndüm. Telefnu hemen aşağı indirmiştim ama videoyu kapatmayı unutmuştum.

Arkamı döndüğümde ise gördüğüm manzara dehşet vericiydi. Okan abi kolunu Yağız'ın kolunun altından geçirmiş, Yağız'ın kolunu çekiştiriyordu. Yağız tabii bükülen kolu ile çığlık çığlığaydı.

Okan abi hızlı hareketlerle diğer kolunu da tutup çekiştirmeye başladı.

Yağız adeta işkence görüyor gibiydi. Gözerinden yaşlar akmaya başlamış, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Az önce uyuya kalmak üzere olan Yağız şuanda çığlıklarıyla evi yıkıyordu.

Okan abi çevik bir hareketle masanın üzerine çıktı ve Yağız'ın beline oturdu. Yağız ne olduğunu anlayamadan omuzlarından tuttuğu gibi kendine çekmeye başladı. Yağız'ın yaşlarının ardı arkası kesilmezken Okan abi onu hiç umursamıyordu.

Yağlı güreş yapıyorlar sanki mübarek.

Telefonu kaldırıp tedirgin bir gülümsemeyle konuşmaay devam ettim. "Tabii siz bunları evde denemeyin. İşi ehline bırakmanız en iyisi." Yağız'ın çığlıkları gelirken telefonu uzaklaştııp duyulmasına engel olmaya çalıştım. Daha yüksek bir sesle konuşmaya başladım bu sefer. "Biz tedaviye devam edelim! Sonuçta her şeyi göstermemiz de uygun olmaz! Burası da bir iş alanı sonuç olarak. Sizler yine de bir ağrınız var mı düşünün, ağrı kesici falan kulanın. Geçmezse," "AAAAYH" Tiz sesiyle ekşittiğim yüzümü toparladım. "Geçmezse o zaman bir doktora danışın."

Telefonu yakınlaştırıp fısldadım. "Çok zor durumda kalmadığınız sürece Okan abiye gelmeyin."

Yağız'ın çığlıyla irkildim. Ardından hemen videoyu kapattım.

"Asena ne olursun yardım et."

Yağız Okan abinin onu soktuğu saçma sapan şekiller arasında benden elini uzatmış yardım bekliyordu.

Elimle arka tarafı işaret edip Okan abiye seslnedim. "Abi ben salona geçiyorum. İşiniz bitince bana haber verirsin"

Okan abi hırsla birbirine bastırdığı dudakları ile kıpkırmızı duruyordu. Boncuk boncuk terlemiş, devam etmeye çalışıyrodu. Durduğu şekli bozduktan sonra bana başını salladı bakmadan. Ardından bambaşka bir şekle geçti.

Yağız'a elimle öpücük atıp sevecen olduğunu düşündüğüm bir sesle seslendim. "Hayatım ben içerdeyim. Snaa tedavinde kolay gelsin. Korkma bir şey olmaz, ben içerdeyim."

Yağız'ın itirazlarını, bağırışlaırnı görmezden gelerek hızla odadan çıktım ve salona geçtim. Ne korkutucu bir görüntüydü öyle.

"ASENA."

***

"Asena tut, tut bak düşeceğim."

"Ya Yağız tamam bana yaslan dedim de tamamını bırakma. 1.87 bir şeysin kilon olmasa bile taşıyamam ben seni."

Okan abiden çıkmış, eve doğru gidiyorduk. Tabii Yağız ayakta duramdığı için kolunu omzuma koymuş, zar zor yürümeye çalışıyordu. İki yardım edeyim yazık dedim beni ezdi ya.

"Yağız hayvan gibi adamsın kendine gel ya. Sevap işleyim dedim sevabımdan çok günaha giricem şimdi kendine gel."

Yağız'ın omzuma koyduğu kolu bile omzumu çökertmeye yetiyordu. Kapana kısılmış gibiydim başka bir hareket de yapamıyordum.

Yağız beni bir gram umursamıyor, olduğu gibi kendini bırakmaya devam ediyordu. İç çektim. Yukarıya bakıp sızlanarak konuştum. "Allah'ım sen affet birazdan çok büyük bir günaha giricekmişim gibi hissediyorum."

Taşlı yollarda devrilmemek için ayağımı yere sağlam basıyordum. Yağız'ın kolunu tutan elim çoktan karıncalanmaya başlamıştı bile. Kan ter içinde kalmamı saymıyorum, felaket yorulmuştum.

İlk evden çıktığımıza göre bir hayli hızlanmıştık. Ama Yağız maalesef henüz tam olarak iyi değildi. Ne zaman geçecek bunun acııs ağrısı ya? Of. Ne diye götürüyorsam? İstanbul'a dönünce kendi gitsin işte doktora. Ama annem haklıydı. Akılsız başın cezasını ayaklar çeker derdi de anlamazdım.

Canım annem bana bu zamana kadar hep subliminal mesajlar göndermiş de ben annemi engellemişim gibi.

Bundna sonra annem ne derse onu dinlicem. Kadın yaşamış onca sene boşuna konuşmuor ya.

24 yıldır annenin yaptıramadığı şeyi Yağız'ın bir fenalığında sana yaptırması inanılır gibi değil.

"Asena. Ben bayılıcam galiba."

Fal taşı gibi açılan gözlerimle Yağız'a baktım. Üstümdeki ağırlığının artığını hissediyordum. "Allah belanı vermesin Yağız az önceki halin tamamen kendini bırakmadığın halin miydi cidden? Kalk, taşıyamam seni kalk."

Yağız'ı kolumla ittirmeye çalışıyordum ama Yağız asla kıpırdamıyordu.

Gece olmuş zaten rüzgar üşütüyor, gelen hayvan sesleri korkutuyor. Havaya iyice kasvet çökmüştü. Benim de üstüme Yağız çöktü. Hava da olduk bugün çok şükür.

Yağız'da kasvet oluyor demek ki. Bu da bir mesaj mı acaba?

Ben annem değilim kesin boş bir teoridir bu.

Yağız ile sola doğru yavaş yavaş kayıyorduk. Sol kolumu kaybetmem an meselesi. Ve emin olun bu hiç isteyeceğim bir şey değil. Hele Yağız için, hiç değil.

Ne kadar da fedakarsın öyle maşallah. Bu fedakarlığının bir sebebi var mı? Ya da bu fedakarlık senin süper gücün falan mı?

Yani var bizim de böyle kıyaklarımız. Her zaman olmaz ama he, böyle özel zamanlarda.

Amaaan. Daha fala dayanamayacağım.

Tüm kuvvetimi toplayıp Yağız'ı ittirdim. Yağız'In tarafında aşağıda bir bahçe vardı ama biraz dikti. Yani Yağız kendini toplarlayamazsa bir top misali aşağıya yuvarlanacak.

Yağız'ı dikleştiği sırada tutup onu aşağıya iter gibi yaptım ve ne desem beğenirsiniz? Yağız direkt kendine geldi.

"Asena ne yapıyorsun! Beni öldürmek mi istiyorsun anlamıyorum. Hasta insana bu yapılır mı?" Bembeyaz kesilen yüzü ile nefes nefese bana bakıyordu. Bense elimi belime koymuş onu iziyordum.

Rüzgar dolayısyla yüzüme gelen saçlarımı çekip kollarımı önümde birleştrdim. "Madem bu kadar sağlamsın, ne diye ben bur'da ecel terleri döktüm?"

Yutkundu. Sağa sola bakıp konuyu dağıtmaya çalıştı. "Hava ne kadar esiyor bu gece ya öyle değil mi?"

Ayağımı yere ritimle vururken hiç ses çıkarmıyordum. Normalde böyle şeylere asla takılan bir insan değilim her türlü yardım ederim ama resmen kemiklerimin ezildiğini hissettim. O yüzden birazcık da olsa sinirlenmiştim. İyi niyetimi suistimal ediyordu.

Bir süre ikmizde durduktan sonra en son derin bir nefes verip pes etti. "Ya tamam az önceki gibi kötü bir halde değilim ama iyi de değilim Asena." Gözlerini kaçırdı. "Normal zamanda olsa kokunu böylesine içime çekmene izin verecektin sanki."

Şokla ağzım açıldı. İyi niyetim ciddi anlamda suistimal edililyordu. "Yağız yazıklar olsun köpke misin de dibime kadar ilişip kokumu çekmeye çalışıyorsun? Cidden inanılır gibi değilsin ya? Sarılalım desen seni elimin tersiyle iticem sanki."

Ben etrafı izlerken Yağız yanıma gelip kolumu dürttü. "Cidden sarılalım desen elinin tersiyle itmez, kabul eder miydin?" Sessizce hafif gülerek sormuştu bu soruyu.

"Tabi ki de elimin tersiyle itmezdim. Nazikçe reddederdim."

Gülümsemeyi bırakıp göz devirdi. "Odunluğunu bir an olsun bırakamıyorsun değil mi?" Topraktan geldik, toprağa gideceğiz aslan parçası.

"Of Yağız beğenmiyorsan boşa beni. Alllah Allah." Ne ara trip atmaya başladım, konu ne ara buraya geldi hiçbir fkrim yok ama şuan garip bir şekilde basbaya Yağız'a trip atıyordum.

Kolunu omzuma atıp ben kendine çekti. Ve hiç anlamaıdğım bir şekilde kokumu içine çekerek başımdan öptü. "Ölürüm de vazgeçmem senden. Ben seni her halinle seviyorum."

Hafif hareket ettim. Ne garip bir duyguymuş kız bu? İçim bir garip olu.

İlk defa sevgi gören köpeğin duygulanıran tepkisi.

Ya sende bir git ya. Dost musun düşman mısın belli değil.

Tam zamanlı zorbayım hayatım. Maaşımı da zevk alarak alıyorum.

Hafif öksürdüm. "Hadi gidelim. Hava serinledi zaten üşüdüm ben."

Dudağının kenarı kıvrıldı keyife. Gidelim aşkım. Sen yeter ki üşüme." Kolumla onu ittirdim. "Uzaklaş benden. Pis sapık seni. Fırsatçı."

Ufak bir kahkaha attı. "İşte en çok da bu yanına aşığım."

Başımı diğer taraf çevirdim. İster istemez gülümserken buldum kendimi. Halbuki böyle yılışık ilişkileri de hiç sevmem ama.

Kolunu tekrar omzuma attığımda ondan uzaklaştm. "Git az ötede bayıl. Bir daha taşımam seni. Git."

O bu hallerimden zevk alıyordu. Sinirlenmem hoşuna gidiyorsa seve seve.

Kafasını kırmandan hoşlandığını zannetmiyorum.

Birbirimizi ittire kaktıra giderken Yağız az kalsın yanımızdaki bahçeye doğru düşüyordu. Neyse ki mükemmel kaslarımla yakaladım onu.

O bicepsi de gördüm bu arada.

Neyseki sağ sağlim eve gelebilmiştik. Saat gece yarısına geliyordu.

"Neyse. Bugünlük bu kadar aksiyon yeter. Sen zaten maşallah yerlere bayılacak kadar hastasın, git yat uyu. Ben de yatıcam."

Uykum yoktu ama Yağız'la fazla samimi olmuştuk. Bu kadar samimiyete alışkın değilim.

Kocan olması dışında samimiyette bir problem görmedim.

Yüzünü astı. "Uykun var mı cidden ya? Daha gece yeni başlıyor." Çocuk gibi mızmızlanıyordu. Ayrıca ayıptır sorması gece yeni başlıyor ne?

Şehir haytının etkisinde çıkamamış garibim.

Ve bekarlık etkisinden.

Omuz silktim. "Kaç saatlik uykuyla Nermin teyze sabahın köründe kaldırdı beni. Tabii uykum olacak. Git yat zıbar. Uğraşma benimle daha fazla."

Koridordaki soluk lamba ışığının altında ayakta durmuş konuşuyorduk. Bugün ayakta durmaktan bir hal oldum yeminle.

"Çok sıkıcısın Asena." dedi dudağını büzüştürerek.

Bana.

Sıkıcısın dedi.

Yağız.

HHAAHAHA.

Afedersiniz ama ben buna çok pis gülerim.

Sıkıcı bir insan olmadığımı söylemiyorum, tabii ki de sıkıcıyımdır. Bana bunu söyleyenin Yağız olması komiğime gitti.

"Ben sıkıcıysam da sen de hastasın. Akşam attığın çığlıklar kulağımda yankılanmaya devam ediyor. Bu gece beynimde o sesler ile uykuya dalacağım." Hülyalı hülyalı konuştuktan sonra güldüm. Gözlerim baygın bakıyordu ama yatağa geçtiğim anda tüm bu baygınlığımın da geçeceğine emindim.

Yüzünü buruşturup ofladı. Eliyle yüzünü kapatıp hafif kenara döndü. "Hatırlatma ya. Rezil oldum zaten. Tüm köy duydu sesimi."

Başımı gülerek iki yana salladım. "O çığlıklarını fark etmeden videoya aldığım için o kadar mutluyum ki."

"B'i de o vardı değil mi?" deyip daha da küçüldü. Hayatımda hem en çok korktuğum, hem de zevk aldığım nadir anlardan biriydi. Şans eseri de olsa kaçırmamak açıkcası fazlasıyla gurulandırıyordu.

Ellerimi birbirine vurdum. "Ee Yağız efendi. Bu gece de utançtan uyuyamayacağınız anılarınızı size verdiysek bence artık yatma vakti. Sizlere iyi geceler. Benim gidip ekran süremi arttırmam lazım."

Yağız olduğu yerde utançtan renk değiştirirken yalandan esnedim. "Hadi, görüşürüz."

Yanından ufak ama hızlı adımlarla ayrılıp odama doğru gittim. Odaya girdiğimde ise ilk işim üstümü değiştirmek oldu.

Üstüme en rahat pijamalarımı giyip yatağa attım kendimi. Tabii çok atamadım kırılma ihtimaline karşı. Ufak bir atıştı sadece.

Telefonumu alıp sosyal medyada gezmeye başladım. Nedendir de bilmem bu gece hiç sarmıyordu. Otomatiğe bağlamış, hızlı hızlı geçiyordum. Sıkıntıyla iç çektim. Bu keşfet niye böyle ya?

Ugulamadan çıkıp magazin haberlerinin olduğu siteye girdim. Magazinde de pek bir şey yoktu. Ünlüler yine tatlde sevgilileri ile yakalanmış, yalandan şaşırmış gibi yapıyorlardı. Tek tük bizim düğün haberleri dönüyordu, onların da ilgi oranı azalmıştı zaten. Düğün gecesi bu sitenin ışıkları hiç sönmemişti çünkü tabii ilgi kalmaz.

Magazin bile nasıl boş olabilir ya?

Aman neyse.

Telefonu bırakıp battaniyemi de çekip uyumaya çalıştım. Bugün erken kalktım hem çabuk uyurum.

İçeriden sesler geliyordu ama büyük ihtimalle Yağız bir şeyler arayıp duruyordu. Daha sonra koridorun ışığı da kapandı zaten.

Pekâlâ, artık uykuya dalmaya hazırım. Mışıl mışıl sabaha kadar uyuyabilim.

Tamam, belki gözümü biraz daha sıkı kapatmam lazım.

Siyahı düşün, uykuyu düşün.

Yaatakta yön değiştirip durdum. Ama bir türlü uykuya dalamıyordum.

Ne lamet bir gün böyle ya?

Sabahın köründe kalkıp aksiyon dolu bir bahçe macerasından sonra yemeklerle uğraştığım yetmezmiş gibi Yağız'ın sakatlığı üzerine bu uykuya dalamamak ne alaka mesela?

Bugün bir hayli yorucuydu ama nedense hiç yorgun hissetmiyordum. Bir aslanla dövüşmediğim kaldı dicem eşekle uğraştım sayılmaz mı ya?

Alışamadığım içindir belki ama eğer öyle olsaydı dün nasıl hemen uyuya kaldım?

Of.

Yatakta oturur poziyona geldim. Saçım başım dağılmış, elektriklenmişti. Cadı gibi duruyordum yüksek ihtimalle.

Yorganı üzerimden çekip yataktan indim. Bakalım Yağız yarım saatte uyuyabilmiş mi? Gerçi o her yerim ağrıyor diye ötüyordu uyumuştur.

Çok ağrısı olan ağrıdan uyuyamazdı sanki.

Yok be o yalandan o kadar abartıyor. Ağrısı olan insan koşu yarışı yamayı teklif eder mi? Hem de önümüzde köpekler varken.

Odadan çıkıp koridorun ışığını yaktım. Gece vakti bu evden nedense çok korkuyordum. Her an bir şey çıkabilecek gibiydi.

Parmak uçlaıma basa basa duvardan da yardım alarak Yağız'ın olduğu odaya doğru gitmeye başaldım. Birkaç büyük adım sonrası kapıya geldiğimde içeriden bir ses gelmiyordu. Telefon ışığı falan da yoktu.

Uyudun mu ya?

Kapıyı yavaşça araladığımda Yağız'ın dümdüz yattığını görmemle irkildim. Anam tövbe bismillah. Ölü gibi o yatış ne lan öyle?

"Yağız." diye hafifçe fısıldadım. Ses yok.

"Yağız." Daha yükske sesle tekrar ettiğimde yine ses gelmedi. Uyumuş olamazsın ya.

Kız adam yorgun tabii uyuyacak.

E ben uyuyamadım o nasıl olacak?

Başkasının uykusuna köstek olma da ne yaparsan yap.

E bana uykum yok demişti. Dur bakalım.

Yavaş adımlarla yanına gittim. Yatağın yanına çömelip omuzundan dürttüm "Yağız, uyudun mu?" Hafif bir mırıltı çıktı. Bu demek ki uyumama ihtimali var.

"Uyudun mu ya ben uyuyamadım?" Sesim artık fısıltıdan çıkmış, gayet normal bir tondaydı.

DIşarıdan sokak lambasının ışığı odaya geliyordu. Yağız nasıl ayarladıysa ona hiç gelmiyordu.

Birkaç mırıltı daha geldi ama ne dediğini anlayamadım. Kaşlarım çatıldı. "Ne diyorsun ya? Anlamıyorum hiç bir şey."

Adam uyuyor işte bırak git artık odana. Babaannenin tülbentinden göz bandı falan yap.

Yağız'dan bu sefer ses gelmeyince gitmeye karar verdim. Uyusun bari yazık, yarın bana patlar sonra.

Tam kalkacağım sırada bir gülme sesi işittim. Kaşlarım daha da çatıldı. Arkama baktığımda omuzlarının titrediğini gördüm. Ağam benimle alay ediyo valla.

"Ya Yağız ne kadar kötüsün ya. Bir saat bur'da başında öttüm."

Oha, abart.

Mübalağa sanatımı konuşturuyorum.

Ufak bir kahkaha attı. "He valla kedi gibi mırıldanıp durdun." Başını yasıktan kaldırmış bana bakıyor, güleceği zaman da başını geri yastığa atıyrodu.

"Bir de yalandan esniyor, yorgunum uykum var diye yanımdan kaçıyor. İşte böyle uyuyamaz, yanıma gelirsin." Büyük keyifle söylediği şeyler sinirimi bozmaya yetmişit. "Gidiyorum ben."

Arkamı dönüp gideceğim sırada doğrulup elimden tuttu. "Tamam gel gel, şaka yapıyorum."

Elimi çekmeye çalıştım. "Bırak, gidip uyuyacağım. Bir ego yuvasıyla vakit geçirmek istemiyorum." Cidden Yağız'ın şu haklı çıktığı zamanki egosu hiç çekilmiyor ya. Haklı olduğu bir durum da yok da neyse.

Elimi çekmek üzere olduğumu fark edince ayaklandı. Tabii kalkarken çarşflar ayağına dolandığı için düşer gibi oldu ama toparladı hemen.

Elimi daha sıkı tutup kendine çekti. "Bu ego yuvası da tüm zamanını seninle birlikte geçirmek istiyor ama lütfen." Yüzündeki gülümsemesi hâlâ devam edyordu ama sesi az öncekinin aksine daha yumuşaktı.

Sokak lambasının ışığı yüzüne ona baktım. Saçları benimkinden farksızdı. Genişçe güldüğü için gamzesi besbelliydi. Pijaması ise zamanında tişörtüme laf etmemiş gibi spidermanlıydı. Bunun yetişkin boyunun nerden bulabildin Allah'ın cezası?

Sırf o tişörtten anısı var diye almadıysa bende bir şey bilmiyorum.

"Bugün yeteri kadar birlikteydik zaten yeter de artar. Ben uyumaya gidiyorum." Elimi ondan kurtarıp odadan çıktım. Gece gece Yağız'a ekstra katlanamadığımı fark ettim. Ya Yağız gece daha sinir bozucu biri oluyor, ya da ben daha çok sabırsızlaşıyorum.

Odama girdikten sonra yatağa oturdum. Ee, ne yapacağım ben şimdi?

Yine bir takırtılar geliyordu. Gece gece ne yapıyor Allah bilir.

Telefonumu alıp bomboş gezinmeye başladım. Ne diye yanına gidiyorsam? Gece gece birlikte ne yapabiliriz ki? Salaklık bende, uykusundan uyansaydı ne diyecektim? Ben uyuyamıyorum gel birlikte uyuyamayalım mı? Saçmalık.

Hem ben ne diye sürekli Yağız'a giidyorum ya? Ne ara o kadar yakın olduk?

Şuan en yakının o da o yüzden. Kime gideceksin, Nermin teyze seni bu saatte eve almaz haberin olsun.

Bir daha Yağız'la başbaşa tatile gitmeyeceğim. Ne zor işmiş arkadaş. 24 yıldır yıpranmadığım kadar yıprandım şu iki günde.

Bir daha birlikte 'köye' tatile gelmeyeceğim diyecektin sanırım. Çünkü 2 aylık evliliğiniz de bir daha tatile gideceğinizi düşünmüyorum. Evli kalmayı düşünüyorsan bunu bizden saklama Asena, yabancı yok burada.

Ay ağzımdan öyle çıkmış işte. Sen de laf atıcam, bir şeyler sallayacağım diye tutuşuyorsun. Yok, bu arsızla evli kalmam ben. Boşandıktan sonra şeytan görsün yüzünü.

Gelen bildirim sesiyle daldığımı fark ettim. Telefona baktğımda Yağız mesaj atmıştı.

Hiçtanem: fotoğraf
Hiçtanem: Balkonda nesquik date için bekleniyorsunuz hanımefendi

"Yaaaa." Gülerek ekrana baktığımı anladığımda kendime tokat attım. "Aptallık etme."

Odada kendi kendime konuştum. "Ne yapayım bari, gideyim. İki tane yapmış o kadar kalmasın şimdi. Gerçi kalsa da o diğerini de ye ama neyse, karnı ağrımasın."

Bahaneye bak. Hayatımda daha haksız bir bahane görmemiştim. Ağrırsa ağrısın banane. Yemeseymiş.

Ne kadar vicdansızsın. O da bir insan ve karın ağrısı çok iğrenç bir ağrı.

Oha Asena. O zaman bu Yağız küçülsün de cebime girsin. Hayır yani gitsen sorgulamazdım da ne diye saçma sapan bahanelerle geliyorsun anlamıyrum.

Of ne bileyim ya kafayı yedim iyice.

Kafayı yeme aman, bu haline katlanamıyorken deli halini hiç çekemem.

Odadan çıkınca açık bıraka bıraka gittiği ışıklarla balkona gittim. Balkona evin ardiye gibi olan, mutfağın yanındaki odadan gidiliyordu. Çok büyük değildi. Hatta direkt küçüktü. Bir küçük masa, iki sandalye anca sığıyordu.

Gereksiz ışıkları kapatıp balkona çıktım. Oturmuş benim gelmemi bekliyordu. Masadada kaseler duruyordu. Beni görünce gülümsedi. "Hoşgeldin."

"Hoşbuldum." diye ağzımın içinden konuşup sandalyeye oturdum. Ne diye bu kadar triplendim sormayın.

Yağız'a karşı bu kadar kolay yumuşadığın için kendine triplendin . Hıncını da Yağız'dan çıkarıyorsun. Yazık bu adama.

Sessizce kasemi alıp yemeye başladım. O da ben aldıktan sonra aldı.

Hava bu gece daha bir serindi. Pijamalrım ince olduğu için daha çok üşüyordum. Önümüzdeki manzarayı izliyorduk ikimizde sessizce. Ee, ne yapacağız şimdi?

"Ee, ne yapacağız şimdi?" Kaşlarımı çatıp ona yandan baktım. İçimi mi okuyorsun sen?

Yağız dümdüz bana bakıyordu. Cevap vermedi.

Neden acaba? Düşünelim, tartışalım.

"Bilmem. Ama benim uykum yok. Keşfetim de sarmıyor." Önüne bakarak düşündü. "Film izlemek ister misin?"

Başımı iki yana salladım. Köyde yarım yamalak çeken internetle film izleyene kadar film çekerim.

Düşünmeye devam ederek önüe döndü. "Köyde de ne yapılır hiç bilmiyorum ki." diye sessizce mırıldandı.

Aklıma gelen şeyle hafifçe doğruldum. Kafamda bir ampül parlamış gibi bakıyordum Yağız'a. "Buldum. Bizim hemen şu yukarıda bir suu var. Biz sürekli oraya gideriz. Seni hiç götürmedim oraya gidelim. Hem gezmiş, hava almış oluruz."

Tabağını masaya bıraktı hevesle. Bir su içn fazla heyecanlanmıştı. "Hadi gidelim."

Geri sandalyeye yaslanıp bacaklarımı çektim. Bir taraftan da kasemi dökmemeye dikkat ediyordum. "Saçmalama." dedim abartılı bakışlarımla. Bu saatte kimse beni suyun yanına götüremez. "Bu saate oraya gidecek halimzi yok. Çok karanlık. Bir de sudan bir şeyler çıkabiliyor hiç güvenmiyorum. Sabaha doğru gideriz." Kısa bir an durdum. "Tabii o zamana kadar uyumazsak."

Heyecanla kalkan omuzları düştü. "Uyumayız uyumayız da, bahsettiğin sabah saat kaç mesela?"

"Hava aydınlanmaya başlamak üzereyken." diye kısaca net bir cevap verdim. "Nasıl yani?"

"Nasıl yanisi mi var Yağız? Hava yavaş yavaş aydınlanmaya başladığı zaman o sabah serinliğiyle çıkacağız. Güneş tamamen doğmadan köylü ayaklanıyor çünkü. Sabahın o sessizliğinde çıkıp yürüyüş yapıp geleceğiz."

Başını salladı kaşığını tabağa bırakırken. "Peki, o zamana kadar da yaparız bir şeyler artık."

Bir şey demedim. İkimize baktım. Elimzide babaannemin renkli kaseleri ile balkonda pijamalarımızla duruyorduk. Hafif kıkırdadım. Telefonumu çıkarıp fotoğraf çekmeye başladım.

Yağız telefona dümdüz bakarken bense şekilden şekile giriyordum. Gevşek gevşek gülerek kamerayı ters çevirdim ve telefonu Yağız'ın dibine sokarak onu çekmeye başladım. Teelefonu ittirmeye çalışırken yarım ağız gülüyordü. "Ya Asena ne yapıyorsun ya."

Hiç itiraz eder bir tonda söylememişti o bunu. Aksine onunla böye uğraşmam hoşuna gidiyordu.

Zibilyon tane fotoğrafını çektikten sonra yorulup bıraktım. Elimde sahibinden satılık çok güzel Yağız ifşaları var.

Fotoğrafları açıp kaydırmaya başladım. Ama yüzüm her kaydığımda daha çok düşüyordu. Bir insan gıdısından çekilen bir fotoğrafta güzel çıkamaz, ben buna inanmıyorum shop var.

Yağız eğilmiş kenardan fotğraflara bakmaya çalışıyordu. Benim yüzümün düştüğünü görünce keyifle geri çekildi. "Beni kıskandığını bu kadar belli etme güzelim. Sonra kendimi mükemmel biri zannediyordum."

"Ha." diye bir ses çıktığı ağzımdan alayla. "Ben seni mi kıskanıcam?" Burnumdan güldüm. "Hayal dünyanda fazla vakit geçiriyorsun Yağız Demir."

"Çünkü orada sen varsın Asena Keskin."

Bakışlarım gözlerinde durdu. Az önceki kadar net gülmüyordu ama dudağında bir tebessüm olduğu belliydi. Duygulu bakıyordu. Ne zaman bana benimle ilgili bir şey dese gözleri böyleydi. Sesi de yumuşaktı. Ve bu ifadesi hep böyleydi. En azından bana karşı bir şeyler söylerken.

Yüksek ihtimalle sen odun gibi duruyorsun şuan. Duygulu baktığın bir dakika hatırlamıyorum.

Geldi bizim romantik anların katili.

Bu mu romantik? Asena sen bu zamana kadar az iltifatta almadın ne bu ilk defa sevilen köpeğin tepkisi gibi tavırlar?

Adamın bakışları bile anı romantikleştiriyor ben ne yapayım?

"Sen bana hep böyle bak olur mu Bal?"

O an Yağız'a bakakaldığımı fark etitm. Öksürüp kaşlarımı çattım hemen. "Nasıl bakıyormuşum ya? Dümdüz bakıyorum işte."

Hafif bana eğlip gülümseyerek fıısldadı. "Seviyormuş gibi."

Eğildiği yerde sırıtarak bana bakıyordu. Elimle yüzünü ittirdim. "Halüsinasyon görmeye başladın sen iyice, git yat zıbar."

Zengin kahkahası hafifçe yankılandı. "Sende kendi gerçeklerinden kaçmayı bırak Asena. Beni sevdiğini ikimiz de biliyoruz, ne bu inat?"

Önüme dönüp sessiz kaldım, yüzüm de düşmüştü. İnat da, inkar da etmiyorum ben. Normal davranıyorum.

Kendi gerçeklerinle yüzleşmezsen kendi yalanlarınla kandıracaksın kalbini Asena. Bu yüzden hiç haketmediğin acılar çekecek, hiç görmediğin mutlulujları kaçıracaksın. Olması gerektiğinden çok başka bir hayat yaşayıp göçüp gideceksin bu dünyadan. Ne yaşamanın bir anlamı kalacak, ne de gerçeklerin.

"Ben gerçeklerimdn kaçmıyorum. Sen beni kendi gerçeğine inandırmaya çalışıyorsun." Parmağımı kaldırı kısık gözlerle ona salladım. "Manipülatif seni." dedim son heceyi uzatarak. Konuyu dağıtmaya çalışıyordum. Çünkü bu tarz sohbetlerde kendimi kapana kısılmış gibi hissediyordum. O da fazla uzatmadı zaten. Gülümseyerek karşılık veri sadece.

Kasesini masaya bıraktı. "Hadi bitir de içeri geçelim. Hava soğudu."

Çok geçmeden içeri geçtik. Kaseleeirmizi yıkadıktan sonra koltuğa oturup galeri turu yapmaya başladık. Neden diye sormayın. Ben galeri turlamayı çok severim, Yağız'da bana eşlik ediyor.

"Bak burada yoldan geçerken bir düğüne uğraşmıştık. Oğuz'u bi anda sağdıç yaptılar düğün boyu insanlarla uğraşıp durdu."

"Sonra tanışşıp yakınlaştılar değil mi?"

Başımı iki yana salladım. "İnanır mısın hayır. Sağdıç oldu ve bitti. Bir daha da görmedi adamları zaten."

Diğer fotoğraflara bakaken Oğuz'un ifşaalrı karşımıza çıkınca ikimizde gülme krizine girmiştik. Özür dielrim Oğuz ama çok komiksin.

"YA BEN GELİMNLİK GİYDİM DE ABİYELİ OĞUZ ÇOK DAHA KOMİK." Deyip daha çok güldü. Tamam, Oğuz'u bazen Barbie bebek gibi giydirip duruyorduk yala yok. Ne kadar itiraz etse de bizi kıramıyor, ne desek yapıyordu.

Gülmemin arasında elimi kaldırdım. "Oğuz'umu yedirmem. Senin gelinlikli halin çok daha komik. Onu bir basına sızdırsam var ya adının esamesi kalmaz."

"Bak sakın." diye ciddileşti birden. "O fotoğrafları telefonunu alıp silmediğime pişman etme beni. Yalnzıca sende olacak o."

Omuz silktim. "Oğuz'a ters yaptığın an magazinde bulabileceğine emin olabilirsin."

İki gündür Oğuz'u görmüyorsun diye sevgi damarın mı kabardı ayol?

Oğuz'un şakalarından mahum kalınca kafayı yedim.

Galeriye bakmaya devam ederken Oğuz'un bizi kendi mekanına götürdüğü fotoğraflara geldi sıra. Biraz fazla kurduğumuz için fotoğarflar da, videolar da rezildi.

"Asena bu cidden sen olamazsın inanmıyorum." dedi hayretle videoları izlekren. "Biri senin yerine geçmiş valla bak. Bulup şikayet edelim."

Göz deviridm. "Abartma. Çok içince nsıl odluğumu az buçuk biliyorsun."

"Seni hiç mutluyken görmedim ki. Yani çok içtiğin halini." dedi durgun bir selse. Sonra tekrardan neşeli bir sesle konuştu. "Ama dua et iyi ki görmedim çünkü seni çok fena zorbalardım. Şu hale bak, Oğuz'la kovboyculuk oynamak nedir ya?"

Elimle yalandan yüzümü kapadım. "Büyük travma bırakırsın sen bende."

Diğer parti fotoğraflarına bakarken kaşlarını çatarak sordu. "Birce niye bu kadar durgun? Sizin yanıızda kim olsa sakin kalır ama Birce'nin ayrı bir durgunluğu var sanki."

"Hı hı." diye mırıldandım fotoğraflara bakarken. Aİlesinden yeni kurtulduğu için durgundu o zamanlar. Tabii biz bu konuyu başkalarına açmamayı tercih ediyorduk. Oğuz'un ailesinden bahsetmediğimiz gibi.

"Pek morali yoktu." diyerek geçiştirdim. Yağız'da fazla kurcalamadı zaten. Ben gösterdiğim fotoğrafların anısını gülerek Yağız'a anlatıyordum, Yağız'da kahkaha atarak karşılık veriyordu. Çok rezil anlarda fotoğraf çekindiğimiz için gülmekten anlatamaz hale gelmiştim artık.

"Burada Oğuz Yemekteyiz'e başvuru yapıyor. Ama görsen üniversite tercihleri açıklanırken bu kadar heyecanla değildi. O kadar komikti ki. Avizeye asıldı heyecandan da yere yapıştı avizeyi de söktü salak."

Yağız Oğuz'la ilgili öğrendiği her şeyde bir öncekinden daha çok şaşırıyordu. "Cidden o yarışmaya gitti mi?"

Aklıma gelen şeyler ile daha çok güldüm. "Katıldı Kabul aldı." dedim zar zor aldığım nefesle. Daha büyük bir kahkaha atıp devam ettim. "Ama çok salak şeyler yaptığı için programda yayınlamadılar." Sonrasında zaten ipin ucunu tutamadım ve nefessiz kalana kadar güldüm. Yağız eliyle yüzünü kapatıyordu. Dayanamayınca da kahkaha atıyordu.

Gülmekten gözümden gelen yaşları silip solulandım. Çok güldüm ya.

Cama baktığımda havanın aydınlanmasına daha olduğunu gördüm. Ayağa kalkıp Yağız'a döndüm. O da gülmekten nefes nefese kalmışı. "Kahve yapıcam, içer misin?"

O da benim gibi ayaklandı. "Tamam, yapalım."

"Ben yapardım." dedim tezgaha doğru giderken. Demliğe su koyup ocağa götürdüm. Yağız'da kahveleri arıyordu. Köyde kahve atağımın tutacağını bildiğim için Yağız'a hazır kahve aldırmıştım. Kasadayeken aklıma geldiği için Yağız önüne ne geliyorsa almış. O yüzden bir poşet dolusu kahvemiz var şuan. İçmeden dönersek canım kocam çok güzel iltifatlar söyleyecek bana.

Yağız bir şey demez de ben derim.

Hayatımdaki en büyük zorbam sensin zaten.

Su çok geçmeden ısınınca Yağız'a seslendim. "Yağız! Kupaları kahveyi koyar mısın?"

Ben koridorda, o mutfaktaydı. O yüzden duyması için biraz seslenmek zorundaydım ama sesim yüksek çıkmış olacak ki Yağız olduğu yerde irkilmişti. "Tabii ki." diye bir ses geldi içeriden. Hafif titrekti ama sorun yok. Olur öyle şeyler, dalmıştır.

Dolap kapaklarının açma kapama sesi gelirken kaşlarımı çattım. Demliği alıp mutfağa gittim. Kapıda durup baktığımda Yağız dolaplaın içine bakıyordu. "Yağız ne yapıyorsun?" Şaşkınlıkla çıkan sesim ile bana döndü. "Kupaları arıyorum."

Bardakların olduğu dolap hariç tüm dolaplara bakıyordu. Demliği sakince tezgaha bırakıp dolabın kapağını açtım. "Dolapları kurcalamak istiyorsan böyle bahaneler uydurmana gerek yok." Gülerek söylemiştim bunu. O kadar da bardak yerleştirdi etti, nasıl bulamadı anlamadım.

Mahçbiyetle başını kaşıdı. "Sen birden öyle bağrıınca bir şey yaptım sandım korkudan bulamadım herhalde."

Asena dışarıdan gören seni şikayet etmeye karakola gidecek ne yapıyorsun kızım sen bu kadar? Senin cidden tek merhametin hayvanlara var galiba.

Ya hayırr. Şiddet yanlısı bir insn değilim valla. Yağız fazla el bebek gül bebek büyütüldüğü için fazla abartıyor.

Kahvelerimizi yaptıktan sonra tekrrdan koltuğa oturduk. "Hadi şimdi senin galeri turun." dedim kupamı elime alırken.

Telefonunu açmak yerine dümdüz bana bakıyordu. Ona dönük bir şekilde onu bekliyordum. "Tamam be." dedim uzun uzun durunca. "Göstermek istemiyorsan anlarım. Özel sonuçta."

Hemen panilel cevap verdi."Yok yok. Ondan değil. Çok isterim her şeyimi bil, benim hayatım senin olsun. Ama ben senin gibi değilim. Yani öyle pek fotoğraf çekinmem. Çok eskiden annem ve ablam beni çeker dururdu. Onlardan varsa vardır birkaç tane o kadar."

Hemen yerimde kıpırdandım. "Cidden mi? Bakalım mı o zaman?"

Yağız'ı sadece işteyken ve benim yanımdayken görüyordum. Nasıl bir şeyler yaptığı hakkında pek bir fikrim yoktu. Nasıl şeylerden hoşlanır, neleri sever, nelerden zevk alır hiç bilmiyordum.

Şuan fark ettim sen Yağız'ı hiç tanımamışsın ki. Yoldan geçerken görmüş de evlenmiş gibisin.

Onun benim pamuk şekerimi bile bilirken benim onun hakkında pek bir şey bilmemem üzmedi değil. Ben ona her şeyimi anlatabiliyorken onun bana hiçbir şeyden bahsetmemesi benim suçum olmalı. Ona gereken güveni vermiyor muyum acaba?

O güveni vermesen Yağız sana kaza olayını nasıl anlatsın? Mantıklı düşün. Adam sadece kendini açmaya alışkın değil. Adam akıllı arkadaşı bile yok, sosyalleşmekten mahrum almış garibim n'apsın.

Tedirgin bir şekilde gülümsedi. "Olur tabii ki ama çok bir şey yok haberin olsun." Telefonunu çıakrıp kilidini açarken elimle geçiştirir gibi yaptım. "Olduğu kadar."

Galerisini açtktan sonra hafifçe bana yanaştı. Ben de ona yaklaşmıştım. Dip dibe galerisini gezmeye başladık.

En sondaki fotoğraflarda biz vardık. Benim olduğum fotoğrafları favlamıştı hatta.

"Bunlar zaten sensin. Ama dersen ki gözümüz gönlümüz açılsın seve seve bakarım." Eiğildiği için zar zor bükük duruyordu. Biraz daha yanaşıp bana yaslanmasını sağladım. Rahat rahat bakarım hem. "Yani ben kendimi biliyorum. Asıl merak ettiğim sensin. Gerçek sen."

Başını hafif kenaya çekip bana baktı. Ellerini iki yana açtı. "Burada. En şeffaf," üstünü gösterdi. "En doğal halimle karşındayım. Ve hatırlatırım galerimi geziyoruz. Daha ne kadar sana karşı gerçekçi olabilirm." Elini saçlarına götürdü. "Yoksa gerçek olamayacak kadar mükemmel miyim?" Flörtöz bir şekilde bu söylediğine gülümsedim. Ellimle yanağına yavaşça vurdum. "Hadi hadi. Ben benden önceki asıl Yağız'ı merak ediyorum."

Yağız aşağılara kaydırırken kahvemi yudumladım. En son bulduğu fotoğraflara odaklandığı için çattığı kaşlarını serbest bıraktı. "Bak burada babamla ava gitmiştik. O giydiğim kıyafetlerle deli dehşet havalı hissediyordum kendimi. Ama gördüğün üzere rezil duruyormuşum.

Felaket iyi duruyordu.

Öksürmeye başladım. Ben duramayınca Yağız endişeyle döndü. "İyi misin?" başımı salladım gözleirmi kapatıp. "Boğazıma kahve açtı herhalde. Ondandır. Sen devam et. Ayrıca baya iyi çıkmışsın." Daha kısık sesle devam ettim. "Baya."

"Cidden mi? Bu zamana kadar bu fotoğrafa utancımdan bakamıyordum ama sen öyle diyorsan öyledir." Neşeyle diğer fotoğrafa geçti. Fotoğraftan utanmıyordu bu barizdi. Sadece biri bir şey dediği içi midir nedendir bilmem, çekiniyordu.

"Burada da kayak yapmaya gitmiştik. Anneme ne kadar gözlükler rezil olduğum için çekme desem de beni çekmişti. Ama annemin benden daha inatçı olup zorla çekmesi beni güldürdüğü için çok sveiyorum bu fotoğrafı."

Elimle işaret ettim. "Ulan ben bu kıyafeti giysem Türkiye'ye kutup ayısı gelmiş diye paylaşırlar. Şuna bak adam her türlü manken gibi çıkıyor. Boy bu kadar şey olmamalıydı ya."

"Hahaha. Böyle durduğuma bakma. Kaydıktan sora çok rezil bir haldeydim."

Kesin bunun rezil halim dediği bizim normal halimizdir var ya. Adam öyle fotojenik ki asla kötü çıkmıyor.

Kahvesinden bir yudum alıp devam etti. "Burada da ata biniyorum. Bu atı yeni almıştık. Herkeste huysuzlanırken bende sakin kalmıştı. O yüzden çok seviyordum onu. Sonra ne kadar istemesem taşındığımız için onu bi yere verdik bakmalarını söyleyerek. Arada gidiyorum onu ziyareet."

"Yaa. Adı ne?" İlla ki bir ad koymuştur öyle değil mi? "Adı mı?" Biraz bocaladı. "Adı," durup düşündü birkaç saniye. "Bu ata ad koymamış olamazsın Yağız! Güzelim at isimsiz olur mu?"

İtiraz edecek gibi oldu ama kendini yormak istemeyip ofladı Omuz silkti hemen. "Ne bileyim ben. İsim bulamam ki öyle."

At bembeyazdı. İyi bakıldığı barizdi. Tüyleri kaşağı ile özenle taranmış, güzelce beslenmişti. Sadece topraktan dolayı ayaklarında doğal olarak bi çamur vardı o kadar. Fotoğrafta Yağız atın tepesine çıkmış, ona sarılarak kameraya genişçe gülümsüyordu. Ellerinden tüylerini okşadığını anlayabiliyorum. Yumuşacıktır muhtemelen.

"O zaman sana ödev olsun." dedim parmağımı kaldırarak. bir taraftan öğretmen edasıyla başımı da kaldırmıştım. "Bu güzelim ata derhal bir isim buluyorsun."

Elini asker selamı gibi yaparak alnına koydu. "Emredersiniz karım!"

Fotoğrafları göstermeye devam derken fark ettim ki Yağız cidden sosyal biriymiş. Nereye giderse gitsin yüzündeki gülümseme solmuyor, hep parlıyordu. Ve az demesine rağmen birçok güzel anısı vardı. Bizim gibi yarışma başvuru videoları değil de bol bol aktivite videoları vardı. Dolu dolu vakit geçirdiği belliydi.

"Yağız." diye sordum merakla dayanamayarak. "Sen onca işin gücün arasında nasıl bu kadar çok şey yaptın? Hiç başka yerde, başkaa şeyler yaaprken görmedim seni."

Bana yaslanmdığı yerden doğruldu. "Kazadan önceydi bunlar. Çoğunlukla da tatile gittiğimiz zamanlarda işte.Kazadan sonra hiç tatile gitmedim. O yüzden iş dışında bir şey de yapmadım."

Kaşlarım çatıldı. "Ne zamandan beri böyle iş bağımlısı oldun peki?" Telefonu kapatıp koltuğa fırlattı. Kahvesini kafaya dikip bitirdi. "Üç yıldır."

Onu duyduğum gibi gözlerim sonuna kadar açıldı. Bende diyorum bu şirket nasıl son yıllarda bu kadar büyüdü.

"Yani 3 yıldır iş dışında başka hiçbir şey yapmıyor musun?" diye sordum anlık olarak. Üç yıl boyunca mümkünatı yok iş kaldıramam. Adamda nasıl bir sabır, vicdan azabı varsa dayanmış bunca süre.

"Cıc. Hiçbir şey yapmadım. Yalnızca işe gti gel, Derin'le oynayabildiğin kadar oyun oyna, spora git. Öyle. Bu üçlüyle 3 yıldır idare ediyordum. Sonra sen geldin işte. Hayatıma renk kattın. Heyecan, sevinç, mutluluk kattın. Hayat yeniden güzel olmaya başladı. Dünya daha çekilebilir bir yer oldu."

Yani eğer Yağız öyle biri olmasaydı seni hiç sevmez, hatta fark etmezdi. Onu farklı yola sürükleyen kişi sen olduğun için seni seviyor. Yoksa Yağız seni neden böylesine sevsin ki? Sana neden bu kadar bağlansın?

Daldığım yerden ayrılıp başımı iki yana salladım. Ne diyorum ben?

İkimizden de ses çıkmıyordu. Penereye baktığımda güneş ışığının gözükmeye başladığını gördüm. Hemen ayaklanıp Yağız'ı dürttüm. "Hava aydınlanıyor. Hadi. Ben üzerime bir yelek alacağım. Sen de al istersen hava bu saatlerde çok soğuk oluyor."

Hemen odaya gidip üzerime bir şey aldım. Üşümeye hiç niyetim yoktu. Buranın o kuru, iç ürperten soğuğu kan dondurur cinstendi. Kışı aratmazdı.

Kapı önüne geldiğimde Yağız elini pijamanın cebine koymuş beni bekliyordu. "Üzerine hiçbir şey almayacak mısın?" Sesim bunu beklemediğimi belli ediyordu. Bu soğuğa da cesaret etmesin artık.

Omuz silkti. "Bir şey olmaz. Hadi gel çıkalım." deyip tutmam için elini uzattı. Yeleğimi komşunun çocuğu 100 almış diyen anneler gibi önüme çekiştirdim. "Zaten her yerim tutuk diyorsun bir de başımıza başka iş açma. Git al üstüne bi şey." Kafamla arkayı işaret ettim. Çenesini yukarı kaldırdı. "Ben üşümem öyle kolay kolay. Daha fazla hava aydınlanmadan gidelim bak geç kalıcaz."

İç çektim. "Pekala. Ne yapıyorsun yap ama sonra bana gelip de sızlanma. Kendi doktorunu git kendin bul."

Kapıyı açtığımızda balkanlardan gelen soğuk hava dalgası bana çarpmışçasına donakaldım. Bu soğuk ciddi olamaz.

Hemen arkamdaki Yağız'a döndüm. "Yağız çabuk git al bir şey. Valla bu soğuk çekilmez. Sen buranın ayazını yemedin hiç. Ne olur benim için hadi." Bir taraftan onu içeriye ittirmeye çalışıyordum. O ise hiç kıpırdamıyordu. Omuzlarım tutup hafif başını eğdi. "Güzelim." diyerek durdurdu. "Bir şey olmaz. Sen beni düşünme. Sen üşyüorsan al bir şeyler ama bana bakma, ben almayacağım bir şey."

Ellerini omzumdan çektim. "Aman. İyilik de yaramıyor. Ne yaparsan yap." Onu tersledikten sonra büyük taş merdivenlerden hızlı hızlı indim. O da kapıyı çekip benimkinin aksine daha sakin geldi.

Ayağıma terliklerimi geçirip dışarı çıktım. Yağız'da yanıma geldikten sonra yürümeye başladık.

Ben soğuktan dolayı titredim. Umarım hasta olmam ya.

Yağız beni titrerken gördükten sonra kolun omzuma atıp kendine çekti. "Gel, üşüme." Yağız'a yaslandığım gibi kendimi çektim. Yolun ortasında ben kenara çekilmiş dik dik Yağız'a bakıyordum. Yağız neden elektirk çarpmış gibi ondan ayrıldığımı anlamaya çalışıyordu.

"Yağız buz gibisin. Pijaman bile yetti üşümeme. Hayır sen üşüyorsan ısınmak için saırldıysan söyle de soğuğa bu kadar hazırlıksız yakalanmayım." Daha erken saatler olduğu için fısıldayarak konuşuyordum. Benimkisi normal fıısldamaktan ziyade fısıldayarak bağırmaktı.

Bu kızın ses desibelini düşüremiyorum yok anam. İlla bağıracak. Bağırmadan sohbet edemiyor.

Beni duyduktan sonra gevşekçe gülüp başını kenara çevirdi. Ellerini ise cebine koymuş, bir bacağına yüklenmişti. Diğer ayağının ise parmak ucuna basıyordu.

"Neye rolleniyon mal mal?" diye dümdüz sordum. Bu sefer fısıldamıyordum da. Salak keni kendine bir hallere giriyordu.

"Asenacım," dedi kasıntı kasıntı. Elleriyle ise olmayan sakalını okşuyordu. "Bebeğim bilmeni isterim ki ben kolay kolay üşümem. Antartikayada gidecektim beni sen orayı buz kesersin diyerek göndermediler. Soğuk biriyim." Hafif eğildi. "Ama ateşim bir tek sana yanıyor." dedikten sonra göz kırptı.

Ben tabiri caizse tiksinir gibi bakıyordum. Biraz da yargılar gibiydi. Garibim uzun zaman sonra tatile çıkınca kafayı yedi herhalde.

Onu baştan aşağı süzdükten sonra geride bırakıp yürümeye devam ettim. Şımardı bu da iyice.

Büyük birkaç adımla dibimde bitti. Suyun yanına çıkan yokuşun başına gelmiştik. Sağa sola baktığım sırada yokuşun tam aşağı tarafında bir köpek gördüm. Yanlış görmüşümdür değil mi ya? Ağaç var, kesin yanlış gördüm.

Ben durduğum için duran Yağız bu sefer de ben aşağı kitlendiğim için aşağı bakıyordu. Bir adım ileri gidip eğildiğimde aşağıyı daha net gördüm. Hava henüz tam aydınlık sayılmazdı. Sokak lambaları hâlâ yanıyor, ay hâlâ gözüküyordu.

Aşağıya baktığımda sokak lambasının dibinde gerçekten bir köpek olduğunu gördüm. Neyseki uyuyordu. Tam korkuyla geri gideceğim sırada ayağımın kayması ile çıkan sesle köpek aniden dikildi.

Bu kadar iyi duymasanız olmuyor zaten değil mi?

Kokruyla Yağız'a baktım. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Köye geldiğimizden beri her olaya fransız kalıyordu zaten. Endişeyle çok çok kısık bir şekilde fıısldadım. "Köpek var aşağıda. Kocaman. Ve başkasının köpeği olduğu için saldırma ihtitmali var."

Sesimdeki korku net bir şekilde anlaşılıyordu. "Ne yapacağız?" Geldiğimzi yola baktım. "Geri mi dönsek? Ben sabah gezdiririm seni."

Olayı anladıktan sonra endişemle endişelenen yüzü rahatladı. "Ben de bir şey oldu sandım Asena ya. Köpekten ne olacak hallederiz." "Emin misin?" diye sordum başımı eğerek. O ise son derece özgüvenliydi.

"Peki. Sana güveniyorum." Neden bilmem güvenesim geldi. Öyle özgüvenle konuştu ki çok güvenesim geldi.

Eğildiğim için ağrıyan belim nihayet rahatlamıştı. Ne olur ne olmaz Yağız'ın koluna girdim. Köpek üstümüze koşarsa onu öne atarım. Köpek heybetinden kaçar gider.

Sende kısasın diye dalga geçer kesin. Git yanına selfie çekinin omuz falan atsın sana. Boyunuz bile aynı neredeyse. Boyu boyuna ne güzel dost.

Ben kısa değilim, köpek çok büyük.

Tabii efendim. Çok uzun olduğun için boy kısaltma ameliyatı oldun ya geçen sene dayanamayıp. Yoksa o 2 metre boyla ömür mü geçer?

Bu mizah sana fazla git kendini camdan falan at.

Öyle bir şey desem yarın selanı okurlar biliyorsun değil mi?

Çok boş yapıyorsun iç ses.

Senin gibiyim hayatım.

Yağız özgüvenli özgüvenli yokuşu çıkmaya başlarken havlayan köpekle yerinde sıçradı. "Ananı-" Omuna vurmamla sustu. Öksürdü. Tek kaşını kaldırıp köpeğe döndü. Köpek bir daha havladı. Ve Yağız hiç beklemediğim bir şey yaparak havladı.

Ben tabii ki hayretle Yağız'a bakıyordum. Ciddiyetle de havlamaya devam ediyordu. "Yağız saçmalama artık, dur." diye kolundan tuttum. Belimden tutup beni geriye çekti. "Dur anlayacağım az kaldı. HAV."

Gerçekçi havlamasına mı yanayım birazdan köydekilerin çıkı camdan bakacağına mı?

"Yağız millet uyanacak. Gel çıkalım, bir şey yapmıyormuş zaten." Çekiştiriyordum ama full odak köpekle bakışıyordu. "Miyav." Durdum. "Ne?"

Buruşturduğu yüzüyle bana döndü. "Kafamı karıştırdın Asena ya. Tam anlıyordum." Ellerini saçlarının arasında gezdirdi. Bu adama artık daha da bir şey demiyorum.

"Matematik öğretmenliğinin yanında hayvan dili ve edebiyatı mı okudun Yağız ne anlayacağım anlayacağım? Neye göre anlayacaksın? Açık a kullanırsa evet, kapalı a kullanırsa hayır mı?"

Elini beline koydu. Dediklerime de göz devirmişti. "Ben anlarım."

Hastamız olarak gelen köpeğin derdini havlayarak anlayacak oğlanla.

Bıraktığım kolunu bir daha tutup yukarı doğru çıkmaya başladım. "Hadi hadi. Güneş ışığı yayılmaya başlıyor iyice."

Çok büyük ve fazla taşları olan yokuşu bilek burkmadan çıktık. Çok uzun da bir yokuş değildi. Kısaydı ama fazla taşlı ve kumlu olması zorluyordu insanı.

Güneş ışığı ise gerçekten yayılmaya başlamıştı. Havanın o dondurucu soğuğu az da olsa azalmış, sabah serinliği gelmişti.

Yokuşun hemen ucunda su vardı. Su dediğim de çeşme. Yıllardır var burada. Geçen senelerde yaptırdılar renkli güzel taşlarla. Köyde suyu buradan doldurur içerdiniz. Eskiden az mı geldim su doldurmak için. Akşam karanlıkta ödüm kopuyordu sağdan soldan bir şey çıkacak diye.

Hemen yannına giidp avuçlarımı açıp buz gibi akan suyun altına koydum. Önce içip ardından yüzüme, boynuma su çarptım. Şu saate yapılacak iş değildi ama adettendir.

Yağız'da maşallah kıtlıktan çıkmış gibi su içiyordu. Evde su da var aslında ama.

Suyunu içtikten sonra yüzüne birkaç kez soğuk suyu çarptı. "Havlamaktan dilim damağım kurumuş valla. Bu köpeklere daha çok su verin."

Köpekler zaten kendileri gelip buradan içiyo ama neyse.

Onu boşverip etrafı incelemeye başladım. Az bi' yukarımızda birkaç ev vardı. Sokak lambaları da sönmüştü ayrıca. Ama bir sorun vardı.

Yine bir köpek. Ve bu sefer bizi yiyecek gibi bakıyordu. Köpekten bakışlarımı ayıramıyordum. Elimi sallayıp Yağız'a fıısldadım. "Yağız. Bir köpek daha var ve bizi yiyecekmiş gibi bakıyor. Bir şey yap Yağız geliyor Yağız." Elimi öyle havada sağa sola savurup duruyordum. Gözüm ise adım adım yaklaşan köpekteydi. Az önceki mi daha büyük bu mu anlayamıyorum.

Ben Yağız'dan az önceki özgüveni beklerken beni daha da korkutacak o şeyi yaşadım. Yutkundu. Ve bu ciddi anlamda korkutucuydu.

Ben adım adım geri giderken Yağız'a baktım birkaç saniye. Ecel terleri döküyordu resmen.

Az önce yüzünü yıkadığı için o salak.

Gözleri hiç öyle söylemiyor ama.

Tekrardan köpeğe döndüğümde az öncekinden daha yakın ve daha korkutucuydu. Yağız'la birlikte aynı ritimle geri geri gidiyorduk. "Arkada bir kapı var. Diğer taraflardan geçiş de zor. Oraya mı gitsek?" dedim kokruyla titreyen sesimle.

Birkaç saniye ses gelmedi. Ben de köpekle bakışmaya devam ettim. Çok korkunç bakıyor ama bu.

Bakışları tehlikeli.

Yiyecek gibi sanki.

Bakışları tehlikeli.

Sanki bir tarafımdan kapacakmış gibi.

Bakışları tehlike-

Hay ağzına tüküreyim ya! Bir sus. Her an bacağımdan olabilirm.

"Kapısı pek kolay açılacak gibi durmuyor." dedi Yağız arkamdan. Yutkundum. Allah'ım çok gencim.

Bir şey diyeceğim sırada köpeğin havlamasıyla korkuyla gözümü kıstım. "Yağız ne diyor bu? Anlıyorum diyordun anla çabuk ne diyor bu?" Sesim daha yüksek, daha panikliydi. Çünkü köpek git gide iyice yaklaşmıştı.

"Ya karşılıklı havlaşmamız lazım anlamam ki böyle."

Allah herkese zeki koca nasip etsin bize gerizekalı koca nasip etti sonumuz cehennem bu gidişle affet Yarabbim

Ağlamak üzereydim resmen. İlk defa bir köpekle bu kadar münasebetimiz oldu.

Ve sanırım son olacak.

"Yağız sen git kapıyı aç ben yavaş yavaş gelmeye devam edicem tamam mı?" sesim ağlamaklıydı. Gözlerim de birazdan dolmaya başlar zaten.

Ne kadar drama queensin ya. Birazdan dolmaya başlar ne Asena?

Hissediyorum ağlayacağım.

Yağız "Tamam." diye fısıldayıp yere eğilerek hızlı ama ufak adımlarla tahta kapıya doğru gitmeye başladı. Geri geri geldiğimiz için fazlasıyla yakınlaşmıştık zaten.

Ben korkuyla Yağız'ı beklerken gelen tık sesiyle ikmizde arkaya döndük. Köpek ve ben. Ben ve köpek.

Asen hani Yağız'ı öne atacaktın ya? O bizden daha yaşlı.

"Asena koş!"

Yağız bana bağırdğı gibi arkamı dönüp o tarafa koşmaya başladım. Gerizekalı, köpeğin önünde koşulur mu?

Neyseki tam kapıdan girdiğim sırada Yağız kapıyı kapattı da köpek gelemedi.

Yere çökmüş nefes nefese duruyordum. Bugün hayvanlardan çektiklerim şaka olmalı, şaka olsun lütfen.

Yağız kapıyı kapattıktan sonra yere çöküp kapıya yaslanmıştı. Kapı araladığından köpek gitti mi diye bakıyor, sonra geri dönüyordu.

Önüme baktığımda yeşillik doluydu. Yaprak, dal, çiçek bilmem ama dopdoluydu. Tam onlara bakarken bir şey hatırladım.

"Yağız burada yılan çıkıyor."

Elini dizine vurup başını geriye attı. "Hay anasın satayım bir bitmedi ya."

Ellimin titremesi artarken stresle elimin üstünü kaşımaya başladım. "Nasıl çıkcağız buradan? Köyden gelen olur mu ki? Gelip bizi kurtarsa. Çok mu geç olur? Ya o gelene kadar yılan ısırırsa bizi? Ya köpek buraya gelmenin bir yolun bulursa? Köyü bizden daha iyi biliyor."

Ben önümdeki dağa odaklanmış art arda sorular yağdırırken Yağız beni sakinleştirmeye çalışıyordu. "Asena tamam, tamam. Sakinleş güzelim. Olmayacak hiçbir şey, halledicem ben her şeyi. Gerekirse kendimi feda ederim de seni buradan yine de çıkatırım merak etme sen."

Bakışları elime indi. Hemen durdurdu. "Dur! Kendine zarar veriyorsun, yapma!" Sesi endişeliydi. Köpekten, yılandan ziyade benim için endişelenmişti.

Elime baktığımda kızarmış, yara olmaya yüz tutmuş olduğunu gördüm. Biraz hırçındım bu tarz şeylerde. Elim çabuk yara oluyordu bu yüzden.

Kapı aralığından köpeğe baktım. Biraz uzaklaşmıştı. "Yağız sence gidebilir miyiz? Baksana uzaklaşmış biraz."

Güneş baya baya doğmuştu. Işığı direkt bize vuruyordu. Yağız göz rengini apaçık görebiliyordum mesela.

Yağız ellerimi bırakmazken köpeğe baktı. "Baya baya gidiyor. Birazcık daha bekleyelim, sorna yavaş yavaş gideriz. Olur mu, dayanabilir misin?"

Başımı salladım hızlıca. "Tamam. Olur."

Köpek uzaklaştığı için az biraz da olsa sakinleşmiştim. Ama hâlâ bir yerden yılan çıkar da sokar korkusu vardı.

Annen boynundan tuttuğum gibi yakalar fırlatırım diyordu. Yapabilir miyiz ki?

Saçmalama. Nasıl yapayım onu? Ayrıca ona dokunulmaz ona öyle ya. Ya yakalarsam ve başını çevirip bileğimi ısırırsa?

Çok kafada kuruyorsun Asena, çok.

Yağız kapı arasından köpeği gözetlerken sessizce ayağa kalktı. "Arkamdan gel." Kapıyı sessizce açmaya çalıştı ve bu sefer başardı da.

Elimden tutup beni yerden kaldırdı. Elimi bırakmayıp arkasına geçmemi sağladı. Sıkı sıkı tutuyordu.

Biz küçük küçük adımlarla köpeğe çaktırmadan yokuşa doğru yaklaşıyorduk. Tamam, az kaldı. Birkaç dakikaya eve varıp sıcacık yatağıma uzanacağım ve mis gibi bir uyku çekeceğim.

Yokuşa geldiğimizde köpeğin görüş açısından uzaklaşmıştık. Yani kenarda kalıyorduk. Umarım özel bir gücü yoktur da nesnelerin arkasını görmüyordur.

Sesinizi duymasın yeter.

Yağız beni önüne aldı ve yokuşan inmeye başladık. Bir taraftan da arkasına bakıyordu. Yağız'ın elini bırakıp dikkatli adımlarla iniyordum. Tam yokuş bitmek üzereydi ki Yağız ayağı kaydığı gibi yere sırtüstü düştü.

"Hay böyle işe ya." diyerek yüzünü kapadı. Çıkan sesle aşağıdaki köpek yine yattığı yerden kalktı.

"Yağız." diye onu tutmaya çalıştım. Köpekten gözümü ayırmayı yine ihmal etmiyordum tabii ki. "Çabuk kalk. Ardından, topuk. 3'e kadar sayacağım tamam mı?"

"Tamam." diye fısıldadı. O da yukarıdaki köpek sesi duydu mu diye yukarıya bakmaya çalışıyordu. Yutkundum. "1" Derin bir nefes aldı. "2" Ellerini yere dayadı. "3"

Biz hızlı hızlı eve doğru koşarken arkamızdan köpek havlama sesleri geliyordu. Ama asla arkamıza bakmıyorduk. Topuklarım belime kadar geliyordu neredeyse.

Kapıya geldiğimizde hemen içeri geçip terliklerimizi fırlatıp merdivenleri çıkmaya başladık. Ben koşarken terliğimin teki ayağımdam çıktığı için tek bir tane terlik park etmiştim.

Eve girdikten sonra hemen kapıyı kapatıp kapıya yaslandık. İkimiz de nefes nefeseydik. Uzun süreli adrenalin ihtiyacımız şu yarım saat içerisinde karşılanmıştı.

Birkaç dakika öylece kapıda durduk. Sakinleştiğimzi sırada Yağız titriyordu. Ama bu korku titremesi gibiydi sanki.

Ona baktığımda elleriyle kolların sarmıştı. Ayaklarını da ufak ufak kaldırıp koşar gibi yapıyordu. "DONDUM." diye bağırdı dayanamayıp.

Elleriyle yüzümden utup yanaklarımı hızlıca öptü. "Ben gidiyorum yavrum. Sana iyi uykular." diye hızlıca konuşup odaya doğru koştu.

Çok şükür bugünü sağlam bitirebildik ya.

***

30. Bölüm part-2 laneti diye bir şey var bölüm asla bitmiyor
Kaç kere başına geçtim kim bilir
Herneyse
Beğendiniz mii
Biliyorum beklentilerimiz çok karşılayamadım
Elimden bu seferlik bu kadar geldii
Bakalım en uzun bölüm rekorunu kıra kıra gidiyoruz
Umarım bölümü beğenmişsinizdir
Duygu ve düşüncelerinizi benimle paylaşırsanız çook mutlu olurum
Sizleri seviyorummm
Diğer bölümde görüşmek üzeree

Kaç kere başına geçtim kim bilir Kaç kere başına geçtim kim bilitKaç kere başına geçtim kim bili

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1.039okunma 45beğeni 21yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.