I. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Muguet's Books

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: I. BÖLÜM

Selaaaam, yeni bölümle karşınızdayım. Hepinize keyifli okumalar dilerimm💖

I. BÖLÜM

Bir yüzüme bir kıyafetlerime bakıyorlar, muhtemelen bir 'büyücü' olamayacak kadar normal ve genç göründüğümü düşünüyorlardı. Haklılardı ama ben de bunu açığa vuramazdım, büyük bir sükunetle soylu adamın kılıcını kınına koymasını ama diğerinin daha da boynuma yaklaştırmasını izledim.

"İzin verin, onu askerlere teslim edeyim."

Soylunun "Bu bizim sorumluluğumuz değil." diye gelen yanıtı yanındakini şaşırttı. "Senin de Rultam'dan geldiğini fark ederlerse ikinizi birden götürmeye kalkışırlar."

Yıllar sonra Rultam'la aramızdaki savaş bitse de halk veya askerler Rultam'dan birilerini gördükleri yerde bütün kinlerini dökmeye hazırdı. Sarışın adam az bile söylemişti, öldürmek bile bazen bu kin dökmelerin yanında hafif kalırdı.

Sessizlik ortama hakimiyet kurunca bir çift mavi göz bana konuşmam adına adeta emir verdi. Buna riayet edecektim, şu durumda başka bir şansım da olmazdı.

"Suçlu falan değilim, kimseye zararım yoktur ama büyücü diye bildiklerinden beni alıp götürmek istiyorlar." Omuzlarımı indirip çaresiz bir bakışla önce soyluya sonra kılıca baktım.

"Belki de bunu hak edecek şeyler yapıyorsundur büyücü."

"Hiç de bile! Odamdan bile ayrılmam, dışarıda dolaşmaktan bile men ederim kendimi. Ama nasıl oluyorsa bütün dikkati çekip insanlara hep rahatsızlık veriyorum. Ah, bu çağda bir büyücü olmak ne kadar zor bir bilseydiniz! Tabii kraliyet soyundan gelenlerin böyle dertleri yoktur, değil mi?" Mavi gözlerinden şimşekler çakıp üzerime doğru fırlatılınca hemen kendimi toparladım.

"Bana kızmayın, yüzüğünüzden Rultam'dan geldiğinizi tanıdım o kadar. Adınız nedir, sanınız nedir bilmem. Hem beni de ilgilendirmez, size kendi halinde bir büyücü olduğumu söylemiştim. Artık şu kılıcı çekerseniz de sevinirim." Soylunun bir bakışı yanındaki adamın çekip yeniden oturması için yeterli oldu. Rahat bir nefes alırken rolüme daha adapte olmak için neşeli olacağıma söz verdim.

"Size ne diye hitap edeyim? Lord musunuz, prens mi? Rultam Kralı olamayacak kadar da gençsiniz." Birkaç saniye önce beni ilgilendirmediğini söyledikten sonra bu tezatlığım onları şaşırttı ve gereğinden fazla cüretkar bulundu. Soylu başını iki yana sallayıp dişlerinin arasından bir sırıtışla kınına yerleştirdiği kılıcını gösterdi. "Anlaşılan canının tehlikede olduğunu bilmek seni yeterince korkutmamış, kılıcımın tadı pek öyle güzel değildir."

Elimi telaşla iki yana sallarken "Hayır, hayır." deyip "Size yardımcı olabilirim diye söylüyorum. Rultam Krallığından gelen kafile barış anlaşması için dün saraya teşrif ettiler. Siz halkın bu kadar öfke ve kinle dolduğu bir zaman diliminde bu sokaklarda gezdiğinize göre çok ihtiyacınız olan bir şeyi arıyorsunuz demektir." diye ekledim. Biraz nabızlarını düşürüp meraklarını bir mıknatıs gibi üzerime çektiğimi fark ediyordum.

"Belli ki barış anlaşması için halktan bilgi toplamaya çalışıyor, çevrenizi gözlemliyorsunuz." Soylu sarışın adam yüzünden bir şey sezdirmezken gözlerini benimkinden bir an olsun ayırmıyordu. "Yanlış anlamayın bunu asla yargılamam, sayın lordum... Ya da Prens? Kader neyi uygun görmüştür bilemem ama sizin asaletinize prens olmak yakışırdı." Sıkıntılı bir nefes verdi.

"Aslında eğer bir prens iseniz kim olduğunuzu tahmin de edebilirim. Bir keresinde Veliaht Prens Charles ve Prens Anthonio'nun çizimlerine rast gelmiştim. İkisi de birbirine benziyordu kağıt üzerinde. Ama yaşınızı değerlendirdiğimde siz daha büyük göründüğünüzden tercihimi Prens Anthonio yönünde yapardım!" Bir sessizlik oldu, ikisi birbirlerine kendi adıma tehlikeli olabilecek bir bakış atınca dudaklarımı ısırdım. Onun kim olduğunu çok merak ediyordum ama şu an bunun sırası değildi.

"Prens Anthonio veya her kimseniz, bana kızmayın. Meraklı insanların böyle dilini tutamayıp patavatsız konuşmalar yapmak gibi kötü huyları vardır. Ama bakın kendimi affettirebilirim, şehir içinde gezmek için merak ettiğiniz ne varsa bana sorun! Elimden geldiğince cevaplarım, sayın Prens'im."

"Alex artık şunu faytondan atacak mısın?"

"Ah ah kusuruma bakmayın! Bir daha prens demeyeceğime söz veriyorum." Yine de iç güdülerimde yanıldığımı sanmıyordum. Gördüğüm resimdeki yakışıklı adama çok benziyordu ve söylentilerde anlatıldığı gibiydi. Savaşta orduların başında veliaht prens değil de o savaşmıştı ve mimiklerinde her oynatışında savaşın verdiği acımasız ve donuk bir ifade kendisini gösteriyordu.

"Bana bak büyücü, sana soracağım sorulara düzgün cevaplar ver ve lafı uzatayım deme. Krallığı ne kadar biliyorsun?"

"Bunu bir büyücüye mi soruyorsunuz? Elbette, güçlerim sayesinde sarayın koridorlarına kadar görüş sağladığım olmuştur." Bunun nereden aklıma geldiğinden emin değildim ama eğlenceli bir olay olurdu diye tahmin ediyordum.

"O zaman bize Arnogya Kralından ve ailesinden bahset."

"Kralın kızlarından anlatmaya başlamamı ister misiniz?"

"Nereden çıktı bu?"

"Belki daha çok ilginizi çeker diye düşünmüştüm." deyip yüzüme sevimli bir sırıtış yerleştirdim. Bir saniye sonra yüzüme matarasından su fırlatacağını bilseydim buna hiç teşebbüs etmezdim.

"Ne kaba bir adamsınız!"

"Sen çok mu kibarsın zannediyorsun? İşin olmayan konulara burnunu sokup durma. Laubalilikten nefret ederim." Esasında ben de. Ama yapabileceğim en iyi rol çok fazla konuşup benden bıkmalarını sağlamaktı. En doğal şekilde oynamak için de aklıma gelen ilk şeyleri ortaya atıyordum.

Canım daha önemli olduğundan önce Arnogya Kralının karakterinden anlatmaya giriştim, burada elbette bildiğim özel sırları açığa dökmüyordum. Bütün duygu ve düşüncelerimden sıyrılarak kralın ilk evliliğinden ve şu anki evliliğinin durumundan bahsettim. İlk Kraliçenin pek uzun ömrü olmamıştı, bir sonraki Kraliçe ise güzel olması dışında hiçbir özelliği olmayan basit bir kadından farksızdı.

"Şu anki Kraliçe Sophia Kralımızla uzun süredir evli ama bu evliliğin Ekselanslarının çocuğu olamadığı için yakın zamanda biteceği iddiası halk içinde dolanıyor." Yalan, dedim kendi kendime. Kral Sophia'yı öyle kolay kolay bırakmazdı, Kraliçe buna müsaade etmeyecek kadar sinsi bir kadındı.

"Kralımızın siz de biliyorsunuzdur ki dört kızı var, veliaht bırakabileceği kimsesi olmadığından çoğu kişi böyle düşünüyor. Yine de bazı kimseler Kralın Prenses Jane ya da Prenses Ellen'dan birini veliaht ilan etmesinin yakın olduğunu söylüyor, bu yüzden Kraliçe'den ayrılmaması da ihtimaller dahilinde." Bu bilgilerin doğru olup olmadığından ben de emin değildim çünkü Kralın zihni çözülemez bir yumak kadar karmakarışıktı ve bu yumağı çözmek için asla kimseye fırsat vermezdi. Bir sonraki atacağı adımı yalnızca attıktan sonra öğrenirdim, o kadar.

"Jane ve Ellen... Onları diğer iki prensese göre öne çıkaran sebep ülke yönetimi konusundaki becerileri mi yoksa yaşlarının uygunluğu sebebiyle mi böyle düşünülüyor?"

"Açık konuşayım. Jane ve Ellen ülke yönetimiyle pek ilgili değillerdir, esasında bu konuda bilgileri de neredeyse yoktur. Ama baskın ve otoriter karakterleri çevresindeki hemen hemen herkesi etkisi altına alıp itaat etmeye zorlar. Siz belki Rultam'dan olduğunuz için hiç görmediniz ama ülkelerarası balolarda en gözde olan yine o ikisidir, halk arasında aylarca giydiği kıyafetler ve ne kadar güzel oldukları konuşulur. Jane uzun boya ve harika bir fiziğe sahipken Ellen'ın yüz hatları kusursuza yakın bir güzelliktedir. Yeri geldiğinde sevecen yeri geldiğinde sert davranmayı bilirler ve bu tavırları soylular arasında da onları daha üstün bir konuma getirmiştir."

Prens ve yanındaki kişi bir an birbirlerine anlamlı biçimde baktılar. "Görüyorsun Alex, üç beş edindiğin bilgi şimdi karşımıza bir anda çıkan bu deli kızınki kadar değilmiş." Bana döndü ama minnettar bakışlar olması gereken gözlerde o sert ifade hükümranlığını sürüyordu.

"Demek Jane ve Ellen sarayın gözdeleri?"

"Elbette ancak saray dışında mı desek daha doğru olur, bilmiyorum. İkisi hayatlarının sorunsuz gitmesine alışkın olduklarından kaprislerinden ve ufak sorunlarda geçirdikleri krizlerden yakınan bir hizmetçiyle tanışmıştım. Belki bunlar küçük ve ara sıra yaşanan sorunlardır, onlar hakkında hemen yargı vermenize sebep olmasın." Durumu hafifleterek anlatmakta fayda vardı, başıma iş açacak cümleler kullanmaktan imtina ediyordum.

"Diğer iki prensesten de bahsedeyim ister misiniz?" Başıyla onaylayınca devam ettim:

"Prenses Ophelia, yani en büyük prenses ise ne Jane ne de Ellen gibi güzel biri değildir. Aslında muhtemelen onu tanımak bile istemezsiniz. Akli dengesini küçük yaşta ölen annesi yani Kraliçe ve ardından katledilen erkek kardeşi yüzünden kaybettiğini söylerler. Çoğu zaman odasından dışarı çıkmaz, çıktığı zamansa sarayda bir gölge gibi dolaşıp insanları korkuttuğu olur. Ne bir prenses gibi giyinmeyi ne bir prenses gibi konuşmayı bilir, hizmetçilerden farksızdır. Kral ondan öyle utanıyormuş ki sosyeteyle tanışma yaşı çoktan geçtiği halde hiç kimseyle tanıştırmamış ve belki de onu artık saray dışına gönderebilirmiş."

"İnanılmaz..." dedi Prens Anthonio, belki de bir açık bulduğu için mutlu etmiştim onu. "Arnogya Kralının dışarıya yansıttığı imaj asla böyle bir şey değil."

"Ben öyle bir şey yapacağını sanmam." diye fikrini belirtti Alex. "En büyük prenses dışında diğerlerinin gayrimeşru olduğunu öğrendim. Yani Kral asil soyundan gelen tek prensesi göndermeyi göze alamaz. Hele de akli dengesi yerinde değilse."

"Ne fark eder ki?" diye sordum omuz silkip. "Asil soy veya gayrimeşru ne fark eder? Hepsi önünde sonunda Kralın soyundan geliyor." Prens başını geriye yasladı, hayretle karışık bir gülümseme yüzünde belirdi.

"Rultam Sarayında böyle bir şey olduğunu hayal bile edemiyorum, Kralın bence bu kızlara prenses ünvanı vermesi bile akıl almaz bir olay. Kraliyet sarayınızda işlerin bu kadar yozlaştığını kim tahmin ederdi?"

Anlık bir sinirle "Bu sizi hiç de ilgilendirmez." deyiverdim. Sonra öksürüp hemen arkasından "Yani Kral biraz çapkınsa sonuçlarına katlanacaktır değil mi?" diye ekledim çatılmış kaşlarımı düzeltip dişlerimin tamamı görülecek şekilde sırıtarak.

"Çapkınlık mı? Böyle adamlardan nefret ederim. Bir Kralın düşünmesi gereken karış karış toprağı varken kendini böyle rezil bir konuma sokması sorumsuzluktan başka bir şey değildir."

Yüzümdeki sevimli ifadeyi koruyarak "Çok haklısınız!" deyip anlatmaya devam ettim:

"Bir de küçük Kaitlyn var tabii, kendisi o kadar tatlı biridir ki tanışan herkesin onunla konuşmak için yapmadığı şey kalmaz. Hem ablaları gibi güzel hem de kurnaz denebilecek kadar zekidir." Büyük bir övgüyle anlatmaya devam ediyordum ki bir yerden sonra Prens durmamı istedi. Başını yeterince şişirdiğime emin olmuştum.

Prens Anthonio perdeyi biraz aralayıp dışarı bakarken gözlerini hafifçe kapadı, oldukça düşünceli ve kafası karışmış görünüyordu. Bu hâli bile öyle mükemmeldi ki ona bakarken yanaklarımın alevlendiğini hissediyor ve bu his beni olduğumdan daha çok utandırıyordu.

Ben de bu esnada pencereden dışarıya baktığımda daha sakin bir yere vardığımızı ancak saraya fazlasıyla yaklaştığımızı görünce bir panikle ayaklandım. Saraya böyle bir faytonla giremez, onca askerin ortasına kendimi atamazdım.

İkisinin şaşkınlığı üzerine "Artık inmeliyim." dedim telaşla. "Siz belli ki saraya gireceksiniz, benim daha geride bir yerde inip evime gitmem gerek."

Prens, Alex'ten faytoncudan atları durdurmasını istedi, çok geçmeden fayton yavaşlayıp durdu. "Bu hızda giden bir faytondan kendini aşağıya atmak istemezsin." Sahiden de bir an bunu düşünmeden yapacağımı hatırlayınca ürperdim, az önceki konuşma kafamı allak bullak etmişti.

Soylu, ceketinden az önce benim faytoncuya verdiğime benzer ama daha büyük bir kese çıkardı. Bana uzatınca kaşlarım istemsizce kasıldı, hemen istemediğimi söyleyerek reddettim.

"Arnogya'nın kapalı bir saray hayatı var, gün boyu amacımız bu olduğu hâlde elimize geçen neredeyse hiçbir şeydi. Senin anlattıklarının bir karşılığı olmalı."

"Sizden para koparmak için anlattığımı mı düşündünüz? Gevezelik ettiğim her andan para kazansaydım şimdiye kendime bir konak almış olurdum!"

"Sen bilirsin. Ama sakın bir yerde bizden, şehrin içinde dolaştığımız haberini duymayayım. Yoksa hangi cehenneme gidiyorsan orada seni bulur ve canının alınmasından tereddüt etmem." Dudaklarımda acı bir tebessüm oluştu. "Siz gerçekten gaddar bir adamsınız."

"Tedbirsiz hiçbir iş yapmam." deyip faytondan çıkmamı bekledi.

"Kesinlikle, ben de."

Faytondan indikten sonra son bir kez gözlerimi beklenmedik bir cesaretle karanlıkta dahi masmavi parlayan gözlerine diktim, oysa bir soyluya gözleri böyle dikmenin saygısızlık ve küçümsemek sayıldığı zamanlar olurdu. Bu esnada aşağı inmiş olduğumu gören faytoncu atları kırbaçladı ve fayton takır tukur sesiyle yeniden yol almaya başladı. Soylu bana son bir kez dikkatlice bakmış ve araba uzaklaştıkça bu bakışlar da istemsizce benden ayrılmıştı.

Yeniden kritik meseleme dönmem birkaç saniyemi aldı. Buraya kadar geldikten sonra işin en tehlikeli kısmını atlatmıştım, şimdi bu indiğim ıssız yolun sağ tarafındaki ağaçlıklardan geçerek yine hiçbir askere yakalanmadan Batı Kapısına varmalıydım.

Şapka ve fuları düşürmüş olmam kendimi güvende hissetmeme engel olsa da yaklaşık bir saatin ardından sarayın arka kapısına yani Batı Kapısına varmayı başardım. Burası saray bahçesine giriş yapabileceğim en sakin kapıydı ve arkadaşlarımdan birinin bu kapıda muhafız olarak görev yaptığı günler benim kendimi dışarı atarak ufak kaçamaklar yapmam için bir fırsattı.

Sarayın kapısında beni gören dostum muhtemelen bu kadar tekinsiz bir görünümde dışarı çıktığım için şaşırdı ve bana bir süre donarak baktı.

"Açmayacak mısın?" diye sordum gülerek.

"E-elbette." Yanında uyuklayan muhafızı dürtükledi, kendine gelen arkadaşıyla çift kanatlı kapıyı sonuna kadar açtılar. Ben kapıdan geçerken ikisi aynı cümleyi alçak sesle söylüyordu:

"Prenses Ophelia Efendim, hoş geldiniz."

Bölümü sevdiniz mi?

Kızın Ophelia olduğunu tahmin etmiş miydiniz?

Bir sonraki bölümlerde görüşmek üzereee✨️

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

55okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.