3. bölüm / 24
GÖLGE HATTIİLK GÖREV
Bölümler 24Şu an: İLK GÖREV
- 1 KARAKTER TANITIMI666 kelime
- 2 YENİ ÜNİFORMA6.992 kelime
- 3 İLK GÖREV4.671 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 SESSİZ İZLER409 kelime
- 5 SINIRIN ÖTESİ1.858 kelime
- 6 TANIK470 kelime
- 7 DEMİR751 kelime
- 8 SESSİZLİĞE KARIŞMIŞ SES171 kelime
- 9 KAPATIN ŞUNU206 kelime
- 10 SABAHI BEKLERKEN341 kelime
- 11 ÇÖZÜLEN DÜĞÜMLER576 kelime
- 12 ÇIKIŞ YOLU337 kelime
- 13 BİR ÖMÜR439 kelime
- 14 ARTIK BİZ310 kelime
- 15 BİR SANİYE523 kelime
- 16 PATLAMA511 kelime
- 17 BEKLEYİŞ467 kelime
- 18 Sessiz çığlık468 kelime
- 19 MERT İN SIRRI1.714 kelime
- 20 Görev1.980 kelime
- 21 ZAMAN912 kelime
- 22 PRENSES852 kelime
- 23 GÜZEL GÜNLER242 kelime
- 24 DÜĞÜN717 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BÖLÜM 2
«“Bir askerin ilk görevi, düşmanı görmek değildir. Yanında yürüyenlerin kim olduğunu öğrenmektir.”»
Sabah alarmından birkaç dakika önce uyandım.
Gözlerimi açtığım anda dün gece gördüğüm fotoğraf aklıma geldi.
Bina.
Karanlık.
Ve altında yazan ismim.
“Hoş geldin, Asena Yıldırım.”
Bir süre tavana baktım.
Sonra yavaşça doğruldum.
Telefonumu elime aldım.
Mesaj hâlâ oradaydı.
Fotoğrafı tekrar açtım.
Bu kez daha dikkatli baktım.
Fotoğraf uzaktan çekilmişti. Binanın büyük bir kısmı görünüyordu. Çevredeki birkaç ağaç ve ışıklandırmalar seçilebiliyordu.
Ama fotoğrafın nereden çekildiğini anlayamıyordum.
Bir şey daha vardı.
Fotoğrafın çekildiği noktadan binanın girişini oldukça net görmek mümkündü.
Yani fotoğrafı çeken kişi yakınlardaydı.
Hem de düşündüğümden daha yakın.
Telefonu kapattım.
Bunu Demir'e söylemeliydim.
Ama önce hazırlanmam gerekiyordu.
Üzerimi giyip odadan çıktım.
Koridorda bu kez herkes hareket hâlindeydi.
Birilerinin hızlı adımları duyuluyor, odaların kapıları açılıp kapanıyordu.
Mert elinde ekipman çantasıyla koridordan geçti.
Beni görünce durdu.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
Yüzüme baktı.
“Uyudun mu?”
“Biraz.”
“Ben de.”
“Senin neden uykun kaçtı?”
“Yarın görev çıkabilir diye düşündüm.”
Şaşırdım.
“Bunu nereden biliyordun?”
Mert omuz silkti.
“Demir'in yüzünden.”
“Nasıl yani?”
“Bir yere gideceksek yüzü daha da ciddileşiyor.”
Tam o sırada koridorun diğer ucundan Demir'in sesi geldi.
“Mert.”
Mert gözlerini kapattı.
“Bak.”
“Ne?”
“Yüzü.”
Başımı çevirip Demir'e baktım.
Gerçekten de her zamankinden daha ciddi görünüyordu.
Mert eğilip fısıldadı:
“Dedim sana.”
Demir yanımıza geldi.
“Beş dakika içinde toplantı odası.”
Mert başını salladı.
“Emredersiniz.”
Demir bana baktı.
“Sen de gel.”
“Emredersiniz.”
Yanımızdan ayrılırken Mert bana döndü.
“Bugün ilk görev.”
Bunu söylerken gülümsüyordu.
Ama gözlerindeki ifade farklıydı.
İlk kez şaka yapmıyordu.
Ben de bunu hissettim.
---
Toplantı odasına girdiğimizde herkes hazırdı.
Efe bilgisayarının başındaydı.
Bora masanın yanında duruyordu.
Kerem elindeki dosyaya bakıyordu.
Yaman ve Aras da sessizce bekliyordu.
Mert her zamanki yerine oturdu.
Demir kapıyı kapattı.
Sonra masanın üzerine bir harita bıraktı.
“Görevimiz kısa süreli bir arazi kontrolü.”
Ekranda bölgenin görüntüsü açıldı.
“Son günlerde bu bölgede olağan dışı hareketlilik tespit edildi.”
Yaman haritaya baktı.
“Ne tür?”
“Kesin değil.”
Efe söze girdi.
“Bazı görüntüler var. Ancak kayıtlar net değil.”
Demir başını salladı.
“Görevimiz bölgeyi kontrol etmek ve elde edilen bilgileri merkeze aktarmak.”
Bora,
“Herhangi bir temas bekleniyor mu?” diye sordu.
Demir kısa bir süre sustu.
“Şimdilik hayır.”
Mert hemen,
“Şimdilik kelimesini hiç sevmiyorum,” dedi.
Efe gülmemek için başını eğdi.
Demir Mert'e baktı.
“Ben de senin yorumlarını sevmiyorum.”
“Karşılıklı bir sevgi yokluğu var komutanım.”
Bora gülümserken Demir başını iki yana salladı.
Sonra yeniden haritaya döndü.
“Görev basit görünüyor.”
Mert hemen,
“Basit görünüyorsa kesin değildir,” dedi.
Bu kez kimse gülmedi.
Çünkü herkes aynı şeyi düşünüyordu.
Demir haritayı kapattı.
“Hazırlanın.”
Herkes ayağa kalktı.
Ben de kalktım.
Tam çıkacakken Demir,
“Asena.”
Durup ona baktım.
“Efendim?”
“Dün geceki mesajı tekrar düşün.”
“Düşünüyorum.”
“Görev sırasında dikkatin dağılmasın.”
“Dağılmaz.”
Demir birkaç saniye baktı.
“Emin misin?”
“Evet.”
Başını salladı.
“Güzel.”
---
Hazırlıkların ardından araçlara doğru ilerledik.
Hava kapalıydı.
Gökyüzünde güneş neredeyse görünmüyordu.
Mert çantasını araca yerleştirirken,
“Bugün herkes sakin olsun,” dedi.
Yaman güldü.
“Bunu özellikle senin söylemen komik.”
“Ben gayet sakinim.”
Efe yanından geçti.
“Senin sakin hâlin buysa…”
Mert arkasından baktı.
“Ne demek istedin?”
Efe cevap vermeden araca bindi.
Mert bana döndü.
“Bu çocuk bana saygı duymuyor.”
“Sen de ona çok saygılı değilsin.”
“Ben kıdemli olarak sevgi gösteriyorum.”
“Senin sevgi anlayışın biraz garip.”
Mert gülümsedi.
“Alışırsın.”
Ben de başımı salladım.
Bir süre sonra Demir geldi.
Herkes sessizleşti.
Demir etrafa baktı.
“Hazır mıyız?”
“Hazırız.”
Araçlara bindik.
Ben Bora ve Mert'in olduğu araca geçtim.
Demir diğer araçtaydı.
Araç hareket ettiğinde camdan dışarı baktım.
Görev yeri uzaklaştıkça binalar azaldı.
Yerini geniş ve sessiz bir arazi aldı.
Dağlar uzakta görünüyordu.
Rüzgâr camın kenarından içeri hafif bir uğultu bırakıyordu.
Mert sessizliği bozdu.
“İlk görev heyecanı var mı?”
“Biraz.”
“Normal.”
Bora önden konuştu.
“İlk görevde herkes heyecanlanır.”
“Sen heyecanlandın mı?”
Bora kısa bir kahkaha attı.
“Çok.”
“Demir?”
Bora birkaç saniye düşündü.
“Demir'i hatırlamıyorum.”
Mert araya girdi.
“Çünkü Demir doğduğunda bile komutanmış.”
Bora güldü.
Ben de gülmeye başladım.
Mert devam etti.
“Bebek Demir'e emzik vermişler.”
“Ne olmuş?”
“Emziği reddetmiş.”
“Niye?”
“'Emir verilmeden almam' demiş.”
Araçta kahkaha yükseldi.
Bora başını iki yana salladı.
“Senin hayal gücün gerçekten sorun.”
Mert gururla,
“Teşekkür ederim.”
Ben gülümserken dışarı baktım.
Ama içimdeki gerginlik tamamen geçmemişti.
Dün geceki mesaj aklımdaydı.
Ve kimseye söylemediğim bir şey daha vardı.
O fotoğrafın çekildiği yeri sanki daha önce görmüş gibiydim.
Ama nerede?
Hatırlayamıyordum.
---
Yaklaşık bir süre sonra araçlar durdu.
Demir diğer araçtan indi.
Herkes aşağı çıktı.
Demir kısa bir toplantı yaptı.
“Bundan sonra dikkatli ilerliyoruz.”
Herkes başını salladı.
“Kimse tek başına hareket etmiyor.”
“Anlaşıldı.”
“İletişim açık kalacak.”
Efe,
“Anlaşıldı komutanım.”
Demir bakışlarını timde gezdirdi.
Son olarak bana baktı.
“Hazır mısın?”
“Hazırım.”
“Güzel.”
Hep birlikte ilerlemeye başladık.
---
Arazi sessizdi.
İlk dakikalarda yalnızca ayak seslerimiz duyuluyordu.
Kerem önde çevreyi kontrol ediyor, Bora ve Demir zaman zaman birbirleriyle kısa konuşmalar yapıyordu.
Mert bile alışılmadık şekilde sessizdi.
Bu, beni normalden daha fazla gerdi.
Bir süre sonra Mert yanıma yaklaştı.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
“Fazla sessizsin.”
“Sen de.”
“Ben görev modundayım.”
“Demek böyle bir şey de var.”
“Var.”
Gülümsedim.
Sonra önümüze döndüm.
Bir süre daha ilerledik.
Efe'nin sesi iletişimden geldi.
“Komutanım.”
Demir cevap verdi.
“Dinliyorum.”
“Az önce bir hareket algıladım.”
Herkes durdu.
Demir çevreyi inceledi.
“Nerede?”
Efe konumu tarif etti.
Kerem o tarafa baktı.
“Bir şey görünmüyor.”
Demir birkaç saniye bekledi.
Sonra,
“Devam,” dedi.
Yeniden yürüdük.
Ama artık herkes daha dikkatliydi.
Birkaç dakika sonra Kerem durdu.
Elini kaldırdı.
Herkes durdu.
Kerem yere baktı.
Sonra çevreyi inceledi.
“Burada biri bulunmuş.”
Demir yanına gitti.
Ben de uzaktan baktım.
Yerde bazı izler vardı.
Demir çömeldi.
Bir süre inceledi.
“Ne kadar önce?”
Kerem başını kaldırdı.
“Kesin söyleyemem.”
Bora yaklaştı.
“Yeni.”
Demir ayağa kalktı.
“Efe.”
“Buradayım.”
“Görüntüleri kontrol et.”
Efe birkaç saniye sonra cevap verdi.
“Komutanım…”
“Ne?”
“Az önceki hareketlilik tekrar oluştu.”
Demir'in yüzü sertleşti.
“Nerede?”
Efe cevap verdi.
“Bizim bulunduğumuz bölgenin biraz ilerisinde.”
Mert sessizce,
“Demek ki yalnız değiliz,” dedi.
Kimse cevap vermedi.
---
İlerledikçe hava daha da kapandı.
Rüzgâr şiddetlendi.
Dağların arasından gelen soğuk hava yüzümüze çarpıyordu.
Bir süre sonra uzakta terk edilmiş gibi görünen küçük bir yapı fark ettik.
Demir eliyle durmamızı işaret etti.
Herkes durdu.
Yapıya baktık.
Kapısı açıktı.
Pencerelerinden biri kırılmıştı.
Bora,
“Burada biri kalmış olabilir,” dedi.
Demir başını salladı.
“Kontrol edeceğiz.”
Yapıya yaklaştığımızda içerinin boş olduğu anlaşıldı.
Ama tamamen terk edilmiş de değildi.
Masada eski bir bardak vardı.
Duvarın kenarında birkaç eşya.
Ve yerde bir kâğıt.
Kerem eğilip kâğıda baktı.
Demir yanına geldi.
Kâğıtta tek bir sembol vardı.
Siyah bir çizgi.
Altında küçük bir harf:
G.
Demir'in yüzü değişti.
“Bunu daha önce gördünüz mü?” diye sordu Bora.
Demir cevap vermedi.
Mert sessizce,
“Gölge…”
dedi.
Herkes ona baktı.
Mert ilk kez şaka yapmıyordu.
Demir kâğıdı aldı.
Katlayıp cebine koydu.
“Buradan çıkıyoruz.”
Yaman şaşkınlıkla,
“Komutanım, daha yeni geldik.”
“Biliyorum.”
“Bir şey mi oldu?”
Demir ona baktı.
“Evet.”
“Ne?”
Demir kısa bir süre sustu.
“Bizi buraya bekleyen biri vardı.”
Herkes sustu.
Benim içimdeki huzursuzluk büyüdü.
Çünkü dün gece bana gönderilen mesajı hatırladım.
“Gölgeyi arıyorsan, önce kendi gölgene bak.”
Demir çıkışa doğru ilerledi.
Ben peşinden gittim.
Tam kapıdan çıkarken yerde küçük bir şey gördüm.
Bir fotoğraf.
Eğilip aldım.
Fotoğrafa baktığım anda nefesimi tuttum.
Bizim binamızdı.
Dün gece bana gönderilen fotoğrafın aynısı değildi.
Bu fotoğraf daha eskiydi.
Ama bina aynıydı.
Arkasında el yazısıyla bir tarih vardı.
Ve altında:
“Sekiz kişi.”
Fotoğrafı Demir'e uzattım.
“Komutanım.”
Demir döndü.
Fotoğrafı aldı.
Gözleri birkaç saniye üzerinde kaldı.
Sonra yüzü tamamen değişti.
“Bunu nerede buldun?”
“Yerde.”
Bora yaklaştı.
Demir fotoğrafı ona verdi.
Bora'nın yüzü de ciddileşti.
Mert sessizce sordu:
“Ne oluyor?”
Demir fotoğrafı yeniden aldı.
“Dönüyoruz.”
“Komutanım…”
“Şimdi.”
Kimse itiraz etmedi.
---
Dönüş yolunda araçta tek bir gereksiz kelime bile söylenmedi.
Mert bile sessizdi.
Ben ise camdan dışarı bakıyordum.
Aklımda yalnızca bir şey vardı.
Sekiz kişi.
Neden sekiz?
Biz sekiz kişiydik.
Ama bu fotoğraf bizim buraya gelişimizden önce çekilmişti.
Bizi biri önceden biliyor muydu?
Yoksa bu yalnızca bir tesadüf müydü?
Bora'nın sesi düşüncelerimi böldü.
“Asena.”
“Efendim?”
“İyi misin?”
“İyiyim.”
“Emin misin?”
Başımı salladım.
Ama değildim.
İçimde kötü bir his vardı.
---
Merkeze döndüğümüzde hava kararmaya başlamıştı.
Herkes araçlardan indi.
Demir doğrudan binaya girdi.
Bora onun peşinden gitti.
Efe ekipmanlarını aldı.
Yaman ve Kerem de onları takip etti.
Mert yanıma geldi.
“İlk görevimiz böyle mi geçecekti?”
“Sanırım normal değil.”
“Kesinlikle normal değil.”
Bir süre sessizce durduk.
Sonra Mert yüzüme baktı.
“Biliyor musun?”
“Ne?”
“Artık sen gerçekten timdensin.”
Şaşırdım.
“Nasıl anladın?”
“İlk görevde başına garip bir şey geldiyse…”
Kaşını kaldırdı.
“Artık bizdensin.”
Gülümsedim.
“Teşekkür ederim.”
Mert başını salladı.
“Rica ederim.”
Sonra ciddi bir ifadeyle ekledi:
“Ama bir daha bana görevde gülme.”
“Niye?”
“Demir bana bakıyor.”
“Ne olmuş?”
“Kalbim dayanmıyor.”
İkimiz de güldük.
---
Gece toplantı odasında yeniden toplandık.
Demir masanın başındaydı.
Önünde bulunan fotoğrafı masaya bıraktı.
Herkes ona baktı.
Demir konuşmaya başladı.
“Bu fotoğrafın ne zaman çekildiğini bilmiyoruz.”
Efe,
“Üzerindeki tarih eski,” dedi.
“Evet.”
Bora,
“Peki neden bizim bina?”
Demir birkaç saniye sustu.
“Bilmiyorum.”
Bu cevap hepimizi şaşırttı.
Çünkü Demir'in “bilmiyorum” dediğini ilk kez duyuyordum.
Kerem fotoğrafa baktı.
“Sekiz kişi.”
Demir başını kaldırdı.
“Evet.”
Yaman,
“Biz sekiz kişiyiz.”
Mert hafifçe öne eğildi.
“Tesadüf olabilir mi?”
Kimse cevap vermedi.
Ben sessizce fotoğrafa bakıyordum.
Sonra fark ettim.
Fotoğrafın arka tarafında küçük bir işaret vardı.
Siyah bir çizgi.
Ve yanında...
G.
Demir de aynı anda fark etmişti.
Bakışlarımız kesişti.
Bir an hiçbir şey söylemedi.
Sonra fotoğrafı eline aldı.
“Toplantı bitti.”
Herkes ayağa kalktı.
Ben de kalktım.
Ama Demir bana baktı.
“Asena, sen kal.”
Diğerleri çıktı.
Kapı kapandı.
Demir fotoğrafı önümde tuttu.
“Dün geceki mesajı tekrar anlat.”
Anlattım.
Her şeyi.
Fotoğrafı.
Mesajları.
Numarayı.
Demir sessizce dinledi.
Sonra sordu:
“Bunu neden daha önce söylemedin?”
“İlk mesajı söyledim.”
“Fotoğrafı?”
“Onu şimdi buldum.”
Demir başını salladı.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra bana fotoğrafı uzattı.
“Bunu sakla.”
Şaşırdım.
“Bende mi?”
“Evet.”
“Neden?”
Demir'in bakışları sertleşti.
“Çünkü artık bu olayın içindesin.”
Fotoğrafı aldım.
“Komutanım…”
“Efendim?”
“Biri bizi izliyor.”
“Evet.”
“Ve bizi önceden biliyor.”
Demir cevap vermedi.
Bu sessizlik, verebileceği her cevaptan daha ağırdı.
Sonunda,
“Şimdilik bunu kimseye söyleme,” dedi.
“Timdekilere bile mi?”
“Onlara da.”
Başımı salladım.
“Anlaşıldı.”
Kapıya yöneldim.
Tam çıkacakken Demir'in sesi geldi.
“Asena.”
Döndüm.
“Efendim?”
“Bugün iyi iş çıkardın.”
Gülümsedim.
“Teşekkür ederim.”
Demir başını salladı.
“Dinlen.”
Odadan çıktım.
Koridorda ilerlerken elim hâlâ fotoğrafın üzerindeydi.
Birinci görevimiz bitmişti.
Ama ben artık emindim.
Bu timin karşılaşacağı şey, sıradan görevlerden çok daha büyüktü.
Çünkü birileri bizi izliyordu.
Birileri bizim kim olduğumuzu biliyordu.
Ve en korkutucu olanı...
Bizi tanımak için bizimle karşılaşmasına bile gerek kalmamıştı.
«“Bazen düşman karşında durmaz. Seni uzaktan izler ve sen onun varlığını fark ettiğinde, çoktan hikâyenin içine girmişsindir.”»
O gece odama girdiğimde fotoğrafı masanın üzerine bıraktım.
Sekiz kişi.
Tek tim.
Ve üzerimizde dolaşan bir gölge.
Henüz bilmiyordum.
Bu, yalnızca ilk görevdi.
Asıl görev çok daha sonra gelecekti.
«“Bir görev bittiğinde sessizlik başlar. Asıl sorular da çoğu zaman o sessizlikte ortaya çıkar.”»
Kapıyı kapattığımda koridorun sessizliği üzerime çöktü.
Elimdeki fotoğrafı cebime koydum.
Demir'in söyledikleri hâlâ kulağımdaydı.
“Artık bu olayın içindesin.”
Bu cümleyi düşünmek istemiyordum.
Ama düşünmemek mümkün değildi.
Odama doğru ilerlerken karşıdan Efe geldi.
Elinde birkaç dosya vardı.
Beni görünce durdu.
“Toplantı uzun sürdü.”
“Evet.”
“Bir şey öğrendin mi?”
Bir an tereddüt ettim.
Demir'in söylediklerini hatırladım.
Kimseye söyleme.
“Hayır.”
Efe yüzüme birkaç saniye baktı.
“Pekâlâ.”
Sonra yürümeye devam etti.
Birkaç adım sonra arkasından baktım.
Efe'nin kolay kolay inanacak biri olmadığını anlamıştım.
Ama benim de söyleyebileceğim bir şey yoktu.
Odaya girdim.
Kapıyı kapattım.
Fotoğrafı masaya bıraktım.
Lambayı açtım.
Fotoğrafı yeniden inceledim.
Sekiz kişi.
Yüzler belli değildi.
Ama siluetler...
Birbirine yakın duruyorlardı.
Sanki gerçekten bir timdi.
Fotoğrafın çekildiği yer bizim görev yerimize benziyordu.
Fakat arka plandaki binalardan biri henüz inşa edilmemiş gibiydi.
Demek ki fotoğraf eskiydi.
Çok eski.
Fotoğrafı çevirdim.
Arkasındaki tarihe tekrar baktım.
Sonra altındaki yazıya.
“Sekiz kişi.”
Ve köşedeki küçük işarete.
G.
Parmağımı o işaretin üzerinde gezdirdim.
“Gölge…”
Kelime ağzımdan istemeden çıktı.
Tam o anda kapı çaldı.
Fotoğrafı hızla dosyanın arasına koydum.
“Kim?”
“Mert.”
Kapıyı açtım.
Mert elinde iki bardakla duruyordu.
“Barış çayı.”
“Barış çayı mı?”
“Bugün ilk görevimizi atlattık.”
“Atlattık.”
“Bence bunu kutlamamız lazım.”
Bardağı bana uzattı.
Aldım.
“Teşekkür ederim.”
Mert içeri girdi.
Sonra odaya baktı.
“Tek başına ne yapıyorsun?”
“Hiç.”
“Senin 'hiç'in çok şüpheli.”
“Senin her şeyin şüpheli.”
Mert güldü.
“Güzel cevap.”
Yatağın kenarına oturdu.
Ben masanın yanında kaldım.
Mert bir yudum aldı.
“İlk görev nasıldı?”
“Garip.”
“Ben de aynı şeyi diyecektim.”
“Sen korktun mu?”
Mert hemen itiraz etti.
“Ben mi?”
“Evet.”
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Ben korkmam.”
Tam o anda dışarıdan yüksek bir ses geldi.
Mert irkildi.
Birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra bana baktı.
“Bu ses neydi?”
Gülmeye başladım.
“Sen korkmam diyordun.”
“Ben korkmadım.”
“Tabii.”
“Bu refleks.”
“Peki.”
Mert başını iki yana salladı.
“Sen de çok çabuk alıştın.”
“Nasıl?”
“Bize.”
Bir an sustum.
“Belki.”
Mert gülümsedi.
“İyi.”
Ayağa kalktı.
Kapıya yöneldi.
Sonra durdu.
“Asena.”
“Efendim?”
“Bugün o fotoğrafı gördüğümde…”
Sustu.
“Ne?”
“Boş ver.”
“Hayır, söyle.”
Mert birkaç saniye düşündü.
“Demir'in yüzünü gördün mü?”
“Evet.”
“Onu daha önce hiç öyle görmedim.”
İçimden bir ürperti geçti.
“Nasıl?”
“Sinirli değildi.”
“Ne?”
“Daha kötü.”
“Ne demek istiyorsun?”
Mert kapıyı açtı.
“Bilmiyorum.”
Sonra bana baktı.
“Ben olsam o fotoğrafın peşine düşmezdim.”
“Ben de düşmüyorum.”
Mert kaşını kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
Cevap vermedim.
Mert hafifçe gülümsedi.
“İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Kapı kapandı.
Ben ise birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
Sonra masaya döndüm.
Fotoğrafı tekrar çıkardım.
Mert'in söylediği cümle aklımda dönüp duruyordu.
“Ben olsam o fotoğrafın peşine düşmezdim.”
Ama ben merak ediyordum.
Ve merak bazen insanın en büyük zaafı olabiliyordu.
---
Ertesi gün görevin yorgunluğu hâlâ üzerimizdeydi.
Sabah kahvaltısında herkes normal görünmeye çalışıyordu.
Ama hiç kimse dünkü olayı tamamen unutmuş değildi.
Mert tabağına bakıyordu.
“Bugün yumurta var.”
Efe,
“Evet.”
“İki tane.”
“Evet.”
“Bence bu bir mesaj.”
Yaman güldü.
“Ne mesajı?”
“İki yumurta varsa iki görev vardır.”
Bora başını kaldırdı.
“Senin mantığın nereden geliyor?”
“Bilmiyorum.”
Efe,
“Belli oluyor,” dedi.
Mert ona bakıp kaşığını kaldırdı.
“Bugün kavga çıkarmayalım.”
“Sen başlatıyorsun.”
“Ben sadece varım.”
Ben onları izlerken gülümsedim.
Masadaki hava biraz olsun normale dönmüştü.
Ama Demir sessizdi.
Her zamanki gibi.
Yemeğini bitirdikten sonra ayağa kalktı.
“On dakika sonra toplantı.”
Herkes başını salladı.
Ben de çayımı bıraktım.
Demir çıkarken bir an bana baktı.
O bakışın anlamını çözemedim.
Ama sanki bir şey söylemek istiyordu.
---
Toplantı odasında bu kez yalnızca tim yoktu.
Masada birkaç yeni dosya vardı.
Demir içeri girdiğinde herkes sustu.
Bora ayağa kalktı.
“Komutanım.”
“Rahat.”
Herkes oturdu.
Demir dosyalardan birini açtı.
“Dünkü bölgede yaptığımız incelemenin sonuçları geldi.”
Efe bilgisayarı açtı.
“Bazı kayıtları temizledim.”
Demir,
“Göster,” dedi.
Ekrana birkaç görüntü geldi.
Aynı arazi.
Aynı bölge.
Sonra başka bir görüntü.
Bir araç.
Uzaktan.
Plakası görünmüyordu.
Efe görüntüyü büyüttü.
“Burada hareket eden bir araç var.”
Kerem,
“Dünkü araç mı?”
“Büyük ihtimalle.”
Demir,
“Büyük ihtimalle istemiyorum.”
Efe hemen başını salladı.
“Kesin konuşmak için görüntü yeterli değil.”
Demir ekrana baktı.
“Peki başka?”
Efe yeni bir kayıt açtı.
Bu kez daha net bir görüntü vardı.
Bir insan silueti.
Yüzü seçilmiyordu.
Ama elinde bir şey taşıdığı belli oluyordu.
Mert öne eğildi.
“Bu ne?”
Efe görüntüyü biraz daha netleştirdi.
Siluetin elindeki nesne belli belirsiz seçildi.
Küçük bir çanta.
Bora,
“Bölgedeki diğer kayıtları kontrol ettin mi?” diye sordu.
“Evet.”
“Sonuç?”
Efe başını kaldırdı.
“İlginç bir şey var.”
Demir,
“Nedir?”
“Bu kişi yalnızca o bölgede görünmüyor.”
Odadaki hava değişti.
Efe ekrana başka görüntüler getirdi.
Farklı tarihler.
Farklı saatler.
Ama aynı siluet.
Mert'in yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.
“Bu bizi mi takip ediyor?”
Demir cevap vermedi.
Kerem konuştu.
“Bina görüntüsündeki kişi olabilir.”
Demir başını salladı.
“Olabilir.”
Ben sessizce onları dinliyordum.
Sonra aklıma bir şey geldi.
“Komutanım.”
Demir bana baktı.
“Efendim?”
“Dün bulunan fotoğraf…”
Odada herkes bana döndü.
Demir birkaç saniye sustu.
Sonra,
“Ne olmuş?”
“Fotoğrafın arkasındaki işaret.”
“G.”
Demir'in bakışları değişti.
“Evet.”
“Dün gece bana gelen mesajda da Gölge'den bahsediliyordu.”
Mert bana baktı.
Bora da.
Efe'nin parmakları klavyenin üzerinde durdu.
Demir sakin bir sesle sordu:
“Mesajı tam olarak hatırlıyor musun?”
“Evet.”
Söyledim.
Efe hemen bilgisayara baktı.
“Bir şey arıyorum.”
Demir,
“Neyi?”
“G harfiyle bağlantılı eski kayıtları.”
Birkaç saniye geçti.
Sonra Efe'nin yüzü değişti.
“Komutanım…”
“Ne buldun?”
“Bir kayıt var.”
Demir ona yaklaştı.
“Göster.”
Ekrana eski bir belge geldi.
Belgenin üstünde tarih vardı.
Yıllar öncesine ait.
Altında ise:
GÖLGE — SINIR HATTI GÖZLEM RAPORU
yazıyordu.
Herkes sustu.
Ben ekrana baktım.
Aynı isim.
Aynı kelime.
Demir'in yüzünde ilk kez açıkça şaşkınlık gördüm.
Bora,
“Bu dosya neden sistemde?” diye sordu.
Efe,
“Bilmiyorum.”
“Kim yüklemiş?”
Efe birkaç saniye çalıştı.
“Kaydı açan kişinin bilgileri silinmiş.”
Kerem sessizce,
“Silinmiş değil,” dedi.
Herkes ona baktı.
“Ne?”
Kerem ekrana yaklaştı.
“Biri özellikle temizlemiş.”
Demir'in bakışları sertleşti.
“Ne kadar eski?”
Efe cevap verdi.
“Yaklaşık altı yıl.”
Altı yıl.
Odadaki herkes sessizleşti.
Demir dosyayı kapattı.
“Bu konu burada kalacak.”
Mert,
“Komutanım…”
“Ne?”
“Bizden önce de mi vardı?”
Demir ona baktı.
“Evet.”
Mert'in yüzündeki ifade değişti.
“Peki o zaman…”
Cümlesini tamamlamadı.
Demir zaten ne demek istediğini anlamıştı.
“Toplantı bitti.”
Herkes yavaşça ayağa kalktı.
Ben çıkmak üzereyken Demir yine bana baktı.
“Asena.”
Durup ona döndüm.
“Efendim?”
“Sen kal.”
Herkes çıktı.
Kapı kapandı.
Bu kez Demir masanın arkasında değil, pencerenin önünde duruyordu.
“Dün gece sana gelen mesajı kimseye söylememeni istemiştim.”
“Evet.”
“Bugün söyledin.”
“Çünkü artık bunun görevle bağlantılı olduğunu biliyoruz.”
Demir bana baktı.
“Doğru.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra,
“Bundan sonra dikkatli ol,” dedi.
“Olacağım.”
“Hayır.”
Sesindeki ciddiyet arttı.
“Daha dikkatli ol.”
Kaşlarımı çattım.
“Biri beni hedef alıyor olabilir mi?”
Demir cevap vermedi.
Bu kez sessizliği cevaptı.
“Komutanım…”
“Şimdilik yalnızca ihtimal.”
“Peki ya gerçekse?”
Demir gözlerini kaçırmadan cevap verdi.
“O zaman seni yalnız bırakmayız.”
Bu cümle içimde garip bir sıcaklık bıraktı.
Sadece birkaç kelimeydi.
Ama bu timin içinde artık gerçekten bir yerim olduğunu hissettirdi.
Demir masaya döndü.
“Bugün görev yok.”
Şaşırdım.
“Yok mu?”
“Hayır.”
“Peki ne yapacağız?”
“Dinleneceksiniz.”
“İyi.”
Demir kaşını kaldırdı.
“İyi mi?”
“Evet.”
“Bu kadar kolay mı?”
“Yorgunum.”
İlk kez çok hafif bir gülümseme oluştu yüzünde.
“Git dinlen.”
“Emredersiniz.”
Kapıya yöneldim.
Tam çıkarken Demir,
“Asena.”
“Efendim?”
“Fotoğraf hâlâ sende mi?”
“Evet.”
“Kaybetme.”
Başımı salladım.
“Kaybetmem.”
---
Öğleden sonra hava biraz açılmıştı.
Tim dışarıda oturuyordu.
Mert elinde bir top çeviriyordu.
Efe telefonuna bakıyordu.
Yaman ve Bora konuşuyordu.
Kerem yine sessizdi.
Aras yanımda oturuyordu.
“Bugün biraz daha rahatsın.”
“Evet.”
“Alışıyorsun.”
“Sanırım.”
Aras gülümsedi.
“İyi.”
Mert uzaktan bağırdı:
“Asena!”
Başımı çevirdim.
“Ne?”
“Gel!”
“Niye?”
“Bir şey göstereceğim.”
Yanına gittim.
Mert topu bana uzattı.
“Tut.”
Tuttum.
“E?”
“Şimdi Yaman'a at.”
Yaman şaşkınlıkla baktı.
“Niye bana?”
“Çünkü eğlence lazım.”
Topu Yaman'a attım.
Yaman yakaladı.
Sonra Mert'e attı.
Mert kaçtı.
“Ben yokum!”
Herkes gülmeye başladı.
Bir süre sonra ortalık çocuklar gibi eğlenen bir grup askere dönmüştü.
Demir biraz uzakta durup bizi izliyordu.
Bora yanına geldi.
Bir şey söyledi.
Demir başını salladı.
Sonra gözleri tekrar bize döndü.
Ben fark ettiğimde bakışlarımız kesişti.
Bu kez kaçırmadım.
Demir de kaçırmadı.
Birkaç saniye öylece baktık.
Sonra Mert araya girdi.
“Asena! Dikkat!”
Top omzuma çarptı.
“Ah!”
Mert'in yüzü bembeyaz oldu.
“Ben… istemeden!”
Yaman kahkahayı bastı.
Efe,
“Bunu da becerdin,” dedi.
Mert yanıma geldi.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
Mert rahatladı.
“Tamam.”
Demir uzaktan seslendi:
“Mert.”
Mert'in yüzü düştü.
“Yine mi?”
Demir başıyla topu gösterdi.
“Topu bırak.”
Mert topa baktı.
Sonra Demir'e.
“Emredersiniz.”
Topu yere bıraktı.
Hepimiz güldük.
Demir'in yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.
Bu kez emindim.
Gülmemek için kendini tutuyordu.
---
Akşam olduğunda herkes odalarına çekildi.
Ben masamda oturmuş fotoğrafı inceliyordum.
Altı yıl önce çekilmişti.
Sekiz kişi.
Ve bugün bizim timimiz de sekiz kişiydi.
Tesadüf olamazdı.
Ama bağlantıyı bulamıyordum.
Fotoğrafı ışığa doğru kaldırdım.
Arka tarafta çok silik bir şey vardı.
Sanki bir numara.
Fotoğrafı masaya koyup büyüteç aradım.
Sonunda telefonumun kamerasıyla yakınlaştırdım.
Görüntüyü büyüttüm.
Bir sayı dizisi vardı.
17-04
Altında ise tek harf:
G.
Kalbim hızlandı.
Bu neydi?
Bir tarih mi?
Bir kod mu?
Yoksa başka bir şey mi?
Tam o sırada koridordan bir ses geldi.
Adım sesleri.
Kapının önünde durdu.
Kapı çalınmadı.
Birkaç saniye sonra uzaklaştı.
Ayağa kalktım.
Kapıyı açtım.
Koridor boştu.
Sağa baktım.
Kimse yoktu.
Sola baktım.
Yine kimse yoktu.
Ama yerde küçük, katlanmış bir kâğıt vardı.
Eğilip aldım.
Kâğıdı açtığımda tek bir cümle gördüm.
«“Sekiz kişiyle başladınız. Ama gölgede kalan dokuzuncuyu henüz bulamadınız.”»
Kâğıt elimde kaldı.
Nefesimi tuttum.
Dokuzuncu kişi.
Kimdi?
Ve daha önemlisi...
Bunu buraya kim bırakmıştı?
Koridorun sonunda bir kapı sessizce kapandı.
Başımı o tarafa çevirdim.
Bir an için bir siluet gördüğümü sandım.
Sonra karanlıkta kayboldu.
Kâğıdı avucumda sıktım.
İçimdeki ilk korku yerini başka bir şeye bıraktı.
Kararlılığa.
Bu kez geri çekilmeyecektim.
Çünkü artık mesele yalnızca benim değildi.
Bu timin tamamı bu gizemin içine çekiliyordu.
Ve belki de...
Gölge Hattı'nın gerçek hikâyesi, bizim göreve çıktığımız gün değil; bizden yıllar önce başlamıştı.
«“Bazı sırlar geçmişte saklanır. Ama zamanı geldiğinde, geçmiş gelip kapını çalar.”»
Kâğıdı cebime koydum.
Ve koridorun karanlığına son kez baktım.
Bu gece uyumayacağımı biliyordum.
Çünkü artık bir sorum vardı.
Dokuzuncu kimdi?
İlk silah sesi duyulduğunda ne olduğunu anlamamıştım.
İkinci ses daha yakındı.
Üçüncüsünde Demir'in sesi dağların arasında yankılandı.
“Temas!”
Herkes bir anda bulunduğu yere göre pozisyon aldı.
Ben de kayalıkların arkasına geçmek için yana doğru bir adım attım.
Tam o anda—
Pat!
Omzumda ani, yakıcı bir acı hissettim.
Sanki biri bütün gücüyle omzuma çarpmıştı.
Nefesim kesildi.
Bir an ne olduğunu anlayamadım.
Sonra elim istemsizce omzuma gitti.
“Ah…”
Parmaklarım titredi.
Vurulmuştum.
Ağrı birkaç saniye içinde omzumdan koluma doğru yayıldı. Kolumu hareket ettirmeye çalıştığımda acı daha da arttı.
Bir adım geriledim.
Sonra bir adım daha.
Ayaklarımın altındaki zemini doğru düzgün hissedemiyordum.
“Demir…”
Sesim neredeyse fısıltıydı.
Demir başını bana çevirdi.
Beni gördüğü anda yüzündeki ifade değişti.
“Asena!”
“İyiyim…”
Ama bunu söylerken bile dengemi kaybettim.
Geriye doğru sendeledim.
Ayağım kayalık zeminde takıldı.
Düşecektim.
Demir birkaç adımda yanıma ulaştı ve beni düşmeden tuttu.
“Yavaş!”
“Omzum…”
“Biliyorum.”
Aras hemen yanımıza geldi.
“Ne kadar kötü?”
“Kurşun omuzda,” dedim güçlükle.
Aras hızlıca kontrol etti.
“İçeride kalmış olabilir.”
Demir'in bakışları sertleşti.
“Çıkarabilir misin?”
Aras başını iki yana salladı.
“Burada olmaz. Güvenli bir yere geçmemiz gerekiyor.”
Tam o sırada yakınımızdaki kayaya bir mermi isabet etti.
Tak!
Hepimiz irkildik.
Bora seslendi:
“Komutanım! Çıkış yolu kapalı!”
Demir çevreye baktı.
Bir an içinde durumu anladı.
Bulunduğumuz alan iki taraftan gelen ateşin arasında kalmıştı.
Buradan çıkmak mümkün değildi.
En azından henüz.
Demir bana döndü.
“Asena, beni dinle.”
“Dinliyorum.”
“Yere çömel. Omzunu mümkün olduğunca sabit tut.”
“Tamam.”
Dizlerimin üzerine çöktüm.
Ağrı gittikçe ağırlaşıyordu.
Aras yanımda kaldı.
“Başını kaldırma.”
“Aras…”
“Buradayım.”
Bir başka silah sesi duyuldu.
Mert'in sesi geldi:
“Komutanım, biraz daha beklersek burası hiç hoş bir misafirperverlik örneği olmayacak!”
Bora cevap verdi:
“Mert, sus ve bulunduğun yere dikkat et!”
“Tamam, tamam!”
Demir hâlâ gözlerini bulunduğumuz bölgeden ayırmıyordu.
Sonra bana baktı.
“Asena.”
“Efendim?”
“Gözlerini açık tut.”
“Tutuyorum.”
“İyi.”
Sesindeki sakinlik, aslında ne kadar gerildiğini gizleyemiyordu.
Ben ise omzuma yayılan ağrıya rağmen çevreyi dinlemeye çalışıyordum.
Silah sesleri.
Bağırışlar.
Taşların arasından yankılanan sesler.
Ve bir anda…
Karşıdaki kayalığın arkasında bir hareket gördüm.
Gölge.
Aynı siyah işaret.
Aynı kişi.
Bu kez yüzünü hâlâ göremiyordum.
Ama bana baktığından emindim.
Demir'e doğru eğildim.
“Orada…”
Demir hemen baktı.
“Nerede?”
“Kayalığın arkasında.”
Bir saniye sonra hareket kayboldu.
Demir'in gözleri daraldı.
“Gördün mü?”
“Evet.”
“Emin misin?”
Başımı salladım.
“Beni izliyordu.”
Demir cevap vermedi.
Sadece silah seslerinin arasından karşıya baktı.
Sonra çok sakin bir sesle konuştu:
“Bugün buradan çıkacağız.”
Ben ona baktım.
“Ya çıkamazsak?”
Demir'in gözleri gözlerime çevrildi.
“Çıkacağız.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Çünkü timimde kimse geride kalmayacak.”
Ve o anda, çatışmanın tam ortasında, Demir'in sözünün yalnızca bir kural olmadığını anladım.
Benim için de geçerliydi.
Beni orada bırakmayacaktı.
Silah sesleri hâlâ kesilmiyordu.
Bulunduğumuz yerden çıkamıyorduk.
Aras yanımda yarayı kontrol etmeye çalışırken ben dişlerimi sıktım. Omzumdaki ağrı artık tek bir noktada değildi. Bütün koluma yayılmış gibiydi.
“Aras…”
“Buradayım.”
“Başım dönüyor.”
Aras'ın yüzü bir anda ciddileşti.
“Demir.”
Demir hemen bize döndü.
“Ne oldu?”
Aras sesini alçalttı.
“Durumu düşündüğümüzden daha ciddi olabilir.”
Demir'in bakışları bana çevrildi.
Ben konuşmak istedim ama kelimeler ağzımdan zor çıktı.
“Ben… iyiyim.”
Demir hemen yanıma çömeldi.
“Hayır. İyi değilsin.”
“Çıkmamız gerekiyor.”
“Çıkacağız.”
“Tim…”
“Önce sen.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Hepimiz…”
Cümlem yarıda kaldı.
Bir an çevremdeki her şey bulanıklaştı.
Dağlar, kayalar, insanlar…
Sanki hepsi sisin arkasındaydı.
Gözlerimi birkaç kez kırptım.
Düzelmedi.
“Demir…”
“Buradayım.”
“Her şey… bulanık.”
Demir'in yüzü de artık net görünmüyordu.
Aras hemen yanıma yaklaştı.
“Asena, gözlerini açık tut.”
“Tutuyorum.”
Ama sesim gittikçe zayıflıyordu.
Çatışmanın sesi uzaklaşıyor gibiydi.
Mert'in sesi bir yerlerden geliyordu.
“Komutanım!”
Bora'nın ardından bağırdığını duydum.
“Buradan çıkamıyoruz!”
Demir bana bakıyordu.
Dudaklarının hareket ettiğini görüyordum ama söylediklerini tam anlayamıyordum.
Sonra birden dizlerimdeki güç çekildi.
Ayağa kalkmaya çalıştım.
Olmadı.
“Ben…”
Bir adım attım.
Dünya döndü.
Demir bana uzandı.
“Asena!”
Bu kez beni tutamadı.
Ayaklarımın altındaki zemin kaybolmuş gibi oldu.
Yere yığıldım.
Son duyduğum şey Demir'in sesi oldu.
“Asena!”
Aras hemen yanıma çöktü.
“Demir, geri çekilme! Burada kal!”
Demir'in sesi bu kez ilk defa tamamen kontrolünü kaybetmiş gibiydi.
“Onu burada bırakmayacağız.”
Gözlerimi açık tutmaya çalıştım.
Ama görüntü gittikçe kararıyordu.
Demir'in siluetini son kez seçebildim.
Bana doğru eğilmişti.
Ve duyduğum son cümlesi:
“Dayan Asena. Seni buradan çıkaracağım.”
Sonra her şey karardı.Asena'nın gözleri tamamen kapandı.
Bedeni hafifçe titriyordu.
Dudakları kıpırdadı ama sesi çıkmadı.
Kapalı gözlerinin kenarlarından iki damla yaş süzüldü.
Demir bunu gördüğü anda bir anlığına dondu.
“Asena…”
Cevap yoktu.
Aras hemen kontrolünü sürdürürken Demir'in yüzündeki sertlik yerini endişeye bıraktı.
“Aras?”
“Bilinci kapalı. Yaralanması ciddi. Buradan çıkmamız gerekiyor.”
Demir başını kaldırıp çevreye baktı.
Hâlâ çatışmanın ortasındaydılar.
“Bora!”
“Buradayım!”
“Çıkış yolu?”
Bora birkaç saniye baktı.
“Şimdilik yok.”
Demir'in gözleri tekrar Asena'ya döndü.
Asena hâlâ titriyordu.
Demir dizlerinin üzerine çöktü.
“Beni duyuyorsan…”
Sesi bu kez çok daha yumuşaktı.
“Dayan.”
Asena'dan hiçbir tepki gelmedi.
Demir elini onun elinin üzerine koydu.
“Buradayız.”
Mert'in sesi ilk kez tamamen ciddiydi.
“Komutanım…”
Demir başını çevirmedi.
“Ne?”
“Onu buradan çıkaracağız.”
Demir gözlerini Asena'dan ayırmadan cevap verdi.
“Evet.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Demir'in sesi yeniden yükseldi:
“Kimse Asena'nın yanından ayrılmayacak.”
Tim aynı anda cevap verdi.
“Emredersiniz.”
Dışarıdaki çatışma sürerken herkes bulunduğu yerde kaldı.
Ve o an sekiz kişilik timin bütün dikkati tek bir kişideydi.
Asena.Gece daha da soğumuştu.
Kayalıkların arasında esen rüzgâr, üniformaların arasından geçiyor, saatlerdir aynı yerde bekleyen timin gücünü tüketiyordu.
Ama en çok Asena etkileniyordu.
Bedeni durmadan titriyordu.
Aras elini kontrol etmek için yaklaştırdığında yüzündeki ifade yeniden değişti.
“Demir…”
Demir hemen döndü.
“Ne oldu?”
“Durumu iyi değil.”
Aras, Asena'yı dikkatle kontrol etti.
“Kan kaybı ve soğuk birlikte etkiliyor. Nabzı da yavaşlıyor.”
Demir'in yüzü gerildi.
“Ne yapabiliriz?”
“Onu sıcak tutmamız ve mümkün olduğunca çabuk buradan çıkmamız gerekiyor.”
Demir hiç düşünmeden üzerindeki dış katmanı çıkardı ve Asena'nın üzerine örttü.
“Böyle daha iyi mi?”
Aras başını salladı.
“Biraz.”
Asena'nın titremesi hâlâ geçmiyordu.
Demir onun elini tuttu.
“Asena.”
Cevap yoktu.
“Asena, beni duyuyorsan elimi sık.”
Hiçbir hareket olmadı.
Demir bir an gözlerini kapattı.
Sonra tekrar açtı.
“Dayan.”
Mert yaklaşıp sessizce sordu:
“Komutanım…”
Demir ona baktı.
“Ne?”
“Çıkış için bir yol bulduk.”
Demir hemen ayağa kalktı.
“Neresi?”
Bora işaret etti.
“Kayaların arkasında dar bir geçiş var. Kolay değil ama kullanılabilir.”
Demir hiç tereddüt etmedi.
“Öyleyse oradan çıkıyoruz.”
Aras Asena'ya baktı.
“Onu dikkatli taşımamız gerekecek.”
Demir başını salladı.
“Ben taşıyacağım.”
Aras itiraz edecek gibi oldu.
“Demir—”
“Ben taşıyacağım.”
Sesindeki kararlılık tartışmayı bitirdi.
Demir Asena'nın yanına çömeldi.
“Bitti artık.”
Asena'nın gözleri kapalıydı.
“Biraz daha dayan.”
Sonra onu dikkatlice kollarına aldı.
Asena'nın başı omzuna yaslandı.
Titremesi hâlâ devam ediyordu.
Demir birkaç saniye yüzüne baktı.
“Beni duyuyorsan…”
Sesi fısıltıya dönüştü.
“Buradan birlikte çıkacağız.”
Tim geçide doğru ilerlemeye başladı.
Arkalarında hâlâ çatışmanın sesleri vardı.
Önlerinde ise karanlık ve soğuk bir yol.
Ama bu kez hiçbiri geri dönmeyecekti.
Çünkü Demir'in kollarında taşıdığı kişi artık sadece timin yeni üyesi değildi.
Onlardan biriydi.Geçit düşündüklerinden daha dardı.
Demir, Asena'yı dikkatlice taşırken her adımını kontrol ediyordu. Asena'nın başı omzuna yaslanmış, gözleri kapalıydı. Titremesi hâlâ devam ediyordu.
Aras hemen yanlarında ilerliyordu.
“Demir, biraz daha yavaş.”
“Tamam.”
“Omzuna dikkat et.”
“Ediyorum.”
Bora önden gidiyor, Kerem çevreyi kontrol ediyordu. Efe ise iletişimi açık tutmaya çalışıyordu.
Bir süre sonra Mert'in sesi duyuldu.
“Komutanım…”
“Ne?”
“Arkamızdaki sesler azaldı.”
Demir durmadı.
“Devam.”
Mert birkaç saniye sustu.
“Çıkışa yaklaşıyoruz.”
Demir'in gözleri ilk kez biraz olsun yumuşadı.
“Dayan Asena.”
Asena'dan cevap gelmedi.
Ama birkaç saniye sonra parmakları hafifçe kıpırdadı.
Demir bunu fark etti.
“Asena?”
Gözleri açılmadı.
Demir biraz daha yaklaştı.
“Beni duyuyor musun?”
Asena'nın dudakları belli belirsiz hareket etti.
“Çok… soğuk…”
Demir hemen üzerindeki örtüyü biraz daha sıkılaştırdı.
“Az kaldı.”
Aras kontrol etti.
“Konuşması iyi. Bilinci tamamen kapanmamış.”
Demir derin bir nefes aldı.
“İyi.”
Tam o anda Efe'nin sesi geldi.
“Komutanım! Araçların sesini duyuyorum!”
Herkesin adımları hızlandı.
Birkaç dakika sonra geçidin sonuna ulaştılar.
Uzaktan ekipleri almaya gelen aracın ışıkları görünüyordu.
Mert istemsizce gülümsedi.
“Sonunda.”
Bora ona baktı.
“Daha bitmedi.”
“Biliyorum.”
Demir araca doğru ilerledi.
Asena'yı dikkatlice içeri yerleştirdi.
Aras hemen yanına geçti.
“Şimdi mümkün olduğunca hızlı.”
Araç hareket etti.
Demir Asena'nın karşısına oturdu.
Asena hâlâ çok solgun görünüyordu.
Demir onun elini tuttu.
“Asena.”
Gözleri kapalıydı.
“Buradayız.”
Kısa bir sessizlikten sonra Asena'nın parmakları Demir'in eline hafifçe kapandı.
Demir donup kaldı.
“Duyuyor musun beni?”
Asena gözlerini açmadı.
Ama parmakları bir kez daha hafifçe hareket etti.
Demir başını eğdi.
“Tamam.”
Sesi neredeyse fısıltıydı.
“Bırakma.”
Araç karanlık yolda ilerlerken hiç kimse konuşmadı.
Herkes aynı şeyi düşünüyordu.
Görev bitmişti.
Ama Gölge'nin bıraktığı mesaj hâlâ oradaydı.
İlk kurşun sadece bir başlangıçtı.
