10. bölüm · AY IŞIĞININ MİRASI

YIKILAN İNANÇLAR

S.A. Aslan

Harabenin tozlu ve boğucu havasını ardımızda bırakıp, ağaçların gökyüzünü bir tavan gibi kapattığı ormanın derinliklerine doğru ilerledik. Henry elindeki o eski parşömeni, sanki içindeki mürekkep izleri birer kehanetmiş gibi dikkatle inceliyordu. Yüzündeki stratejist ciddiyet, haritanın karmaşıklığıyla birleşince kaşlarını çatmasına neden oluyordu.
"Mürekkep o kadar silinmiş ki," dedi Henry, parmağıyla neredeyse seçilemeyen bir çizgiyi takip ederek. "Şurası vadi olmalı ama buradaki işaret, sanki bir köprüden ziyade bir geçidi gösteriyor. Taşların dizilişine dikkat etmeliyiz. Kuzey-doğu yönündeyiz. Eğer harita bizi yanıltmıyorsa, akşam karanlığı çökmeden önce o geçide ulaşabiliriz."
Birkaç adım sonra Henry duraksadı ve yan gözle bana baktı. Sesindeki resmiyet gitmiş, yerine insani bir endişe gelmişti. "Lexi... Dur biraz. Az önce o yaratık seni saçından tutup sürüklediğinde... Canın yandı mı? Sırtında ya da boynunda bir sızı var mı?"
Durup ona baktım. Omuzlarımda ve boynumda o buz gibi parmakların baskısı hâlâ oradaydı ama Henry’nin endişesi o acıyı hafifletiyordu. "İyiyim," dedim, hafifçe omuzlarımı silkerek. "Sen asıl kendi haline bak. O yaratık seni savurduğunda sırtını duvara çok sert çarptın. Sende bir şey var mı?"
Henry acı bir tebessümle omuzlarını silkti. "Bu sadece bir sıyrık. Sarayda daha kötüleri için eğitildim." Sonra bakışlarını tekrar bana dikti. "Ama o an... Lexi, kolyeye dokunduğunda olanlar... O an gerçekten korktum. Gözlerin boşluğa bakıyordu, sanki başka bir zamandaydın."
Başımı önüme eğdim. "O sadece mor sisin gücü değildi, Henry," diye mırıldandım. "Kolyeye dokunduğumda, o cadının son anlarını bizzat yaşadım. Sanki onun zihni benimkiyle birleşti. O an hissettiğim nefret, gördüğüm Valoria askerlerinin o soğuk yüzleri... Hepsi sanki benim kendi hatırammış gibi canlıydı."
Henry yanıma geldi, yürüyüş ritmimizi eşitledik. "Yani sadece sis değil," dedi düşünceli bir tonla. "Sen, dokunduğun nesnelerin ya da kişilerin geçmişini mi görüyorsun?"
"Sanırım evet," dedim sesim titreyerek. "Bu bir kalkan değil, bu bir 'duyu'. İnan bana, o kadının ölürken duyduğu o büyük acıyı ve Valoria'ya karşı hissettiği o yakıcı kini hissetmek... Bunu kontrol etmek, mor sisi fırlatmaktan daha zor. Sanki kendi zihnime ait olmayan anılarla doluyorum."
Henry durdu, elini omzuma koydu. "Lexi, senin kılıcın yok ama sen şu an ormandaki her şeyin hafızasını tutuyorsun. O yaratık beni fırlattığında, senin o anki o 'anı' gücün yüzünden mi yaratığı durdurabildin? Sanki o yaratık, sadece bir fiziksel varlık değil de, o anının bir tortusuydu."
"Belki de," dedim, ormanın uğultusunu dinleyerek. "Sanki sadece savaşmıyoruz, Henry. Sanki bu orman bizi test ediyor. Sen kılıcınla fiziksel engelleri aşıyorsun, bense geçmişin düğümlerini çözüyorum."
Yolumuza devam ederken, içimdeki o yeni, ürkütücü "anı" gücünün ağırlığıyla Henry’ye döndüm. "Henry," dedim, sesim ağaçların arasında yankılanarak. "Tarih kitaplarında atalarının arındırdığı o cadılardan bahsedilirken hep kara büyüden, karanlık ritüellerden söz edilir. Ama annemi düşünüyorum... O, şifa veren, otlardan merhemler yapan biriydi. Acaba tüm cadılar gerçekten senin bildiğin o korkunç büyüleri mi yapıyordu? Yoksa cadıların da kendi içlerinde türleri, yolları mı vardı?"
Henry duraksadı, elindeki haritayı sıkıca kavrayarak bana baktı. "Sarayda bize öğretilenler tek bir yöne odaklıydı. Cadıların çocukları kaçırıp kendi karanlık tanrılarına adak ettiklerini söylediler. 'Kanlı Ay' adında bir ritüelleri varmış... Her yıl dolunayın kızıl renge büründüğü o gece, 12 çocuğu idam edip bu kurbanlar sayesinde güçlerine güç katarlarmış. Cadı avları bu yüzden meşru görülürdü."
Söyledikleri karşısında adımlarım durdu. "Ne saçmalıyorsun sen? Çocukları kurban etmek mi? Bu tamamen bir nefret masalı! Annem bir çocuğun saçının teline bile zarar veremeyecek kadar şefkatliydi."
Henry omuz silkti. "Benim bildiğim sadece bu, Lexi. Yüzyıllardır bu korkuyla büyütüldük."
Gözlerimi kapattım, annemin bana o eski kitapların arasında fısıldadığı geceleri hatırladım. "Yanılıyorsun," dedim net bir sesle. "Annem bana Kanlı Ay'ı farklı anlatmıştı. O, cadılar için korkunç bir katliam değil, kutsal bir gündü. Kanlı Ay her yıl değil, iki yılda bir gerçekleşir ve o gece ruhlar âlemindeki kapılar aralanır. Cadılar için o gün, ölen sevdikleriyle buluşmak ve kadim bilgeliklerini tazelemek içindir. O gece bir ölüm değil, bir vuslat gecesidir."
Henry'nin gözlerinde şaşkınlık parladı. "İki yılda bir mi? Sadece ruhlarla iletişim kurmak için mi?"
"Evet," dedim kararlılıkla. "Belki de çocukları kaçıranlar cadılar değil, onların o gün ruhlarla kurduğu bağdan korkan, o bağı yok etmek isteyen senin atalarındı."
Sessizlik üzerimize çöktü. Henry uzun bir süre ormanın karanlığına baktı. "Eğer doğru söylüyorsan," dedi kısık bir sesle, "tüm hayatım boyunca inandığım 'Arınma Çağı' belki de tarihin en büyük yalanıdır."
Henry bir an duraksadı, kaşlarını çatarak bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Ama Lexi," dedi, sesinde bir tereddütle. "Eğer bu sadece bir vuslat gecesiyse, peki ya o yıllarda kaybolan çocuklar? Krallığın her köşesinden gelen o kayıp haberleri... Bunların hepsi kurgu muydu? Atalarım koca bir krallığı, olmayan bir tehdide karşı mı seferber etti?"
Ona dik dik baktım. "Belki de o çocuklar kaçırılmadı, Henry. Belki de onlar, senin o 'Arınma' dediğin katliamdan kaçarken ya da o saldırılarda ailelerinden koparıldılar. Valoria, kendi işlediği suçları örtbas etmek için suçu her zaman 'öteki'ne, yani cadılara yıktı."
Henry cevabıma bir şey demedi, sadece çenesini sıkarak başını salladı. Tam olarak inanmış görünmüyordu belki ama kafasındaki o yerleşik inancın çatladığını görebiliyordum.
Yolumuza devam ettik ama artık bir şeyler değişmişti. Haritadaki rota, sadece coğrafi bir yönü değil, krallığının karanlık yalanlarına giden bir yolu gösteriyordu. Biz sadece yolda değildik; biz, gerçeğin peşindeydik.
Akşamüstü güneşi dalların arasından sızarken, orman kendi dilini konuşmaya başlamıştı. Rüzgâr, kurumuş dalların arasından her geçtiğinde, binlerce boğazın aynı anda fısıldaması gibi bir ses çıkarıyordu. Buraya neden *Fısıltı Ormanı* dediklerini şimdi, tüylerim ürpererek anlıyordum. Her rüzgâr geçişi, sanki birileri kulağıma isimsiz sırlar üflüyormuş gibi hissettiriyordu.
İlerledikçe ağaçlar seyrelmiş, yapraklar yerini kurumuş iskelet dallara bırakmıştı. Ve sonra... onu gördük.
Duraksadım. Gördüğüm manzara karşısında dizlerimin bağı çözüldü, nefesim boğazımda düğümlendi. Henry yanımda aniden durdu, derin bir nefes alıp verdiğini duydum; sesi korkudan titriyordu. Önümüzdeki ağaçlardan sarkıtılmış insan bedenleri, buranın yüzyıllardır değişmeyen bir parçası gibiydi. Kıyafetleri toz gibi dağılıyor, kemikleri ağaçların gövdesiyle bütünleşmiş, adeta orman onları yavaş yavaş içine çekip yutuyordu. Dehşetten gözlerimi ayıramıyor, titreyen elimle ağzımı kapatıyordum.
"Tanrım..." dedi Henry, sesi boğuk ve korku doluydu. "Lexi, bunları görüyor musun? Bu... bu bir kâbus olmalı."
"Görüyorum," diye fısıldadım, sesim titreyerek. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. "Henry... bu bedenler, bunlar sanki yüzyıllardır burada. Biz nereye geldik böyle?"
Henry, bakışlarını cesetlerden ayıramadan dehşet içinde başını iki yana salladı. "Bunu kim yaptıysa insan olamaz... başka böyle bir şeyden kim beslenebilir ki? Kimin aklına gelir?"
Korku, aramızdaki boşluğu dolduran zehirli bir sis gibiydi. Birbirimize daha sıkı kenetlendik, ama bu sadece birbirimizin ne kadar şiddetli titrediğini hissetmemize yarıyordu. Tam o anda, rüzgâr yine o uğursuz sesini çıkardı. Bu kez fısıltılar rüzgârın sesinden sıyrıldı, daha berrak ve doğrudan ruhuma işledi.
*Lexi...*
Kanım damarlarımda buz kesti. Olduğum yere çivilenmiştim. Dehşetin ağırlığı altında ezilirken, sadece kalbimin kulaklarımda çınlayan atışlarını duyabiliyordum. O ses... Az önce rüzgârın bir oyunu olduğunu sandığım o fısıltı, şimdi ismimi telaffuz ederek beni hedef seçmişti.
"Duydun mu?"
"Neyi?"
"İsmimi..." dedim,"Biri ismimi fısıldadı, Henry."