7. bölüm / 27
AY IŞIĞININ MİRASIATEŞİN ÇITIRDIYAN SESSİZLİĞİ
Bölümler 27Şu an: ATEŞİN ÇITIRDIYAN SESSİZLİĞİ
- 1 GÖLGELERİN VE SESSİZLİĞİN RENGİ619 kelime
- 2 SINIRDAKİ GÖLGELER360 kelime
- 3 MOR ALEVİN UYANIŞI696 kelime
- 4 KARANLIK SINIRLAR722 kelime
- 5 SON VEDA IŞIĞI368 kelime
- 6 KÜLLERİN SESSİZLİĞİ493 kelime
- 7 ATEŞİN ÇITIRDIYAN SESSİZLİĞİ788 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 FISILTI ORMANI1.221 kelime
- 9 GEÇMİŞİN FISILTILARI1.730 kelime
- 10 YIKILAN İNANÇLAR1.077 kelime
- 11 KEMİKLERİN UYANIŞI704 kelime
- 12 KARANLIKTAKİ KANATLAR1.395 kelime
- 13 UYANIŞIN SOĞUKLUĞU606 kelime
- 14 KAYIPLARIN İZİNDE667 kelime
- 15 ATEŞİN ETRAFINDA530 kelime
- 16 KARGALARIN FISILDADIĞI ÇIĞLIKLAR690 kelime
- 17 IŞIĞIN ALDATMACASI1.017 kelime
- 18 GÖLGENİN İHANETİ820 kelime
- 19 FISILTININ SONU852 kelime
- 20 KANLI AY’IN UYANIŞI913 kelime
- 21 GÖLGELERİN İHANETİ VE KIRILAN YEMİNLER917 kelime
- 22 MİRASIN UYANIŞI2.763 kelime
- 23 UMUDUN UYANIŞI1.659 kelime
- 24 UYANIŞIN NEŞESİ2.670 kelime
- 25 AY IŞIĞININ MİRASI1.054 kelime
- 26 TEŞEKKÜR86 kelime
- 27 Ay Işığından Kareler2 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Adımlarım artık bana ait değilmiş gibiydi. Her bir adım, dizlerime bir bıçak darbesi gibi saplanıyor, ciğerlerim ormanın rutubetli havasını çekerken yanıyordu. Mor sisler, ellerimin üzerinde yerini derin, sızlayan bir soğuğa bırakmıştı. Gün boyunca süren o enerji akışı, sanki kemiklerimdeki tüm iliği emip bitirmişti.
Henry’nin ise durumu biraz daha farklıydı. Ayağındaki o derin yara, az önce yaptığım büyüyle hızla kapanmış, sargının altındaki o keskin acı hafiflemişti. Artık bacağını sürükleyerek değil, daha dengeli adımlarla yürüyordu. Yine de o kadar ağır bir yoldan sonra, fiziksel yorgunluğu gözlerinden okunuyordu; bedeni her ne kadar iyileşmiş olsa da, zihinsel yükü ve günün stresi omuzlarını ağırlaştırıyordu.
"Durmalıyız, Lexi," dedi, sesi ormanın uğultusunda boğuk bir fısıltıya dönüştü. "Daha fazla gidemeyiz."
Kökleri dışarı fırlamış, yaşlı bir meşe ağacının kovuğuna kendimi bıraktım. Bacaklarımın bağı çözülmüş, yere yığılmıştım. Henry, etrafı kontrol ettikten sonra yanıma, sığınağın girişine oturdu. Yaralı bacağını hafifçe uzattı, artık üzerine basarken yüzünü buruşturmuyordu ama nefes nefeseydi.
"Savunmasızız," dedim, sesim çatallanarak. "Eğer birileri bizi takip ediyorsa..."
Henry etrafta bulduğu, biraz düzgün kesimli ve sağlam bir tahta parçasını eline aldı. Bana baktı. Gözlerinde, az önce meydanda gördüğüm o dehşetten farklı, daha analiz eden bir ifade vardı. "Bir kılıca ihtiyacım var, Lexi. Senin o... enerjine."
"Yapamam," dedim, ellerime bakarak. "Bitti. İçimde hiçbir şey kalmadı."
"Sadece küçük bir odaklanma," dedi, elindeki tahtayı bana uzatarak. "Düşüncesi bile yeter."
Derin bir nefes aldım. Ellerimi o kaba tahta parçasına yaklaştırdım. Zihnimin en derin köşelerini, artık neredeyse boşalmış olan o mor sisin kırıntılarını zorladım. Tahta, avuçlarımın arasında önce ısındı, sonra lifleri birbirine kenetlenip sertleşmeye başladı. Birkaç saniye içinde tahta, ham bir kılıç formuna büründü. Kılıcı ona uzattığım an, dünyam karardı. Zihnimdeki o uğultu aniden kesildi ve tüm enerjimin tükenişiyle beraber parmaklarımı bile kıpırdatamayacak kadar ağırlaştım. Başım geriye düştü.
Uyandığımda İnce bir duman kokusu burnuma doldu. Henry, yakındaki bir çalılıktan yakaladığı küçük bir avı ateşte pişiriyordu. Hareketleri artık daha çevikti, ayağındaki yaranın iyileşmesi ona eski gücünün bir kısmını geri vermiş gibiydi. Çıtırtılar, ormanın mutlak sessizliğini bölüyordu.
Beni uyandığımı fark ettiğinde, elindeki eti bir yaprağın üzerine koyup bana doğru uzattı. "Ye. Güce ihtiyacın var."
Yavaşça doğrulurken başımın döndüğünü hissettim. Bir parça koparıp ağzıma attım; tadı yavan olsa da vücudumun geri geldiğini hissediyordum. Ateşin ışığı, Henry’nin yüzündeki sert hatları biraz olsun yumuşatmıştı.
"Cadılar hakkında ne biliyorsun?" diye sordum aniden. Sorum, ateşin çatırdayan sesine karıştı. "Bizim... tehlikeli olduğumuzu mu düşünüyorsun?"
Henry ateşle oynayan dal parçasını havada bir an durdurdu. "Sarayda büyü hakkında çok şey anlatırlar, Lexi. Genelde kitaplarda, karanlık ve yok edici olarak geçer. Ama seni gördüm. Sen, anneni kurtarmaya çalışırken o ışığı kullandın. Saraydaki hikayelerin aksine, büyü sanki senin bir parçanmış gibi duruyordu. Korkunç, evet. Ama bir o kadar da insani."
Ona bakarken, içimdeki o zehirli düşünce tekrar gün yüzüne çıktı. "İnsani mi?" diye sordum, sesim titreyerek. "O meydanda... ellerimden o sis fışkırdığında, sadece annemi kurtarmak istedim Henry. Ama o an, sadece annemi kurtarmadım. Birinin kalbini durdurdum. İlk kez bir canın, benim yüzümden söndüğünü hissettim. Bu insanlık değil, bu sadece... bir katilin doğuşu."
Henry, elindeki dalı ateşe bıraktı ve bana doğru döndü. Gözlerinde daha önce görmediğim bir ağırlık vardı. "Sen bir katil değilsin, Lexi. Sen sadece hayatta kalmaya çalışan birisin."
"Ya sen?" diye sordum, gözlerimi ondan kaçırmadan. "Sen bir prenssin. Saraydaki o altın varaklı salonlarda kılıç sallarken, senin ellerine hiç kan bulaşmadı mı?"
Henry bir an duraksadı. Omuzları hafifçe çöktü, bakışlarını uzak karanlığa çevirdi. "Bulaştı," dedi düz bir tonda. "Sarayın sınırlarını korumak için, babamın iradesini gerçekleştirmek için... bazen kılıcımın ucundaki hayatın bir babanın oğlu, bir annenin evladı olduğunu görmezden gelmem gerekti. Başta bu acı, zihnini yiyip bitiriyor. Ama zamanla..."
Sözlerini yarım bıraktı. Bana doğru bir adım atacakmış gibi hafifçe doğruldu, sonra sanki kendi kurduğu bu samimiyetten korkmuş gibi aniden geri çekildi. Boğazını temizledi, elini kılıcının kabzasına götürerek o mesafeli, prens duruşuna geri döndü.
"Yani..." dedi, bakışlarını kaçırarak. "Zamanla bu yükün ağırlığına alışıyorsun demek istedim. Ama bu bir bahane değil. Sadece... savaşın kuralı bu. Kendini suçlamayı bırakmalısın."
"Sen alışabildin mi?" diye sordum. Sesimdeki merak, onu biraz daha sıkıştırmama neden oluyordu. "Kendi canını almaktan kaçtığın, o 'karanlık' dedikleri şeyi reddettiğin o adam, o yükle yaşamaya alışabildi mi?"
Henry derin bir nefes aldı. Ateşin ışığı yüzündeki çizgileri derinleştiriyor, bir anlığına prens maskesinin altındaki o yaralı adamı gösteriyordu. "Bazen kendimden nefret ediyorum, Lexi. Ama o anlarda, sadece bir sonrakini düşünmeye çalışıyorum. Geçmişe takılı kalırsan, o karanlık seni boğar. Annene gelince..."
Sustu. Bana nasıl teselli vereceğini bilemiyordu. Kollarını göğsünde kavuşturdu, sanki kendini kendi savunma mekanizmalarıyla sarmalıyordu.
"Annene yardım edememiş olman, onun seni sevmediği veya senin yetersiz olduğun anlamına gelmez. Sadece... bazen kader, bizim gücümüzü aşan şeyler sunar."
Sessizlik tekrar aramıza çöktü. Ama bu sefer, o meydandaki çığlıkların yarattığı dehşet dolu sessizlikten farklıydı. Bu, paylaşılan bir acının sessizliğiydi. İkimiz de yaralıydık; biri fiziksel yaralarını iyileştirmişti ama zihni kanıyordu, diğeri ise zihnindeki o karanlık yükü kılıcıyla taşıyordu.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadım, başımı dizlerime yaslayarak.
Bölüm etkileşimi
