9. bölüm · AY IŞIĞININ MİRASI

GEÇMİŞİN FISILTILARI

S.A. Aslan

"Henry, duyduğun şeye nasıl inanmazsın?" diye fısıldadım, sesimdeki dehşetle. Kulübenin gıcırtılı kapısı rüzgârın etkisiyle ritmik bir şekilde çarparken, içeri sızan gün ışığı içerideki toz bulutlarını dans ettiriyordu. "Annemin sesi... buradaydı. Az önce ismimi söyledi."
Henry, kılıcını kınından çekti; çeliğin gün ışığında parlayan soğuk yüzü ormanın dinginliğini böldü. Bana dönüp bakışlarını sabitledi. "Eğer bir tehlike varsa içeride bizi bekliyor demektir. Burada, bu açıkta öylece duramayız."
Ardından bakışlarını bir anlığına ellerime, sonra kararlı bir ifadeyle gözlerime dikti. "Ben içeri girip durumu kontrol edeceğim. Sen hemen arkamda dur ve o mor sisini hazır tut. Eğer içeride beklenmedik bir şeyle karşılaşırsak, beni korumana ihtiyacım olacak. Güçlerini şimdiden toparla, Lexi."
Başımı hafifçe salladım; onun bu kendinden emin tavrı, üzerimdeki o çaresizlik hissini biraz olsun dağıttı. Henry, kapıya yöneldi ve bir tekmeyle çürümüş ahşabı yerinden söktü. İçerisi, tavanın yer yer çökmüş olması sayesinde geniş ışık hüzmeleriyle aydınlanıyordu. Yerleri saran bitkiler, pencerelerden giren gün ışığıyla canlanmış, harabeyi adeta bir seraya dönüştürmüştü.
Henry temkinli adımlarla etrafı süzerken, ben arkasında durmuş, parmak uçlarımdaki o tanıdık enerjiyi, sisin kırıntılarını zorlayarak hazır bekletiyordum. Ancak zihnim başka bir yerdeydi. İçerideki tozlu eşyaların arasında dolanırken, o sesi yeniden duymayı bekleyen kulaklarım ormanın uğultusuna gömülmüştü.
*Neden sadece ben?* diye düşündüm kendi kendime. Annemin sesi o kadar netti ki... Henry nasıl duyamaz? Büyüye bu kadar yakınken, bu ormanın ruhu sadece bana mı sesleniyor? Yoksa bu, içimdeki o karanlık gücün bir oyunu mu?
"Henry," dedim sessizliği bozarak. "Düşünsene... Ses ormandan değil, sanki zihnimin içinden geldi. Neden sadece ben duyuyorum? Eğer burası kadim bir yerse, bu ses benimle mi ilgili?"
Henry, çökmüş bir masanın üzerindeki yığınları karıştırırken bana döndü. Yüzünde, bu karmaşık düşüncelerimden ziyade bulduğu şeye odaklanmış bir ifade vardı. "Burası Fısıltı Ormanı, Lexi. Efsaneler burada gerçeklerin ve sanrıların birbirine karıştığını söyler. Ama şu an cevabını bilmediğimiz sorularla vakit kaybedemeyiz. Önce buradan çıkmamız lazım."
Tam o sırada elindeki tozlu bir deri parçasına takıldı. "İşte bu!" diye haykırdı.
Henry, pencereden süzülen parlak ışığın vurduğu tozlu bir rafın üzerindeki sandığın içine eğilmişti. Elinde, yüzyılların yorgunluğunu taşıyan, kenarları yırtık ve sararmış eski bir parşömen vardı.
"Lexi, bak!" dedi heyecanla. Parmakları, gün ışığında iyice belirginleşen, kâğıdın üzerindeki kaba taslak çizgilerin üzerinde geziniyordu. "Bu, krallığın eski bir haritası. Çok eski ve oldukça kaba taslak çizilmiş ama bak... Şurası Fısıltı Ormanı'nın sınırı, şurası da başkente uzanan vadi. Hiçbir detay yok, sadece yönler ve ana yollar var ama..."
Kâğıt neredeyse dağılmak üzereydi ama mürekkebin izleri gün ışığında hâlâ seçilebiliyordu. Henry, parmağıyla harita üzerindeki rotayı takip etmeye başladı. "Sarayın arşivlerindeki o karmaşık haritalara benzemiyor ama en azından hangi yöne gitmemiz gerektiğini, dağların nerede başladığını anlayabiliriz. Bu, körlemesine yürümekten çok daha iyi."
Henry'nin gözlerindeki o zafer parıltısı, içimdeki o korkutucu sesin yankısını bir anlığına bastırdı. "Harita elimizde," dedi kararlılıkla. "Artık yönümüzü biliyoruz."
Henry, elindeki haritayı özenle katlayıp ceketinin iç cebine yerleştirirken bakışlarını üzerimden ayırmıyordu. Harabenin içine dolan güneş ışığı, toz zerrelerini altın tozu gibi havada uçuruyordu. Henry’nin yüzündeki o stratejist ciddiyet, yerini daha yumuşak, meraklı bir ifadeye bırakmıştı.
"Lexi," dedi, sesini alçaltarak. Harabenin dışındaki kuş seslerinin arasında bile sesi net duyuluyordu. "Az önce içeri girmeden hemen önce, o sesin annenin sesine benzediğini söyledin. Cidden öyle mi hissettin? Yani... o kadar emindin?"
Duraksadım. Gözlerimi harabenin duvarlarını saran sarmaşıklara diktim. Annemin yüzü, o sıcak gülümsemesi, sesi... Sanki bir rüyanın kıyısından bana seslenmişti. "Emin değilim," diye mırıldandım, parmaklarımla oynamaya başlayarak. "Ama evet, o tondaydı. Sanki o şefkatli sesi, en umutsuz anımda yanımdaymış gibi hissettim. Ama mantıklı değil Henry. O... o öldü."
Henry bir an sessiz kaldı, sonra bakışlarını haritayı bulduğu o eski sandığa çevirdi. "Belki de," dedi derin bir soluk alarak, "annenden geriye kalan o saf sevgi ve bağlılık, bu ormanın kadim enerjisiyle birleşip sana rehberlik ediyordur. Belki de ruhu... haritayı bulmamız için bize yardım etti."
Bu sözleri duymak içimde garip, soğuk bir sızıya yol açtı. Başımı hızla kaldırıp ona baktım. "Ruh mu? Henry, sen bir prenssin; mantıkla hareket eden, saray disipliniyle büyümüş birisin. Sen bile mi buna inanıyorsun?"
Henry omuz silkti, bakışları uzak bir noktaya daldı. "Sarayda sadece kılıç tutmayı ve emir vermeyi öğrenmedim, Lexi. Bazen, kılıcın bile çözemediği düğümlerin olduğunu gördüm. Eğer bu harita ormanda kaybolmuşken tam da senin o sesi duyduğun yerdeyse, bu bir tesadüf olamaz."
Sözlerini garipsedim. İçimde bir yerlerde bu düşünce, sanki kalbimi yoran bir ağırlık gibi çöktü. Annemin ruhu... Eğer gerçekten yardım ediyorsa, neden bana görünmedi de sadece bir fısıltıyla yetindi? Yoksa bu orman, annem hakkındaki en zayıf anımı kullanıp beni bir yere mi sürüklemek istiyordu?
"Bu kadar kolay olmamalı," dedim kendi kendime, neredeyse duyulmayacak bir sesle. "Bir ruhun, bir haritayı bulmamız için fısıldaması... Eğer bu gerçekse, o zaman sadece kaçmıyoruz demektir. O zaman, belki de bizi bekleyen bir kaderin tam ortasındayız."
Zihnimde bu düşünceler çarpışırken, Henry'nin elini omzumda hissettim. "Düşünmeyi bırak, Lexi. Eğer o ses bir yardım eli uzattıysa, bu eli tutmalı ve yolumuza devam etmeliyiz. Kader, tartışarak değil, yürüyerek şekillenir."
Haklıydı ama sessizliğin içinde kulağımda yankılanan o ismimin sesi, henüz bitmemişti. Sanki annem sadece haritayı değil, daha büyük bir şeyi işaret ediyordu. Harabenin tozlu havasını geride bırakıp tekrar ormanın uğultusuna adım atarken, attığım her adımın aslında annemin ruhuna mı yoksa ormanın derinliklerindeki bir tuzağa mı doğru gittiğini sorgulamaktan kendimi alamıyordum.
Harabenin tozlu sessizliğini, yerin derinliklerinden gelen boğuk ve hırıltılı bir inleme bozdu. Henry aniden duraksadı, elini kılıcının kabzasına götürüp, "Duydun mu?" diye fısıldadı. Tam o sırada, az önceki ses tekrar etti; bu kez daha yakın, sanki tam arkamızdaki duvardan gelen, ciğerleri sökülen bir ruhun çıkardığı o mekanik ve ürkütücü çığlıktı.
Hırıltı bir çığlığa dönüştü; kulak tırmalayan, binlerce yıldır acı çeken bir ruhun boğazından çıkan o iğrenç ses, harabenin yıkık duvarlarını sarstı. Kulübenin girişine doğru atılan bir gölge, gün ışığını bir anlığına kesti.
İçeri giren şey bir kadındı. Ya da bir zamanlar öyleydi. Üzerindeki kıyafetler çürümüş, derisi grileşmişti. Yüzü saçlarının karmaşasıyla gizlenmişti ama o çürümüş bedenden yayılan ölüm kokusu havayı ağırlaştırıyordu.
"Lexi, arkamda kal!" diye gürledi Henry, kılıcını kınından çekerek.
Yaratık, doğaüstü bir hızla Henry’nin üzerine atıldı. Henry kılıcıyla onu savuşturmaya çalışırken, yaratığın parmakları taş duvarda derin izler bırakıyordu. Lexi olarak elimi uzattım; avuçlarımdan mor sisin o son kırıntılarını zorla çekip çıkardım. Gücü yaratığa doğru fırlattım; enerji bedenine çarptığı anda yaratık havaya savruldu ve bir duvara çarptı.
"Bitti mi?" diye sordum nefes nefese.
Tam o anda yaratık, sanki hiç darbe almamış gibi havada bir duman gibi dağıldı. Göz açıp kapayıncaya kadar yok olmuştu. İkimiz de şaşkınlıkla etrafımıza bakındık. "Nereye gitti?" dedi Henry, kılıcını sıkıca kavrayarak.
Tam arkamı dönüp Henry'ye bakacakken, ensemde o buz gibi, çürük nefesi hissettim. Bir saniye bile sürmedi; yaratık arkamda belirmiş, buz gibi parmaklarını saçlarıma dolamıştı.
"Ah!" diye çığlık attım. Yaratık beni o kadar sert geriye çekti ki dengemi kaybettim. Saç köklerimin sızladığını, derimin yırtılacağını hissettim. Yaratık beni vahşice kulübenin karanlık köşesine doğru sürüklerken, "Henry!" diye haykırdım.
Henry araya girmek için atıldı ama yaratık o kadar hızlıydı ki Henry'nin her hamlesini bir gölge gibi atlatıyordu. Henry yaratığa doğru kılıcını salladı ancak kılıç havayı kesti. Yaratık, beni bir kalkan gibi kullanarak Henry'nin darbelerinden kurtuluyordu.
"Lexi, dayan!" diye bağırdı Henry. Kılıcını yere atıp ellerini yaratığın saçlarıma dolanan ellerine attı. Parmakları, yaratığın soğuk ve etsiz elleriyle boğuşmaya başladı. Henry var gücüyle yaratığın parmaklarını açmaya çalışırken, ben de kendimi toparlamaya çalıştım. İçimdeki o mor sis, tükenmiş olmama rağmen korkumla tetiklendi.
Zihnimin derinliklerinden cılız bir ışık sızmaya başladı. Ama çok zordu; sanki içimde bir uçurum vardı ve güçlerim o uçurumun dibindeydi. "Henry... çekil!" demeye kalmadan
Yaratık Henry'yi tek bir hamleyle bir kenara savurdu. Henry duvara çarparak yere yığıldı, bir an için nefesi kesildi. Yaratık şimdi tam üzerimdeydi, ellerini boğazıma doğru uzatmıştı. Tam o anda, içimdeki o zoraki güç patladı. Gözlerimden akan mor ışıkla yaratığı bir darbeyle uzağa fırlattım.
Henry, belindeki sızıyı umursamadan ayağa kalktı. Yaratık dengesini kaybetmişken Henry kılıcını yerden kaptı ve bu kez hiç tereddüt etmeden, yaratığın göğsündeki o zayıf noktaya, yani o bitmek bilmeyen hırıltının merkezine sapladı.
Yaratık, son bir kez o mekanik çığlığını attı. Siyah bir duman gibi, toprağın derinliklerinden çekilir gibi parçalanarak yok oldu.
Harabe bir anda ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Henry kılıcını yere dayayıp derin nefesler alırken, ikimiz de dizlerimizin üzerine yığılmıştık. Her yerimiz yara bere içindeydi, saçlarımın acısı hâlâ devam ediyordu.
Sessizlik, kulübenin içine çöken toz bulutları gibi ağır ve boğucuydu. Henry, kılıcını çekmiş, etrafı gözlüyordu. Yanıma diz çöktü; elleri hâlâ hafifçe titriyordu.
"İyi misin?" dedi, sesi endişeyle çatallanarak. "Saçların... Canını yaktı mı?"
Başımı yavaşça salladım, ellerimle ensemi yokladım; sanki derim hâlâ o buz gibi parmakların baskısını taşıyordu. "İyiyim... Sadece, bu neydi Henry? Bir hayvan değildi, yaşayan bir şey değildi... Ama sanki bir amacı vardı."
Henry yerden destek alarak ayağa kalktı ve yaratığın yok olduğu yere baktı. Tam o sırada, tozlu toprak zeminin üzerinde parlayan bir şey dikkatimi çekti. Yavaşça yaklaştım; küçük, gümüş bir zincir ve ucunda üzerinde pürüzsüz bir üçgen işlenmiş bir kolye duruyordu. Henry, kılıcın ucuyla kolyeyi işaret etti. "Dokunma," dedi temkinli bir tonla. "Büyülenmiş olabilir."
Ama içimdeki o dürtü, mantığımdan daha güçlüydü. Parmaklarım, sanki kolyenin beni çağırdığını hissederek zinciri kavradı. Metal, avucumda buz gibi bir sızıyla parladı.
Kolyeyi avucumun içine aldığım o an, dünya başımdan aşağı kaydı. Gözlerim karardı, kulübenin yıkık duvarları ve Henry'nin endişeli yüzü bir sis gibi dağıldı.
*Kendimi, burası harabe değilken, loş bir odanın içinde buldum. Önümde eski bir boy aynası vardı. Uzun, kömür karası saçları omuzlarından aşağı dökülen, mermer kadar beyaz tenli bir kadın... Simsiyah gözleri, sanki içinde hiç ışık barındırmıyor gibi derin ve boş bakıyordu. Aynaya yansıyan o gözlerde saf bir hüzün vardı. Titreyen elleriyle boynundaki bu üçgen kolyeyi taktı.*
*Tam o sırada kapı, omuz darbeleriyle vahşice sarsılarak açıldı. İçeriye Valoria Krallığı'nın altın zırhlı askerleri doluştu. Miğferlerinin altından yükselen o soğuk otorite, odanın havasını dondurmuştu.*
*Askerlerin başındaki komutan kılıcını çekerek kadına doğru ilerledi. "Valoria Krallığı adına, büyücülük ve yasaklı ritüeller suçundan tutuklusun!" diye gürledi. "Dua etmeni tavsiye etmem cadı. Artık ölüm vaktin geldi; burası senin mezarın olacak!"*
*Kadın, kolyeye son kez dokundu. Simsiyah gözlerinde korkudan ziyade, bir kabulleniş ve bitmek bilmeyen bir nefret vardı. Aynadaki aksine baktı, sanki birine veda ediyordu. "Beni öldürebilirsiniz," dedi, sesi odayı inleten bir fısıltı gibiydi. "Ama bu orman, akan her damla kanımı, Valoria'nın üzerine bir lanet olarak geri kusacak."*
Zihnimdeki görüntü aniden koptu. Kendimi tekrar harabenin soğuk zemininde, Henry'nin sarsan elleriyle buldum.
"Lexi! Lexi kendine gel!"
Nefes nefese kolyeyi bıraktım. Gözlerimi Henry'ye diktim, bakışlarım bulanıktı. "O sadece bir yaratık değildi, Henry," dedim, sesim titreyerek. "O, Valoria askerleri tarafından burada katledilen bir cadıydı. Son anlarını gördüm... Bu kolye, onun anısı. Onun ölürken kusup ormana bıraktığı o nefret."
Henry, kolyeye şaşkınlıkla baktı. "Valoria askerleri mi? Yani krallığımın tarihine kazınan o cadı avlarının burada mı? Bu orman sadece cadıları saklamıyor, lexi. Bu orman, atalarımın işlediği günahların öfkesini taşıyor.