20. bölüm · AY IŞIĞININ MİRASI
KANLI AY’IN UYANIŞI
Ayın göz alıcı kan kırmızısı ışığı, ormanın üzerine uğursuz bir örtü gibi serilmişti. Gökyüzündeki bu devasa kızıllık, sanki evrenin bir yerinde büyük bir yara açılmış da oradan sızan kanmış gibi her tarafı boyuyordu. O an içimi, hayatımda hissettiğim en saf, en ilkel korku kapladı. Ruhumun derinliklerinde, yaklaşan bir şeyin ürpertisini duyabiliyordum.
“Hemen gitmeliyiz!” diye seslendim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı ve titrek geliyordu.
Henry ve Arlen aynı anda bana döndüler. Yüzlerindeki ifade, benim kadar korkmadıklarını değil, durumu henüz tam kavrayamadıklarını gösteriyordu. Henry, bir asker disipliniyle hemen çevreye göz gezdirdi; Arlen ise bu kızıllığın altında huzursuzca kıpırdanıyordu.
“Gece oldu, Lexi,” dedi Arlen şaşkınlıkla, elini kılıcının kabzasına götürerek. “Bu saatte ilerlemek intihar olur. Ormanın derinlikleri gündüz bile tehlikeliyken, şimdi ne yapabiliriz?”
“Hayır!” diye çıkıştım. Sesimdeki panik, ikisini de irkiltmişti. “Anlamıyorsunuz! Bu sadece bir gece değil.”
Henry hızla yanıma geldi, elleriyle omuzlarımı kavradı. “Ne oluyor, Lexi? Seni bu kadar korkutan şey ne?”
Gözlerim, ormanın ağaçları arasında bir gölge gibi kaybolan o kızıl ışığa sabitlenmişti. “Kanlı Ay…” dedim titreyen bir sesle. “Kanlı Ay’da ruhlar âleminin kapıları açılır. Kadim metinlerde anlatılan o gece bu gece, Henry. Sınırlar inceldi, belki de tamamen yok oldu.”
Arlen’in yüzünden hiçbir şey anlamadığı belliydi. Gözlerimiz buluştu. Onun o sadık ama sorgulayan bakışlarında kendi çaresizliğimi gördüm.
“Fısıltı Ormanı…” dedim, derin bir nefes alarak. Sanki havayı solumak değil de, bir mezarlığın tozunu yutmak gibiydi. “Eskiden cadılar burada yaşardı. Valoriya Krallığı, onları burada tek tek idam edip katletti. Bu topraklar onların dökülen kanlarıyla beslendi. Şimdi, o lanet uyanıyor.”
Henry dişlerini sıktı. Üzerindeki çiziklerle kaplı, yıpranmış Valoriya zırhına baktı. O zırh, sanki geçmişin bütün günahlarını üzerinde taşıyordu ve şimdi, o günahlar ona hesap sormaya gelmişti. “Lanet olsun…” diye fısıldadı. Ardından sertçe başını kaldırdı, gözlerinde artık bir asker kararlılığı vardı. “Hemen gitmeliyiz. Arlen, intikamcı ruhlarla karşı karşıya kalmak istemiyorum. Onların kılıç işlemez öfkesiyle başa çıkamayız.”
Hiç vakit kaybetmeden koşmaya başladık. Ormanın alıştığımız o uğursuz fısıltıları tamamen kaybolmuştu. Yerlerini çok daha korkunç, çok daha gerçek sesler almıştı. Kadınlar, erkekler ve çocuklar… Sayısız çığlık artık çok daha net duyuluyordu. Sanki toprağın altında yüzyıllardır bekleyen bütün ölüler aynı anda, aynı acıyla bağırıyorlardı. Her adımımızda yerin altından gelen o iniltiler, ayak tabanlarımızı sızlatıyordu.
Her adımda, görünmeyen gözlerin bizi izlediğini hissediyordum. Ormandaki ağaçlar, dallarını birer pençe gibi bize doğru uzatıyordu. Sanki bu orman bizi yutmak, bizi de kendi lanetli tarihine eklemek istiyordu.
Tam o sırada Henry elimi yakaladı ve beni kendine doğru çekti. O kadar sert çekmişti ki, dengemi kaybedip göğsüne çarptım. Bir anda ormanı yırtan tiz bir kadın çığlığı duyuldu.
Ses tam Arlen’in önünden gelmişti.
Arlen refleksle durdu, kılıcını çekti ve havayı bir yelpaze gibi savurdu. “O da neydi?!”
Henry de kılıcını çekti. Metalin kınından çıkarken çıkardığı o tiz ses, ormanın gürültüsü içinde bir çan gibi çınladı. Üçümüz sırt sırta vererek etrafımızı izlemeye başladık. Cadıların ruhları ormana geri dönmüştü ve bizi kuşatıyorlardı.
Derken, bu kez Henry’nin bulunduğu taraftan boğuk bir erkek çığlığı yükseldi. Korku bütün bedenimi sardı. Ellerim karıncalanmaya başladı. Mor sis, avuçlarımın etrafında bir girdap gibi dönerek yavaşça yükseliyordu. Gücümü kullanmak istemiyordum; çünkü bu sis, ruhları cezbediyordu.
“Tetikte olun!” diye bağırdı Henry. Sesi bir komut gibi havayı yardı.
Tam o anda Arlen’in ayaklarının altındaki toprak sarsıldı. Toprak, sanki bir sıvıya dönüşmüş gibi Arlen’i içine çekmeye başladı. Arlen sertçe yere düştü. Görünmeyen bir güç, onu acımasızca karanlığın içine doğru sürüklemeye başladı.
“Yardım edin!” diye haykırdı. Yakındaki kalın bir ağacın dalına iki eliyle tutunmuştu, parmakları ağaç kabuğuna saplanmıştı.
Henry hiç düşünmeden ona doğru atıldı, ancak görünmez bir bariyer onu engelledi. “Dur!” diye bağırarak kolundan tuttum.
Hemen Arlen’e doğru elimi uzattım. Onu tuttuğumu, sisimin onun bedenini kalkan gibi sardığını hayal ettim. Zihnimdeki görüntüyü gerçekliğe zorladım. Mor sisim havayı yararak bir yılan gibi Arlen’in kollarını sardı.
Bütün gücümle onu kendime doğru çekmeye başladım. Fakat karşımdaki güç… tarif edilemeyecek kadar ağırdı. Sanki koca bir dağı yerinden oynatmaya çalışıyordum. Şakaklarım zonkluyordu. Sanki beynimin içinde atan ikinci bir kalp vardı ve her vuruşunda acıyı bütün bedenime yayıyordu. Ama vazgeçemezdim. Arlen’i götürmelerine izin veremezdim.
Mor sislerim daha da yoğunlaştı, ışığı emerek mor bir ışığa dönüştü. Arlen havada asılı kalmıştı. Yüzündeki korku ve şaşkınlık ifadesi içimi parçalarken çığlıkları ormanın her köşesinde yankılanıyordu. “Dayan kardeşim!” diye haykırdı Henry. Arlen ise onu duyabilecek durumda bile değildi, sadece o görünmez pençelerle savaşıyordu.
Bir anda… Görünmeyen güç yok olmuş gibi hissettirdi. Arlen hızla bize doğru savruldu. Henry onu tam zamanında yakaladı, ikisi birlikte yere düştüler. Üçümüz de nefes nefese kalmıştık.
Çığlıklar aniden kesildi. Ormanı mutlak bir ölüm sessizliği kapladı. Sanki dünya, bir sonraki hamleyi beklemek için nefesini tutmuştu. Deliler gibi etrafımıza bakınırken, karşımızdaki ağaçların arasından siyah giysiler içindeki bir siluet çıktı. Yapısı bir erkeği andırıyordu ancak hareketleri… insana ait değildi. Sanki yerçekimine meydan okuyarak, ayakları yere değmeden süzülüyordu.
Bize sırtını dönmüş hâlde kahkaha atıyordu. O kahkaha ne bir kadına ne de bir erkeğe aitti. Keskin, rahatsız edici ve insanın iliklerine işleyen bir sesti. Arlen öne çıkarak kılıcını havada sabitledi. “Kimsin sen?” diye haykırdı, sesi titrese de geri adım atmadı.
Henry sert bir sesle emretti. “Önünü dön.”
Siluet kıkırdadı. “Sen benim prensim değilsin,” dedi, sesi rüzgârın yaprakları sarsması gibiydi. “Bana emir veremezsin.”
Yavaşça bize doğru döndü. Gözlerinde yaşama dair en ufak bir iz, bir ışık yoktu; sadece sonsuz bir boşluktu. “Demedim mi…” diye kıkırdadı. “Bu asil gecede ziyaretime mi geldiniz?”
Arlen bir adım öne çıktı. “Evimize gidiyoruz. Buraya isteyerek gelmedik.”
Siluetin gülüşü daha da büyüdü, gölgesi ayaklarımızın dibine kadar uzandı. “Burası…” dedi alçak ve uğursuz bir sesle. “…evinize giden bir durak değil.”
Bakışları bir anda sertleşti. Ormandaki bütün sesler sustu. Rüzgâr bile esmemeye başlamıştı. Sanki zaman durmuştu. “Burada ev falan yok. Burada sadece ölüm var.”
