12. bölüm · AY IŞIĞININ MİRASI

KARANLIKTAKİ KANATLAR

S.A. Aslan

Yerden yükselen o dehşet, karşımda duran bir kâbustan farksızdı. İnsan anatomisine dair bildiğim her şeyi reddeden, sanki bir mezarın tüm kalıntıları birleştirilerek tasarlanmış iğrenç bir yapıydı. İskelet parçaları et ve çürümüş dokularla birbirine dikilmişti; göğüs kafesi ters dönmüş bir kafes gibi dışarı fırlamıştı. Yüzü yoktu; sadece dikişlerle birleştirilmiş, devasa ve dişlerle dolu bir boşluktan ibaretti. Her nefes alışında içinden yükselen o tiz çığlık, ormanın tüm kuşlarını susturmaya yetmişti.
"Henry, dikkat et!" diye bağırdım.
Canavar üzerimize atıldığında mor sisimi ona doğru fırlattım ama canavar sanki ağırlığımı hiçe sayarak elinin tersiyle bana vurdu. Havada metrelerce sürüklendim, sırtım sert bir ağaca çarptığında nefesim kesildi. Acı, bir şimşek gibi tüm vücuduma yayıldı; ciğerlerim sanki boşluğa düştü. Yerde öylece kaldım, her hareketim vücudumda yeni bir alev dalgası yaratıyordu.
Henry, omzundaki acıya rağmen tökezleyerek kılıcını savurdu. Canavar, Henry’nin hamlelerini hantal ama ölümcül bir güçle savuşturuyordu. Henry tam bir boşluk bulup kılıcını saplayacakken yaratık beklenmedik bir çeviklikle onu yakaladı. Onu ensesinden havaya kaldırdı; Henry ayakları havada çırpınırken, canavarın ağzından anlaşılmaz, boğuk ve uğursuz kelimeler dökülüyordu. Henry’nin yüzü morarmaya, elleri çaresizce canavarın koluna tutunmaya başladı.
Henry’nin boğazı her sıkıldığında, sanki kendi nefesim kesiliyordu. Korku ve öfke damarlarımda birbirine karıştı. Çığlık atarak yerden kalkmaya çalıştım; tüm vücudum sızlıyordu ama Henry’nin o çaresiz bakışları bana güç verdi. İçimdeki tüm enerjiyi, kontrolsüz bir patlama gibi dışarı fırlattım.
"Bırak onu!"
Yaydığım devasa enerji dalgası ormanı sarstı. Canavarın pençesi gevşedi ve Henry yere sertçe düştü. Ben ise bu son hamleyle yere yığıldım, artık gözlerimi bile açık tutmakta zorlanıyordum. Henry yerde acı içinde kıvranırken, canavar tekrar toparlandı. O an, Henry’yi kaybetme korkusu içimdeki son ışığı tutuşturdu.
Yavaşça, bir mezardan çıkar gibi yerden yükseldim. Canavar üzerime gelirken tüm odak noktamı ona verdim. Zihnimde, o devasa kütleyi parçalara ayırmak için bir ağ kuruyordum. İlk olarak ayaklarına odaklandım; yerdeki toprağı adeta birer pranga gibi ayak bileklerine doladım. Canavar bir adım atmaya çalıştı ama kaskatı kesildi, yerinde çırpınıyordu. Sonra gücümü yavaş yavaş, sanki birini boğmaya çalışır gibi dizlerine ve ardından kollarının eklemlerine yönlendirdim.
Zihnimde, binlerce bıçağın beynime saplandığını hissediyordum. Canavar, görünmez bir el tarafından santim santim sabitleniyordu; o mücadele ettikçe ben daha da sıkıyordum.
"Henry..." dedim, sesim çatallıydı. "Hemen... hareket etmen lazım!"
Henry, vücudundaki acıya aldırmadan, kılıcını kaptığı gibi yerden fırladı. O, bir rüzgâr gibi hızla koşarken ben canavarı kilitli tutuyordum. Henry, kılıcını tüm kuvvetiyle canavarın göğsüne fırlattı. Kılıç hedefine ulaştığı o milisaniyede, tüm irademi kılıcın kabzasına odakladım. gücümle kılıcı havada bir cerrahın bistürisi gibi tuttum.
Yukarıya, tek bir sert hamleyle çektim.
Kılıç, yaratığın belinden başlayarak kafasının tepesine kadar olan o kokuşmuş gövdeyi bir kâğıt gibi ikiye böldü. Canavar, havada asılı kalmış bir çığlıkla birlikte ikiye ayrılıp yere yığıldı. Etrafa saçılan toz ve siyah sisin içinde, ikimiz de dizlerimizin üzerine çöktük. Sessizlik geri döndüğünde, tek duyduğum Henry'nin ve kendi düzensiz nefes alışverişimdi.
Yere yığılan o devasa kütle, dağılan toz bulutunun içinde sessizliğe gömüldü. Ancak zaferin tadı, damarlarımdaki sızıyla zehir gibiydi. Zihnimde, mor sisin yarattığı o yıkıcı basınç hâlâ zonkluyordu; sanki beynimin içi yanan kömürlerle doluydu. Fiziksel bedenim ise sanki yüzlerce kırbaç darbesi yemiş gibi lime limeydi.
Sürünerek Henry’ye doğru ilerlemeye başladım. Her santim, acının sınırlarını zorlayan bir işkenceydi. Avuç içlerim ormanın nemli toprağına ve canavarın geride bıraktığı o iğrenç, siyah sıvıya bulanmıştı. Göğsümdeki her nefes, bir bıçak darbesi gibi sızlıyordu.
"Henry..." diye fısıldadım. Sesim, rüzgârda savrulan kuru bir yaprak gibi güçsüzdü.
Henry, sırtını yıkılmış bir ağaca yaslamıştı; nefes alışverişleri o kadar düzensizdi ki, her an duracakmış gibi geliyordu. Yüzündeki kan izleri, aldığı darbelerin derinliğini kanıtlıyordu. Yanına ulaştığımda, elimi titreyerek onun omzuna koydum. "Henry... İyi misin?"
Gözlerini yavaşça bana çevirdi. Bakışları bulanık, yorgunluğu ise bir ağırlık gibi üzerindeydi. "Sadece... nefes almaya çalışıyorum, Lexi," dedi; sesi çatallanarak çıktı. "Sen... sen nasılsın?"
"Parçalanmış gibiyim," dedim, başımı onun omzuna yaslayarak. "Ama buradayız. Hâlâ nefes alıyoruz."
Birbirimize tutunarak, acı içinde inleyerek ayağa kalkmaya çalıştık. Her kasımız isyan ediyordu. Ben ayağa kalktığımda dünya bir anlığına karardı, midem bulandı. Henry beni kolundan yakalayıp destek olmaya çalıştı ama o da titriyordu.
"Daha ne kadar sürecek?" diye sordum, gözlerim karanlık ormanın derinliklerinde gezindi. "Bitti artık, değil mi? Lütfen... bir daha canlanmasınlar. Çok kötüyüm, Henry. Artık bunu taşıyacak gücüm kalmadı."
Henry başını yorgunlukla geriye attı, gökyüzündeki kapalı karanlığa baktı. Kılıcı yerde, parçalanmış kalıntıların arasında öylece duruyordu. "Bitmeli," dedi kararlı ama bir o kadar da çaresiz bir sesle. "Artık bu kabus bitmeli. Kurtulalım buradan, başka hiçbir şey istemiyorum."
İkimiz de birbirimize kenetlenmiş, sanki birbirimizi ayakta tutan tek dayanak bizmişiz gibi duruyorduk. Ormanın o uğursuz fısıltısı hâlâ kulaklarımızdaydı, ancak o an için tek isteğimiz, bu cehennemin artık bizi kendi hâlimize bırakmasıydı. Bir adım attık; acı verici, zoraki bir adımdı ama gitmemiz gerekiyordu. Başka şansımız kalmamıştı
Omuz omuza verip, attığımız her adımı sanki bir dağ zirvesine tırmanıyormuşuz gibi zorlukla atıyorduk. Ormanın uğursuz sessizliğinde sadece düzensiz nefeslerimiz ve sürüklenen botlarımızın sesi vardı. Derken Henry’nin tutuşu gevşedi. Parmakları kolumdan kaydı ve "Daha fazla... yapamıyorum, Lexi," diyerek olduğu yere, soğuk toprağa yığıldı.
Hızla diz çöktüm, ellerim onun yüzünü buldu. "Henry! Bak bana, Henry!" Gözleri yarı açıktı, yüzü bembeyazdı.
"Çok yorgunum, Lexi..." diye fısıldadı, sesi acıyla titriyordu. "Omzum... sanki yerinden kopuyor. Yapamıyorum, burada kalmam lazım."
Tam o anda, ormanın o karanlık ve tekinsiz derinliklerinden tanıdık, uğursuz bir fısıltı duyuldu. Ses, rüzgârın içinden süzülüp doğrudan zihnime çarptı. *Lexi...*
Donup kaldım. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. *Lanet olsun,* diye düşündüm, dehşet içinde arkama bakarken. *Tekrar mı? Yine mi aynı kâbus? Hayır, lütfen... Başka bir saldırıyı kaldıracak gücüm yok, lütfen gelmesinler.*
Karanlığın içinde, sanki gecenin kendisinden kopmuş gibi parlayan, canlı mor bir kelebek belirdi. Işığı o kadar saftı ki, ormanın o kokuşmuş atmosferinde parlayan tek temiz şeydi. Kelebek, yavaşça süzülerek doğrudan avucumun içine kondu. Kanatları parmaklarımı gıdıklarken, zihnimin en derinlerinden gelen soğuk ve emir veren o sesi duydum:
*Sık onu, Lexi.*
Tereddüt ettim. Kelebeğin narin vücudu avucumda titreşiyordu ama sesin verdiği o garip otorite karşısında karşı koyamadım. Parmaklarımı yavaşça kapattım ve onu sıktım. Avucumdan, beyazla karışık mor bir sis, adeta bir toz bulutu gibi dağılmaya başladı. Sis, bizden kaçmak yerine sanki bizi arıyormuş gibi bedenlerimize doğru çekildi.
Henry’nin yaralı omzunun etrafını, benim ise sızlayan kaburgalarımı o sis sardı. Bu, mucizevi bir şifa değildi; daha çok bir uyuşturucu gibiydi. Bedenimdeki o keskin, batıcı acı hafifçe donuklaştı. Ruhumdaki o uçsuz bucaksız yorgunluk bir nebze olsun dağılırken, damarlarımda çok az da olsa yeni bir enerji hissettim.
Henry, sisin etkisiyle hafifçe inledi, gözlerini tamamen açtı. "Bu... bu da neydi?" dedi şaşkınlıkla.
Elimde kalan son ışık parçaları da sönerken, avucumda sadece ince, metalik bir koku kalmıştı. "Bilmiyorum," diye fısıldadım, hâlâ kelebeğin konduğu boşluğa bakarak.
Avucumda kalan son mor ışık da söverken içimi açıklayamadığım bir ürperti kapladı
"Ama bunun bir bedeli olacağına eminim."diye fısıldadım.
Sisin getirdiği o tuhaf ve uyuşturucu dinginlik, üzerimizdeki ağır baskıyı bir anlığına hafifletti. Henry’nin nefesi düzene girmeye başladığında, bacaklarımın daha fazla dayanamadığını hissettim ve kendimi onun yanına, toprağın üzerine bıraktım. Ormanın o tekinsiz sessizliğinde, sanki dünya dışı bir alandaymışız gibi sadece birbirimize odaklandık.
Başımı ona doğru çevirdim. Henry de aynı anda bana döndü. Gözlerimiz buluştuğunda, o ana kadar fark etmediğim bir detayı gördüm: Henry’nin gözleri... Ormanın o karanlık ve soluk renkleri arasında, onun gözlerindeki o canlı, derin yeşil renk bir cevher gibi parlıyordu. İçimdeki korku ve acı, o bakışların yarattığı şaşkınlıkla kısa bir süreliğine sustu. Bu yeşil, bu ormanın ölümcül solukluğuna inat, bir yaşam belirtisi gibiydi. Gözlerimi ondan alamadım; sanki bu karmaşanın içinde tek gerçek, tek huzurlu liman o bakışlardı.
"Bu ses," diye mırıldandım, bakışlarımı zorlukla onun gözlerinden çekerek. "Az önce kelebeği sıktığımda duyduğum ses... Sence neydi Henry?"
Henry başını hafifçe yere yasladı, bir eliyle hâlâ omzundaki sızıyı bastırıyordu. "Bilmiyorum Lexi. Ama bir şeylerden kaçtığımızı sanırken, belki de bir şeylerin oyununa geliyoruzdur," dedi. Sesi, az önceki o zayıf halinden biraz daha toparlanmıştı. "Orman bize yardım mı ediyor, yoksa sadece avını daha iyi yönetmek için mi oyalıyor? O kelebek... fazlasıyla gerçekti."
"Bana bir felaket habercisi gibi gelmedi," dedim düşünceli bir şekilde. "Ama bu ormanın parçası olması fikri... beni daha çok korkutuyor. Eğer ormanın kendisiyse, neden acımızı dindirdi?"
Henry uzun süre sessiz kaldı, ormanın tepemizdeki sık dallarına baktı. "Belki de," dedi sonunda, "bu orman bizim kadar yorgundur. Belki de bir çıkış yolu bulmamızı bekliyordur. O ses, o kelebek... belki de bir rehberdir. Ama unutma, bu ormanda rehberler bile genelde uçuruma götürür."
Birbirimize bakarken, aramızdaki o yorgunluk ve hayatta kalma arzusu birbirine karışıyordu. Ne ormandan çıkmıştık ne de güvendeydik ama o an, o yeşil gözlerin derinliğinde biraz olsun umut bulmaya çalıştım. "Neyse ne," dedim sesim titreyerek. "Sadece buradan çıkana kadar, ne ses gelirse gelsin, birbirimizi bırakmayalım."
Henry başıyla onayladı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. "Bırakmayacağım," diye fısıldadı.