21. bölüm · AY IŞIĞININ MİRASI
GÖLGELERİN İHANETİ VE KIRILAN YEMİNLER
Orman, sanki az sonra kopacak olan fırtınanın haberini almış gibi puslu, soğuk ve tekinsiz bir sessizliğe gömülmüştü. Ağaçların sık dalları arasından sızan zayıf ay ışığı, Siluet’in varlığıyla birlikte tamamen yutulmuş, yerini koyu, geniz yakan ve sanki etrafındaki her canlıyı yavaşça çürüten bir karanlığa bırakmıştı. Siluet’in üzerime çevirdiği o delici, boş bakışlar, zihnimde açılan dipsiz bir uçurum gibiydi. Gözlerini benden bir an bile ayırmıyor, adeta ruhumun derinliklerinde gizlediğim en büyük korkuları tek tek gün yüzüne çıkarıyordu. O boş, ifadesiz bakışın içinde kaybolurken, dudaklarından dökülen kelimeler, ormanın kadim ağaçlarını bile titreten, kulak tırmalayıcı ve kadim bir dilde yankılandı. Bu sesler, insan diline ait değildi; sanki yerin yedi kat altından gelen, unutulmuş bir lanetin fısıltısı gibi beynimin içinde çınlıyordu.
Elleri havayı yardığında, yerden yükselen zifiri karanlık, aç bir yılan gibi üzerime doğru atıldı. "Lexi! Sakın ona bakma!" Henry’nin haykırışı, savaşın kaosu içinde cılız ama kararlı bir fener ışığı gibi parladı. Ancak başımı çeviremedim; görünmez, buz gibi ve demirden bir prangayla boynuma kilit vurulmuştu. Gölge üzerime çullandığında, beni havada bir bez bebek gibi savurmaya başladı. Avuç içlerimden dışarı taşan mor ışıklar, etrafımı koruyucu bir kalkan gibi sarmaya, o zifiri karanlığı uzaklaştırmaya çalışıyordu. Mor gücüm, damarlarımda akan coşkulu bir nehir gibi çalkalanıyor, tenimde karıncalanmalara ve yoğun bir sıcaklığa neden oluyordu.
İlk gölge, keskin bir bıçak gibi üzerime atıldığında, tüm irademi toplayıp mor enerjimi bir ağ gibi ördüm ve onu yakalamayı başardım. Gölge, elimdeki o parlak, mor sisin içinde hapsedilmiş bir şekilde, sanki bir acı çekiyormuş gibi çırpınıyordu. "İşte bu kadar!" dedim içimden, kendime olan güvenim bir anlığına yerine gelirken, belki de bu savaşı kazanabileceğimize dair o tehlikeli umut parıltısı zihnime düştü. Ancak zaferim çok kısa sürdü. İkinci bir gölge, arkamdaki ağaçların yoğun gölgesinden bir fırtına gibi fırladı. Sırtımda hissettiğim o dondurucu darbeyle öne savruldum; mor ağım tek hamlede parçalandı, elimden kayıp giden enerji orman tabanındaki nemli yaprakların üzerinde cılız kıvılcımlara dönüştü. Gölge, saçlarımdan tutup başımı geriye savurduğunda, ağzımdan acı dolu bir inilti döküldü. Bu varlıklar sadece karanlıktan ibaret değildi; aynı zamanda fiziksel bir ağırlığa, buz gibi bir dokunuşa sahiplerdi.
Artık sadece savunma yapabiliyordum; her hamlem, her nefesim bir hayatta kalma mücadelesiydi. Henry ve Arlen’in kılıç sesleri, ormanın derinliklerinde bir ritim tutuyordu. Henry’nin kılıcının çeliği metale vurdukça çıkan o metalik ses, Arlen’in öfke dolu kükremeleriyle birleşiyordu. Siluet’in kahkahaları ise bu ritmi parçalayan, bozuk bir plak gibiydi. İki gölge etrafımda bir girdap gibi dönüyor; biri kolumu kavrayıp kemiklerimi zorluyor, diğeri elbisenin yırtıklarından içeri sızıp tenimi buz tutuyordu. Korku, kalbimin üzerinde soğuk, ağır bir el gibiydi ama pes edemezdim. Zihnimin içinde bir yerlerde, atalarımdan gelen o kadim bilgeliği ve gücü arıyordum. Eğer bu karanlığa teslim olursam, sadece ben değil, tüm krallık bu kadim lanetin altına gömülecekti.
*“Odaklan, Lexi,”* diye inledim kendi zihnime, sanki bu kadim güçten başka tutunacak dalım kalmamış gibi. Zihnimi, hiçbir darbenin sızamayacağı, sıkı bir halkanın içine hapsettim. Mor ışık, şakaklarımdan akıp damarlarıma dolduğunda başımdaki zonklama artık katlanılmazdı. Sanki birisi beynimi ikiye bölmeye çalışıyor, her bir hücremi yavaşça eziyordu. Ellerimi iki yana öyle sert açtım ki, ormanın içindeki asırlık ağaçlar bile sanki bu ani, patlayıcı güç dalgasıyla sarsıldı. Mor bir patlama, etrafımdaki gölgeleri paramparça ederek havaya dağıttı ve bir anlığına çevrem aydınlandı.
Gözlerimi açtığımda gördüğüm manzara, kalbimi yerinden sökecek gibiydi. Henry ve Arlen, Siluet’in ördüğü karanlık bir bariyerin içinde köşeye sıkışmışlardı. Henry’nin zırhı parçalanmış, göğsünden sızan kan Arlen’in ayaklarına kadar ulaşmıştı. Arlen ise sanki son bir umudu savunuyormuş gibi, Henry’nin önünde dimdik, sarsılmaz bir kale gibi duruyordu. Tam onlara koşacakken, Siluet’in parmağıyla yaptığı küçük bir hareket, boğazımı görünmez bir telle sıktı. Nefesim kesildi, dizlerimin üzerine düştüm, havayı yutmaya çalışırken gözlerim karardı.
Siluet, Henry’nin üzerine yürüdü. Her adımı bir infazın ayak sesleriydi. Tam o anda, Arlen öne atıldı. Siluet’in elindeki karanlık orak, Arlen’in göğsüne saplandığında zaman durdu. O an, ormandaki kuşların cıvıltısı bile kesildi, rüzgar durdu. Arlen dizlerinin üzerine yığıldı. Henry onu yakalayıp yere otururken, Arlen’in elleri Henry’nin kanlı zırhını kavradı. Henry’nin gözlerinde, daha önce hiç görmediğim kadar derin bir çaresizlik ve yıkım vardı. Arlen'in gözleri boşluğa bakıyordu, ancak Henry’yi gördüğüne dair emin bir ifade vardı yüzünde. Henry’nin zihninin derinliklerinden, küçükken birlikte oynadıkları o güneşli günlerin anısı, bu korkunç anın üzerine bir hayalet gibi çöktü.
"Henry..." diye fısıldadı Arlen, sesi bir hırıltı kadar zayıftı. "Bu kez... seni yalnız... bırakmadım..." Gözleri yavaşça kaydı, dudaklarından dökülen son nefes ormanın serin havasına karıştı. O an, Henry ile aralarındaki çocukluktan beri süregelen o kutsal yemin bozuldu. Henry, Arlen’in cansız bedenini yere bıraktı. O an, ormanda tuhaf, ağır ve dayanılmaz bir sessizlik oldu. Henry’nin parmakları, kılıcının kabzasını öyle sert sıktı ki, deri eldivenlerinden eklem yerlerinin beyazladığını görebiliyordum. Parmakları bembeyazdı. Nefesi düzensizleşti, göğsü bir körük gibi inip kalkmaya başladı. Gözlerindeki o tanıdık, güven veren yeşil ışık, yerini zifiri bir karanlığa bırakmıştı. Kılıcını kavradığı eli titriyor, öfkesi derisinin altından dışarı taşıyordu. Bu sadece bir yas değildi; bu, içine düşen o tarif edilemez nefretin başlangıcıydı.
"Seni..." dedi Henry. Sesi bir uçurumun dibinden, çok derinden geliyordu. O tek kelime, ormanın tüm ağaçlarını titretecek kadar ağırdı. Henry, bir çığlıkla Siluet’in üzerine atıldı. Kılıcını havada bir kavis çizecek şekilde savurdu, ama Siluet sadece tek bir parmağıyla metale dokundu. Kılıç, sanki camdan yapılmış gibi tuzla buz oldu. Siluet, Henry’nin yakasına yapışıp onu yerden kesti, gözlerini onun gözlerine dikti. "Ataların bizi ateşte yaktı," dedi Siluet, sesi bir zehir gibi Henry’nin kulaklarına aktı. "Çocuklarımızı katletti. Sizin o şanlı geçmişiniz, bizim acılarımızın üzerine kurulu. Şimdi sıra sizde." Siluet, elini Henry’nin alnına, tam saç diplerine bastırdı. Henry bir anda kasıldı, başı arkaya düştü. Gözleri boşluğa odaklandı. Siluet, zihnine daldığında Henry’nin ormanda yankılanan o acılı çığlığı her şeyi bastırdı, ağaçların yaprakları bu acıyla döküldü.
Sonra...
Sanki bütün dünya bir anlığına durmuştu.
