17. bölüm · AY IŞIĞININ MİRASI

IŞIĞIN ALDATMACASI

S.A. Aslan

Kargalar tepemizde daireler çizmeye devam ediyordu ancak ölüm kadar sessizlerdi. Arlen’in "zihnini güçlü tut" uyarılarına rağmen, yorgunluk zihnimin direncini kırmıştı. Sanki beynim benimle alay ediyor, geçmişin tüm karanlık, acı verici anılarını bir film şeridi gibi gözlerimin önüne seriyordu. Ormanın fısıltı gibi esen rüzgârı, bu zihinsel direncimi baltalayan, sesli düşünen bir düşman gibiydi.
Henry’ye döndüm. Kargaların o rahatsız edici taklitlerinden sonra iyice sessizleşmişti. "İyi misin?" diye sormak istedim ama cevabını bildiğim bir soruyu sormanın anlamsızlığıyla sustum. Orman çok garipti; sanki adım attığımız her yer başka bir boyuta, başka bir mevsime açılıyordu. Bir bölüm, kurumuş, iskeletleşmiş ağaçların altında çatlamış, kıraç bir toprak zeminle cehennemi andırırken; bir sonraki adımda devasa gövdeli ağaçların sarmaladığı, çiçekten bir denize dönüşen, cennet bahçesi gibi bir alana giriyorduk. Gökyüzünde günün saatini belirleyecek bir güneş ışığı, bir ay ışığı bile yoktu. Ebedi bir alacakaranlıkta, gece ile gündüzü ayırt etmenin imkânsız olduğu bir yerdeydik.
Tam bu düşünceler içindeyken kuru ağaçlı bölgenin sonuna geldik. İleride, devasa gövdeli ağaçların doğal bir kemer gibi oluşturduğu, Arlen'in "kapı" dediği giriş görünüyordu. Arlen alnındaki teri elinin tersiyle silerek, "Kapıya yaklaştık," dedi, sesi yorgun ama rahatlamış çıkıyordu.
Henry, etrafı saran devasa bitki örtüsüne bakarak, "Buna nasıl 'kapı' diyorsun?" diye sordu şaşkınlıkla.
Arlen kaçamak, buruk bir gülümsemeyle, "Tam bir mimari kapı değil aslında. Ağaç dalları ve sarmaşıklar doğaüstü bir güçle, sanki bir büyüyle birleşip geçit gibi bir oluşum meydana getirmiş. Buraya ilk geldiğimde aklıma gelen ilk kelime 'kapı' olmuştu," diye yanıtladı.
Ormanın bu bölümü, geride bıraktığımız o kasvetli, ölü alandan çok daha farklıydı. Devasa ağaçların gölgesinde, zemin rengarenk, egzotik çiçeklerle döşeliydi. Çiçeklerin baş döndürücü, tatlı kokusu havaya öyle bir sinmişti ki, ilk anlarda bir cennet bahçesine girdiğimizi sandım. "Üzerimizdeki şu uğursuz kargaları görmezden gelirsek, ne güzel bir yere geldik," dedim, içimdeki umut kırıntılarını sesime yansıtmaya çalışarak.
Henry bana dönüp, gözlerinin içi gülerek, "Evet, kokusu içimi açtı" dedi.
Arlen’in sesi bir anda buz kesti, uyarısı sertti: "Sakın! Çok derinize çekmeyin. Buradaki çiçeklerin bazıları sadece zehirli değil, doğrudan öldürücü sinir gazı etkisi yaratabilir."
"Zehirli mi?" diye tekrarladım hayretle, o güzel görüntünün altında yatan ölümcül gerçeği idrak etmeye çalışarak.
"Evet. Daha önce burada dinlenmek için kamp kurduğumuzda, askerlerden birkaçının burnu sebepsizce kanamaya başlamış ve hemen ardından korkunç sanrılar görmeye başlamışlardı," dedi Arlen, sesi anılarla ağırlaşarak. Hissiz bir gülümsemeyle ekledi: "Sir Sam, bu bölgeye girdiğimiz an kafasının içindeki sesleri susturamadığını, huzursuz olduğunu söylemişti ama aslında sadece bir başka tür, daha tehlikeli bir sessizliğe gömülmüştü. Bende de benzer durumlar olmuştu; o tatlı koku ve göz alıcı güzellik, aslında hiç de masum değil, bir avcı gibi."
"Sir Sam mi?" dedi Henry, sesi titreyerek. "O da mı buradaydı?
Arlen başını ağır ağır salladı. "Evet, gönüllü olanlardandı... Neyse, şimdi durmamız gerek. Hava iyice koyulaştı ve bu bitkiler karanlıkta daha tehlikeli olabilir. Kamp kuracak güvenli, açık bir alan bulmalıyız, çiçeklerin tam ortasında uyumak intihar olur."
Henry ile birbirimize baktık. Arlen, "Siz etrafı kontrol edin, ben de ileride su kaynağı veya düzlük var mı diye bakıp geleyim," diyerek devasa yaprakların arasında gözden kayboldu. Henry, Arlen’in arkasından bakarken omzuna hafifçe, destek verircesine vurdu, "Dikkatli ol, bir şey olursa seslen."
Henry ile yan yana, çiçek denizinin kenarındaki nispeten güvenli patikada yürümeye başladık. Havanın kararmasıyla birlikte, o rengarenk çiçeklerin üzerindeki polenler veya özleri, kendi içlerinden gelen yumuşak, mistik bir ışıkla parlamaya başladı. Orman zifiri karanlığa bürünmüştü ama çiçeklerin yaydığı bu loş, eflatun ve mavi tonlarındaki ışık, ortama ürkütücü ama büyüleyici bir huzur veriyordu. O rahatsız edici fısıltılı rüzgâr da kesilmişti; sanki orman nefesini tutmuş, bizi izliyordu.
Çiçeklerin güzelliği karşısında büyülenmiştim, dokunmak için elimi uzattım ancak Arlen’in zehirle ilgili uyarıları zihnimde yankılanınca geri çektim. O an, başımda ani, bıçak gibi keskin bir sızı oluştu. Günün ve günlerin yorgunluğu, açlık ve susuzluk, üzerime tonlarca ağırlık gibi çökmüştü. Dizlerimin bağı çözüldü, enerjimin bir anda bıçak gibi kesildiğini hissettim, yere yığılacak gibi oldum.
Arkamdan o yumuşak, tanıdık, beni rahatlatan ses geldi: "Gümüş kız."
Arkamı döndüğümde Henry, elinde parlayan, tek bir çiçekle bana doğru geliyordu. Çiçek, kökünden koparılmış olmasına rağmen hâlâ canlıydı, mora çalan, sanki içinde küçük bir yıldız taşıyan bir güle benziyordu. Yanına gittim, yüzümdeki endişeyi silmeye çalışarak ona baktım. Henry, utangaç ama şefkatli bir ifadeyle çiçeği bana uzattı; yüzü, tuttuğu gülün ışığıyla aydınlanıyordu. "Bu gülü görünce... gözlerin aklıma geldi dedi, sesi fısıltı gibiydi.
Çiçeği alırken kalbimde tarifsiz bir sıcaklık yayıldı, gülümsememe engel olamadım. Henry, bu küçük jestin karşılığını aldığını görünce çekingen bir tavırla gülümsedi. Tam o sırada Arlen’in sesi ormanda yankılandı, bu huzurlu anı vahşice böldü: "Neredesiniz?
Henry önümde yürümeye başladı, ben ise elimdeki o mucizevi güle bakıyordum. Dikenleri yoktu ama büyük, kadifemsi ve zarif yaprakları vardı. Gülün damarları, tıpkı benim korktuğumda veya güçlerimi kullandığımda derimin altında parlayan enerji çizgileri gibi kendine has, canlı bir mor ışık yayıyordu. Sanki bu gül de benim gibi, bu karanlık ve düşmanca dünyada kendini aydınlatıp korumaya çalışıyordu. Elimdeki güle hayranlıkla bakarken, hala gülümsediğimi fark ettim. Henry'nin yanına, Arlen'in yanına yetişmek için başımı kaldırdığımda, dünya bir anda, saniyeden bile kısa bir sürede kâbusa dönüştü.
Az önce her yeri aydınlatan o parıldayan çiçeklerin ışığı sönmüştü. Orman, içine sızılması imkânsız, mutlak, nefes kesen bir zifiri karanlığa bürünmüştü. Henry... Henry gitmişti. Önümdeki patika boştu. Avucumdaki o mor gül, yavaş yavaş, gözlerimin önünde soluyor, yaprakları kararıyor ve ışığını kaybedip soğuk bir küle dönüşüyordu.
Nefesim kesildi, kalbim göğüs kafesimi döven bir çekiç gibi, düzensiz ve vahşice çarpmaya başladı; korku, buz gibi bir dalga gibi tüm vücudumu sardı, kanımı dondurdu. "Henry!" diye bağırdım, sesim çatlak ve çaresizdi. Sesim koca ormanda yankılandı ama cevap gelmedi, sanki sesim karanlık tarafından yutulmuştu. Panik içinde tekrar bağırdım: "Hanry neredesin.
Sol tarafımdan, sanki yerin altından gelen boğuk, uğultulu bir ses yükseldi. Önce ne olduğunu anlayamadım, rüzgârın sesi sandım. Bir anda sesler netleşti; insan sesleriydi bunlar, insanların sesi Bir koro gibi, aynı anda, tek bir ağızdan, büyük bir nefret ve fanatiklikle bağırıyorlardı. Dehşet içinde, sesin geldiği yöne, karanlığın derinliklerine doğru döndüğümde gördüğüm manzara kanımı dondurdu, aklımı yitireceğimi sandım. İnsanlar... Kadınlar, erkekler, çocuklar... Hepsinin gözleri dönmüş, beyazları görünmüyordu, yüzlerinde birer maske gibi donmuş korkunç bir ifade vardı. bir ağızdan, tüyler ürpertici bir çığlıkla şunları söylüyorlardı
*"Şeytanı yok et! Uğursuzu yok et! Cadıyı yok et!
Yüzlerindeki o öfke ve nefret seli, beni ezip geçmek üzereydi. Olduğum yerde çakılı kaldım, dehşet içinde, o karanlıkta parlayan binlerce nefret dolu göze bakakaldım.