8. bölüm / 27
AY IŞIĞININ MİRASIFISILTI ORMANI
Bölümler 27Şu an: FISILTI ORMANI
- 1 GÖLGELERİN VE SESSİZLİĞİN RENGİ619 kelime
- 2 SINIRDAKİ GÖLGELER360 kelime
- 3 MOR ALEVİN UYANIŞI696 kelime
- 4 KARANLIK SINIRLAR722 kelime
- 5 SON VEDA IŞIĞI368 kelime
- 6 KÜLLERİN SESSİZLİĞİ493 kelime
- 7 ATEŞİN ÇITIRDIYAN SESSİZLİĞİ788 kelime
- 8 FISILTI ORMANI1.221 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 GEÇMİŞİN FISILTILARI1.730 kelime
- 10 YIKILAN İNANÇLAR1.077 kelime
- 11 KEMİKLERİN UYANIŞI704 kelime
- 12 KARANLIKTAKİ KANATLAR1.395 kelime
- 13 UYANIŞIN SOĞUKLUĞU606 kelime
- 14 KAYIPLARIN İZİNDE667 kelime
- 15 ATEŞİN ETRAFINDA530 kelime
- 16 KARGALARIN FISILDADIĞI ÇIĞLIKLAR690 kelime
- 17 IŞIĞIN ALDATMACASI1.017 kelime
- 18 GÖLGENİN İHANETİ820 kelime
- 19 FISILTININ SONU852 kelime
- 20 KANLI AY’IN UYANIŞI913 kelime
- 21 GÖLGELERİN İHANETİ VE KIRILAN YEMİNLER917 kelime
- 22 MİRASIN UYANIŞI2.763 kelime
- 23 UMUDUN UYANIŞI1.659 kelime
- 24 UYANIŞIN NEŞESİ2.670 kelime
- 25 AY IŞIĞININ MİRASI1.054 kelime
- 26 TEŞEKKÜR86 kelime
- 27 Ay Işığından Kareler2 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi üzerimize çökmüş, zaman mefhumunu zihnimizden silip süpürmüştü. Ancak nihayet, ormanın sık yaprakları arasından sızan soluk, gri bir ışıkla sabahın ilk saatleri belirdi. Gözlerimi araladığımda, üzerime sinen rutubetli soğuğun yerini daha keskin, daha huzursuz bir ürpertiye bıraktığını hissettim. Gece boyu süren o ağır sessizlik, yerini ağaçların arasından gelen mekanik, neredeyse insanı andıran hışırtılara bırakmıştı.
Henry, ateşin başında hareketsiz duruyordu. Dün geceki o savunmasız adamdan eser kalmamış; kılıcına tutunan, gözlerini ormanın derinliklerine dikmiş, tetikte bir prens duruyordu.
"Uyandın mı?" diye sordu, bana dönmeden. Sesi, sabahın bu saatinde bile yorgundu.
"Ne kadar uzun bir geceydi..." diye fısıldadım, yerden kalkmaya çalışırken. Vücudumdaki her kas, sanki üzerimden bir atlı araba geçmiş gibi sızlıyordu. Henry'nin yanına, ateşin biraz daha sönmüş közlerinin yanına oturdum. "Şimdi ne yapacağız, Henry? Sadece kaçmak bir yere kadar. Yaralısın, ben... ben tükendim."
Henry, kılıcının kabzasını sıktı. "Sınırın ötesine geçmemiz gerekiyor. Ama haritamız yok, pusulamız yok ve en önemlisi, bizi neyin beklediğini bilmiyoruz."
Gözlerimi etrafımızdaki yaşlı, garip bir şekilde kıvrılmış ağaçlara diktim. Gövdelerindeki kabuklar sanki acıyla büzülmüş gibiydi. İçimde garip, tanıdık bir ürperti yükseldi. "Sanırım... sanırım biz Fısıltı Ormanı'ndayız."
Henry aniden bana döndü. Yüzündeki ifade, o prens maskesinin altındaki tedirginliği açığa çıkardı. "Fısıltı Ormanı mı? Emin misin?"
"Bu ağaçların şekli, o bitmek bilmeyen uğultu..." diye mırıldandım, anılar zihnime hücum ederken. "Annem... annem bana burayı anlatmıştı. Çok küçükken buranın sadece bir harita hatası olduğunu sanırdım."
Gözlerimi kapatıp annemin sesini hatırlamaya çalıştım. O huzurlu yüzü, şefkatli elleri... Meydandaki o dehşet anı tekrar zihnime doldu; ellerimdeki mor sis, o kadının kalbinin duruşu... "Annem, 'Lexi,' derdi, 'karanlığın en yoğun olduğu yer, aslında ışığın en çok arandığı yerdir.' Şimdi buradayım ve sadece karanlığı hissediyorum. Onu koruyamadım, Henry. O saray meydanında... her şey bir anda bitti."
Henry derin bir nefes alarak yerden bir dal parçası aldı ve toprağı karıştırmaya başladı. "Fısıltı Ormanı hakkında anlatılan hikayeler... sarayda anlatılanlar farklıydı. Burasının lanetli olduğunu, cadı avları başlamadan önce buranın cadıların kutsal alanı olduğunu söylerlerdi. Büyük katliamdan önce burada toplanır, yasaklı ritüeller yaparlarmış."
"Ruhlar," diye devam ettim, sesim titreyerek. "Annem, ölen cadıların ruhlarının bu ormana hapsolduğunu söylerdi. Buranın sadece bir orman olmadığını; yaşayan, nefes alan ve hafızası olan bir yer olduğunu anlatırdı."
Henry gözlerini bana dikti. Bakışlarında bir merak, ama aynı zamanda bir korku vardı. "Sana başka ne anlattı? Bu ormanın büyüleri hala aktif mi? Dün gece o tahtayı kılıca dönüştürürken hissettiğin o enerji, buradaki havayla birleştiğinde neye dönüşür biliyor musun?"
Başımı iki yana salladım. "Bilmiyorum. Ama hava sanki... sanki bizi izliyor gibi. Sanki her yaprağın arkasında, avlanan bir ruhun gözleri var."
Henry'nin gözleri kısıldı. "Eğer efsaneler doğruysa, burada yapılan büyülerin yankıları hiç ölmez. Biz burada sadece iki kaçak değiliz, Lexi. Biz, bu ormanın hafızasındaki o 'cadıların' devamıyız. Eğer bu ormanın ritüelleri hâlâ aktifse, bizi bir yabancı olarak değil; birer kurban ya da birer parçası olarak görüyor olabilirler."
Ayağa kalktım, ormanın içine doğru bir adım attım. Fısıltılar, tam da dediği gibi, rüzgârın sesi değil, bir koroydu. "Eğer burası kadim büyülerin mekânıysa," dedim Henry'ye dönerek, "o zaman belki de tükendi dediğim o enerji, aslında sadece yanlış yerde olduğu için sönmüştü. Burası... burası benim gerçek evim olabilir mi, yoksa son nefesimi vereceğim yer mi?"
Henry kılıcını kınına soktu ve yanıma geldi. "Her ne olursa olsun, buradan birlikte çıkacağız. İster ruhlar olsun, ister sarayın askerleri. Başka yolumuz yok."
Ormanın derinliklerinden gelen o uğultu, sanki cevabımızı verir gibi şiddetlendi.
Ormanın içindeki sis attığımız her adımla biraz daha yoğunlaşıyor, sanki dallar bizi daha derinlere çekmek için ayaklarımıza dolanıyordu. Henry, bir elini kılıcının kabzasında tutarken diğer eliyle önündeki sık çalıları aralıyordu. Yürüyüşü artık daha kendinden emin olsa da yüzündeki o düşünceli ifade hiç değişmiyordu.
"Durmalıyız," dedi Henry aniden, yolun üzerinde bir boşluk bulup durduğunda. Bakışlarını bir süre gökyüzüne, ormanın tepesinde birleşen dalların arasından sızan soluk ışığa dikti. "Lexi, düşündüm de... Saraya gitmek zorundayız."
Duyduğum şey karşısında bir an duraksadım. "Saraya mı? Delirdin mi sen? Beni gördükleri an, o meydandaki büyücü olarak beni teşhis edecekler. İdam fermanım, o kapıdan içeri girdiğim an imzalanır."
Henry bana doğru bir adım attı, gözlerinde daha önce görmediğim bir kararlılık vardı. "Biliyorum. Ama babamın ya da saraydakilerin beni nasıl gördüğü umurumda değil. Eğer saraya dönmezsem, senin 'bir cadı tarafından kaçırılmış, alıkonulmuş bir prens' olduğun dedikodusu tüm krallığa yayılacak. İnsanlar senin ne olduğun hakkında sadece yalanları duyacaklar. Bunu yapmalarına izin veremem."
Henry, sanki şimdiye kadar hiç düşünmediği bir detayı fark etmiş gibi duraksadı. Yüzündeki o kendinden emin ifade yerini hafif bir şaşkınlığa bıraktı. "Haklısın," dedi, kendi kendine mırıldanarak. "Seni cadı olduğunu... nasıl anlayacaklar ki? Yani, saraydaki herkesin bildiği o tarif."Sözlerini yarım bırakıp bakışlarını üzerimde gezdirdi. Gözleri, yüzümün her hattında, özellikle de gözlerimde durdu. "Ah... doğru. Gümüş saçların ve o belirgin mor gözlerin. Tanınmamak için bir yol bulmalıyız."
"İşte o yol yok, Henry," dedim acı bir tebessümle. "Bu benim kaderim."
"Ve saraya girince ne olacak?" diye sordum, sesimdeki acı ve umutsuzlukla. "Sarayın kapısından giren bir cadı, ancak bir celladın önünde diz çökmek için girer. Beni savunabilecek misin? Kendi hayatını bir cadı için riske mi atacaksın?"
Henry yüzünü bana biraz daha yaklaştırdı. O sert hatları bir anlığına yumuşadı. "Seni cadı olarak görmüyorum, Lexi. Meydanda o sis ellerinden yayıldığında, bir can alırken yaşadığın o vicdan azabını gördüm. Bir katil, o acıyı taşımaz. Sen sadece hayatta kalmaya çalışan bir kızsın."
"Yine de..." diye başladım, ellerimle yüzümü kapattım. "Henry, dedikodular alıp başını giderse gitsin. Ben yaşamak istiyorum. Saray, benim için bir hapishane değil, doğrudan bir mezar."
"Beraber gidelim," dedi aniden, sözümü keserek. Sesi hiç olmadığı kadar ciddiydi. "Senin önünde duracağım. Kralın karşısına geçtiğimde senin beni kaçırmadığını, aksine... hayatımı kurtardığını söyleyeceğim. O yaralı bacağımı ve o ormanda nasıl iyileştiğimi bizzat görecekler. Sen benim koruyucum oldun, Lexi. Şimdi de ben senin koruyucun olacağım."
Bir an için nefesimin kesildiğini hissettim. Gözlerinde, saraydaki o soğuk prens maskesinin tamamen düştüğünü görüyordum. "Beni idam etmezler mi diyorsun? Bir prensin sözü, bir cadının hayatını kurtarmaya yeter mi sanıyorsun?"
Henry, elini tereddütle omzuma koydu. Teması, ormanın o dondurucu soğuğunda içimi ısıtan tek şeydi. "Yeterli olması için elimden geleni yapacağım. İnsanlar senin 'karanlık' dediğin şeyi, benim 'hayat' dediğimi duyacaklar.Seni kurtarabileceğimin garantisini veremem. Ama seni yalnız bırakmayacağım.”
senin o meydanda yaşatılan o korkunç sonu paylaşmana izin vermem."
Sustum. Henry'nin ellerindeki o kararlılık, içimdeki o zehirli korkuyu biraz olsun yatıştırmıştı. Fısıltı Ormanı'nın uğultusu, artık beni tehdit eden bir fısıltıdan ziyade bu çılgınca kararın yankısı gibi geliyordu. "Eğer bir hata yapıyorsak," diye fısıldadım, "bu, birlikte yaptığımız son hata olacak."
Henry hafifçe gülümsedi; bu, haftalardır gördüğüm en gerçek gülümsemeydi. "O zaman hazır ol, Lexi. Sarayın duvarları göründüğünde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak."
Yolculuğumuz, Fısıltı Ormanı'nın en sık ve karanlık noktalarından birine doğru uzanırken ağaçların yerini yavaş yavaş yosun tutmuş, yıkıntı hâlindeki taş yapılara bıraktığını fark ettik. Sanki zaman, bu noktada durmuştu. Tam karşımızda tavanı çökmüş, duvarları sarmaşıklar tarafından ele geçirilmiş eski bir taş ev yükseliyordu. Harabenin kapısı, rüzgârın etkisiyle ağır ağır gıcırdayarak açılıp kapanıyordu.
Henry kılıcının kabzasına daha sıkı sarılarak duraksadı. "Burayı daha önce hiç görmedim," diye fısıldadı. "Buralarda böyle bir yapı olduğunu sanmıyordum."
Ben tam bir cevap verecekken ormanın o bitmek bilmeyen uğultusu bir anlığına kesildi. Havada ağır, metali andıran bir koku yükseldi. Derken, o sesi duydum:
"Lexi..."
Ses, sanki hemen yanı başımdan, belki de tam kulağımın içinden gelmişti. Annemin sesine o kadar benziyordu ki kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Ses, ismimi çağırıyordu; hem bir uyarı hem de bir davet gibi.
"Henry," dedim, sesim titreyerek. "Duydun mu? Biri... biri bana seslendi."
Henry kaşlarını çatarak etrafına bakındı, kılıcını kınından bir parmak kadar dışarı çıkardı. "Kimseyi duymadım, Lexi. Kimse yok burada."
Bölüm etkileşimi
