25. bölüm / 27
AY IŞIĞININ MİRASIAY IŞIĞININ MİRASI
Bölümler 27Şu an: AY IŞIĞININ MİRASI
- 1 GÖLGELERİN VE SESSİZLİĞİN RENGİ619 kelime
- 2 SINIRDAKİ GÖLGELER360 kelime
- 3 MOR ALEVİN UYANIŞI696 kelime
- 4 KARANLIK SINIRLAR722 kelime
- 5 SON VEDA IŞIĞI368 kelime
- 6 KÜLLERİN SESSİZLİĞİ493 kelime
- 7 ATEŞİN ÇITIRDIYAN SESSİZLİĞİ788 kelime
- 8 FISILTI ORMANI1.221 kelime
- 9 GEÇMİŞİN FISILTILARI1.730 kelime
- 10 YIKILAN İNANÇLAR1.077 kelime
- 11 KEMİKLERİN UYANIŞI704 kelime
- 12 KARANLIKTAKİ KANATLAR1.395 kelime
- 13 UYANIŞIN SOĞUKLUĞU606 kelime
- 14 KAYIPLARIN İZİNDE667 kelime
- 15 ATEŞİN ETRAFINDA530 kelime
- 16 KARGALARIN FISILDADIĞI ÇIĞLIKLAR690 kelime
- 17 IŞIĞIN ALDATMACASI1.017 kelime
- 18 GÖLGENİN İHANETİ820 kelime
- 19 FISILTININ SONU852 kelime
- 20 KANLI AY’IN UYANIŞI913 kelime
- 21 GÖLGELERİN İHANETİ VE KIRILAN YEMİNLER917 kelime
- 22 MİRASIN UYANIŞI2.763 kelime
- 23 UMUDUN UYANIŞI1.659 kelime
- 24 UYANIŞIN NEŞESİ2.670 kelime
- 25 AY IŞIĞININ MİRASI1.054 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 TEŞEKKÜR86 kelime
- 27 Ay Işığından Kareler2 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Akşam, Altın Saray’ın üzerine ağır ağır inerken gökyüzü önce solgun bir pembeye, ardından derin bir mora dönmüştü. Alice’in bana söylediği tek şey, Henry’nin beni sarayın terasında beklediğiydi.
Koridorların sessizliğinde ilerlerken kalbim her adımda biraz daha hızlanıyordu. Üzerimde hâlâ Alice’in benim için seçtiği beyaz elbise vardı. Omuzlarımdaki ince gümüş işlemeler, pencerelerden içeri süzülen son gün ışığında belli belirsiz parlıyordu.
Terasın yüksek kapısına ulaştığımda bir an durdum. Elimi kapının üzerine koydum. Bütün gün yüzlerce insanın karşısında durmuş, Valoria Kralı’nın gözlerinin içine bakmıştım. Buna rağmen Henry’yle yalnız kalma düşüncesi beni hepsinden daha fazla heyecanlandırıyordu. Derin bir nefes alarak kapıyı açtım. Serin akşam rüzgârı yüzüme dokundu.
Teras, sarayın en yüksek noktasındaydı. Buradan bütün Valoria görülebiliyordu. Altın Saray’ın çevresinde uzanan taş evler, dar sokaklar ve yüksek kuleler, günün son ışıkları altında sakin görünüyordu. Uzakta, dağların ardından yükselen ince sis tabakası gökyüzüyle birleşiyordu.
Henry, taş korkulukların önünde duruyordu. Üzerinde koyu renkli, sade bir gömlek vardı. Altın saçları rüzgârla hafifçe dalgalanıyordu. Elleri korkuluğun üzerinde, bakışları uzaktaki ufka çevrilmişti. Ayak seslerimi duyunca arkasını döndü. Beni gördüğü anda yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi.
“Geldin.”
“Beni çağırmışsın.”
“Evet.”
Yanına doğru yürüdüm. Aramızda birkaç adımlık mesafe kalınca Henry yeniden Valoria’ya döndü. Bir süre konuşmadan manzarayı izledik. Bu sessizlik rahatsız edici değildi; aksine, savaşın ve ormanın ardından ilk kez gerçekten huzurlu hissediyordum.
“Buradan her şey çok farklı görünüyor,” dedim.
Henry başını hafifçe yana çevirdi. “Nasıl?”
“Daha küçük.”
Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Bütün hayatım boyunca Altın Saray’ın dünyanın en korkunç yeri olduğunu düşündüm.”
Henry kaşlarını kaldırdı. “Şimdi ne düşünüyorsun?”
Bir an düşündüm. “Henüz karar vermedim.”
Henry hafifçe güldü. “Bu, düşündüğümden daha iyi bir cevap.”
Ben de gülümsedim ancak kısa süre sonra bakışlarım gökyüzüne kaydı. Akşamın koyu renkleri arasında ilk yıldızlar belirmeye başlamıştı.
“Arlen burada olsaydı bizimle dalga geçerdi,” dedim.
Henry’nin gülümsemesi yavaşça silindi. “Kesinlikle.” Başını eğdi. “Muhtemelen bana, bu kadar uzun süre konuşmadan durmanın bir prens için büyük başarı olduğunu söylerdi.”
Dudaklarımın kenarı titredi. Arlen’in sesini, alaycı bakışlarını ve Henry’yle tartışmalarını hatırladım. “Onu özlüyorum.”
Henry derin bir nefes aldı. “Ben de.”
Bir süre daha sessiz kaldık. “Çocukluğumuzdan beri yanımdaydı,” dedi Henry. “Her yaptığım hatayı gördü. Her zor anımda yanımda durdu. Sonunda da…” Cümlesini tamamlayamadı.
Elimi yavaşça korkuluğun üzerinden çekip onun elinin üzerine koydum. “Onu unutmayacağız.”
Henry parmaklarını elimin etrafında kapattı. “Hayır,” dedi. “Hiç unutmayacağız.” Bakışlarını gökyüzüne çevirdi. “Onun adına bir anıt yaptıracağım. Yalnızca bir asker olarak değil, Valoria’yı kurtaran bir kahraman olarak hatırlanacak.”
“Bunu hak ediyor.”
Henry başını salladı, sonra bana döndü. “Sen de burada kalmayı hak ediyorsun.”
Sözleri karşısında ne diyeceğimi bilemedim. “Henry…”
“Bunu bir emir gibi söylemiyorum.” Elimi biraz daha sıkıca tuttu. “Sarayda kalmanı istiyorum. Ama yalnızca sen de istersen.”
Bakışlarımı aşağıdaki şehre çevirdim. “Benim burada bir yerim olduğuna gerçekten inanıyor musun?”
“İnanmıyorum.” Şaşkınlıkla ona baktım. Henry’nin dudaklarında küçük bir gülümseme vardı. “Biliyorum.”
Kalbim hızlandı. “İnsanların bugün bana nasıl baktığını gördün,” dedim. “Ama bu her zaman böyle olmayabilir. Bazıları fikirlerini değiştirmeyebilir.”
“Doğru.”
“Bir gün yeniden korkabilirler.”
“Belki.”
“Benden nefret edebilirler.”
Henry omuz silkti. “İnsanlar benden de nefret ediyor.”
İstemsizce güldüm. “Bu aynı şey değil.”
“Değil,” dedi. “Ama herkesin seni sevmesini bekleyemezsin, Lexi. Önemli olan onların ne düşündüğü değil; senin kendin hakkında ne düşündüğün.”
Bir adım bana yaklaştı. Bu sözler içimde yankılandı. Yıllarca aynalara bakmaktan kaçmıştım. Beyaz saçlarımdan, mor gözlerimden ve damarlarımda taşıdığım güçten korkmuştum. Kendimi insanların anlattığı hikâyelerle tanımlamıştım: Canavar, cadı, lanet… Ama artık bunların hiçbiri beni anlatmıyordu.
“Ben sadece Lexi’yim,” dedim.
Henry’nin yüzünde gurur dolu bir ifade belirdi. “Evet. Ve bu fazlasıyla yeterli.”
Gözlerim doldu ama bu kez ağlamamak için kendimi zorlamadım. Henry elini kaldırarak yanağımdan süzülen gözyaşını başparmağıyla sildi. Dokunuşu yumuşaktı.
“Ormanda seni kaybettiğimi düşündüğüm an…” dedi, sesi kısıldı. “Hayatımda hiç bu kadar korkmadım.”
“Ben de seni kaybetmekten korktum.”
“Yaramı iyileştirirken durmanı söyledim.”
“Biliyorum.”
“Beni dinlemedin.”
“Genellikle seni dinlemiyorum.”
Henry güldü. “Bunu fark ettim.” Bir an sonra yüzündeki ifade yeniden ciddileşti. “Lexi, sana söylemek istediğim bir şey var.”
Kalbim sanki cevabı biliyormuş gibi daha hızlı atmaya başladı. Henry bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe neredeyse tamamen kapanmıştı. “Seni ilk gördüğümde kim olduğunu bilmiyordum,” dedi. “Sadece hayatımı kurtaran, benden korktuğu hâlde beni yalnız bırakmayan bir kız gördüm.”
Gözleri benimkilere kilitlendi. “Sonra senin cesaretini gördüm. Merhametini, öfkeni ve bazen ne kadar inatçı olabildiğini…”
Kaşlarımı kaldırdım. “Bu iltifat mı?”
“Henüz bitirmedim.” Dudaklarında hafif bir gülümseme oluştu. “Seni tanıdıkça, sarayda öğrendiğim her şeyin ne kadar eksik olduğunu fark ettim.”
Elimi iki elinin arasına aldı. “Ve bir süre sonra seni korumak istememin nedeninin yalnızca hayatımı kurtarmış olman olmadığını anladım.”
Nefesimi tuttum. Henry’nin sesi alçaldı: “Ben sana âşık oldum, Lexi.”
Dünya bir anlığına sessizleşti. Rüzgârın sesi, uzaktaki kuşlar ve aşağıdaki şehirden yükselen uğultular kayboldu. Yalnızca Henry’nin sözleri kaldı: *Ben sana âşık oldum.*
Gözlerimi ondan ayıramıyordum. “Bir prensin bir cadıya âşık olması yasak değil mi?” diye sordum. Sesim titriyordu ama gülümsüyordum.
Henry de gülümsedi. “Sen cadı değilsin.”
“Peki neyim?”
“Hayatımda tanıdığım en cesur kadınsın. Ve sevdiğim kişisin.”
Göğsümün içinde taşıdığım bütün korkular, onun bakışları altında yavaşça dağıldı. “Ben de seni seviyorum,” dedim.
Bu sözleri yüksek sesle söylediğim an, içimde bir kapı açılmış gibi hissettim. Henry’nin gözleri parladı.
“Söylediklerini tekrarlar mısın?”
“Hayır.”
“Lexi.”
“Duydun.”
“Bir kez daha duymak istiyorum.”
Gülümsememi saklayamadım. “Seni seviyorum, Henry.”
Henry elini yanağıma yerleştirdi. Bana yaklaşırken geri çekilmedim. Alnını alnıma yasladı. Bir süre yalnızca birbirimizin nefesini dinledik. Sonra dudakları nazikçe benimkilere dokundu. Öpücüğü aceleci değildi; sanki ikimiz de bu anın gerçek olduğuna inanabilmek için zamana ihtiyaç duyuyorduk. Gözlerimi kapattım. Hayatım boyunca benden alınan bütün sıcaklık, güven ve ait olma hissi o an geri dönmüş gibiydi.
Henry geri çekildiğinde alnı hâlâ alnıma değiyordu. “Burada kalacak mısın?” diye fısıldadı.
Gözlerimi açtım. “Burada kalacağım.”
Yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar huzurlu bir gülümseme belirdi. “Güzel.”
Birlikte taş korkuluklara doğru döndük. Gökyüzü artık tamamen kararmıştı. Ufkun üzerinden yavaşça yükselen ay, Valoria’nın üzerine solgun ışığını bırakıyordu. Işık saçlarıma değdiğinde eskiden olduğu gibi saklanma ihtiyacı hissetmedim. Başımı Henry’nin omzuna yasladım; o da kolunu omuzlarıma doladı.
“Sence Arlen bizi görüyor mudur?” diye sordum.
Henry gökyüzüne baktı. “Görüyorsa şu an kesinlikle bizimle dalga geçiyordur.”
Güldüm. “Bence gurur duyuyordur.”
“Ben de öyle düşünüyorum.”
Sessizce Valoria’yı izledik. Bir zamanlar bana yalnızca korkuyu hatırlatan bu krallık, artık başka bir geleceğin başlangıcı gibi görünüyordu. Her şey tamamen düzelmemişti, geçmiş silinmemişti, kaybettiklerimiz geri gelmeyecekti… Ama ilk kez, önümde uzanan yoldan korkmuyordum.
Ay ışığı omuzlarımıza usulca dokunurken gözlerimi kapattım. Bir zamanlar bana lanet gibi görünen mirasım, artık beni ait olduğum yere ulaştıran en parlak ışığa dönüşmüştü. Uzun yıllar süren karanlığın ardından sonunda kendi ışığımı bulmuştum ve artık ondan saklanmıyordum.
Bölüm etkileşimi
