3. bölüm · AY IŞIĞININ MİRASI

MOR ALEVİN UYANIŞI

S.A. Aslan

Dışarıdaki gürültü bir an için dindiğinde, Elara avuç içlerindeki o solgun, artık ışıldamayan izlere baktı. Bir zamanlar gökyüzünü bile titreten o güç, şimdi sadece yaraları kapatmaya yarayan cılız bir şifacılık yetisine dönüşmüştü. Yukarıda, Prens Henry’nin sert emirleri ve çelik sesleri devam ediyordu; ama o seslerin altında, savaşın kurban ettiği insanların iniltileri duyuluyordu.
"Gidemezsin," dedim, elimi sıkıca onun bileğine dolayarak. "Dışarısı bir mezbaha, Elara. Seni orada öldürürler!
"Elara yüzümü avuçlarının arasına aldı. Gözlerinde yaşanmışlıkların yorgunluğu ama hiç sönmemiş bir merhamet vardı. "Lexi, ben gücümü artık kendimi korumak için değil, yaşatmak için kullanmayı öğrendim," dedi; sesi bir dua kadar sakin, ama bir yemin kadar kararlıydı. "Yukarıda ölenlerin arasında belki de kurtarabileceğim birileri vardır. Eğer bir şifacı yaralılara sırtını dönerse, asıl o zaman cadılığını yitirmiş olur.”
"Ama ben ne yapacağım?"
"Saklanacaksın," dedi, mahzenin ağır kapağını işaret ederek. "Burada kal, Lexi. Kimse seni bulmasın. Eğer geri dönmezsem ormanın derinliklerine, o anlattığım eski gizli yollara git. Asla kimseye kim olduğunu söyleme."
Onu durduramadım. Kapı gıcırdayarak açıldı ve Elara, savaşın o dumanlı, kan kokulu dünyasına doğru bir gölge gibi süzüldü. Yukarıdaki ağır sürgünün yeniden kapandığını duyduğumda, evimizin üzerindeki o koruyucu çatının bir anda devasa bir tabuta dönüştüğünü hissettim.
Artık yalnızdım.
Mahzenin nemli duvarları, dışarıdan gelen her çığlığı daha derinden yankılıyordu. Prens Henry’nin bahçemizdeki varlığı artık bir umut değil, aksine üzerimize çekilmiş bir paratoner gibiydi. Her metal sesi, her uzak patlama; annemin dışarıda bir yerde, o alevlerin içinde çaresizce birini iyileştirmeye çalışırken vurulup vurulmadığını düşündürüyordu.
Karanlığın içinde, avuç içlerimdeki o mor enerji korkumdan dolayı titremeye başladı. İçimdeki güç, annemin yokluğuyla birlikte bir panik dalgasına dönüştü. Yukarıda Henry krallığı kurtarmak için stratejiler kuruyordu; ben ise aşağıda, tek sığınağım olan annemin bir daha hiç dönmeyeceği düşüncesiyle savaşın soğuk nefesini ensemde hissediyordum. Dışarıda dünya yanıyordu, ben ise bu yeraltı mezarında, hem kendi gerçekliğimden hem de dışarıdaki o acımasız savaştan kaçmaya çalışıyordum.
Tam kendi karanlığıma çekilmişken, dışarıdan gelen o sesle dondum kaldım. Kesik kesik, çaresiz bir küçük kızın ağlayışı...
Kulaklarıma dolan bu feryat, içimdeki tüm korkuları bir anda bastırdı. Artık duramazdım; korku, yerini kör bir yardım etme içgüdüsüne bırakmıştı. Kapının koluna asıldım ve dışarıdaki tekinsiz karanlığa, o sesin peşinden hiç düşünmeden atıldım.
Evin kapısından dışarı sızdığımda, meydandaki manzara kanımı dondurdu. İki düşman askeri, yerde yatan kadının başında hıçkırarak bağıran küçük bir kıza doğru yaklaşıyordu. Kızın o kulak tırmalayıcı, çaresiz çığlıkları askerlerin sinirlerini bozmuştu.
"Şunu susturun artık!" diye gürledi askerlerden biri, alaycı ve çirkin bir ifadeyle kılıcını kızın üzerine doğru savururken. "Çıkardığı gürültü tüm düşman birliğini başımıza toplayacak!"
Tam o sırada, toz bulutunun içinden Prens Henry belirdi. Savaşın yorgunluğu üzerinde ağır bir yük gibiydi; zırhı parçalanmış, nefesi tükenmişti. Hızla araya girdi; birinci askerin hamlesini savuşturup acımasız ve net bir darbeyle onu yere serdi. Ancak hareketleri yavaştı, dizleri titriyordu. İkinci asker, Prens’in bu savunmasız halini anında fark etti. Bir anlık hamleyle kılıcını savurdu ve Henry'nin bacağına derin bir darbe indirdi.
Henry acıyla dizlerinin üzerine çöktü, kılıcı elinden kaydı. Asker, acımasızca sırıtarak son darbeyi vurmak üzereyken içimdeki o yasak güç bir patlama gibi kontrolsüzce dışarı taştı.
Düşünmedim bile. Tek arzum, Henry'nin ölmesini engellemekti.
Avuç içlerimden yayılan o mor enerji, havayı görünmez eller gibi sardı. Asker, kılıcını indirmeye fırsat bulamadan boğazı görünmez bir mengene tarafından sıkılmış gibi havaya kaldırıldı. Çaresizce ayaklarını havada çırpıyor, boğulur gibi sesler çıkarıyordu. Gücümün ağırlığıyla onu bahçedeki yaşlı meşe ağacına bir sapan taşı gibi hızla fırlattım. Gövdeye çarpma sesi ormanda yankılandı ve asker yere yığılıp hareketsiz kaldı.
Sahne bir an için tamamen sessizleşti.
Tam o anda, ağaçların arasından fırlayan bir köylü, kızı kucaklayıp "Kızım! Kızım benim!" diye haykırarak çocuğa sarıldı. Adamın gözleri askerden bana doğru kaydığında, üzerimdeki o mor ışıltıyı ve yarattığım yıkımı gördü. Bir an için yüzünde, sadece düşmandan değil, benden duyduğu tarifsiz bir korku belirdi. Kızını sımsıkı sardığı gibi bana bir kez bile bakmadan, ormanın karanlığına doğru koşarak uzaklaştı.
Meydanda sadece ikimiz kalmıştık.
Prens Henry, bacağındaki kan sızıntısına ve acıya rağmen yerde yarı doğrulmuş bir hâlde bana bakıyordu. Gözlerinde sadece yaralanmanın verdiği acı değil, saf bir dehşet vardı. Uzun yıllardır krallıkta adları bile anılmayan, efsanelerle silinmiş olan o karanlık gücün tam karşısında durduğunu fark etmişti.
Sessizlik boğucuydu. Henry'nin nefesi kesik kesik çıkıyordu; bakışlarındaki o korku, askerlerin kılıcından çok daha keskindi. Krallığı kurtarmaya gelen bu adam, şimdi en büyük korkusuyla—kendi topraklarında gizlenen o tehlikeli cadıyla—burun burunaydı.