24. bölüm / 27
AY IŞIĞININ MİRASIUYANIŞIN NEŞESİ
Bölümler 27Şu an: UYANIŞIN NEŞESİ
- 1 GÖLGELERİN VE SESSİZLİĞİN RENGİ619 kelime
- 2 SINIRDAKİ GÖLGELER360 kelime
- 3 MOR ALEVİN UYANIŞI696 kelime
- 4 KARANLIK SINIRLAR722 kelime
- 5 SON VEDA IŞIĞI368 kelime
- 6 KÜLLERİN SESSİZLİĞİ493 kelime
- 7 ATEŞİN ÇITIRDIYAN SESSİZLİĞİ788 kelime
- 8 FISILTI ORMANI1.221 kelime
- 9 GEÇMİŞİN FISILTILARI1.730 kelime
- 10 YIKILAN İNANÇLAR1.077 kelime
- 11 KEMİKLERİN UYANIŞI704 kelime
- 12 KARANLIKTAKİ KANATLAR1.395 kelime
- 13 UYANIŞIN SOĞUKLUĞU606 kelime
- 14 KAYIPLARIN İZİNDE667 kelime
- 15 ATEŞİN ETRAFINDA530 kelime
- 16 KARGALARIN FISILDADIĞI ÇIĞLIKLAR690 kelime
- 17 IŞIĞIN ALDATMACASI1.017 kelime
- 18 GÖLGENİN İHANETİ820 kelime
- 19 FISILTININ SONU852 kelime
- 20 KANLI AY’IN UYANIŞI913 kelime
- 21 GÖLGELERİN İHANETİ VE KIRILAN YEMİNLER917 kelime
- 22 MİRASIN UYANIŞI2.763 kelime
- 23 UMUDUN UYANIŞI1.659 kelime
- 24 UYANIŞIN NEŞESİ2.670 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 AY IŞIĞININ MİRASI1.054 kelime
- 26 TEŞEKKÜR86 kelime
- 27 Ay Işığından Kareler2 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sessizliğin de bir sesi vardı. İnsan, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide asılı kaldığında bunu anlıyordu. Ne tamamen sessizlikti bu ne de gerçek bir ses… Uzaklardan gelen boğuk uğultular, birbirine karışan fısıltılar ve anlamını seçemediğim kelimeler, zihnimin derinliklerinde yankılanıyordu.
“...nefes alıyor.”
“Biraz daha...”
“Şifacıyı çağırın.”
“Kız uyanıyor...”
Sesler birbirine karışıyor, sonra yeniden uzaklaşıyordu. Sanki suyun altındaydım; kelimeler kulağıma ulaşıyor ama hiçbirini tam olarak seçemiyordum. Göğsüm ağırdı. Her nefes alışımda ciğerlerime dolan hava, günlerdir ilk kez nefes alıyormuşum gibi canımı yakıyordu. Parmaklarımı kıpırdatmak istedim; önce hiçbir şey olmadı. Sonra sağ elimin işaret parmağı hafifçe oynadı. O küçücük hareket bile bütün bedenimde dalga dalga yayılan bir ağrıya dönüştü.
Başım… Şakaklarım hâlâ zonkluyordu. Sanki kafatasımın içinde ince çatlaklar oluşmuştu da her nabız atışında biraz daha genişliyorlardı. Kaşlarımı istemsizce çattım ve gözlerimi açmaya çalıştım. İlk denememde yalnızca parlak bir beyazlık gördüm. Işık gözlerimi öyle yaktı ki tekrar kapatmak zorunda kaldım. Birkaç derin nefes aldıktan sonra yeniden denedim.
Bu kez görüntüler yavaş yavaş şekillenmeye başladı: Bembeyaz bir tavan, işlemeli taş sütunlar, duvarlara asılmış altın işlemeli kumaşlar… İnce beyaz perdeler, açık duran pencerelerden giren rüzgârla hafifçe dalgalanıyordu. İçeriye lavanta ve kurutulmuş şifalı otların kokusu yayılmıştı. Altımdaki yatağın yumuşaklığını ancak o an fark ettim. Şaşkınlıkla doğrulmaya çalıştım ama göğsüme saplanan keskin ağrı yüzünden nefesim kesildi.
“Ah…”
Boğuk bir inilti dudaklarımdan döküldü. Tam o sırada yan taraftan bir sandalye gıcırdadı.
“Uyanıyor!”
Genç bir kadın sesiydi bu. Başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Yaklaşık benim yaşlarımda görünen, omuzlarına kadar uzanan altın sarısı saçları gün ışığında parlayan bir genç kadın hızla ayağa kalkmıştı. Henry’ninkine benzeyen canlı yeşil gözleri sevinçle bana bakıyordu. Üzerindeki açık mavi elbise sade olmasına rağmen son derece zarifti. Beni görünce rahatlamış gibi derin bir nefes verdi.
“Sonunda...”
“Ben…” dedim güçlükle. “Neredeyim?”
Genç kadın yavaşça yanıma geldi.
“Altın Saray’dasın.”
Kalbim hızlandı. Altın Saray… Bir zamanlar adını bile korkuyla andığım yer… Bir anda bütün anılar zihnime doluştu: Siluet, Arlen, Henry, beyaz at… Başımı ellerimin arasına aldım. Hepsi gerçekti.
“Benden…” dedim kısık bir sesle, “…korkmuyor musun?”
Genç kadın birkaç saniye sessizce bana baktı. Yeşil gözlerinde ne korku vardı ne de nefret. Yalnızca sıcaklık… “Korkmalı mıyım?” diye sordu yumuşak bir gülümsemeyle.
Ne diyeceğimi bilemedim. Hayatım boyunca insanlar beni görür görmez geri çekilmiş, bana “cadı” diye bağırmış ya da öldürmeye çalışmıştı. İlk kez biri bunu gerçekten anlamıyormuş gibi soruyordu.
“Ben…” dedim. “Ben farklıyım.”
Kadın başını hafifçe salladı. “Evet. Kendini farklı görüyorsun. Ama ben yalnızca abimin hayatını kurtaran cesur bir kadın görüyorum.”
Boğazım düğümlendi. “Beni… neden kurtardınız?”
Kadının cevabı hiç gecikmedi: “Çünkü sen de yaşamayı hak ediyorsun.”
Gözlerim doldu. Bu cümleyi hayatım boyunca ilk kez duyuyordum. Kadın zarifçe eğildi. “Ben Alice. Alice Valenor. Henry’nin kız kardeşiyim.” Dudaklarında sıcak bir gülümseme belirdi. “Sanırım seni görmek için benden daha sabırsız biri var.”
Kapıya yöneldiğinde dışarıda bekleyen muhafıza seslendi: “Prense haber verin. Gümüş Kız uyandı.”
Muhafız başını eğerek hızla koridorda gözden kayboldu. Alice tekrar bana döndü. “Sence,” dedi hafifçe gülümseyerek, “abim odaya girince ilk ne yapacak?”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Bilmiyorum.”
Alice kıkırdadı. “Ben biliyorum. Muhtemelen doktorların bütün uyarılarını unutup doğruca sana sarılacak.”
İstemsizce gülümsedim. “Prens böyle bir şey yapmaz.”
Kaşını kaldırdı. “Emin misin? Üç gündür bu odadan çıkmasını sağlayabilmek için neredeyse bütün saray uğraşıyor.”
“Üç gün mü?”
“Evet. Her sabah ilk işi seni kontrol etmekti.”
Gözlerim istemsizce yere kaydı. “Bunu neden yapsın ki…”
Alice bana öyle bir baktı ki cevabı zaten bildiğini anladım. “Onu gerçekten tanımıyorsun.”
Koridorun sonundan hızlı ayak sesleri duyulmaya başladı. Alice gülümsedi. “İşte geliyor.”
Kapı bir anda açıldı. İçeri giren kişi, savaş alanında son gördüğüm yaralı komutan değildi. Üzerinde koyu yeşil, sade ama kaliteli bir gömlek, siyah pantolon ve deri çizmeler vardı. Altın rengi saçları omuzlarına dökülüyordu. Boynunda ve yüzünün kenarında birkaç ince çizik kalmıştı, göğsündeki ağır yaradan ise yalnızca soluk bir iz seçiliyordu. Eskisi kadar güçlü görünüyordu.
Yeşil gözleri doğrudan benimkilere kilitlendi. Sanki üç gündür tuttuğu nefesi sonunda verebilmiş gibi omuzları gevşedi. Dudaklarından yalnızca tek bir kelime döküldü: “Lexi…”
O tek kelimenin içinde özlem, korku, minnet ve tarifsiz bir rahatlama vardı. Ben de istemsizce gülümsedim. “Sanırım…” dedim yorgun ama huzurlu bir sesle, “…bu kez gerçekten başardık.”
Henry, kapının eşiğinde birkaç saniye hareketsiz kaldı. Yeşil gözleri üzerimden bir an bile ayrılmıyordu. Sanki gerçekten uyanıp uyanmadığımdan emin olamıyordu. Parmakları kapının ahşap kenarını öylesine sıkıyordu ki boğumları bembeyaz olmuştu. İkimiz de konuşamıyorduk. Aramızdaki sessizlik, bütün kelimelerden daha anlamlıydı.
Sonunda Henry yavaş bir adım attı. Ardından bir tane daha… Her adımı dikkatliydi. Yarasının büyük kısmı iyileşmiş olsa da tamamen eski hâline dönmediği yürüyüşünden belli oluyordu; hafifçe aksıyor, göğsündeki eski yaranın verdiği sızı yüzüne kısa anlar için yansıyordu.
Yanıma geldiğinde derin bir nefes verdi. “Gerçekten uyandın…” Sesi titriyordu.
Başımı hafifçe eğdim. “Sanırım.”
Henry buruk bir gülümsemeyle güldü. “Doktorlar bir gün içinde uyanacağını söylüyordu.”
Alice hemen araya girdi: “Üç gündür aynı cümleyi yüz kere duydun, Henry.”
Henry gözlerini devirdi. “İşe yaramadı.”
Alice kahkahasını tutamadı. “Çünkü sen onları dinlemedin.”
“Dinledim.”
“Hayır.”
“Dinledim.”
“Henry, üçüncü gece seni bu odadaki koltukta uyurken bulduk.”
Henry boğazını temizledi. “O… tesadüftü.”
Alice bana dönüp alçak sesle fısıldadı: “Yalan söylüyor.”
İstemsizce gülümsedim. Henry utanmış gibi ensesini kaşıdı. “Sağ ol, Alice.”
“Her zaman.”
Alice ikimize baktı. Yüzündeki muzır ifade yerini yumuşak bir gülümsemeye bıraktı. “Bence birbirinizle konuşacak çok şeyiniz var.” Kapıya yöneldi, tam çıkacakken durdu. “Bu arada… Biriniz yine kendini feda etmeye kalkarsa önce benimle uğraşmak zorunda kalırsınız.”
Henry istemsizce güldü. “Emredersiniz, Prenses.”
Alice dilini çıkarıp kapıyı arkasından kapattı. Oda yeniden sessizliğe büründü. Pencereden süzülen rüzgâr beyaz perdeleri hafifçe dalgalandırıyor, güneş ışığı odanın mermer zemininde altın renkli yansımalar oluşturuyordu.
Henry yatağımın yanındaki sandalyeye oturdu. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sonra bakışları ellerime kaydı. Parmaklarımın üzerinde hâlâ ince mor damarlar belirgindi; bunlar, gücümü son sınırına kadar kullandığım zaman ortaya çıkan izlerdi. Henry yavaşça elimi tuttu. Bu kez elini çekmedim. Parmaklarının sıcaklığı avucuma yayıldı.
“Beni neden kurtardın?” diye sordu usulca.
Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne demek neden?”
“Arlen’i kurtaramadın.” Sesi çatladı. “Ben de ölseydim…”
“Sus.”
Bu kelime ağzımdan düşünmeden çıkmıştı. Henry sustu. Gözlerinin içine baktım. “Arlen seni korumak için öldü. Son isteği buydu.”
Boğazım düğümlendi. Henry başını eğdi, omuzları titriyordu. “Onu kurtaramadım.”
“Geri dönüp bunu değiştiremezdin.”
“Ama…”
“Henry.” Elini biraz daha sıktım. “O seni seçti.”
Gözlerinden ilk damla sessizce düştü. “Çocukluğumuzdan beri…” dedi kısık bir sesle, “…her zaman beni koruyan oydu.”
Odanın içinde yeniden sessizlik oluştu. İkimiz de Arlen’i; onun son gülümsemesini, son nefesini, fedakârlığını düşünüyorduk. Henry gözyaşını sildi. “Onun adına yaşayacağım.”
Başımı salladım. “Birlikte yaşayacağız.”
Henry başını kaldırdı. Yeşil gözleri yeniden benimkilere kilitlendi. Bu kez içinde yalnızca hüzün yoktu; minnet, hayranlık ve daha önce adını koyamadığım başka bir duygu vardı. Yavaşça ayağa kalktı, yatağın kenarına kadar geldi.
“Lexi…” Ses tonu değişmişti. “Ben seni ilk gördüğüm gün…” Durdu, derin bir nefes aldı. “…hayatımı kurtaran gizemli bir kız sanmıştım.” Hafifçe gülümsedi. “Şimdi ise…” Sözlerini tamamlayamadı.
Ben de nefesimi tuttum. Odanın içinde yalnızca birbirimizin kalp atışlarını duyuyormuşuz gibi hissediyordum. Henry gözlerini benden ayırmadan devam etti: “Şimdi sensiz bir hayat hayal edemiyorum.”
Henry’nin son sözleri odanın içinde yankılanırken zaman durmuş gibiydi. “Şimdi sensiz bir hayat hayal edemiyorum.”
Nefesim boğazımda düğümlendi. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki göğsümden dışarı çıkacakmış gibi hissediyordum. Hayatım boyunca bana söylenen bütün kelimeler; “ucube”, “lanet”, “cadı”, “ölmesi gereken kız”… Bir anda zihnimden geçip kayboldu. Yerlerine yalnızca Henry’nin sesi kaldı.
Başımı yavaşça eğdim. “Bunu söyleme.” Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Henry’nin kaşları hafifçe çatıldı. “Neden?”
“Günün birinde pişman olabilirsin.”
Hafifçe gülümsedi. “Lexi… Ben seni ilk tanıdığım gün, bana yardım ettiğinde kim olduğunu bile bilmiyordum.” Bakışlarını elimize çevirdi. Parmaklarımız hâlâ birbirine kenetlenmişti. Gözlerini yeniden bana çevirdi. “Ama ben bunların hiçbirini görmedim. Ben gördüğüm tek şeyi biliyorum.”
“Neymiş o?”
“Hayatını hiç tanımadığı insanlar için bile tehlikeye atan bir kadın.”
Başımı iki yana salladım. “Ben o kadar güçlü değilim.”
“Hayır.” Henry’nin sesi kararlıydı. “Sen sandığından çok daha güçlüsün.”
Gözlerim doldu. “Ben korkuyorum.” İlk kez bunu birine söyleyebiliyordum. “Her gün… Bir gün herkesin benden nefret edeceğinden korkuyorum. Bir gün yine yalnız kalacağımdan korkuyorum.”
Odanın sessizliği gözyaşlarımın yanaklarımdan süzülüşüne eşlik etti. Henry yavaşça yatağın kenarına oturdu. Aramızdaki mesafe artık yalnızca birkaç santimetreydi. Bir eliyle titreyen ellerimi kavrarken diğer eli usulca yanağıma dokundu. Bu hareket öylesine yumuşaktı ki istemsizce gözlerimi kapattım.
“Artık yalnız değilsin. Çünkü ben buradayım.”
Gözlerimi yeniden açtım. Henry’nin yeşil gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu. İlk kez biri bana acıyarak bakmıyordu, ilk kez biri beni değiştirmeye çalışmıyordu, ilk kez biri beni olduğum hâlimle görüyordu.
Tam o sırada kapı hafifçe tıklandı. İkimiz de istemsizce birbirimizden biraz uzaklaştık. Kapı aralandı ve Alice içeri girdi. Yüzünde her zamanki sıcak gülümsemesi vardı. “Rahatsız etmiyorumdur umarım.”
Henry boğazını temizledi. “Hayır.”
Alice ikimize de sırayla baktı, sonra belli belirsiz gülümsedi. “Buna ben karar veremem.”
Henry derin bir nefes verdi. “Alice…”
“Tamam, tamam.” İki elini havaya kaldırdı. “Şakalaşmayı bırakıyorum.” Bu kez yüzü ciddileşti. “Babam… Kral… Kendisi ikinizi de görmek istiyor.”
Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu. İçimde yeniden eski korku kıpırdadı. “Kral…” Bu kelimeyi söylerken bile sesim titriyordu.
Alice yanıma geldi, omzuma hafifçe dokundu. “Endişelenme. Sana zarar vermeyecek.”
Henry de ayağa kalktı. “Ben yanındayım.” Yeşil gözleri kararlılıkla benimkilere kilitlendi. “Bu sarayda hiç kimsenin sana zarar vermesine izin vermeyeceğim.” Sözleri içime beklenmedik bir güven verdi.
Alice pencereye doğru yürüdü. Perdeyi biraz daha araladığında güneş ışığı odanın içine doldu. “Dışarıda herkes seni bekliyor.”
“Kim?”
“Herkes. Halk.”
Kalbim yeniden hızlandı. “Halk mı?”
Alice başını salladı. “Evet. Çünkü Valoria prensini kurtaran kişinin kim olduğunu görmek istiyorlar.”
Başımı eğdim. Bunca yıl benden nefret eden insanların karşısına çıkmak… Bu düşünce bile dizlerimin titremesine yetmişti. Henry yanıma yaklaştı. “Henüz hazır değilsen kimse seni zorlamaz.”
Derin bir nefes aldım. Hayatım boyunca korkarak kaçmıştım. Belki de… Artık kaçmayı bırakmanın zamanı gelmişti. Henry, yatağın yanına bıraktığı açık renkli kumaş bohçayı aldı. “Bunlar senin için hazırlandı. Alice seçti.”
Şaşkınlıkla ona baktım. Ben baygınken benim için kıyafet hazırlanmıştı. Titreyen ellerimle kumaşı açtım. İçinden ay ışığı kadar beyaz, dizlerime kadar uzanan sade bir elbise çıktı. İnce gümüş işlemeleri dışında üzerinde hiçbir gösteriş yoktu. Kumaşı o kadar hafifti ki avuçlarımın arasında neredeyse ağırlığını hissedemiyordum. Altında ise beyaz deri çizmeler ve ince gümüş işlemeli uzun bir pelerin duruyordu.
“Bu…” Kelimeler boğazımda düğümlendi. “Çok güzel.”
Alice göz kırptı. “Ben de öyle düşünmüştüm.”
Henry hafifçe gülümsedi. “Biz dışarıda bekleyelim.” İkisi de kapıya yöneldi. Tam Henry çıkacakken durdu, arkasını dönmeden konuştu: “Lexi… Bugün hiçbir şeyden korkma. Çünkü artık yalnız savaşmıyorsun.”
Kapı usulca kapandı. Yavaşça ayağa kalktım; bacaklarım hâlâ güçsüzdü ama önceki hâlime göre çok daha iyiydim. Aynanın karşısına geçtiğimde uzun süre kendime baktım. Beyaz saçlarım omuzlarıma dağılmıştı, mor gözlerimin altındaki yorgunluk hâlâ silinmemişti, yanaklarımdaki küçük çizikler iyileşmeye başlamıştı. Aynadaki kız aynı kızdı ama gözlerinde ilk kez korkudan daha güçlü bir şey vardı: Umut.
Derin bir nefes alıp elbiseyi giydim. Kumaş tenime değdiği anda garip bir huzur hissettim. Pelerini omuzlarıma yerleştirip kapıya doğru yürüdüm. Elimi tokmağa uzattığım anda kapı dışarıdan hafifçe açıldı. Henry kapının önünde bekliyordu. Beni gördüğü an olduğu yerde kaldı; yeşil gözleri yavaşça üzerimde gezindi. Yüzünde hayranlıkla karışık şaşkın bir ifade belirdi.
“Ne oldu?” diye sordum utanarak.
Henry birkaç saniye konuşamadı. Sonunda hafifçe gülümsedi. “Hiç. Sadece… Çok güzelsin.”
Yanaklarımın ısındığını hissettim. Gözlerimi kaçırdım. “Bunu söylemek zorunda değilsin.”
“Zorunda olduğum için söylemiyorum. Söylemek istediğim için söylüyorum.”
Kalbim yine hızlandı. Alice hemen arkamızdan boğazını temizledi. “Birbirinize övgüler dizmeye bütün gün devam edebilirsiniz. Ama babam birazdan sabrını kaybedecek.”
Henry gülümseyerek başını eğdi. “Haklısın.” Sonra elini bana uzattı. “Hazır mısın?”
Koridorun sonunu göremiyordum. O uzun koridorun sonunda beni neyin beklediğini de bilmiyordum: Belki yıllarca korktuğum insanlar, belki yargılanacağım bir taht odası, belki de bambaşka bir gelecek… Titreyen elimi yavaşça Henry’ninkinin üzerine bıraktım. Parmaklarımız yeniden kenetlendi. Bu kez korkudan değil… Güvenden.
Henry bana gülümsedi. “Öyleyse…”
Birlikte ilk adımı attık. Attığım her adım, geçmişimde taşıdığım bütün korkularla yan yana yürüyordu. Mermer zeminde yankılanan ayak seslerimiz, yıllarca yalnızca hayallerimde gördüğüm bu görkemli yapının sessizliğine karışıyordu. Tavandan sarkan devasa avizeler, güneş ışığını binlerce parçaya bölerek koridorlara altın renkli yansımalar bırakıyordu. Duvarlarda Valoria’nın eski krallarını ve kraliçelerini tasvir eden dev tablolar asılıydı. Her biri, geçtiğimiz koridorlarda bizi sessizce izliyormuş gibi görünüyordu.
Bir zamanlar bu sarayın adını duyduğumda bile saklanacak bir yer arardım. Şimdi ise Henry ile birlikte yürüyordum. Parmakları hâlâ elimin üzerindeydi; sıkıca… Sanki bıraktığı an yeniden kaybolacağımdan korkuyormuş gibi.
Koridorun sonunda çalışan hizmetliler bizi görünce bir anda durdular. İçlerinden biri elindeki gümüş tepsiyi göğsüne çekti, bir diğeri şaşkınlıkla bana baktı. İçim istemsizce kasıldı; işte beklediğim an gelmişti. Şimdi fısıldaşacaklardı: “Beyaz saçlı… Cadı… Onu neden saraya aldılar?”
Başımı öne eğmeye hazırlanırken beklemediğim bir şey oldu. Yaşlı hizmetkârlardan biri elini göğsüne götürüp bana doğru hafifçe eğildi. Ardından yanındaki genç hizmetçi de aynı hareketi yaptı. Sonra bir diğeri… Ve bir diğeri… Hiçbiri korkuyla geri çekilmemişti, hiçbiri bana nefretle bakmıyordu. Hepsi sessizce saygı gösteriyordu.
Şaşkınlıkla Henry’ye baktım. “Bu…” Sesim titriyordu. “Neden?”
Henry’nin dudaklarında yumuşak bir gülümseme belirdi. “Çünkü artık gerçeği biliyorlar.”
“Nasıl?”
“Siluet’in ortaya çıkmasından sonra her şey anlatıldı. Köyde olanlar, Fısıltı Ormanı, Arlen’in fedakârlığı… Ve Valoria prensini kimin kurtardığı.”
Boğazım düğümlendi. “Ben yalnızca…”
Henry sözümü tamamlamama izin vermedi. Kararlı bir sesle konuştu: “Hayır. Sen yalnızca bizi kurtarmadın. Sen yıllardır anlatılan yalanları da yıktın.”
Bu sözleri duyduğum anda gözlerim doldu. Hayatım boyunca kendimden nefret etmeme neden olan bütün o hikâyeler ilk kez anlamını yitiriyordu. Tam o sırada geniş koridorun sonunda iki büyük altın kapı belirdi. Kapının iki yanında duran muhafızlar bizi görünce mızraklarını aynı anda yere vurdu. Tok ses bütün koridorda yankılandı.
“Prens Henry Valenor!”
Muhafızın gür sesi taş duvarlarda yankılanırken ikinci muhafız yüksek sesle devam etti:
“Ve Gümüş Kız Lexi!”
Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başladı. Kapılar ağır ağır açılmaya başladığında Henry bana döndü. “Geri dönmek ister misin?”
Sorusunu öyle ciddi sormuştu ki gerçekten cevabımı beklediğini anladım. Kapının ardında yıllarca korktuğum insanlar; soylular, komutanlar ve Kral vardı. Bir anlığına nefesimi tuttum, sonra başımı yavaşça iki yana salladım. “Hayır.”
Henry’nin yüzünde gurur dolu bir gülümseme belirdi. “İşte tanıdığım Lexi.”
Derin bir nefes aldım. Birlikte ilk adımı attık. Taht salonu, hayal edebileceğim her şeyden daha büyüktü. Yüksek sütunlar tavana kadar yükseliyor, renkli camlardan süzülen güneş ışıkları mermer zemini kırmızı, mavi ve altın tonlarına boyuyordu. Salonun iki yanında dizilmiş onlarca insan aynı anda bize döndü. Komutanlar, askerler… Yüzlerce göz üzerime çevrilmişti. Eskiden olsa kaçardım, şimdi ise yalnızca derin bir nefes aldım. Henry’nin eli hâlâ elimdeydi.
Basamakların önünde durduk. Tahtın üzerinde oturan adamı ilk kez bu kadar yakından görüyordum. Altın işlemelerle süslenmiş koyu lacivert cübbesi omuzlarından ağır ağır aşağı dökülüyordu. Yaşı Henry’den oldukça büyüktü; altın sarısı saçlarına yer yer gümüş teller karışmış, keskin yeşil gözleri ise yılların yükünü taşımasına rağmen hâlâ güçlü bakıyordu.
Bu… Valoria Kralı’ydı.
Henry saygıyla başını eğdi. “Baba.”
Ben de aynı hareketi yaptım. Kalbim göğsümü kıracak kadar hızlı atıyordu. Salonda tek bir çıtırtı bile duyulmuyordu. Kral ağır hareketlerle ayağa kalktı. Tahtın basamaklarından inmeye başladığında bütün salon nefesini tutmuş gibiydi. Her adımı mermer zeminde yankılanıyordu. Sonunda tam karşımda durdu. Başımı kaldırmaya cesaret edemiyordum. Bakışlarının üzerimde olduğunu hissediyordum. Uzun süren sessizlik beni daha da gerdi. Tam diz çökmek üzereydim ki derin ve sakin sesi duyuldu.
“Başını kaldır, Lexi.”
İstemsizce irkildim. Adımı biliyordu. Yavaşça başımı kaldırdım. Yeşil gözleri doğrudan benim mor gözlerime bakıyordu. O bakışlarda öfke, nefret veya tiksinti aradım; hiçbiri yoktu. Yalnızca yorgunluk… Ve pişmanlık…
Kral derin bir nefes aldı. “Yıllar boyunca sana ve senin gibilerine anlatılan korkunun bir parçası olduk.” Salonda hafif bir mırıltı yükseldi; kimse kralın böyle başlamasını beklemiyordu. “Biz, korkularımızın gerçeklerden daha güçlü olmasına izin verdik. Masallara inandık, önyargılara inandık. Ve bunun bedelini masum insanlar ödedi.”
Boğazım düğümlendi. Kral bana doğru bir adım daha attı. “Sen…” Kısa bir an durdu, “…bütün bunlara rağmen oğlumu kurtardın. Valoria’nın geleceğini kurtardın.” Bakışları bir an Henry’ye kaydı, sonra yeniden bana döndü. “Bunun karşılığında hiçbir şey istemedin.”
Gözlerim dolmaya başladı. “Ben…” Sesim titriyordu. “…sadece doğru olanı yaptım.”
Kralın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “İşte seni diğerlerinden ayıran da bu.”
Bir anda sağ elini göğsünün üzerine koydu. Bütün salon şaşkınlıkla ona bakıyordu. Valoria Kralı… Bana saygı gösteriyordu. Ardından yüksek sesle konuştu:
“Valoria Krallığı adına… Lexi… Sana minnettarız.”
Salonda birkaç saniyelik mutlak bir sessizlik oldu. Sonra tek bir alkış sesi duyuldu. Ardından bir tane daha, bir tane daha… Birkaç nefes içinde bütün taht salonu alkışlarla doldu. Askerler, komutanlar, soylular, hizmetliler… Herkes ayaktaydı. Hiçbiri bana “cadı” demiyordu, hiçbiri benden korkmuyordu.
Gözlerim bulanıklaştı, yanaklarımdan süzülen gözyaşlarını durduramadım. Yıllardır omuzlarımda taşıdığım görünmez yük, ilk kez hafifliyordu. Henry sessizce bana baktı, gülümsüyordu. Sanki o da tam bu anı bekliyormuş gibiydi. Alkışlar bütün taht salonunu doldururken gözlerimi kapattım.
Ben artık korkarak saklanan küçük kız değildim. Ne bir lanettim… Ne de bir canavar. Ben yalnızca Lexi’ydim. Ve ilk kez… Eve dönmüş gibi hissediyordum.
Bölüm etkileşimi
