18. bölüm · AY IŞIĞININ MİRASI

GÖLGENİN İHANETİ

S.A. Aslan

Bedenim kaskatı kesilmişti. Gördüklerim gerçek miydi? Ancak insanların bağırmaları, öfkeleri ve nefretleri o kadar sahiciydi ki... Kalabalık tek bir noktaya odaklanmış, heyecanla bir şeyi izliyordu. Meşaleler arttıkça alan daha da aydınlanıyor, gecenin karanlığı yerini turuncu, vahşi bir ışığa bırakıyordu. Meydanın ortasına kalın ve uzun bir direk dikilmiş, altına çalı çırpılar yığılmıştı. Kalabalık, "Şeytanı öldür, uğursuzluğu yok et!" diyerek tezahüratlarına devam ediyordu.
O sırada, iki adamın sürükleyerek getirdiği o bedeni gördüm. Kadını direğe bağlamaya başladılar. Gözlerimi odakladığımda kalbim duracak gibi oldu; bu Elara'ydı, annemdi. Nasıl olabilirdi? Günler önce bu işkenceyi yaşamamış mıydı? Ama gözlerimin önündeydi, tam karşımdaydı. Yüzü darp edilmiş, her yanı kızarıklıklar ve çiziklerle doluydu. "Hayır!" diye bağırdım. Sesim o kadar yüksek ve keskin çıktı ki boğazım acıyla sızladı. Bu sefer olmayacaktı, buna izin vermeyecektim!
Koşmaya yeltendiğim an bacaklarımın kaskatı kesildiğini fark ettim. Hareket edemiyordum. Ne çabalarsam çabalayayım, sanki görünmez zincirlerle yere çivilenmiştim. Güçlerimi kullanmaya çalıştım. Ellerimi öne doğru açıp odaklandım; sanki onu tutup kendime çekecekmişim gibi tüm irademi zorladım ama boşunaydı. Güçlerim gelmiyordu, kollarım da tıpkı bacaklarım gibi donup kalmıştı. Vücudumu hissediyordum ama santim kıpırdayamıyordum. O an, büyük, kör edici bir ışık gözlerimi yaktı. Ardından o korkunç çığlıklar duyuldu; annemin, ateşin yakıcı acısıyla attığı o çığlıklar... Hiçbir şey yapamıyordum. Gözlerimi kapattım, akıp giden gözyaşlarımdan başka elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Birden sessizlik oldu. Gözlerimi zar zor açtığımda, yanan Elara’nın yok olduğunu gördüm. Zihnimde daha önce duyduğum o sesi tekrar işittim: *"Lexi."*
Bu sefer ses zihnimde değil, arkamdaydı. Vücudumdaki o kaskatı hal devam ederken, zorlukla başımı geriye doğru çevirdim. Elara arkamda dikiliyordu. Saçları, üstü başı tertemizdi; tek kaşını kaldırmış, yüzünde o ürkütücü yarım gülümsemeyle bana bakıyordu. "Kızım," dedi şefkatle.
Donup kalmıştım. "Az önce... seni yaktılar," dedim istemsizce, sesim titreyerek.
Elara yavaşça önüme düşen saçımı kulağımın arkasına itti. Dokunuşu soğuktu, bir ölünün tene değen o tanıdık buz gibi soğukluğuyla içimi ürpertti. "Evet," dedi, sesi buz gibiydi. "Ve sen yine hiçbir şey yapamadın. Yine hiçbir işe yaramadın."
Birden saçlarıma yapışıp kafamı aşağıya doğru sertçe çekti. Acı, saç diplerimden zihnime yayıldı. "Seni ölümden ben kurtardım, yedirdim, içirdim, büyüttüm! Ama sen beni kurtaramadın. Yetersizsin!"
Annem çıldırmışçasına bağırıyordu. Saçımı çekerken söylediği her kelime, bir hançer gibi zihnime saplanıyor, içimdeki o derin çaresizliği ve korkuyu daha da körüklüyordu. O sırada, annemin nefret dolu naralarının arasında başka bir ses duymaya başladım: *"Uyan Lexi! Uyan! Bunlar sadece gölge..."* Henry’nin sesi!
Gözlerimi açtığımda ciğerlerime dolan ilk nefes, soğuk ve rutubetli orman havasıyla doluydu. Yattığım yerin altındaki toprağın sertliğini ve gecenin karanlığının ağırlığını hissediyordum ama zihnim hâlâ o meydandaydı; tenimde ateşin o kavurucu ısısını ve saçlarımda annemin o sert, aşağılayıcı kavrayışını duyumsuyordum.
"Lexi! Bana bak, sadece bana odaklan!"
Henry’nin sesi, ormanın uğultulu sessizliğini ve zihnimdeki o çığlıkları bir bıçak gibi kesti. Henry, yanımdaki nemli toprağa diz çökmüş, iki eliyle omuzlarımdan sıkıca tutuyordu. Dokunuşu sert ama sarsılmazdı; beni o kâbusun içinden çekip gerçekliğe sabitleyen tek çapaydı. "Buradasın," dedi, sesi ormanın karanlığında yankılanarak. "Güvendesin. O bir yanılsamaydı, Lexi. Zihnini bulandıran bir gölge oyunu."
"O... o oradaydı Henry," diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, cılız ve kırık geliyordu. Gözlerimi kapattığımda, ağaçların gölgeleri arasında Elara’nın o nefret dolu bakışlarını görür gibi oluyordum. "Gördüm, acı çekiyordu. Sonra... sonra bana yetersiz olduğumu söyledi. Ben... gerçekten hiçbir şey yapamadım, değil mi?"
Henry başını hafifçe iki yana salladı; gözlerinde o bildiğim, beni her şeyden korumaya yeminli derin bakış vardı. "Hayır, hiçbir şeyin yoktu. Bunlar ormanın gölgeleriydi, Lexi. Seni zayıf noktanla, vicdanınla vurmaya çalışıyorlar. Onlara inanma."
Karanlığın içinde, birkaç adım ötemizdeki devasa meşe ağacının gövdesine yaslanmış, hareketsizce bizi izleyen Arlen’in varlığını hissediyordum. Bir an için göz göze geldik. O zamana kadar sessiz kalan Arlen, usulca ağaçtan ayrılıp bize doğru bir adım attı. Yüzünde alışılmadık bir ifade vardı; soğuk ama bir o kadar da dikkate değer.
"Orman sadece dişleriyle, pençeleriyle fiziksel bir tehdit oluşturmaz, Lexi," dedi Arlen. Sesi ormanın rüzgârı kadar derinden geliyordu ama bu kez içinde garip bir yumuşaklık vardı. "O, zihninin en karanlık dehlizlerine sızar ve seni kendi korkularınla zehirler. Şu an yaşadığın şey, düşmanın zihinsel bir saldırısı. Zor olduğunu biliyorum, o sesleri susturmak imkansızmış gibi gelir... ama kendini toparlaman lazım. Eğer bu gölgelere teslim olursan, işte o zaman gerçekten yenilirsin."
Arlen'in sözleri, Henry'nin omuzlarımdaki eli kadar sarsıcıydı. Bakışlarını bir an benden ayırmadı, sanki içimdeki o kırık parçaları inceliyor gibiydi. "Henry haklı," diye devam etti Arlen, sesi biraz daha kısık bir tonda. "Ona odaklan. Gerçekliğin burada, şu anda, bu toprakta."
Korkudan kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. "Ya bir daha gitmezse? Ya bu gerçekliğin kendisi de bir yanılsamaysa?"
Henry beni kendine doğru çekip sıkıca sarıldı. Ormanın sessizliğinde, nabzının düzenli atışını duydum. "Gitmesine izin vermeyeceğim," dedi saçlarımı okşarken. "Eğer tekrar o karanlığa düşersen, ben seni her defasında oradan çıkaracağım. Sen yalnız değilsin, Lexi."
Gözlerimden istemsizce yaşlar dökülmeye devam ediyordu ama yavaş yavaş, o yoğun korkunun yerini Henry’nin varlığından ve Arlen’in nadir de olsa gelen o desteğinden aldığım güçle bir nebze huzura bırakmasına izin verdim. Kâbusun ağırlığı hâlâ üzerimdeydi ama artık bir dayanağım vardı. Henry, bu karanlık ormanın orta yerinde benim fenerim, Arlen ise uyanık kalmamı sağlayan o soğuk ama doğrucu rüzgârdı.