14. bölüm · AY IŞIĞININ MİRASI

KAYIPLARIN İZİNDE

S.A. Aslan

Cadı evinin küf ve çürümüş ahşap kokan çalışma odasından dışarı, ormanın uğursuz sessizliğine adım attığımızda, duyduğumuz sesler bir kabusun habercisiydi. Metalik gıcırtılar, çeliklerin kemiğe çarpma sesi ve bir askerin boğuk, çaresiz çığlığı... Henry ile göz göze geldik; ikimizin de gözlerinde aynı dehşet vardı. Kapıdan dışarı fırladığımızda, ormanın sisli açıklığında yaşanan o kıyımı gördük.
Krallığın muhafızları, ormanın karanlığından fışkıran iskelet sürülerine karşı etten bir duvar örmeye çalışıyordu.
"Bunlar..." dedi Henry, sesi titreyerek. "Bizim askerlerimiz! Ama nasıl... Burada ne işleri var?"
Henry’nin şoku, gördüğü manzaranın dehşetiyle birleşince yerini saf bir hayatta kalma refleksine bıraktı. Kılıcını çekip kaosa daldığında, ben de mor enerjimi bir kalkan gibi yükselttim. Ancak iskeletler bildiğimiz rakipler değildi; parçaladıkça, yerden topladıkları eski kemiklerle kendilerini birleştiriyorlardı. Askerlerden biri, kalkanını havaya kaldırmış ama iki iskeletin aynı anda vurduğu darbeyle dizleri üzerine çökmüştü. Henry tam o noktaya atıldı, kılıcını savurarak askeri korumaya çalıştı. Ben ise avuçlarımdan bir enerji dalgası gönderip iki iskeleti havaya uçurdum.
Savaşın karmaşası içinde, iskeletlerin arasında, zırhı parçalanmış ama hâlâ kılıcını bir aslan gibi savuran bir adam gördüm. Henry de görmüştü. Gözleri o adama kilitlendi. "Arlen!" diye bağırdı. Sesi, ormanın tüm uğultusunu delecek kadar gür ve acı doluydu.
Arlen, kan ve çamur içindeki yüzünü çevirdi. Henry’yi gördüğü o an, kılıcı bir saniyeliğine havada asılı kaldı. Bir askerden çok, özlediği kardeşini bulan bir çocuk gibiydi. Ancak bu dalgınlık pahalıya patladı. Yerin sarsılmasıyla, yerde yatan onlarca kemik bir girdap gibi dönerek yükseldi. Saniyeler içinde, üç metre boyunda, zırhlı kemiklerden oluşan devasa bir kabusa dönüştüler.
Yaratık pençesini bir balyoz gibi savurdu. Henry’ye yakın olan iki asker, yaratığın darbesiyle adeta birer bez bebek gibi savrularak ağaçlara çarptı. Çıkan kemik kırılma sesleri ve askerlerin son çığlıkları ormanda yankılandı.
"Henry, şimdi!" diye bağırdım.
Ben mor enerjimi yaratığın eklemlerine odaklayıp hareketlerini kısıtlarken, Henry bir sıçrayışta yaratığın omzuna tırmanıp kılıcını kafatasına sapladı. Arlen de cesaretle atılıp yaratığın bacaklarını biçti. Üçümüzün koordineli saldırısı altında yaratık, bir daha toparlanamayacak şekilde parçalara ayrıldı.
Savaş sessizliğe bıraktığında, etrafta sadece ölülerin soğukluğu kalmıştı.
Arlen, elindeki kılıcı yere düşürdü. Metalin yere çarpma sesi, aramızdaki derin sessizliği böldü. Henry kılıcını kınına sertçe soktu. Birbirlerine doğru tökezleyerek yürüdüler. O an, dünyadaki diğer her şey, orman, yaratıklar, hatta ben bile görünmez oldum.
Henry ve Arlen birbirlerine sarıldıklarında çıkan ses; zırhların birbirine sürtünmesi, kontrolsüz, hıçkırıklı nefes alışverişleri... Bu sadece bir sarılma değildi. Henry, ormanda geçirdiği günlerin, o yalnızlığın ağırlığını, Arlen’in omzuna bırakıyordu.
Arlen, Henry’nin zırhına tutunarak ağlıyordu. "Seni buldum... Tanrım, gerçekten seni buldum Henry. Işıklar şahidim olsun, seni ölü bilip yasını tutuyorduk!"
"Burası bir cehennem, Arlen," dedi Henry, arkadaşını kendine daha sıkı bastırarak. "Burada ne işiniz var?"
Ayrıldıklarında ikisinin de gözleri kırmızıydı. Arlen, Henry’nin yüzünü avuçlarının arasına aldı, sanki karşısındakinin hayal mi gerçek mi olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Kral perişan, Henry. Senin öldüğünü sanıyorlardı. Bir cadı tarafından kaçırıldığına dair söylentiler yayıldı."
Arlen’in gözleri o an duraksadı ve üzerime kaydı. Yüzündeki rahatlama ifadesi bir anlığına sarsıldı. Kaşları çatıldı; sanki karşısında gördüğü şey, duyduğu tüm hikâyelerle çelişiyordu.
“Ve şimdi…” dedi yavaşça.
Bakışları üzerimde biraz fazla uzun kaldı.
“Seni tam da o cadının yanında, canlı ve sapasağlam görüyorum.”
Sesinde açık bir öfke yoktu ama derin bir huzursuzluk vardı. Sanki gördüklerine inanmak istiyor ama yıllardır öğrendiği şeyler buna izin vermiyordu.
Bakışlarını benden ayırmadan Henry’ye döndü.
“Herkes perişan, Henry. On kişilik bir ekip yola çıktık. İlk gün… o lanetli geçitten geçerken beş arkadaşımızı kaybettik. Geriye kalan dört yoldaşımı da senin gözlerinin önünde kaybettim. Onlardan geriye hiçbir şey kalmadı.”
Bir an sustu.
“Krallıkta anlatılan hikâyelerle gördüğüm şey aynı değil. Ama şu an neye inanmam gerektiğini de bilmiyorum.”
Arlen yere diz çöktü, elleriyle çamuru sıktı. "Seni kurtarmaya geldim ama kendi adamlarımı koruyamadım. Ben nasıl bir komutanım, nasıl bir dostum? Henry, ne yapacağımızı bilmiyorum, burası bir tuzak!"
Henry de onun yanına diz çöktü, bir elini arkadaşının omzuna koydu. "Hayır, Arlen. Burası bir orman değil, burası bir tuzak. Hiçbirimiz hazırlıklı değildik. Senin burada olman bile bir mucize."
Ben bir adım geride, bu iki insanın arasındaki sarsılmaz bağa bakıyordum. Henry, arkadaşının omzunda teselli ararken, gözleri bir anlığına beni buldu. Arlen, bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Artık sadece dışarıdaki yaratıklarla değil, içimizdeki bu güvensizlikle de yüzleşmemiz gerekecekti.