Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 9
- 1 GİRİŞ906 kelime
- 2 BÖLÜM 11.669 kelime
- 3 BÖLÜM 21.639 kelime
- 4 BÖLÜM 32.797 kelime
- 5 Bölüm 45.078 kelime
- 6 Bölüm 53.346 kelime
- 7 Bölüm 65.276 kelime
- 8 BÖLÜM 74.447 kelime
- 9 BÖLÜM 83.387 kelime
- 10 BÖLÜM 96.425 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 BÖLÜM 105.457 kelime
- 12 BÖLÜM 114.767 kelime
- 13 BÖLÜM 123.641 kelime
- 14 BÖLÜM 134.384 kelime
- 15 BÖLÜM 144.499 kelime
- 16 BÖLÜM 153.881 kelime
- 17 BÖLÜM 165.450 kelime
- 18 BÖLÜM 174.670 kelime
- 19 BÖLÜM 183.180 kelime
- 20 BÖLÜM 194.267 kelime
- 21 20.BÖLÜM(FİNAL)6.954 kelime
- 22 SON SÖZ1.346 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İtiraf
~Bora Arkan
Pazartesi gecesi ekran kapanıp Alâ’nın o son cümlesi karanlık odamda asılı kaldığında, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan ritmi uzun süre yavaşlamadı. "Bir an bile aklımdan çıkmıyorsun ki..." Ekrana öylece bakakalmış, başparmağımla telefonun soğuk camındaki o tek satırın üzerinde uzun uzun gezinmiştim. Sanki parmağımı çekersem o cümle silinecek, gözlerimi kapatırsam bir rüyanın içinden uyanıp yine o çaresiz yalnızlığıma dönecektim. Odamın tavanına vuran cılız sarı ışık, dışarıdaki dondurucu Gebze rüzgârının pencereme vurmasıyla hafifçe sallanıyor; içerideki gölgeler sanki zihnimdeki karmakarışık düşüncelerle birlikte dans ediyordu.
Sırtımı sandalyeye verip derin bir nefes aldım. Göğsümün ortasında devasa bir genişleme, kaburgalarımın ardında ise tarif edemediğim bir sızı vardı. Dışarıda herkesin bildiği, GTÜ amfilerinde espriler patlatan, umursamaz ve havalı Bora Arkan; şu döküntü masanın başında, ekrandaki tek bir cümlenin büyüsüne kapılmış şekilde darmadağın duruyordu.
Yavaşça doğrulup siyah deri ceketimin iç cebine uzandım. Parfüm kokumun sindiği o cebin içinden, katlanmış kareli kâğıdı çıkardım. Kardeşim Nurşah’ın cuma gecesi balkonda elimi tutup "Bütün içindekileri kâğıda dök, yaz" dediği ve gece yarısı gözyaşlarımla kâğıda kazıdığım o satırları masa lambasının sarı ışığında son bir kez daha açtım. Kat yerlerini parmak uçlarımla özenle düzelttim.
"Gülüşün her şeye engel oldu... Biliyorum olmayacak, sevmeyeceksin beni ama ben kendi kendime güzel karar aldım. Her şeye 0’dan başlayacağım."
Her satırı yeniden okurken içimdeki o yangın bir kez daha alevlendi. Bu kâğıt artık sadece benim çaresizliğim, yalnız başıma taşıdığım o ağır yük değildi. Bu kâğıt; yarın saat 15:00’te kütüphanedeki o ahşap masada verilecek büyük cevabın, aramızdaki tüm duvarları yıkacak olan o ilk adımın ta kendisiydi. Kâğıdı aynı özenle tekrar katladım. Yatağın kenarına oturup cebime yerleştirirken kendi kendime mırıldandım: "Yarın her şey değişecek."
Gecenin geri kalanı benim için bir türlü gelmeyen uykunun peşinde kıvranmakla geçti. Yatağa uzandım, gözlerimi kapattım ama zihnimdeki fırtına bir an olsun durulmadı. Saat her tıkırtıda Salı’ya doğru ilerlerken, ben Alâ’nın yeşil gözlerini, amfideki o tereddütlü bakışını ve mesajdaki o dürüst itirafını düşündüm. Gözlerimi her kapattığımda saat 15:00’te yaşanacak o an zihnimde yeniden canlanıyordu.
Sabah Gebze, insanı kemiklerine kadar sızlatan o meşhur dondurucu ayazıyla uyandı.
Pencereyi hafifçe araladığımda içeri dolan keskin, çam kokulu soğuk hava yüzüme bir tokat gibi çarptı. Gökyüzü kurşunî bir griye bürünmüştü; rüzgâr binaların arasında uğuldayarak esiyor, bahçedeki ağaçların dallarını dondurucu bir hırsla sallıyordu. Odadan çıkıp mutfağa geçtiğimde taze demlenmiş çayın o iç ısıtan kokusu koridora yayılmıştı.
Mutfağa adım attığımda harika bir manzarayla karşılaştım. İki gündür evde türev ve integral soruları arasında kaybolan, stresi yüzünden okunan kardeşim Umay, nihayet neşeyle montunu giyiyor, çantasını omzuna takıyordu. Yüzündeki o hırslı, pes etmeyen ifade tamamen geri gelmişti.
"Günaydın abi!" dedi çantasının fermuarını çekerken. Sesi son günlerde hiç olmadığı kadar canlı çıkıyordu.
"Günaydın fırtına," dedim gülümseyerek bardağıma çay doldururken. "Hayırdır, erkencisin? Rengin de yerine gelmiş."
Umay gözlerini devirip çenesini dikleştirdi. "Bugün hem okula hem dershaneye geçiyorum abi. İki gündür yokum diye sınıftaki o Ege gıcığı kendini birinci falan sanmıştır kesin. Yokluğumu fırsat bilmiştir! Gidip sınıfta ve derste havasını söndürmem lazım. Deneme sınavı öncesi moralini sıfırlayacağım onun."
Onun bu çocukça ama tutkulu hırsına hafifçe güldüm. "Tamam, git ve havasını söndür bakalım. Ama çocuğa da çok yüklenme, dün Alâ söylerken duydum; iki gündür gözü kapıdaymış, seni bayağı merak etmiş."
Umay bir an duraksadı, yanakları hafifçe pembeleşir gibi oldu ama hemen toparlayıp arkasını döndü. "Merak etsin tabii! Rekabet olmadan dersin tadı mı çıkar? Ben kaçtım!"
Umay kapıdan bir fırtına gibi çıkıp merdivenleri koşar adımlarla inerken mutfakta sadece ben ve Nurşah kaldık. Nurşah masanın kenarında oturmuş, çay bardağını avuçlarının arasında tutarak beni izliyordu. Bakışlarında ne bir sorgulama ne de tek bir fazla soru vardı; sadece cumartesi gecesinden beri taşıdığı o derin, konuşmadan anlayan sırdaş ifade duruyordu.
"Umay'ın enerjisi yerine gelmiş," dedi sessizce.
"Evet," dedim sandalye çekip karşısına otururken. "Ege’ye bilerek sataşıyor ki kendi stresini unutsun."
Nurşah bardağını masaya bıraktı, gözlerimin tam içine baktı. Bakışları doğrudan deri ceketimin iç cebine kaydı. "Peki ya sen Bora? Senin stresin ne durumda?"
Derin bir nefes verip başımı öne eğdim. "Zaman geçmiyor Nurşah. Saat sanki durdu."
Gülümsedi. O abla şefkatiyle dolup taşan tebessümü içimdeki o kargaşayı biraz olsun yatıştırdı. "Geçer," dedi yumuşak bir sesle. "Zaman her türlü geçer. Önemli olan o saat üçte orada olduğunda ne yapacağın. Korkma artık. Ne yazdıysan, içinden ne geçiyorsa arkasında dur."
"Korkmuyorum," dedim kararlı bir sesle. "İlk defa bu kadar ne istediğimi biliyorum."
Ayağa kalktım, kahvaltıyı hızlıca geçiştirip odama döndüm. Siyah deri ceketimi üzerime geçirdim. Elimi alışkanlıkla iç cebime götürdüm; katlanmış kareli kâğıt tam kalbimin üzerinde, yerli yerindeydi. Ayna karşısına geçip saçlarımı düzelttim, çenemi kastım. Dışarıdaki soğuğa, içimdeki o büyük fırtınaya hazırdım.
GTÜ Çayırova kampüsüne vardığımda sonbaharın dondurucu havası tüm bahçeyi esir almıştı. Çam ağaçlarının arasından süzülen solgun güneş ışığı, asfaltın üzerindeki birikintilerde sönükçe parlıyordu. Öğrenciler ellerinde buharı tüten kahve bardaklarıyla amfilere koşturuyor, rüzgârdan korunmak için yakalarını kaldırıyorlardı.
Kampüsün ana kapısından adım attığım an Mert her zamanki neşesiyle yanımda belirdi. "Oğlum bu ne ayaz böyle!" diye söylenerek ellerini ceplerine soktu. "Gebze değil mübarek kutuplar. Bugün dersten sonra kantinde çay komasına girmemiz lazım."
"Gireriz Mert," dedim, sesimdeki o dışarıya karşı sergilediğim umursamaz, rahat tonu korumaya çalışarak.
Ama zihnim amfideki derslerde, hocanın tahtaya yazdığı kod satırlarında veya Mert’in anlattığı geyiklerde değildi. Zaman sanki kasıtlı olarak yavaşlatılmış, yeldovan bir kaplumbağa hızına bürünmüştü. Ders boyunca gözüm sürekli kolumdaki saatteydi. 11:00... 12:30... 13:45... Her saniye, göğsümdeki o sızıyı biraz daha arttırıyordu. Amfide sıranın altında parmaklarımı ritmik bir şekilde sıraya vuruyor, bacaklarımı sabırsızlıkla sallayıp duruyordum.
Saat 14:00’ü gösterdiğinde dersten çıktık. Mert kantine doğru yürümeyi teklif ettiğinde bir bahane uydurdum: "Sen geç Mert, benim hocayla bir proje işim var, kütüphane tarafına uğrayacağım."
"İyi tamam, kantindeyim ben," deyip uzaklaştı.
Tek başıma kaldığımda adımlarımı Çayırova kampüsünün çam kokulu, tenha yürüyüş yoluna kırdım. Rüzgâr yüzümü bir ustura gibi kesiyor, deri ceketimin yakalarından içeri sızıyordu. Ama içimdeki o kor gibi yanan heyecan, dışarıdaki tüm dondurucu ayazı yok edecek kadar güçlüydü. Yürürken elim cebimdeki kâğıda gidiyor, parmak uçlarımla kâğıdın sert dokusuna dokunup güç alıyordum.
Bütün o kaçamak bakışlar, amfideki kıskançlık krizleri, o balkondaki ağlayışlarım, Nurşah'ın fısıltısı ve gece yarısı gelen o tek satırlık mesaj... Hepsi bizi bu salı gününe, saat 15:00’e getirmek içindi.
Saat 14:45’i gösterdiğinde adımlarımı GTÜ Kütüphanesi’ne doğru çevirdim.
Kütüphanenin yüksek, heybetli binası tüm soğukluğuyla karşımda duruyordu. Derin bir nefes alıp ciğerlerimi o buz gibi havayla doldurdum. İçimdeki son tereddüt kırıntısını da o nefesle birlikte dışarı üfledim. Ahşap kapıyı itip içeri adım attığımda, dışarıdaki dondurucu rüzgârın sesi anında kesildi. Yerini kütüphanenin o tanıdık, ağır, kâğıt ve ahşap kokan derin sessizliğine bıraktı.
Adımlarım devasa kitap raflarının arasında yankılanırken, kaderimizi değiştirecek olan o yere, kütüphanenin en arka, en kuytu masasına doğru yürümeye başladım. İçimdeki heyecan artık bir kasırgaya dönüşmüştü. Saat üç olmak üzereydi ve bu sefer kaçmak yoktu.
GTÜ Kütüphanesi’nin o devasa, ahşap kokulu koridorlarında adımlarımın çıkardığı her bir yankı, içimde kopan o devasa gürültüyü bastırmaya yetmiyordu. Rafların arasında ilerlerken burnuma çalınan eski kâğıt, toz ve cilalanmış ahşap kokusu beni bir anlığına gerçekliğe döndürür gibi olsa da göğsümün ortasındaki o amansız baskı her geçen saniye daha da ağırlaşıyordu. Kalbim, deri ceketimin iç cebindeki o katlanmış kareli kâğıdın tam arkasında güm güm vuruyordu. Her atışında kaburgalarıma batıyordu sanki o kâğıt; varlığını, ağırlığını ve taşıdığı o dumanlı yangını bana saniye saniye, her nefesimde hatırlatarak...
En arkaya, binanın devasa yüksek camlarına bakan o kuytu, gözlerden uzak masaya ulaştım. Burası amfilerin gürültüsünden, kantindeki bağrış çağrıştan, dışarıdaki dünyanın tüm karmaşasından tamamen yalıtılmış gizli bir sığınak gibiydi. Dışarıda Gebze’nin o kurşunî gökyüzü camları zorluyor, dondurucu rüzgârın savurduğu çam dalları camin diğer tarafında sessizce çırpınıyordu. Ceketimi üzerimden çıkarmadan, ellerimi derin ceplerime gömüp ahşap sandalyeye yerleştim. Sandalyenin gıcırtısı kütüphanenin o ağır, kutsal sessizliğinde yankılandı.
Kolumdaki gümüş saate baktım. 14:52.
Tam sekiz dakika vardı. Zaman, az önce kampüsün içinde koşar adım akarken şimdi tam bu ahşap masanın etrafında donup kalmıştı sanki. Saniyeler birer asır gibi uzuyor, yeldovanın her tıkırtısı zihnimin derinliklerinde bir balyoz gibi yankılanıyordu. Bakışlarımı masanın üzerindeki pürüzlü ahşap dokusuna diktim. Yıllar boyunca kim bilir kaç öğrenci oturmuştu bu masada? Kaç kişi sınav stresinden parmak uçlarını bu ahşaba vurmuş, kaç kişi ders notlarının arasında kaybolmuştu? Ama hiç kimse... Hiç kimse şu an benim oturduğum gibi, göğsünde taşıdığı bir mektup ve ruhunu teslim etmeye hazır olduğu bir çift yeşil gözün beklentisiyle bu masada kıvranmamıştı.
Sırtımı arkaya yaslayıp derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan soğuk havayı yavaşça dışarı üflerken gözlerimi kapattım. Zihnim doğrudan dünün gecesine, saat 23:42’ye kaydı.
O mesaj ekranındaki mavi tıklar...
Alâ’nın yazıyor... ibaresinin belirmesi, durması, tekrar belirmesi...
Ve en sonunda ekrana düşen o itiraf: "Hissediyorum zaten. Bir an bile aklımdan çıkmıyorsun ki, mesele de bu."
O satırı her düşündüğümde, kanımın damarlarımda akış hızı değişiyordu. İçimde bir yerlerde lingering, sinsi ve devasa bir sızı büyüyordu; hem içimi cayır cayır yakan bir ateş hem de iliklerime kadar donduran bir ayaz gibiydi bu duygu. Rahat, 'cool', kimseye eyvallahı olmayan, amfilerde kahkahalar atan Bora Arkan imajım, kütüphanenin bu arka masasında bir sonbahar yaprağı gibi ufalanıp gidiyordu. Bir kadının tek bir cümlesiyle bu kadar savunmasız, tek bir bakışıyla bu kadar eksik hissetmek... Bu duyguya alışkın değildim ben. Ama bu çaresizlikten kaçmak da istemiyordum artık. Yüzleşmek, o yeşil gözlerin derinliğinde boğulmak istiyordum.
Gözlerimi açtım. Saate tekrar baktım. 14:57.
Üç dakika.
Parmaklarımı masanın altında hafifçe sıktım, tırnaklarımı avuç içime bastırdım. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Dışarıdaki rüzgâr camin diğer tarafında uğuldadıkça içimdeki fırtına daha da büyüyordu. Ya gelmezse? Ya son anda içindeki o korku galip gelir de o adımı atmaktan vazgeçerse? Ya o da benim gibi içindeki bu ağır yükten ürküp arkasını dönüp giderse?
Aklıma gelen bu düşünce, boğazımda koca bir düğüm oluşturdu. Göğsümün ortasındaki o genişleme yerini dondurucu bir daralmaya bıraktı. Elimi refleksle deri ceketimin iç cebine götürdüm. Parmak uçlarım kareli kâğıdın kenarına dokunduğunda derin bir nefes aldım. Kâğıt oradaydı, hislerim oradaydı, yaşadığım o yangın gerçekti. Gelmese bile bu mektup burada duracaktı. Ama gelecekti; Alâ o gözlerindeki merakı, içindeki o durdurulamaz çekimi yenip bu masaya gelecekti. Biliyordum.
Saate son bir kez baktım. 15:00.
Ve tam o an, kütüphanenin o ağır, devasa ahşap giriş kapısının açıldığını duydum.
Aramızda onlarca kitap rafı, yüzlerce sayfa sessizlik vardı ama o kapının açılış sesini ruhumla hissettim sanki. Doğrulup oturdum. Bakışlarımı rafların arasından süzülen koridora kilitledim. Kalbimin ritmi öyle bir hızlandı ki, kulaklarımda kendi nabzımın sesinden başka hiçbir şey duyulmaz oldu. Kanım adeta alev almış gibi damarlarımda hücum ediyordu.
Adım sesleri yaklaştı. Yavaş, çekingen ama kararlı adımlar... Kütüphanedeki o ahşap ve toz kokusu bir anda yerini onun o tanıdık, hafif çiçeksi kokusuna bırakıyordu.
Ve rafların arasından o belirdi.
Alâ...
Üzerinde geniş, taba rengi örme bir hırka, içinde beyaz bir kazak vardı. Omuzlarına dökülen uzun kestane saçları rüzgârdan hafifçe dağılmıştı; yüzü dışarıdaki dondurucu ayazdan dolayı hafifçe kızarmıştı. Elinde bir defter tutuyordu ama parmaklarının o defteri ne kadar sıkı sıktığını buradan bile görebiliyordum. Etrafına hafifçe bakındı, kütüphanedeki yalnız masaları süzdü. Bakışları rafların arasından geçip en arka masadaki beni bulduğunda... Zaman tamamen durdu.
Aramızdaki o metrelerce mesafe bir anda yok oldu sanki.
Gözlerimiz buluştuğu an, Alâ’nın adımları hafifçe aksadı. Dudakları hafifçe aralandı, o yeşil gözlerinde fırtınalar koptuğunu görebiliyordum. Yüzündeki o her zamanki neşeli, kaçamak tebessüm yoktu bu sefer. Yerini derin bir ciddiyete, içten gelen bir savunmasızlığa ve aramızdaki o devasa çekimin getirdiği bir bocalayışa bırakmıştı.
Gözlerini benden tek bir saniye bile ayırmadan, yavaş adımlarla masaya doğru yürümeye başladı. Her adımında taba rengi hırkasının dökümünden, saçlarının omuzlarına düşüşünden üzerindeki o ağır çekimi hissedebiliyordum. O yaklaştıkça içimdeki o boğucu baskı yerini tarifsiz bir sarhoşluğa bırakıyordu. Damarlarımda akan kanın ısındığını, içimdeki o ayazın onun tek bir bakışıyla çözülmeye başladığını hissediyordum.
Masanın diğer tarafına geldiğinde durdu.
Gözlerimizin içine baktık. Ne o tek bir kelime edebildi ne de ben... Kütüphanenin o ağır sessizliği, ikimizin arasında yükselen o görünmez duvarları tek tek yıkıyordu. Göğsü tıpkı benimki gibi hızla kalkıp iniyordu. Alâ, bakışlarını bir an için masanın üzerindeki boşluğa indirdi, sonra tekrar bana çevirdi. Yeşil gözleri, odamın tavanındaki sarı ışıktan bile daha parlak, dumanlı bir ışıkla parlıyordu. O an içindeki korkuyu da, o kaçamayışı da net bir şekilde okudum gözlerinde.
"Geldin," dedim sesimi alçak tutmaya çalışarak. Sesimdeki o tüyler ürperten derinlik ve hafif titreşim, aramızdaki tüm mesafeleri bir anda yok etti.
Alâ derin bir nefes aldı. Çantası omzundan kayarken sandalyeyi yavaşça geriye çekip karşıma oturdu. Elindeki defteri masanın üzerine bıraktı. Bakışlarındaki o kırılgan haller, içimdeki o devasa ateşi daha da alevlendirdi.
"Geldim," dedi fısıltı gibi, pürüzlü bir sesle. "Gelmeyeceğimi mi sandın?"
"Bir yanım korktu," dedim dürüstçe, gözlerinin tam içine bakarak. "Ama diğer yanım o yeşil gözlerin beni bu ayazda, bu cevapsızlıkla yalnız bırakmayacağını biliyordu."
Alâ gözlerini benden kaçırmadan elini masanın üzerine, tam aramızdaki o ahşap pürüzün üzerine koydu. Parmakları hafifçe titriyordu. Yüzünde, dün geceden beri ikimizin de içini kavuran o gizli gerilimin izleri vardı. "Söz vermiştim Bora," dedi. "İçimdeki tüm karmaşaya, kafamın içindeki tüm o darmadağın seslere rağmen... buradayım. Kaçamadım."
O an anladım. Bu masa artık sadece kütüphanenin kuytu bir köşesi değildi. İkimizin de yıllardır sırtında taşıdığı o 'cool' ve neşeli maskeleri çıkarıp attığı, kalplerimizin dürüstçe ve çıplakça karşı karşıya geldiği o kutsal eşikti. Ve zaman, saat 15:00'i gösterirken dışarıdaki ayaza inat sadece ikimizin yangını için akmaya başlıyordu.
Kütüphanenin o ağır ahşap kokusunun ortasında, masanın iki ucunda otururken aramızdaki hava adeta elektriklenmişti. Dışarıda Gebze’nin o kurşunî ayazı camları dövüyor, içeriye sızan dondurucu soğuk rüzgârın fısıltısı masamızın etrafında dönüp duruyordu. Ama o masada, Alâ’nın elini ahşap pürüzün üzerine koyduğu ve yeşil gözlerini gözlerime diktiği o andan itibaren içimdeki yangın dışarıdaki tüm ayazı yutacak kadar büyümüştü.
İkimiz de bir süre konuşmadık. Kelimeler boğazımızda düğümleniyor, söylenmek istenen her şey bakışların arkasına saklanıyordu. Dışarıdan bakan biri için sadece iki üniversite öğrencisinin sessizce ders çalıştığı sıradan bir kütüphane masasıydı burası. Ama bizim için... Bizim için surların yıkıldığı, maskelerin yerle bir olduğu bir savaş alanıydı.
"Çok değiştin Bora," dedi Alâ sessizliği ilk kıran taraf olarak. Sesi kütüphanenin fısıltılı atmosferine karışıyor ama her bir harfi kalbimin tam ortasına saplanıyordu. "Hani o amfilerde kahkahası eksik olmayan, herkesle şakalaşan, hiçbir şeyi kafasına takmayan Bora Arkan nerede? Karşımda duran bu adam... Seni tanıyamıyorum bazen."
Hafifçe gülümsedim. Ama bu, amfilerde sergilediğim o umursamaz gülüşlerden değildi; içten, yorgun ve dürüst bir tebessümdü. Sırtımı sandalyeye verip gözlerimin içine dolan o zümrüt yeşillerine baktım.
"O gördüğün Bora bir zırhtı Alâ," dedim sesimi olabildiğince alçak tutarak. "Herkesin görmek istediği, çaresizliğini gizleyen havalı bir zırh. Ama bir insan birinin gülüşüne takılıp kaldığında... O zırh tek bir bakışla parçalanabiliyormuş. İçimdeki o yangını, o kıskançlığı, seni bir başkasıyla konuşurken gördüğümde içimde kopan fırtınayı kimse bilmiyordu. Ben bile kendimi tanıyamaz oldum."
Alâ’nın dudakları hafifçe aralandı. Gözlerindeki o dumanlı yeşil renk daha da derinleşti, bakışlarında bir anlık bir titreme belirdi. Elini tuttuğu defterin kenarında gezdirdi. Parmaklarının hafifçe titrediğini görmek göğsümdeki o sızıyı daha da büyüttü.
"Umay ve Ege..." dedi, konuyu değiştirmek ister gibi aceleyle sesini ayarlayarak. Ama bu kaçışın ikimiz için de bir işe yaramadığını ikimiz de biliyorduk. "Dün gece mesajda dedin ya... Umay gerçekten iyi mi? Ege bugün okulda yine kapılara baktı, sınıfa her girdiğimde gözleriyle Umay’ı aradı. İkisi arasındaki bu rekabet... Aslında birbirlerini ne kadar önemsediklerini saklama çabası sanki."
"Umay gayet iyi," dedim. Yüzüme yerleşen hafif tebessümle devam ettim: "Bu sabah fırtına gibi çıktı evden. 'Ege gıcığına gününü göstereceğim, yokluğumda kendini birinci sanmıştır' diyerek gitti. İkisi de gururundan ödün vermiyor işte. Kendi duygularını ders rekabetinin arkasına saklıyorlar."
Alâ bu cevabıma hafifçe güldü. O gülüş... Amfide, koridorda, rüyalarımda peşimi bırakmayan o muazzam gülüş yine karşımdaydı. Gülüşün her şeye engel oldu... Zihnimde dün gece kâğıda kazıdığım o cümle çakıp geçti.
"Biz de öyle yapmıyor muyuz Bora?" dedi Alâ bir anda. Sesindeki neşe yerini tekrar o ağır, samimi ciddiyete bıraktı. Bakışlarını masaya indirip ardından tekrar gözlerime kilitledi. "Biz de kendi hissettiklerimizin arkasına duvarlar örmüyor muyuz? Kaç gündür kaçıyoruz birbirimizden. Ben sırf kafam karışmasın diye, sen o havalı duruşun bozulmasın diye..."
"Ben artık kaçmıyorum Yeşil," dedim doğrudan.
"Yeşil..." kelimesi dudaklarımdan döküldüğü an Alâ’nın göğsü hızla kalkıp indi. Yanaklarına hafif bir kızıllık hücum etti. İlk defa ona böyle hitap ediyordum ve bu kelimenin aramızdaki tüm mesafeleri nasıl bir anda buharlaştırdığını ikimiz de hissettik.
"Bana öyle deme..." dedi pürüzlü bir fısıltıyla. "Öyle dediğinde... İçimdeki tüm savunma mekanizmaları çöküyor. Seni anlamaya çalışıyorum Bora. Cuma günkü o mesafeli halini, sonra o mesajları, şimdi de karşımda gözlerimin içine bu kadar pervasızca bakışını... İçimde öyle bir kargaşa yaratıyorsun ki, günlerdir ne ders çalışabiliyorum ne uyuyabiliyorum."
"Çünkü sen de aynı yangının ortasındasın," dedim masaya doğru hafifçe eğilerek. Aramızdaki mesafe sadece birkaç santime inmişti. Onun hafif çiçeksi kokusu ve soluğu yüzüme vuruyordu. "Kabul et ya da etme. 'Bir an bile aklımdan çıkmıyorsun' derken sen de o duvarları yıktın Alâ. Ben dünün gecesinde tek başıma yanmıyordum, sen de o ayazda benimle birlikte üşüyordun."
Alâ gözlerini benden kaçıramadı. İkimiz de zamanın ve mekânın dışında kaybolmuştuk. Kütüphanedeki ders çalışan diğer öğrenciler, raflardaki binlerce kitap, dışarıda esen Gebze rüzgârı... Hepsi silinmişti. Sadece bu masa, onun yeşil gözleri ve benim göğsümde patlamaya hazır bekleyen o mektup kalmıştı.
Alâ derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Yüzünü elinin arasına alıp gözlerini bir anlığına kapattı. "Çok zorsun Bora," diye mırıldandı. "İnsanların gardını düşürmeyi çok iyi biliyorsun."
"Zor olan ben değilim," dedim içimdeki o derin duyguyla. "Zor olan, aşık olduğunu kabullenmek. Ama ben kabullendim. Artık saklayacak bir 'cool' maskem yok."
Kolumdaki saate gözüm kaydı. 15:35.
Zamanın sonuna geliyorduk. Artık söylenecek sözlerin yerini eyleme bırakma vaktiydi. Bu masadan kalkacaktım ama arkamda sadece boş bir sandalye değil, hayatımızı değiştirecek o satırları bırakacaktım.
Ağır ağır hareket etmeye başladım. Siyah deri ceketimin fermuarını hafifçe açar gibi yaptım. Sol elimle ceketimin iç cebine uzandım. Parmaklarım o katlanmış kareli kâğıda dokunduğunda kalbim son bir kez devasa bir ivmeyle çarptı. Kâğıdı kavradım.
Alâ o sırada masadaki taba rengi hırkasının kolunu düzeltmekle meşguldü, bakışları bir anlığına yan taraftaki kitap rafına kaymıştı.
İşte o an...
Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o saliselik zamanda, sağ elimle masadaki defterini ve kalemliğini hafifçe kenara kaydırır gibi yaparken, sol elimdeki katlanmış kareli kâğıdı Alâ’nın tam önünde duran kalın kapaklı ders notu defterinin tam arasına, sayfaların gizli kıvrımına çaktırmadan kaydırdım. Kâğıt, defterin arasında tamamen kayboldu; dışarıdan bakıldığında sıradan bir ders notu ayracı gibi duruyordu.
Alâ başını tekrar bana çevirdiğinde el hareketimi çoktan tamamlamış, ellerimi rahat bir şekilde masanın üzerine koymuştum. Yüzümdeki o sakin, ne istediğini bilen ifadeyi bozmamıştım. İçimdeki adrenalinin damarlarımı patlatacak gibi oluşunu ona hissettirmedim.
Ayağa kalktım. Sandalyenin geriye doğru gıcırtısı kütüphanenin sessizliğinde yankılandı. Deri ceketimin fermuarını çektim.
Alâ şaşkınlıkla başını kaldırdı. Yeşil gözlerinde "Gidiyor musun?" der gibi çaresiz ve meraklı bir ifade belirdi.
"Gidiyorum Yeşil," dedim, sesime hem veda hem de büyük bir söz yükleyerek. Masaya doğru hafifçe eğildim, gözlerinin tam içine baktım: "Ben artık hiçbir şeyin, hiçbir bahanenin arkasına saklanmıyorum. Bütün kartlarımı masaya açtım. Sıra sende. Cevabını ne zaman vermek istersen... Ben o cevap için bekliyor olacağım."
Alâ ne diyeceğini bilemeyerek öylece bakakaldı. Dudakları kıpırdadı ama tek bir kelime bile çıkaramadı.
Arkamı döndüm. Adımlarım kütüphanenin ahşap zemininde yankılanırken rafların arasından geçip çıkışa doğru yürüdüm. Kütüphanenin o ağır ahşap kapısını itip dışarı çıktığımda, Gebze’nin o dondurucu ayazı ve keskin rüzgârı yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Ama bu sefer üşümüyordum. İçimdeki yangın, dışarıdaki tüm ayazı yakıp kavuracak kadar güçlüydü. Mektup sahibini bulmuştu. Ve şimdi, saat Salı akşamına doğru ilerlerken, sıra Alâ’daydı.
Kütüphanenin o ağır, heybetli ahşap kapısından dışarı adım attığımda bile içimde kopan o devasa fırtına tek bir an olsun yatışmamıştı. Saat 17:30’a doğru ilerlerken Gebze’nin o kurşunî, kasvetli gökyüzü tamamen kararmış; gündüzden beri kemiklerimizi sızlatan dondurucu ayaz, yerini birden bastıran ve asfaltı adeta kamçılayan sağanak bir yağmura bırakmıştı. Rüzgâr, dondurucu yağmur damlalarını yüzüme sert bir ustura gibi savururken ben motorumun yanında, kütüphanenin yüksek merdivenlerinin altında durmuş, sadece bekliyordum.
İçimdeki yangın o kadar büyüktü ki dışarıdaki o dondurucu soğuk tenime teğet geçip gidiyordu sanki. Bakışlarımı bir an bile kütüphanenin çıkış kapısından ayırmıyordum. Kalbim, ceketimin iç cebinde az önce taşıdığım o kâğıdın yokluğuyla hafiflemiş ama birazdan yaşanacakların beklentisiyle küt küt atmaya devam ediyordu.
Ve tam o sırada, o ağır ahşap kapı tekrar aralandı.
Alâ dışarı adım attı. Dışarıdaki bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru, rüzgârın uğultusunu ve göz gözü görmez fırtınayı görünce adımları anında duraksadı. Üzerindeki taba rengi örme hırkasına daha sıkı sarındı. Keskin, ıslak hava yüzüne çarptıkça çaresizce etrafına bakındı; ne yapacağını, durağa kadar nasıl yürüyeceğini bilemez bir halde kapının eşiğinde büzüldü.
Derken merdivenlerin altındaki beni ve siyah motorumu fark etti.
Yeşil gözleri şaşkınlıkla büyüdü. O an yüzünde beliren o korumasız, bocalayan ifade rüzgârın savurduğu kestane saçlarının arasında daha da belirginleşti. Bakışları doğrudan benim üzerime çakılı kaldı.
"Bora? Sen... Sen hâlâ gitmedin mi?" dedi. Sesi, yağmurun asfaltı döven o sert gürültüsüne karışarak bana ulaştı. Sesinde hem büyük bir şaşkınlık hem de tarif edemediği bir sığınma arzusu vardı.
Merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp yanına doğru birkaç hızlı adım attım. Yağmur damlaları saçlarımdan süzülüyor, şakaklarımdan aşağı akıp tişörtümün yakasına sızıyordu.
"Bu yağmurda ve bu dondurucu ayazda seni burada tek başına bırakacağımı mı sandın gerçekten?" dedim. Sesim, fırtınanın ortasında sadece ikimizin duyabileceği kadar fısıltılı ama bir o kadar da itiraz kabul etmeyen bir kararlılıktaydı. "Böyle sırılsıklam olarak durağa kadar yürüyemezsin Alâ. Bu havada otobüs beklemen imkânsız."
"Ama senin de motorun var..." dedi endişeyle, gözleri üzerimdeki ince kıyafetlere ve tepemizden sicim gibi yağan yağmura kayarken. "Sihirli bir koruman yok ya Bora, sen de ıslanacaksın. Soğukta nasıl süreceksin o motoru?"
Hiç ikaz etmeden, gözlerinin tam içine bakarak başımdaki mat siyah kaskı çıkardım. Yavaşça onun başından geçirdim. Kask Alâ’ya hafifçe büyük gelmişti; omuzlarının üzerine doğru düşen kaskın içinde o zümrüt yeşili gözleri vizörün arkasından öyle masum, öyle kırılgan ve güzel bakıyordu ki... Göğsümdeki o sızı yeniden şahlandı, kalbim kaburgalarımı zorladı.
Kaskın klipsini çenesinin altından özenle bağlamak için ellerimi uzattım. Parmak uçlarım, soğuktan ve rüzgârdan hafifçe kızarmıştı. Klipsi oturttuğum an parmaklarım yanlışlıkla onun o yumuşak, sıcak cildine değdi.
İkimiz de aynı salisede duraksadık. Yağmur etrafımızda kıyamet gibi yağmaya devam ediyordu ama aramızdaki o elektrikli sessizlik dışarıdaki tüm gürültüyü tek bir anda yuttu. Alâ’nın nefesi hızlandı, vizörün ardındaki gözleri parmaklarıma kaydı. Henüz defterinin arasına bıraktığım o kareli kâğıttan haberi yoktu; o sadece kütüphanedeki o ağır itiraflarımın, "Yeşil" deyişimin ve şimdi ona gösterdiğim bu sakınmasız korumacılığın büyüsüne kapılmıştı.
Ardından üzerimdeki o döküntü, kalın siyah deri ceketimin fermuarını indirdim. Yağmurun henüz içine geçirmediği o deri ceketimi üzerimden çıkardım. Yalnızca ıslanmaya başlayan ince siyah bir tişörtle kalmıştım. Gebze’nin o bıçak gibi keskin rüzgârı anında çıplak kollarıma, göğsüme saplandı ama umrumda bile değildi.
Ceketi Alâ’nın narin omuzlarına örttüm. Ceketim ona o kadar büyük gelmişti ki... Kolları ellerini tamamen kapatıyor, geniş omuz kısmı onun taba rengi hırkasını yutuyordu. Kendi parfümümün o ağır, odunsu kokusuyla birleşen ıslak toprak ve yağmur kokusu, onu adeta koruyucu bir kozaya alır gibi sarmalamıştı.
"Bora saçmalama! Ne yapıyorsun sen?!" diye itiraz etmeye çalıştı hızla. Elleri ceketimin geniş yakalarını tuttu, üzerimdeki ince tişörte ve titrememeye çalışan bedenime baktı. "Soğuktan donacaksın! Lütfen al ceketini, ben idare ederim!"
"Giy şu ceketi Yeşil," dedim. Sesimdeki o yumuşak ama kayaya çarpar gibi katı tonla gözlerinin içine kilitlendim. "Senin bu havada ıslanmandan, hasta olmandan ya da o dondurucu rüzgârı yemenden daha çok korktuğum hiçbir şey yok şu an. Tartışma benimle."
Ceketimin yakalarını onun boynuna doğru daha da yanaştırdım. Ellerim kısa bir an ceket üzerinden omuzlarında kaldı. Alâ gözlerini benden kaçıramadı. İçindeki o devasa karmaşa, gardını düşürmüş olmanın getirdiği o tatlı çaresizlik yeşil gözlerinden bir nehir gibi akıyordu.
"Hadi," dedim elinden tutup onu motorun yanına yönlendirirken.
Onu dikkatle motorun arkasına bindirdim. "Sıkı tutun," dedim.
Alâ tereddüt etmedi. Ceketimin kalın kumaşı üzerinden kollarını belime doladı, başındaki kaskı sırtıma yasladı. Belime sarılan o küçük ellerini, deri ceketimin kumaşı üzerinden bile hissetmek damarlarımdaki kanı tutuşturmaya, içimdeki o devasa yangını alevlendirmeye yetti. Dışarıdaki soğuk hava artık tamamen anlamsızlaşmıştı.
Motoru çalıştırıp gazı kökledim. Yol boyunca bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında ilerledik. Rüzgâr ve dondurucu su damlaları tenimi bir ustura gibi kesti, kıyafetlerim tamamen sırılsıklam oldu ama Alâ arkamda, ceketimin, kaskımın ve bedenimin koruması altında güvendeydi. Sırtımda onun sıcaklığını, her nefes alışında göğsümün arkasındaki ritmini hissetmek bana dünyadaki en büyük gücü veriyordu.
Alâ’nın evinin önüne vardığımızda motoru yavaşça durdurdum. Ayaklarını yere basıp indi. Parmaklarını hemen kaskın klipsine götürdü, çıkarmak için hamle yaptı ama hızla uzanıp elini tuttum. Nemli, soğuk parmaklarımız birbirine kenetlendi.
"Çıkarma," dedim hafifçe tebessüm ederek. Yağmurdan sırılsıklam olmuş saçlarımı elimle geriye atarken gözlerinin en derin noktasına baktım. "Kask da ceket de sende kalsın bu gece."
"Ama Bora..." dedi, sesi rüzgârda titreyerek. Gözleri ıslak tişörtüme, kollarımdan süzülen yağmur damlalarına ve titreyen çeneme kayıyordu. "Sen... Sen böyle sırılsıklam nasıl döneceksin eve? Donacaksın yolda!"
"Ben iyiyim," dedim, içimdeki o tarif edilemez sarhoşlukla. Kütüphanedeki o ahşap masada, onun kalın ders notu defterinin arasına bıraktığım mektubu hatırlayınca yüzüme engel olamadığım gizli, derin bir tebessüm yayıldı. "Hatta hayatımda hiç olmadığım kadar iyiyim Yeşil. Kask ve ceket sende emanet kalsın. Yarın okula ya da kütüphaneye geldiğinde getirirsin."
Alâ ceketimin yakalarını biraz daha sıktı. Bedenini tamamen saran o devasa deri ceketimin içinde öyle tatlı, öyle kırılgan ve masum duruyordu ki... Vizörün arkasındaki zümrüt yeşili gözlerinde fırtınalı bir minnet, tarifi imkânsız bir duygu karmaşası ve ruhunun derinliklerinden gelen bir çekimle bana baktı. Mektubu henüz bilmediği için, sadece ona gösterdiğim bu koşulsuz korumacılığın ve kütüphanedeki o ağır konuşmanın yarattığı sarhoşlukla bocalıyordu.
"Teşekkür ederim Bora..." diye fısıldadı. Sesi neredeyse yağmurun sesine karışıp kaybolacaktı. "Çok dikkatli git eve... Lütfen."
"Pencerenden içeri girdiğini görene kadar buradayım," dedim. "Şimdi içeri gir ve hemen kurulan."
Alâ arkasını döndü. Ceketimin içinde kaybolmuş o küçük siluetiyle apartman kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtı, içeri adım atmadan önce son kez duraksadı. Başını çevirip dondurucu yağmurun altında sırılsıklam duran bana baktı. O son bakışta, aramızdaki tüm duvarların kül oluşunu ikimiz de hissettik.
Kapı kapandı. Birkaç dakika sonra odasının ışığı yandı.
Sırılsıklam olmuştum, Gebze’nin ayazı iliklerime kadar işlemişti, dondurucu rüzgâr tenimi yakıyordu... Ama motoru çalıştırıp gaza bastığımda, yüzümde ve ruhumda devasa bir yangının tebessümü vardı.
Alâ birazdan odasına geçecek, üzerindeki o büyük ceketimi çıkaracak, çantasından ders notlarını çıkaracaktı... Ve defterin arasından süzülüp masaya düşen o kareli kâğıtla, ikimizin dünyası da bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.
~Alâ Soykan
Apartman kapısını arkamdan kapatıp sırtımı soğuk ahşaba yasladığım an, içimdeki o devasa gürültü dışarıdaki fırtınayı tek bir hamlede bastırdı.
Nefes nefeseydim. Akciğerlerime çektiğim her havada hâlâ onun kokusu vardı. Şakaklarımda öyle şiddetli bir nabız atıyordu ki, soğuktan kızarmış yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum. Üzerimde hâlâ Bora’nın o döküntü, ağır, ıslaklığı henüz içine geçirmemiş siyah deri ceketi vardı. Ceket bana o kadar büyüktü ki kollarım içinde tamamen kaybolmuş, ellerim görünmez olmuştu. Etekleri neredeyse dizlerime kadar iniyor, beni her yönden sarıp sarmalıyordu.
Başımda ise onun mat siyah kaskı duruyordu. Titreyen ve soğuktan bükülen parmaklarımla kaskın klipsini çözmeye çalıştım. Birkaç hamlede ancak başarırken klips açıldığı an kaskı kucağıma aldım. Kaskın içinden yayılan o dumanlı, ağır erkek parfümü ve çam kokusu bir anda tüm holü kapladı.
Bora’nın kokusu... Sadece birkaç dakika önce, dondurucu yağmurun altında kaskın klipsini bağlarken parmaklarının çeneme dokunduğu o an zihnimde çaktı. “Giy şu ceketi Yeşil...” deyişi, sesindeki o yumuşak ama kayaya çarpar gibi katı ton, gözlerindeki o sakınmasız korumacılık... Kulaklarımda uğul uğul çınlıyordu.
Merdivenleri kaçar gibi nasıl çıktığımı, anahtarı kilide oturturken ellerimin nasıl titrediğini hatırlamıyordum bile. Odama girer girmez kaskı masamın üzerindeki kitapların yanına bıraktım. Bedenimi saran o devasa deri ceketinin yakasını burnuma doğru çekip gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. O koku... İçime öyle bir işledi ki dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu, yatağımın kenarına ilişiverdim. Kütüphanedeki o ahşap masada gözlerimin içine bakarak kurduğu cümleler zihnimde yankılanıyordu: “Ben artık hiçbir şeyin, hiçbir bahanenin arkasına saklanmıyorum. Bütün kartlarımı masaya açtım. Sıra sende.”
İçimde kopan bu fırtınayı, göğsümü sıkıştıran bu devasa duyguyu tek başıma taşımam imkânsızdı. Çıldıracak gibiydim. Ellerim titreyerek cebimdeki telefonuma uzandı. Hiç düşünmeden WhatsApp’a girip Nurşah’ı görüntülü aradım.
Telefon sadece iki kez çaldı ve ekran açıldı. Nurşah ekranda belirdiği an, üzerimdeki o devasa deri ceketi ve masamda parıldayan mat siyah kaskı gördü. Gözleri şaşkınlıkla neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Ağzı açık kaldı, ekranın karşısında öylece donakaldı.
"Alâ?!" dedi Nurşah, sesi adeta kısılarak. "Kızım o üzerindeki ceket... O masadaki kask... Onlar Bora’nın değil mi?!"
"Nurşah..." dedim, sesim pürüzlü, titrek ve biçare çıkmıştı. Yatağın kenarında büzüldüm, ceketinin kollarını göğsüme doğru çekip sıkıca kavradım. "Ben galiba mahvoldum Nurşah. Ben galiba... Bitti yani, kaçamıyorum artık."
"Dur, nefes al!" dedi Nurşah ekrana iyice yaklaşarak. Şoku hâlâ yüzünden okunuyordu ama gözlerindeki merak alev almıştı. "Baştan anlat! Ne oldu kütüphanede? Bora nereden çıktı? Bu ceket niye sende, kaskın sende ne işi var?!"
"Saat üçte kütüphanedeydik," diye başladım anlatmaya. Sesimi evdekiler duyar diye korkuyordum ama içimdeki yangını d dökmek zorundaydım. "Kütüphanenin en arka masasındaydı Nurşah. Gözlerinin içine baktım... O bildiğimiz amfide espriler yapan, herkesle şakalaşan, umursamaz Bora Arkan yoktu orada. 'O gördüğün Bora bir zırhtı Alâ, tek bir bakışınla parçalandı' dedi bana. 'Seni başkasıyla konuşurken gördüğümde içimde kopan fırtınayı kimseden saklayamaz oldum' dedi. Bana 'Yeşil' dedi Nurşah... Bana ilk defa Yeşil dedi!"
Nurşah elini ağzına götürdü, gözlerindeki şok yerini derin ve sarsıcı bir heyecana bıraktı. "İnanmıyorum... Bora sana açık açık itiraf mı etti yani?"
"Etti!" dedim, gözlerimden farkında olmadan süzülen tek bir damla yaş yanağımdan aşağı kayarken. "Bana 'Ben artık kaçmıyorum, bütün kartlarımı masaya açtım, sıra sende' dedi ve masadan kalkıp gitti. Aradan iki saat geçti, dışarı bir çıktım ki... Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, hava dondurucu. Motorunun yanında, merdivenlerin altında beni bekliyordu Nurşah! Sırılsıklam olmuştu. Beni gördüğü an yanıma geldi. Hiçbir şey sormadan kendi kaskını başıma geçirdi, klipsini özenle bağladı... Sonra üzerindeki bu kalın deri ceketi çıkarıp omuzlarıma örttü."
Nurşah ekranda nefesini tutmuş dinliyordu.
"Ona 'Donacaksın, al ceketini' diye bağırdım," diye devam ettim, sesim hıçkırık gibi bir nefesle kesilerek. "Bana ne dedi biliyor musun? 'Senin ıslanmandan ya da hasta olmandan korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmuyorum şu an' dedi. Üzerinde sadece incecik, ıslak bir tişörtle beni o dondurucu Gebze ayazında motorla eve bıraktı Nurşah! Ben ceketinin içinde güvendeydim, o sırılsıklam oldu... Kaskı da ceketini de bende bıraktı 'Yarın getirirsin' diye!"
Nurşah ekranda adeta çığlık atmamak için elini ısırdı. "Alâ... Bu adam sana sırılsıklam aşık! Kızım adam senin için dondurucu ayazda zatürre olmayı göze almış! Sen hâlâ neyi bekliyorsun, neyi erteliyorsun?"
"Bilmiyorum Nurşah, içimdeki o korku eriyip gitti ama ne yapacağımı bilmiyorum," dedim derin bir nefes alarak. Yüzümü ceketinin yakasına gömdüm. "Üzerimde onun kokusu var. Ceketini çıkaramıyorum bile... Sanki çıkarsam o gidermiş gibi."
"Tamam, sakin ol," dedi Nurşah yüzünde kocaman, sıcacık bir tebessümle. "Üstünü değiştir, kurulana kadar üzerindeki ceket kalsın. Islak çantanı boşalt, ders notlarını çıkar da kafan dağılsın biraz."
"Haklısın, çantamı boşaltayım en azından," dedim. Telefonu masanın üzerine, kaskın hemen yanındaki kitap dizisine sabitledim. Nurşah hâlâ ekrandan beni izliyordu.
Ayağa kalktım. Sandalyenin üzerine fırlattığım ıslak taba rengi hırkama hiç dokunmadan sırt çantamın fermuarını açtım. İçindeki nemlenmiş defterleri, kalemliği sırayla masanın üzerine dizmeye başladım. Kütüphanede Bora ile karşılıklı otururken önümde duran, parmaklarımın titremesinden doğru düzgün not bile alamadığım o kalın kapaklı ders notu defterimi elime aldım.
Defteri masanın üzerine koyup kapağını hafifçe doğrulttuğum an...
Defterin tam ortasından, sayfaların gizli kıvrımından beyaz bir şey havalandı.
Zaman o salisede durdu. Dışarıdaki rüzgârın uğultusu, pencereye vuran yağmurun gürültüsü kesildi.
Katlanmış, kareli bir kâğıt... Kütüphanedeki o ahşap masanın kokusunu ve ağırlığını üzerinde taşıyan katlanmış kareli bir kâğıt kavisler çizerek yavaşça masadaki kaskın tam yanına, ahşabın üzerine düştü.
Ekranda Nurşah da o düşen kâğıdı gördü. Benim donup kalmamla birlikte onun da sesi kesildi.
"Alâ..." dedi Nurşah, fısıltıyla. "O düşen kâğıt ne?"
Bütün bedenim buz kesti. Yavaşça masaya doğru eğildim. Gözlerim kâğıdın üzerindeki o el yazısına takıldı. Bora’nın pürüzlü, köşeli, döküntü ama karakterli el yazısı... Kütüphanede ben hırkamın kolunu düzeltirken, o dikkatimi dağıttığı o tek saliselik anda defterimin arasına çaktırmadan kaydırdığı o gizli kâğıt...
Gözlerim büyüdü. Göğsümdeki kalp atışı kulaklarımı sağır edecek bir ivmeyle çarpmaya başladı.
"Nurşah..." dedim, sesim neredeyse fısıltının bile altına düşerek. "Bora... Defterimin arasına bir şey bırakmış."
"Ne?!" diye bağırdı Nurşah ekrandan. Sesi telefonun hoparlörünü patlatırcasına odaya yayıldı, duvarda yankılandı. "Aç Alâ! Çabuk aç onu! Tanrı aşkına çatlatma insanı, ne duruyorsun, aç oku ne yazıyor orada!"
Ellerim öyle bir titriyordu ki... Hayatımda hiç bu kadar aciz, hiç bu kadar çaresiz ve savunmasız hissetmemiştim. Parmaklarım katlanmış kareli kâğıdın kenarlarına dokunduğunda kâğıdın pürüzlü dokusu tenimi yaktı sanki. Kâğıdı kavradım, masa lambamın sarı, cılız ışığının altına doğru getirdim. Kâğıdın kat yerlerini açarken zaman uzadı, saniyeler saatlere dönüştü. İçimden bir şeyler kopup gidiyor, göğsümün ortasındaki o görünmez düğüm attığım her nefeste daha da sıkılaşıyordu.
Kâğıdı tamamen açtığımda, döküntü bir tükenmez kalemle yazılmış, yer yer bastırılmaktan kâğıdı delme noktasına gelmiş o köşeli, pürüzlü, karakterli el yazısı karşıma çıktı. Bora’nın el yazısı... Amfilerde, kütüphanede o umursamazca tuttuğu kalemden çıkan, arkasında fırtınalar gizleyen o satırlar.
Derin, titrek, içimi yakan bir nefes aldım. Göğsümdeki o devasa ağırlıkla, yaşlar gözlerimde birikirken yüksek sesle, kelime kelime okumaya başladım:
"Çok tuhaf...
Rüyanda aşık olduğun bir kız...
Ve de o kızın sen olması!
Duygularım karmakarışıktı bugün. Hep bir çözüm yolu aradım kendi kendime.
“Nasıl?” dedim. 1 hafta boyunca bir kız nasıl olur da rüyalarıma girer.
Aslında kimseye tek bir şey dahi bile söylemeyecektim. Ta ki seni koridorun başında görene dek. Her zamankinden farklıydın. Bu sefer seni gördüğümde kalbim öyle bir heyecanla attı ki nasıl bir duyguyu anlamadım. Ve en sonunda o yaşadığım duyguyu az da olsa sana anlatmak istedim. Yazarak...
Biliyorum, olmayacak, sevmeyeceksin beni ama ben kendi kendime güzel karar aldım. Her şeye 0’dan başlayacağım. Ve yeni hayatımın ilk kahramanının sen olmasını istiyorum.
Hiçbir şey söylemeyecektim kimseye. Gülüşün her şeye engel oldu. Nurşah’a anlattım bu durumu, ağlayarak. Normalde de zaten hemen ağlarım ama kimsenin olmadığı bir yerde. “Tamam” dedi. Galiba sana söylemiş her şeyi. Bir yana pişmanlık duydum ama bir yana da içim rahatladı.
Bunu duysalar şimdi herkes farklı düşünecektir hakkımda. Belki de sen bile. Ama ilk defa başıma geldi böyle şey.
Çok tatlı gülüyorsun, bakıyorsun. Düşünüyorum bir insanın her şeyi mükemmel olur mu diye de, anladım ki oluyormuş.
Farkındayım, olmadık hayaller peşinde koşuyorum ama beni tek mutlu eden şey, peşinden koştuğum hayallerim sensin."
Son kelime ağzımdan fısıltı halinde döküldüğü an odadaki tüm hava çekildi sanki. Akciğerlerim oksijensiz kaldı. Dışarıda pencereme vuran fırtınanın, feryat eden rüzgârın sesi bile o salisede bıçak gibi kesildi.
Gözlerimden süzülen sıcacık, yakan gözyaşlarım durdurulamaz bir nehir gibi yanaklarımdan aşağı süzüldü. Tek bir büyük damla gözümden koptu, kâğıdın tam kenarına, "peşinden koştuğum hayallerim sensin" cümlesinin üzerindeki mürekkebin tam kalbine düştü. Mürekkep kâğıtta mavi bir leke gibi yavaşça dağıldı, ahşabın dokusuna emildi.
Gözlerimi kapattım. Şakaklarımdan aşağı yaşlar akarken göğsümün ortasına koca bir kaya oturmuş gibi hıçkırdım. Bütün bedenim sarsılıyordu.
Bora... O herkesin gıpta ile baktığı, amfilerde gürültüyle gülen, mesafeli, havalı, herkesin ulaşılmaz sandığı Bora Arkan... Kimsenin olmadığı bir köşede tek başına oturup ağlamıştı. "Normalde de zaten hemen ağlarım ama kimsenin olmadığı bir yerde..." derken ki o çocuksu, o dürüst, o yapayalnız hüzün ruhuma bir mızrak gibi saplandı. Benim yüzümden ağlamıştı. Benim bir tek gülüşüm onun bütün zırhlarını parçalamış, onu odasında yapayalnız bırakıp gözyaşlarına boğmuştu. Nurşah’a gidişi, o çaresizliği, o kimsesizliği...
"Biliyorum olmayacak, sevmeyeceksin beni..."
Nasıl bu kadar emin olabilmişti sevilmeyeceğinden? Kendini nasıl bu kadar değersiz, hayallerini nasıl bu kadar 'olmadık' görebilmişti? Oysa o, bu gece o dondurucu Gebze ayazında sırf ben ıslanmayayım diye deri ceketini çıkarıp omuzlarıma örtecek kadar, incecik bir tişörtle motor sürüp zatürre olmayı göze alacak kadar devasa, kalbi gözlerinden taşan bir adamdı.
Yüzümü Bora’nın hâlâ üzerimde duran devasa deri ceketinin kollarına gömdüm. Başımı ceketinin yakasına bastırdım. Ceketten yükselen o yoğun dumanlı erkek parfümü, ıslak toprak ve çam kokusu hıçkırıklarıma karıştı. Ceketinin yakalarını ellerimle öyle sıkı kavradım, göğsüme öyle bastırdım ki parmak boğumlarım bembeyaz kesildi. Sanki ceketine sarılmıyordum da o an yalnız başına bir köşede ağlayan o dürüst adama sarılıyordum, onun yaralarını sarıyordum.
Ekranda Nurşah da gözyaşlarına boğulmuştu. Elini ağzına kapatmış, ekranın karşısında sarsıla sarsıla ağlıyordu.
"Alâ..." dedi Nurşah, sesi tamamen kırılmış, paramparça, içten bir fısıltıyla. "Kızım... Ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Bu adam seni öyle bir sevmiş ki... Bu bir mektup değil Alâ, bu bir adamın sana ruhunu, çaresizliğini, çocukluğunu, kırılmışlığını avuçlarının içine bırakması. Baksana 'Kimsenin olmadığı yerde ağlarım' diyor... Seni rüyasında görüp günlerce uykusuz kalmış!"
"Nurşah ben ne yapacağım?" dedim, hıçkırıklarım odanın tavanında çınlarken. Yanağımdaki yaşlar ceketinin derisine süzülüyordu. "Ben ne yapacağım Nurşah?! Ben günlerdir 'Kafam karışık' diyerek, gurur yapıp kaçıyordum! Adam benim bir tek gülüşüm için kendi kendini yakmış, gözyaşı dökmüş! O dondurucu rüzgârda sırılsıklam oldu benim için, donmayı göze aldı! Ben o kâğıdı okurken üşüdüm Nurşah, adamın yalnızlığından üşüdüm!"
Nurşah ekrana doğru iyice yaklaştı. Yüzündeki gözyaşlarını sildi, sesinde daha önce hiç duymadığım kadar sarsılmaz, kararlı, ablacıl ve şefkatli bir ton belirdi:
"Şimdi beni çok iyi dinle Alâ. Kendine gel ve o gözyaşlarını sil. O sana gizlice, içindeki bütün yangınla bu mektubu bıraktıysa... Sen de o kâğıda cevabını vereceksin! O sana 'Sevmeyeceksin beni' demiş ya... Ona bir kadının bir adamı nasıl delicesine sevebileceğini göstereceksin! O 'Olmadık hayaller' demiş ya, o hayalin tam ortasında olduğunu, onunla nefes aldığını yazacaksın. Hiç bekleme. Zaman kaybetme. Hemen o kalemi eline al!"
Nurşah’ın sözleri zihnimdeki, ruhumdaki son tereddüt kırıntısını da bir kasırga gibi silip süpürdü. Haklıydı. Artık kaçış, bahane, korku, gurur yoktu. O adam benim için o fırtınanın ortasında kendini ateşe atmışken ben burada susup kendime ördüğüm o sahte duvarların arkasına saklanamazdım.
"Tamam," dedim, sesimdeki hıçkırığı bastırıp derin, kararlı bir nefes alarak. "Yazacağım. İçimdeki her şeyi yazacağım."
"Kapatıyorum ben," dedi Nurşah gözlerinin içini silerek. "Mektubunu yaz, onun ceketinin kalbine koy. Yarın o kütüphanede her şey yeniden başlayacak. Hadi kapatıyorum, yaz hemen!"
Ekran karardı. Odada sadece fırtınanın, hıçkırıklarımın ve benim derin nefeslerimin sesi kaldı.
Ayağa kalktım. Yüzümdeki yaşları ceketimin koluyla sildim. Masamın çekmecesini açtım; oradan en özel, kalın dokulu kâğıdımı ve siyah dolma kalemimi çıkardım. Sandalyeye oturdum.
Üzerimdeki o ağır deri ceket omuzlarımı bastırıyor, bana Bora’nın kütüphanedeki bakışlarını, omuzlarımdaki ellerini, motor sürerken belime sarılan parmaklarımı hatırlatıyordu. Kalemin ucunu kâğıda dokundurdum. Mürekkep kâğıtla buluştuğu an içimdeki çağlayan serbest kaldı. Yanaklarımdan süzülen yaşlar kâğıdın boş yerlerine damlarken yazmaya başladım:
Bora’ya...
Sana bu satırları, üzerimde senin kokunla donanmış o devasa deri ceketinle, masamda duran senin mat siyah kaskına bakarak yazıyorum.
Az önce çantamdan düşen o kâğıdı okudum Bora. Kütüphanede çaktırmadan defterimin arasına kaydırdığın o kareli kâğıdı... Okurken her bir kelimende göğsüme bir bıçak saplandı sanki. Yanaklarımdan akan gözyaşları senin mürekkebine karıştı, kâğıdı ıslattı. İçim söküldü Bora.
'Biliyorum olmayacak, sevmeyeceksin beni' yazmışsın ya o kâğıda... 'Olmadık hayaller peşinde koşuyorum' demişsin ya...
Yanılıyorsun Bora. Hayatında ilk defa bu kadar çok, bu kadar canımı acıtarak yanılıyorsun.
Sen kimsenin olmadığı yerlerde benim gülüşüm için ağlarken, ben senin o havalı, umursamaz duruşunun arkasındaki o dürüst, o güzel adamdan kaçıyordum. Korktuğum için kaçıyordum Bora. Beni öyle bir gördün, içime öyle bir baktın ki duvarlarımın yıkılmasından, sana yenilmekten korktum.
Ama bu gece... Sen beni o dondurucu Gebze ayazında yalnız bırakmayıp motorun yanında beklediğinde, kendi kaskını başıma geçirip o ıslak tişörtünle soğukta kalmak pahasına ceketini omuzlarıma örttüğünde anladım ki; benim artık kaçacak tek bir adımım bile kalmadı.
Sen o kâğıtta 'Her şeye 0’dan başlayacağım, ilk kahramanım sen ol' demişsin.
Ben varım Bora. Ben o sıfır noktasında, seninle birlikte durmaya, seninle yeniden doğmaya hazırım. Sen benim gülüşüme sığınmışsın ama benim bütün dünyam senin o sakınmasız, dürüst bakışlarında kaldı.
Senin o 'olmadık hayal' dediğin şey, benim bu gece sığındığım tek gerçek oldu. Sen benim hayalimsin Bora.
Ceketin ve kaskın bende emanet. Ama kalbin... Kalbin artık tamamen bende. Onu bir daha asla yalnız bırakmayacağım.
~Yeşil
Kalemi masaya bıraktığımda içimdeki o devasa kasırga dindi, yerini derin, huzurlu ama gözyaşlarıyla yıkanmış bir dinginliğe bıraktı.
Kâğıdı özenle katladım. Üzerine düşen gözyaşlarımın ve mürekkebin kurumasını bekledim. Ardından ayağa kalktım. Sandalyenin arkasındaki Bora’nın o devasa deri ceketine doğru yürüdüm. Ceketinin sol iç cebini, tam kalbinin üzerine denk gelen o deri kıvrımı açtım. Kendi parfümümün ve onun dumanlı kokusunun birbirine harmanlandığı o cebin derinliklerine, kendi mektubumu özenle yerleştirdim.
Pencereye yaklaştım. Dışarıda dondurucu Gebze gecesi ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmur devam ediyordu. Islak cama alnımı dayadım.
Artık üşümüyordum. Artık korkmuyordum. Çünkü biliyordum ki yarın o kütüphane kapısından içeri adım attığımda, ikimiz de o yangının tam ortasında, 0 noktasında el ele yeniden doğacaktık.
Bölüm etkileşimi
