ARALIK kitap kapağı

2. bölüm / 7

ARALIK

BÖLÜM 1

Vaveyla Yazarı: zemheri ︎︎

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: BÖLÜM 1

Yarım Kalan İzler
~Bora Arkan

Sonbahar, kampüsün patikalarına her yıl olduğu gibi yine aynı ağır sessizlik ve nemle çökmüştü. Çam ağaçlarının yüksek dalları arasından süzülen keskin rüzgar; kurumuş sarı yaprakları geniş asfalt yolda bir o yana bir bu yana savuruyor, havadaki o ıslak toprak kokusunu fakülte binalarının soğuk beton duvarlarına doğru taşıyordu. Yazın o çekilmez, bomboş ve zamanın geçmek bilmediği günleri nihayet geride kalmıştı. Üniversitenin her bir köşesi, yeni akademik yılın ilk gününün getirdiği o hareketlilikle dolup taşıyordu. İkinci sınıfın ilk sabahıydı. Ders programları sıfırdan yazılmıştı, amfilere yeni yüzler dolmuştu ama benim zihnimin en kilitli köşesine kazıdığım o ağır his... Geçen yılla milim şaşmadan tamamen aynıydı.
Giriş kapısındaki güvenlik turnikelerine doğru ilerlerken motorun gazını biraz daha açtım. İki silindirin gövdesinden yükselen o tok, yırtıcı ve hırçın ses, etraftaki kalabalığın uğultusunu tek bir saniyede bıçak gibi kesti. Güvenlikten geçenlerin, kantin bahçesinde oturanların bakışlarının anında bana kaydığını vizörün arkasından bile görebiliyordun. Üzerimdeki siyah deri ceket sert rüzgarla geriye doğru savrulurken, kaskın simsiyah camının arkasında sakin kalmaya çalışıyordum.
Mühendislik Fakültesi’nin hemen önündeki geniş park alanına yanaşıp tek bir sert hareketle kontağı kapattım. Aniden kesilen devasa motor sesinin ardından çöken o kısa sessizlikte, kaskı başımdan çıkardım.
Dağınık siyah saçlarımı elimle geriye doğru tararken ciğerlerime o serin ve çam kokulu havayı doldurdum. Yan taraftaki masalardan birkaç kişinin selam vermesine başımla hafifçe karşılık verdim. Geçen koca bir yıl boyunca bu kampüste beni nasıl tanıdılarsa, yine öyle bir ortam vardı etrafta. Asosyal ya da yalnız biri hiçbir zaman olmamıştım; tam aksine, ortamlarda aranan, muhabbeti dönen, tarzı ve duruşuyla dikkat çeken, Bilgisayar Mühendisliği'nin o popüler adamıydım. Herkesle konuşur, gülümser, şakalaşırdım ama iş duygusal bir yakınlığa ya da iç dünyama gelince arkama devasa bir duvar örerdim. Kimse o duvarın arkasını göremezdi. Ve kimse, bu motorun gazını sonuna kadar köklerken aslında zihnimdeki hangi çığlığı bastırmaya çalıştığımı tahmin bile edemezdi. Tam bir yıldır... İçimde günden güne büyüyen, uykusuz kaldığım saatlerde beni duvarları izlemeye mahkum eden o ağır hissi bir sır gibi saklamayı başaralı tam bir koca yıl olmuştu.
"Ooo, krallar gibi giriş yapmasak olmuyor yani? Yine bütün gözleri üstüne topladın, rahatladın mı?"
Mert’in her zamanki alaycı ama samimi sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Elinde iki karton bardak sıcak kahveyle bana doğru adımlıyordu. Mert bu kampüsteki en yakın arkadaşımdı. Kahvenin birini bana doğru uzatırken gözü motorun kaskına kaydı. "Yine rüzgarla yarışmışsın bakıyorum. Bizim çocuklar yukarıdaki amfide toplandı oğlum, ortak mühendislik dersi var biliyorsun, hoca birazdan girer."
Kaskı motorun sele kaputuna bırakıp uzattığı kahveyi aldım. "Gireriz," dedim gülümseyerek, ortamdaki o rahat Bora imajını bozmayarak. "Bizimkiler geldiyse geçelim yukarı."
Fakülte merdivenlerine doğru yürürken selam veren birkaç kişiye daha başımla selam verip muhabbete katıldım. Tam amfi binasının girişine geldiğimizde, Mert’in anlattığı maça dair bir şeylere gülüyordum ki... Zaman, ritmini tek bir salisede kaybetti. Zihnimdeki tüm cümleler döküldü, bir yıldır içimde bastırmaya çalıştığım o ağır sessizlik devasa bir gürültüye dönüştü.
Es verdim. Nefesim boğazımda düğümlendi, göğsümün tam ortasına koca bir ağırlık oturdu. O rahat, sosyal adam saniyeler içinde buharlaştı.
Alâ Soykan, elindeki kalın ders notları ve adımlarına eşlik eden o hafif neşeyle merdivenlerden aşağı iniyordu. Farklı bölümde okuyordu ama bu havuz dersinde, bu devasa amfide aynı çatının altındaydık işte. Yanında arkadaşı Nurşah vardı; Alâ bir yandan ona heyecanla bir şeyler anlatıyor, diğer yandan rüzgarda yüzüne düşen bir tutam kahverengi saçı zarif, kısacık bir hareketle kulağının arkasına sıkıştırmaya çalışıyordu.
Alâ... Varlığıyla bulunduğum her yerin kasvetini darmadağın eden, o koca kampüsteki tüm griliği tek bir saniyede renklendiren kız. Tam bir yıldır yüzlerce insanların içinde sadece uzaktan izlemekle yetindiğim, tek bir kelime dahi fısıldayamadığım ama zihnimin her bir hücresine kazıdığım tek gerçeğim.
Elimdeki karton bardak, parmaklarımın arasında farkında olmadan büküldü. Bakışlarım onun yüzüne çakılı kaldığında; etraftaki kalabalık, gürültülü muhabbetler, rüzgarın uğultusu ve Mert’in yanımda söylediği cümleler tamamen silindi. Sadece Alâ vardı. Ve benim koca bir yıl boyunca ilmek ilmek inşa ettiğim tüm o cool duruşumu, o ulaşılmaz gururumu tek bir anda darmadağın eden o pürüzsüz gülüşü. Bir yıldır ne zaman onu görsem aynı duraksamayı yaşıyordum; zaman duruyordu, dünyam ekseninden kayıyordu.
Alâ, Nurşah’ın söylediği bir şeye kahkaha atarak başını kaldırdığında gözlerimiz bir anlığına, sadece bir saliseliğine kesişti. Adımları hafifçe yavaşlar gibi oldu, dudaklarındaki o canlı gülüş yerini duru, soru işaretleriyle dolu bir ifadeye bıraktı. O an, saniyeler içinde o ezberlediğim maskemi takındım; arkadaşlarıma döndüm, hafifçe tebessüm edip muhabbete devam ediyormuş gibi yaptım. Ama cebimdeki elim, içimdeki o anlatamadığım hırsla yumruk olmuştu.
"Bora? Oğlum orada mısın sen? Ne oldu bir an duraksadın?" Mert’in omzuma sertçe dokunmasıyla gözlerimi Alâ’dan güçlükle çektim.
"Yok bir şey, dalmışım," dedim sesimdeki en ufak bir dalgalanmayı bile gizleyerek. "Geçelim amfiye."
Amfideki hava basık, sıcak ve gürültülüydü. Farklı mühendislik bölümlerinden onlarca öğrenci dev amfiyi doldurmuştu. Ders başlayalı henüz on dakika olmuştu. Ben amfinin üst sıralarında, bizim çocukların yanında oturuyordum. Yanımdakiler kendi aralarında dersle alakası olmayan bir şeyler fısıldaşıyor, ara sıra bana da laf atıyorlardı. Onlara gülerek karşılık veriyordum ama zihnim tamamen aşağıdaydı. Önümdeki laptopun ekranı açıktı fakat parmaklarım klavyenin üzerinde donup kalmıştı. Bakışlarımın tek bir adresi vardı: Birkaç sıra aşağıda, pencereden süzülen hafif sonbahar ışığının tam altında oturan o kahverengi saçlı kız. Tam bir yıldır devam eden bu sessiz, tek taraflı kovalamaca beni günden güne bitiriyordu.
Alâ’nın yanındaki kızın ona doğru eğilip fısıltıyla bir şeyler söylediğini gördüm. Alâ elindeki kalemi yavaşça bıraktı, bakışları kararsızca önündeki deftere kaydı. Arkasını dönüp bana bakmaması için içimden adeta yalvarsam da, benim ona baktığımı, bakışlarımın ağırlığını hissettiğini çok iyi biliyordum. Bir yıldır ne zaman aynı amfide olsak, aramızdaki o görünmez kapı aralığından birbirimizin nefesini hissediyorduk. Ama ben herkese açık olan o kalbimi, bir tek ona karşı tamamen açmaya cesaret edemeyecek kadar gururuma ve korkularıma hapsolmuştum.
Hoca tahtadaki sunumu bitirip amfideki gürültüyü bastırmak için elindeki kalemi kürsüye vurdu. "Arkadaşlar, bu seneki ortak mühendislik projesi için ikili gruplar oluşturacaksınız," dediğinde amfide ani bir uğultu yükseldi. Mert hemen yanımda dirseğiyle beni dürttü. "Bora, eşleştik bile dimi?" dedi sırıtarak.
"Tabii oğlum, kime kalacağız başka," diye yanıtladım, ama bakışlarım aşağıda Alâ'nın ne yaptığına kaymıştı.
Hoca sesini yükselterek devam etti: "Yalnız küçük bir kural var! Geçen seneki gibi sadece kendi bölümünüzden arkadaşlarınızla eşleşmek yok. Farklı disiplinler bir arada çalışacak. Listeyi ben kura ile belirleyip sistem üzerinden duyuracağım ya da ders çıkışında asistan arkadaşınız panoya asacak."
Amfiden hoşnutsuz mırıltılar yükselirken Mert arkasına yaslanıp sövmekle meşguldü: "Hayda... Yine saçma sapan bir kural. İnşallah projeden anlayan biri düşer yanıma."
Benimse içimde tuhaf, garip ve anlamlandıramadığım bir hareketlilik başladı. Gözlerim istemsizce Alâ’ya kaydı. O da yanındaki arkadaşına dönmüş, şaşkınlıkla gülüşüyordu. İçimden bir ses bana bunun sıradan bir tesadüf olmayacağını fısıldıyordu ama o an için bu ihtimali zihnimin en arkasına itmeye çalıştım.
Ders bittiğinde amfideki herkes gürültüyle dışarıya akın etmeye başladı. Bizim çocuklarla kafeteryaya geçmek üzere ayaklandık. Eşyalarımı yavaşça toplayıp laptopu çantama koyarken, fakülte kapısının hemen önünde kulüp başkanı Emir belirdi. O adamın her ortamdaki o rahat tavırları zaten canımı sıkardı ama bu sefer doğrudan Alâ’ya doğru yürüdüğünü, ona gülümsediğini gördüğümde vücudumdaki tüm kanın çekildiğini hissedebiliyordum.
"Alâ! Sonunda yakaladım seni," dedi Emir, genişçe gülümseyerek ve elini Alâ’nın durduğu masanın kenarına rahatça koyarak. "Kafeteryaya geçiyoruz ekipçe, arabayla bırakayım seni, hem projeleri konuşuruz."
Amfi kapısından dışarı çıkarken adımlarım kilitlendi. Yanımdaki Mert’in söylediği laf havada kaldı. Bakışlarım Emir’in Alâ’ya olan o rahat yakınlığına kaydığı an, içimde koca bir yılın birikimi olan o devasa, hırçın kıskançlık dalgası göğsümü bir kafes gibi sıkıştırdı. Herkesle rahatça konuşan ben, Alâ’nın bir başkasının yanında durmasını, bir başkasının ona bu kadar rahat yaklaşabilmesini izlerken mahvoluyordum. Gözlerimdeki o sosyal, sevecen ifadenin yerini simsiyah, yakıcı bir karanlığa bıraktığını hissediyordum. Çenemi o kadar sert sıktım ki dişlerimin gıcırtısını kendi kulağımda duydum.
Adımlarımı zorlukla atarak yanlarından geçtim. Alâ’nın tam hizasından geçerken duraksamadım, yüzüne bile bakmadım. Ama aramızdaki mesafe sıfırlandığı o tek saniyede, onun o çam kokusunu bastıran hafif, tatlı kokusunu içime çektim.
"Sağ ol Emir, ben Nurşah’la yürüyeceğim," dediğini duydum arkamdan. Sesi netti. Adımlarım o cümleyi duyduğum an bir saliseliğine hafiflese de durmadım, arkama bakmadan yürümeye devam ettim.
Fakülteden dışarı çıktığımızda Mert, "Oğlum, dur bir dakika! Proje listesini panoya asmışlar, baksana şuna," diyerek beni kolumdan tuttu. Kalabalık öğrenci grubu fakülte ilan panosunun önünde toplanmıştı. Herkes kendi ismini arıyordu.
Mert kalabalığı yarıp panoya yaklaştı, gözleriyle hızlıca isimleri taradı. Ben birkaç adım geride, ellerim montumun ceplerinde duruyordum. Umursamıyormuş gibi görünmeye çalışsam da kalbimin atış ritmi kontrolden çıkmıştı.
"Aha! Benimki Endüstri'den biriymiş," diye bağırdı Mert kalabalığın arasından. Sonra gözleri listenin üst kısımlarına kaydı. Bir an duraksadı. Bana doğru döndüğünde yüzündeki o alaycı gülüş donmuş, yerini büyük bir şaşkınlığa bırakmıştı.
"Bora..." dedi Mert, sesi bu kez dalga geçer gibi değil, oldukça ciddi çıkıyordu. "Gelsen iyi olur. Senin partnerine bir bak."
Ağır adımlarla panoya doğru yürüdüm. Kalabalık önümden çekilirken gözlerim listedeki ismimin hizasına kaydı. İsmimin hemen karşısında yazan harflere baktığımda göğsümün ortasına ağır bir darbe yemiş gibi kaldım:
Bora Arkan — Alâ Soykan
Zaman tamamen durdu. Etraftaki uğultular, Mert’in şaşkınlıkla kurduğu cümleler, rüzgarın sesi... Bütün dünya bir anda sessizliğe gömüldü. Tam bir yıldır yanından bile geçmeye cesaret edemediğim, tek bir kelime konuşamadığım o kızla şimdi haftalarca aynı proje üzerinde, baş başa çalışmak zorundaydım.
"Şaka mı bu oğlum?" diye fısıldadı Mert yanımda. "Ne yapacaksın şimdi?"
Yanıt veremedim. Tam o sırada arkamızdaki adımların sesi yükseldi. Alâ ve Nurşah da panoya doğru yaklaşıyordu. Alâ’nın bakışları panodaki ismiyle benim ismimin birleştiği o noktaya kaydığında, gözleri büyüdü. Dudakları hafifçe aralandı. Şaşkınlıkla başını kaldırıp doğrudan bana baktı. Bu kez kaçmadım, maskemi takınamadım. Bakışlarımız panonun önünde, herkesin ortasında kilitlenip kaldı.
"Sanırım... Birlikte çalışıyoruz," dedi Alâ, sesi alçak ama ikimizin de duyabileceği kadar netti.
Çenemi sıktım, derin bir nefes aldım ve bir yıldır kaçtığım o ses tonunu ilk kez ona doğru yönelttim: "Öyle görünüyor."
Fakülteden dışarı adım attığımda serin rüzgar yüzüme bir tokat gibi çarptı. Mert arkadan bir şeyler söylese de onu duymuyordum. Park alanına koşar adımlarla yürüyüp kaskımı başıma geçirdim, vizörü sertçe indirdim. Kontağı çevirip motorun gazını sonuna kadar açtım. Egzozdan yükselen o hırçın, kükreyen ses tüm fakülte bahçesinde yankılanırken, kampüs yolunda hızla gözden kayboldum. Rüzgar ceketimi savururken, içimdeki o karmakarışık duyguları, hem korkuyu hem de bastıramadığım o gizli sevinci örtmek için hız göstergesine bile bakmadan gazı çeviriyordum.
Ama ne kadar kalabalıkların içinde olursam olayım, ne kadar hızlı sürersem süreyim... Kaçış biterdi. Artık kaçamazdım. Çünkü zihnimin en derininde yankılanan o tek ve çaresiz cümle artık bir kader gibi önümde duruyordu:
“Sadece tek bir gülüşün, geri kalan her şeye engel oldu...”