Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 11
- 1 GİRİŞ906 kelime
- 2 BÖLÜM 11.669 kelime
- 3 BÖLÜM 21.639 kelime
- 4 BÖLÜM 32.797 kelime
- 5 Bölüm 45.078 kelime
- 6 Bölüm 53.346 kelime
- 7 Bölüm 65.276 kelime
- 8 BÖLÜM 74.447 kelime
- 9 BÖLÜM 83.387 kelime
- 10 BÖLÜM 96.425 kelime
- 11 BÖLÜM 105.457 kelime
- 12 BÖLÜM 114.767 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 BÖLÜM 123.641 kelime
- 14 BÖLÜM 134.384 kelime
- 15 BÖLÜM 144.499 kelime
- 16 BÖLÜM 153.881 kelime
- 17 BÖLÜM 165.450 kelime
- 18 BÖLÜM 174.670 kelime
- 19 BÖLÜM 183.180 kelime
- 20 BÖLÜM 194.267 kelime
- 21 20.BÖLÜM(FİNAL)6.954 kelime
- 22 SON SÖZ1.346 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kavuşma
~Bora Arkan
Motorun devir saati kükredikçe Gebze’nin o bıçak gibi keskin soğuğu göğsüme vuruyordu ama bedenimde tek bir hücre bile üşümüyordu. Belime sarılı olan o incecik kollar, sırtıma bastırdığı o küçük başı… Alâ tam arkamdaydı. Kokusu, nefesi, varlığı üzerimdeki montun kalın kumaşını aşıp kemiklerime kadar işliyordu. Yıllardır içimde taşıdığım o kimsesiz, o kimsenin görmediği harabeye bir ateş düşmüştü sanki. Hayatımda ilk defa bir yere yetişmek, bir yerden kaçmak istemiyordum; bu yol hiç bitmesin, bu motor hiç durmasın, zaman tam burada, onun kokusu sırtıma sinmişken donsun istiyordum. Her virajda belimdeki tutuşu biraz daha sıkılaştığında, kalbimin göğüs kafesimi patlatırcasına vurması ne soğuktan ne de hızdandı.
Mahallesine girdiğimizde sokak lambalarının sarı, yorgun ışığı ıslak asfaltın üzerinde süzülüyordu. Evinin önüne geldiğimizde motoru stop ettim. O devasa makinenin gürültülü sesi bir anda kesildiği an, etrafımızı tarif edilemez, ağır ve derin bir sessizlik sardı. Rüzgârın uğultusu bile durmuş gibiydi. Alâ arkamdan yavaşça indi. Kaskın klipsini açmak için ellerini uzattığında parmaklarının hâlâ hafifçe titrediğini gördüm. O titreme içimde bir yerleri öyle bir sızlattı ki nefesim tıkandı.
"Dur, ben çıkarayım," dedim. Sesi bile kendi sesim gibi gelmiyordu kulağıma; öylesine kısık, öylesine pürüzlü ve şefkat doluydu ki ben bile şaşırdım. Yıllardır herkese gösterdiğim o sert ve geçit vermez adam, onun karşısında tek bir kelimesiyle eriyip gidiyordu.
Motorun üstünden inip tam karşısında durdum. Kaskı başından yavaşça, sanki camdan yapılmış paha biçilemez bir nesne tutuyormuşum gibi sıyırıp aldım. Saçları elektriklendi, gece rüzgârı o kestane rengi telleri yüzüne, dudaklarının üzerine savurdu. Parmaklarımı uzatıp o telleri yanağından geriye çekmek, o soğuktan kızarmış tenine dokunmak için içimde devasa bir savaş verdim. Kendimi zor tuttum; çünkü bir kere dokunsam, bir daha o ellerimi geri çekemeyeceğimi, onu orada bırakıp gidemeyeceğimi biliordum. Bir adım atsam, kucağıma alıp dünyadaki bütün kötülüklerden saklayasım vardı.
"Gir içeri hemen," dedim gözlerinin en derin noktasına bakarak. "Üşümüşsün zaten. Doğruca odana geç, hemen sıcak bir şeyler iç."
Alâ başını hafifçe salladı. Gözlerinde öyle bir derinlik, öyle bir teslimiyet, öyle sığınacak bir yer bulmuşluğun huzuru vardı ki göğsümün sol tarafı sızım sızım sızladı. Bakışlarında daha önce hiç görmediğim bir şey vardı: Kaçmayan, zırhlarını indirmiş bir kadının cesareti.
"Sen de dikkatli git," dedi fısıltıyla. Sesi ayazın içinde hafif bir buğu olup uçtu. "Rüzgârı yeme, motoru hızlı sürme."
"Merak etme," dedim. Elimde taşıdığım ve kütüphaneden çıkarken Alâ’dan geri aldığım deri cekete baktım; o ceketimin iç cebindeki kâğıdın varlığı tam kalbimin üzerinde kor bir kömür gibi yanıyordu. "İçim zaten fazlasıyla sıcak."
Yüzünde o çok sevdiğim, insanı hayata, bu dünyaya yeniden bağlayan hafif tebessüm belirdi. Son kez gözlerime baktı; sanki o tek bir bakışla ruhumdaki bütün yaraları teker teker öptü, yılların biriktirdiği kimsesizliği sildi. Ardından arkasını döndü ve binanın kapısından içeri girdi. Kapının ağır ahşap sesi kapanıp Alâ gözden kaybolduğu an, hayatımın en uzun, en sancılı ve en çaresiz dakikaları başladı.
Sokakta tek başıma kaldığımda rüzgâr yeniden sertleşti. Bakışlarım birkaç saniye daha kapandığı kapıda takılı kaldı. Kütüphaneden çıkarken Alâ’dan teslim aldığım, hâlâ onun kokusunun sindiği deri ceketimi kolumun üzerinde daha sıkı kavradım. Ceketi yüzüme yaklaştırıp derin bir nefes aldım; içime çektiğim onun kokusuydu, yaşama sebebimdi. Ardından derin bir nefes alıp motorun üzerine atladım. Eve nasıl vardığımı, motoru kapının önüne nasıl park edip merdivenleri kaçar gibi, basamakları üçer beşer tırmandığımı hatırlamıyorum bile.
Odama girer girmez kapıyı arkamdan kilitledim. Işığı açmaya bile lüzum görmedim; pencerelerden içeri süzülen o sokak lambalarının loş, turuncu ışığı yetiyordu. O ışık, içimdeki yangının gölgesi gibi duvara vuruyordu.
Üzerimdeki montu çıkarıp sandalyenin arkasına astım. Kolumda taşıdığım deri ceketimi yatağın üzerine özenle serdim. Ellerim titreyerek, adeta bir ibadet hürmetiyle deri ceketimin sol iç cebine gitti. Parmaklarım kâğıdın köşesine değdiği an durdum. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki kaburgalarımı kıracak sanıyordum. O kareli kâğıdı oradan çıkarırken parmaklarımın bağı çözüldü. Komodinin üzerindeki küçük gece lambasını yaktım. Yatağın kenarına çöktüm. Soluk soluğaydım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Günlerdir içimi kemiren, beni gecelerce uykusuz bırakan o "Mahvettim, beni hayatından tamamen silecek, bir daha yüzüme bakmayacak" korkusu, yerini devasa bir fırtınaya bırakmıştı.
Kâğıdın katını yavaşça, yırtmaktan ölesiye korkarak açtım. Alâ’nın o ince, düzenli, her bir harfi ruhunu yansıtan zarif el yazısı karşıladı beni. Mürekkebin bazı yerlerde hafifçe dağıldığını gördüm; okurken ağladığını anladığım an içimde bir şeyler koptu. Derin, titrek bir nefes aldım ve satırlara gömüldüm.
Bora’ya...
Sana bu satırları, üzerimde senin kokunla donanmış o devasa deri ceketinle, masamda duran senin mat siyah kaskına bakarak yazıyorum.
Az önce çantamdan düşen o kâğıdı okudum Bora. Kütüphanede çaktırmadan defterimin arasına kaydırdığın o kareli kâğıdı... Okurken her bir kelimende göğsüme bir bıçak saplandı sanki. Yanaklarımdan akan gözyaşları senin mürekkebine karıştı, kâğıdı ıslattı. İçim söküldü Bora.
'Biliyorum olmayacak, sevmeyeceksin beni' yazmışsın ya o kâğıda... 'Olmadık hayaller peşinde koşuyorum' demişsin ya...
Yanılıyorsun Bora. Hayatında ilk defa bu kadar çok, bu kadar canımı acıtarak yanılıyorsun.
Gözlerim bu satırlara geldiğinde boğazıma devasa bir taş oturdu. Nefesim boğazımda tıkandı, göğsüme tonlarca ağırlık çöktü. Kirpiklerimin dibinin yandığını, gözlerimin buğulandığını hissettim. Ben o kâğıdı yazarken onun canının acıyacağını hiç düşünmemiştim ki... Ben sadece kendi kimsesizliğimi, kendi çaresiz yangınımı bilsin istemiştim. Ben ona kıyamazdım ki; onun gözünden akacak tek bir damla yaş için dünyayı yakardım. Kâğıdı tutan parmaklarım daha da sıkılaştı, eklemlerim bembeyaz oldu. Satırları okumaya devam ettikçe göğsümün sıkıştığını, nefesimin yetmediğini hissettim.
Sen kimsenin olmadığı yerlerde benim gülüşüm için ağlarken, ben senin o havalı, umursamaz duruşunun arkasındaki o dürüst, o güzel adamdan kaçıyordum. Korktuğum için kaçıyordum Bora. Beni öyle bir gördün, içime öyle bir baktın ki duvarlarımın yıkılmasından, sana yenilmekten korktum.
Ama bu gece... Sen beni o dondurucu Gebze ayazında yalnız bırakmayıp motorun yanında beklediğinde, kendi kaskını başıma geçirip o ıslak tişörtünle soğukta kalmak pahasına ceketini omuzlarıma örttüğünde anladım ki; benim artık kaçacak tek bir adımım bile kalmadı.
Gözümden dökülen sıcak bir damla yaş, kâğıdın boş kenarına sessizce damladı. Mürekkebin üzerine bir damla da benden eklendi. Ağlıyordum. Hayatım boyunca kimseden merhamet dilememiş, kimsenin önünde başını eğmemiş, sertliğiyle, zırhıyla övünen ben... Odama kapanmış, zifiri karanlığın ortasında el kadar bir kâğıt parçasına bakarak bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. O kaçmıyordu artık. Benim uğruna dünyayı yakmayı, gözümü kırpmadan canımı vermeyi göze aldığım o kız, benden kaçmıyordu. Benim çaresizliğime, benim yaralarıma sığınmıştı.
Sen o kâğıtta 'Her şeye 0’dan başlayacağım, ilk kahramanım sen ol' demişsin.
Ben varım Bora. Ben o sıfır noktasında, seninle birlikte durmaya, seninle yeniden doğmaya hazırım. Sen benim gülüşüme sığınmışsın ama benim bütün dünyam senin o sakınmasız, dürüst bakışlarında kaldı.
Senin o 'olmadık hayal' dediğin şey, benim bu gece sığındığım tek gerçek oldu. Sen benim hayalimsin Bora.
Ceketin ve kaskın bende emanet. Ama kalbin... Kalbin artık tamamen bende. Onu bir daha asla yalnız bırakmayacağım.
~Yeşil
Satırlar bittiğinde odadaki bütün sesler kesildi. Zaman tamamen durdu sanki. Dışarıdaki rüzgâr, uzaklardan gelen araba sesleri, hayatın kendisi susmuştu. Sadece benim hıçkırıklarla bölünen, kesik kesik aldığım nefeslerimin sesi yankılandı duvarda.
Başımı geriye atıp sırtımı yatak başlığına yasladım. Kâğıdı iki elimle tutup göğsüme, tam sol yanımın, o yıllardır ritmini kaybetmiş duran, ölü sanılan kalbimin üzerine bastırdım. Gözlerimi kapattım ve gözyaşlarımın yanaklarımdan süzülüp çeneme, oradan boynuma akmasına izin verdim. İçimdeki o yıllardır süren yıkıcı gürültü, o yalnızlık, o 'ben bu dünyada fazlalığım, kimsenin sevmeyeceği bir harabayım' hissi bir anda yok olmuştu.
Yanılmıştım... Haklıydı, hayatımda ilk defa bu kadar güzel, bu kadar hayat verici bir şekilde yanılmıştım. Ben o kareli kâğıda kendi mezar taşımı dikmiştim, o ise beni o satırlardan söküp alıp bana yeniden bir can vermişti. Bana yaşama sebebi bağışlamıştı. Kendimi bildim bileli hissettiğim o derin soğukluk, yerini sıcacık bir bahara bırakmıştı.
Dakikalarca, belki de saatlerce öylece kaldım. Kaç vakit geçtiğini, gecenin ne zaman ilerlediğini fark etmedim bile. Göğsümdeki kâğıdın sıcaklığı bütün bedenimi sarıyordu. Kâğıdı göğsümden yavaşça ayırdım, gözlerimin önüne getirdim. Gece lambasının loş ışığında en alt köşedeki o imzaya baktım: ~Yeşil. Yıllardır o kelimeyi her duyduğumda içimi kaplayan o yabancılık, o karanlık his, yerini dünyanın en güzel sığınağına bırakmıştı. O artık benim yeşilimdi, benim baharımdı.
"Ben de varım Yeşil..." dedim odaya doğru, sesim hıçkırıkların ve gözyaşlarının arasında boğularak. "O sıfır noktasında da, ömrümün son nefesine kadar da... Sadece sen ol. Yeter ki sen ol. Ben senin için dünyayı karşıma almaya da, seninle yeniden doğmaya da hazırım."
Kâğıdı göğsümden yavaşça ayırdım. Onu tekrar özenle, üzerindeki mürekkebi ve ikimizin gözyaşlarını zedelemeden katladım. Yataktan kalktım, adımlarım bile hafiflemişti sanki. Masamın çekmecesini açtım. Annemden kalan, çocukluğumdan beri sakladığım ve hayatımda sadece en kutsal şeyleri koyduğum o küçük ahşap kutuyu çıkardım. Kâğıdı kutunun içine, annemin hatırasının hemen yanına bıraktım ve kapağını kapattım. Artık o kâğıt benim bu dünyadaki en büyük hazinimdi.
Pencereye doğru yürüdüm, perdeyi geriye çektim. Dışarıda Gebze’nin o soğuk, sessiz ve kimsesiz gecesi uzanıyordu. Ama bu gece o şehir bana ilk defa bu kadar yabancı, bu kadar düşman görünmüyordu. Çünkü bu şehirde, şu an bir evin odasında, benim ceketimle benim kaskıma bakan, kokumu içine çeken ve kalbimi elinde tutan bir kız vardı. Aynı gökyüzünün altında, aynı ayazda ama artık birbirimizin sıcaklığıyla nefes alıyorduk.
Artık geri dönüş yoktu. Bu dünyadaki hiçbir güç, hiçbir engel, hiçbir geçmiş beni ondan koparamazdı. O kendi elleriyle o devasa duvarlarını yıkıp bana yürümüştü; ben de sırtımdaki o ağır, paslı zırhı söküp ateşe atmıştım. Şimdi eksik kalan ne varsa tamamlama, her adımı korkusuzca birbirimize atarak yavaş yavaş o büyük, o muhteşem kavuşmaya yürüme vaktiydi.
Gece boyu tek bir saniye bile gözümü kırpmadım. Yatağın kenarında, o ahşap kutunun başında sabahı ettim. Hayatım boyunca vakit geçsin diye yalvardığım geceler olmuştu ama hiçbiri beni bu kadar daraltmamış, sabırsız kılmamıştı. Odadaki loş ışık yavaş yavaş günün ilk gri aydınlığına teslim olurken içimdeki o fırtına dinmek bilmedi. Saat sabahın altısını gösterdiğinde daha fazla duramadım. İçimdeki bu sarsıntı, kaburgalarımın arasına sığmayacak kadar büyümüştü.
Üzerime montumu geçirip ahşap kutudaki o kareli kâğıda son kez baktım. Artık kaçmak yoktu, beklemek yoktu, kafamda binlerce felaket senaryosu kurgulamak yoktu. Bütün korkularımı, bütün geçmişimi ve o aşılmaz sanılan paslı zırhlarımı o odada bırakıp aşağı indim.
Sokaklar henüz boşken, Gebze’nin o bıçak gibi keskin sabah ayazı ciğerlerimi yakarken motoru onun mahallesine sürdüm. Kalbim devir saatinden daha hızlı, daha gürültülü çarpıyordu. Evinin önüne geldiğimde motoru stop edip kaldırımın kenarına çektim. Ellerim montumun cebinde, gözlerim Alâ’nın odasının penceresine kilitlenmiş bir şekilde beklemeye başladım.
Güneş binaların arasından yavaşça yükselirken, dükkânların kepenkleri tek tek açılırken, sokaktan geçen tek tük insan bana tuhaf bakışlar atarken ben hiçbirini görmedim. Ben sadece onun uyanacağı, pencereye çıkacağı anı bekledim. Dünyanın en uzun nöbetini tutuyordum ama göğsümdeki o sıcaklık bütün şehri yakacak güçteydi.
Saat yediye doğru perdesi hafifçe aralandı. Pencerenin arkasındaki o kestane rengi saçları gördüğüm an nefesim boğazımda tıkandı. Alâ aşağıya, sokağa baktı. Motorun yanında, tek odağı kendisi olan bana kilitlendi bakışları. O an ikimizin arasında zaman durdu. Şaşkınlıkla elini ağzına götürdü, ardından perdeyi hızla kapatıp gözden kayboldu.
Aşağı inmesi sadece birkaç dakika sürdü ama bana asırlar gibi geldi. Binasının ağır ahşap kapısı gıcırtıyla açıldığında, üzerinde ince bir hırka, saçları hafifçe dağılmış ama gözlerinde gecenin bütün yorgunluğunu silip atan devasa bir ışıkla dışarı çıktı. Gebze’nin o dondurucu sabah soğuğu aramızdaki birkaç adımlık mesafeye yayıldı ama o bana doğru her adım attığında ortalık ısındı sanki. Kaldırımdaki buzlar eridi, gökyüzünün gri rengi silindi.
Tam karşımda durdu. Soğuktan kızarmış burnu, hafifçe titreyen dudakları ve bana teslim olmuş o derin bakışlarıyla karşımdaydı.
"Bora..." dedi fısıltıyla. Sesi sabahın sessizliğinde bir melodi gibi yayıldı. "Sen... bu saatte burada ne yapıyorsun? Ne zamandır bekliyorsun?"
Hiçbir şey söylemedim. Tek bir kelime dahi etmedim. Aramızdaki o son adımı da kapatıp ellerimi montumun ceplerinden çıkardım. Parmaklarımı uzatıp o çok sevdiğim, rüzgârın yüzüne savurduğu kestane rengi saç tellerini yumuşakça kulağının arkasına ittim. Tenine değdiğim an parmaklarımdan bütün bedenime elektriksel bir akım yayıldı. Titredi. Ama soğuktan değil, biliyordum.
"Geleceğimi biliyordun," dedim. Sesi pürüzlü, derin ve içten gelen bir fısıltıydı. "O kâğıdı yazdıktan sonra benim bu gece uyuyabileceğimi mi sandın Yeşil?"
Gözleri buğulandı. Dudaklarında o dünyalara bedel tebessüm yeniden belirdi. Yanakları kızardı, gözlerinin içi güldü.
"Ben de uyumadım," dedi fısıldayarak. "Hiç uyuyamadım."
"O kâğıtta dediklerin..." dedim, sesim heyecandan hafifçe kısılarak. Ellerimi yanağına kaydırdım. Soğuktan kızarmış tenini avuçlarımın arasına aldım. Baş parmaklarımla o narin elmacık kemiklerini okşadım. Bakışlarımı gözlerinden bir an bile ayırmadım. "Sıfır noktası dedin. Benimle baştan başlamak dedin... Gerçek miydi Alâ? Ben rüyada mıyım, yoksa sen gerçekten benim çaresizliğime, benim yangınıma sığındın mı?"
Alâ cevabı kelimelerle vermedi. Avuçlarımın içindeki yüzüyle ellerime biraz daha yaslandı. Başını kaldırıp tam gözlerimin içine baktı. Bakışlarında en ufak bir şüphe, en ufak bir korku, en ufak bir geriye adım kırıntısı bile kalmamıştı. Yıllardır ardına saklandığı o yüksek duvarlar yoktu artık.
"Gözlerinin önünde duruyorum Bora," dedi, sesi titreyerek ama sonsuz bir kararlılıkla. "Kaçmıyorum. Korkmuyorum. Söylediğim her kelime, attığım her imza gerçek. Ben senin hayalin olmaya değil, senin gerçeğin olmaya geldim. Seni o yalnızlıkta bırakmaya değil, seninle baştan doğmaya geldim."
O an göğsümdeki bütün yükler, yıllardır sırtımda taşıdığım o devasa kayalar birer birer parçalanıp döküldü. Yıllarca kimsenin dokunamadığı, kimsenin girip bakmaya cesaret edemediği o karanlık harabeye bahar geldi.
Daha fazla dayanamadım. Bütün dünyayı, sokaktan geçenleri, zamanı ve mekânı unuttum. Ellerimi beline doladım ve onu kendime doğru çekip sıkıca sarıldım. Bedenlerimiz birbirine çarptığı an, Alâ kollarını hiç tereddüt etmeden boynuma doladı. Yüzünü montumun yakasına, boynumun çukuruna sakladı. Onu belinden tutup hafifçe havaya kaldırdım, ayakları yerle temasını kesti. Göğsüme öyle bir bastırdım ki; kemiklerimiz birbirine geçsin, ikimizin kalbi tek bir ritimle çarpsın, araya rüzgâr bile girmesin istedim.
"Yeşilim..." diye mırıldandım saçlarının arasına dudaklarımı gömerek. Kokusu ciğerlerime doldukça, o kestane rengi tellere yüzümü sürdükçe yeniden doğduğumu hissettim. "Benim güzel Yeşilim... Benim yaşama sebebim..."
Alâ boynuma daha sıkı sarıldı. Şah damarımın hemen üzerine konan sıcak nefesini ve dudaklarının küçük dokunuşunu hissettim. Bedenindeki titreme yerini derin bir huzura bırakmıştı.
"Buradayım Bora," dedi hıçkırıkla karışık hafif bir gülüşle. "Artık tamamen buradayım. Seninleyim, buradayım..."
Ayakları tekrar yere değdiğinde onu kollarımdan çıkarmadım, sadece biraz geri çekilip yüzünü ellerimin arasına aldım. Baş parmaklarımla yanağından süzülen o tek damla gözyaşını sildim. Yüzünün her noktasını inceledim; sanki bir mucizeye bakıyormuş gibi, ellerimi çeksem kaybolacak bir rüyadaymışım gibi... Soğuktan kızarmış burnunu, titreyen dudaklarını, kestanemsi saçlarını teker teker ezberledim.
Eğilip dudaklarımı onun alnına bastırdım. Uzun, derin ve adeta bir yemin gibi ağır bir öpücük kondurdum alnına. O an dünyadaki bütün gürültüler, Gebze'nin o sert rüzgârı, geçmişin bütün kırgınlıkları ve acıları silindi gitti.
"Söz veriyorum," dedim başımı alnından ayırmadan, gözlerimiz santimlerce öteden birbirine kenetlenmişken. "Bundan sonra nereye bakarsam bakayım sadece seni göreceğim. Nereye gidersem gideyim sadece sana dönelim. Sen benim sadece ilk kahramanım değil, bu hayattaki tek sığınağım, tek evim olacaksın. Bu elleri bir daha ölsem bile bırakmayacağım."
Alâ gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. İçime çektiğim o koku, onun huzuruydu. Gözlerini tekrar açtığında bakışlarında o eşsiz, insanı dünyadaki en güçlü adam yapan tebessüm vardı. Parmak uçlarında hafifçe yükseldi, elimi sıkıca tuttu.
"Söz," dedi fısıltıyla. "O zaman sıfır noktasından başlıyoruz Bora. İkimiz... Hiç ayrılmamak üzere, birlikte."
Sokağın ortasında, sabahın o dondurucu ayazında ellerimiz kenetlendi. Ben ellerini montumun cebine soktum, ikimizin elleri de orada birleşti. Artık ne o benden kaçıyordu ne de ben kendimden. Biz o kareli kâğıdın üzerindeki gözyaşlarında yıkanıp birbirimize kavuşmuştuk.
"Aç mısın?" diye sordum yüzümdeki o engel olamadığım tebessümle. Sahi, en son ne zaman böyle yürekten gülmüştüm ben?
Alâ başını salladı, gözlerinin içi parlıyordu. "Çok... Ama önce biraz yürüsek olur mu? Sadece ellerimiz böyleyken, yan yana yürüsek?"
"Dünyanın sonuna kadar yürürüm seninle Yeşil," dedim.
Motoru sokakta bıraktık. Gebze’nin henüz tam uyanmamış sokaklarında, rüzgâr yüzümüzü keserken ama içimiz alev alev yanarken yan yana yürümeye başladık. O adımlarını benim adımlarıma uydurdu, ben hızımı ona göre yavaşlattım. Her adımda omzu omzuma çarptı, her adımda biraz daha kenetlendik. Yıllarca kalbimin etrafına ördüğüm o taş duvarların hepsi yıkılmıştı ve o yıkıntıların arasından dünyanın en güzel baharı doğmuştu.
Artık ne geçmişin bir önemi vardı ne de geleceğin korkusu. Sadece Alâ vardı, onun elinin sıcaklığı vardı ve ikimizin baştan yazdığı o yepyeni hikâye vardı. Biz kavuşmuştuk ve bu defa, o elleri ne bu şehir ne de kader ayırmaya yetebilirdi.
El ele, parmaklarımız birbirine kilitlenmiş bir şekilde Gebze'nin sakinleşen sokaklarında yürürken, sabahın o serin havası içimizdeki alevi söndürmek bir yana, bizi birbirimize daha çok kenetliyordu. Alâ’nın adımları benimkilere tam anlamıyla ayak uydurmuştu; yüzündeki o hafif, huzurlu tebessüm dünyadaki bütün dertleri, kırgınlıkları unutturmaya yeterdi.
Adımlarımız o ıslak, gri asfaltın üzerinde ritmik sesler çıkarırken, rüzgâr arada bir onun kestane rengi saçlarını yüzüne savuruyordu. Montumun cebindeki elimizi biraz daha sıkı kavradım. İkimizin elinin de aynı cebin içinde, sıcacık bir şekilde kenetlenmiş olması bana hâlâ muazzam bir rüya gibi geliyordu.
"Üşüdün mü?" diye sordum, başımı ona doğru çevirerek. Sesim, sabahın o sessiz ayazında adeta bir fısıltı gibi yayılıyordu.
Alâ kafasını hafifçe salladı, gözlerinin içi ışıl ışıl parlıyordu. "Hayır," dedi, sesi o kadar duru ve içtendi ki... "İnan bana, hayatımda hiç bu kadar sıcak hissetmemiştim Bora. Rüzgâr estikçe içimdeki o fırtına daha da diniyor sanki."
Dudaklarımda engel olamadığım bir tebessüm belirdi. "Korkuyordum," dedim dürüstçe. Yıllarca kimseden saklamadığım o sertliğimi, onun önünde birer birer döküyordum. "O kâğıdı kütüphanede defterinin arasına bırakıp kaçar gibi çıktığımda, 'Tamam Bora' dedim kendi kendime. 'Mahvettin. Kız zaten senden uzak durmaya çalışıyordu, şimdi yüzüne bile bakmayacak.' Gecelerce o korkuyla uyuyamadım ben."
Alâ duraksadı, yürüyüşünü yavaşlatıp bana doğru döndü. Sokak lambasının hemen altında durduk. Başını kaldırıp tam gözlerimin içine baktı. Serbestte kalan diğer eliyle montumun yakasını hafifçe tuttu.
"Sen ne kadar korktuysan, ben iki katı korktum Bora," dedi fısıltıyla. "O kâğıdı okuduğum an yanaklarımdan akan gözyaşlarına engel olamadım. İçimdeki o duvarlar öyle bir gürültüyle yıkıldı ki... 'Ben bu adama nasıl arkamı dönerim, bu adamı bu yangında nasıl yalnız bırakırım' dedim. Sen benim kaçtığım değil, sığınmak istediğim tek yermişsin meğer. Ben sadece yenilmekten, canımın acımasından korktuğum için kaçıyormuşum."
"Artık canın acımayacak," dedim kararlılıkla. Elimi cebimden çıkarıp yanağına dokundum. O kestane rengi saç tellerini kulağının arkasına iterken parmak uçlarım tenindeki o hafif sıcaklığa temas etti. "Sen benim yanımda olduğun sürece bu dünyada hiçbir güç senin canını acıtmaya yetmeyecek Yeşil. Söz veriyorum."
Alâ elimi yanağının üzerinde tutup hafifçe bastırdı, gözlerini yumup derin bir nefes aldı. "Biliyorum," dedi. "Artık biliyorum."
Yürümeye devam ettik. Mahalle aralarından, kepenkleri henüz açılan fırınların önünden geçtik. Taze fırınlanmış ekmek kokusu sokaklara yayılıyordu.
"Eee," dedim ortamdaki o yoğun duygu yükünü biraz hafifletmek için takılarak. "Gelecek planlarımız nedir sevgili Alâ Hanım? Sıfır noktasından başladık dedik ama bu adamın elinden tutmak zordur, biliyorsun değil mi?"
Alâ hafifçe kıkırdadı. O gülüş, Gebze'nin bütün gri sokaklarını renklendirmeye yetti. "Zor olduğunu kütüphanede o kaskı başıma geçirirken anladım zaten Bora Bey," dedi taklit yaparak. "Ama ben zoru severim. Hem... motor sürmeyi öğretirsin belki bana? Arkanda oturmak çok güzeldi ama bir gün o gidonu beraber tutarız."
"Sen iste, motoru sana feda edeyim," dedim gülerek. "Yeter ki sen hep arkamda ol, belime sarıl. Dünyanın öbür ucuna kadar sürerim."
Yürüyerek sonunda bizim eve vardık. Kapıyı açıp içeri girdiğimizde, dışarıdaki o sert ayaz geride kaldı. Alâ etrafa şöyle bir göz gezdirdi; burası ona yabancı ama bir o kadar da güvenli geliyordu artık. Montumu ve kaskımı portmantoya bırakırken mutfağa doğru yürüdüm.
"Gece sabaha kadar uyumadın," dedim, tezgâhın önünde kollarımı sıvarken. "Kahvaltı hazırlayacağım sana. İtiraz istemiyorum."
Alâ tezgahın kenarına yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu, yüzünde tatlı bir tebessümle beni izlemeye başladı. "Normalde mutfağa girdiğini hayal edemiyorum Bora," dedi takılarak.
"Her şeyi seninle ilk defa öğreniyorum Yeşil," dedim ona doğru dönerek.
Ocağın altını açıp tavaya biraz tereyağı attım. Dolaptan ekmek çıkardım, Alâ’nın en sevdiği gibi bol kaşarlı ve sucuklu sıcacık tostlar hazırladım. Fırından çıkan tost kokusu mutfağı sararken ekmekleri dilimleyip tabağa dizdim, yanına da hemen iki bardak tavşankanı çay koydum. Masaya geçip karşılıklı oturduk. Alâ tostunu eline alıp büyük bir iştahla ilk ısırığını aldı, gözlerini kapatarak lezzetini çıkardı. Tam o ilk lokmaları yutup çaylarımızdan birer yudum alacakken…
Kapının anahtarla açılma sesi duyuldu.
Alâ’nın elindeki tost tabağın kenarına düştü, gözleri irileşti, rengi aniden attı. Kapı ardına kadar açıldı ve içeri elinde poşetlerle Umay girdi. Arkasından da hemen Ege süzüldü!
Umay içeri adım atar atmaz mutfaktan gelen taze tost kokusunu ve masada yan yana, diz dize oturan ikimizi gördü. Elindeki poşetler az kalsın yere düşecekti. Gözleri önce bana, sonra Alâ’ya, sonra da masadaki iki bardak çaya gitti. Ege ise arkasından kafasını uzatmış, "Abi sabah sabah ne bu koku, açlıktan ölü-" diyerek söze giriyordu ki o da donakaldı.
Mutfağın içinde adeta buzdan bir heykel töreni başladı.
Alâ panikle ayağa kalkmak istedi ama masayla sandalye arasında sıkışıp kaldı. Yanakları anında kıpkırmızı oldu, ne diyeceğini bilemeyerek gözlerini bana çevirdi. Umay şoktan dili tutulmuş bir şekilde parmağıyla bizi işaret ederken, Ege'nin kaşları çatıldı; ablasını burada, benim masamda görünce durumun ne olduğunu kafasında tartmaya çalışıyordu.
Ben ise yerimden hiç kıpırdamadım. Alâ’nın masanın altındaki tir tir titreyen elini bulup kendi avucumun içine aldım ve sıkıca sıktım.
Ayağa kalktım. Ege’nin ve Umay’ın doğrudan gözlerinin içine baktım. Kaçmak yoktu, saklamak yoktu. Sır yoktu.
"Ege," dedim, sesim odada yankılanırken oldukça net ve kararlıydı. "Umay... Doğru görüyorsunuz. Uzatmaya, kıvırmaya gerek yok."
Ege’nin gözlerindeki o şaşkınlık yerini yavaş yavaş sert bir gerginliğe bırakırken, ellerini montunun cebine soktu. "Bora..." dedi Ege, sesinde hem saygı hem de ablasını koruma içgüdüsüyle karışık tuhaf bir tını vardı. "Siz... ne ara... Ne oluyor burada? Abla?"
Alâ yutkundu, araya girmek istedi ama sesini çıkaramadı. Ege onun küçük kardeşiydi, ablasına duyduğu bağlılığı herkesten iyi biliyordum. Ona arkasından iş çevrilmiş gibi hissettirmek en son isteyeceğim şeydi.
"Dün gece oldu her şey," dedim, tek bir adım atarak Ege’nin karşısında durdum. Alâ’yı arkamda değil, yanımda, eşit tutarak. "Saklamayacağım senden, çünkü senden saklanacak bir adam değilim. Biz Alâ’yla birbirimize söz verdik. O benim hayatımın sıfır noktası oldu, ben de onun yanındayım."
Ege derinden bir nefes aldı. İçindeki o korumacı kardeş refleksiyle bana doğru bakarken gözleri ablasına kaydı. Umay ise arka planda sessizce olayı sindirmeye çalışıyor, gözleri kocaman açılmış bir şekilde "Abi... Sen ciddi misin?" diye fısıldıyordu.
"Ege, yemin ederim..." dedi Alâ, sesi titreyerek ayağa kalkıp aramıza adeta bir siper gibi girerken. "Ege, ablam... Saklamak istemedik senden, sadece..."
Ege elini kaldırıp ablasının cümlesini hafifçe kesti. Ablasına baktı; Alâ’nın gözlerindeki o ışığı, o korkusuz ama mahcup mutluluğu gördü. Hayatında ablasını hiç böyle bir huzurla görmemişti belki de. Sonra tekrar bana döndü. Uzun bir sessizlik oldu mutfakta.
Sonra Ege, yüzündeki o sert ifadeyi yavaşça dağıttı. Derin bir soluk verip başını iki yana salladı ve hafifçe gülümsedi.
"Seni biliyorum Bora." dedi, sesi bu defa daha alçak ama bir o kadar net çıkıyordu. "Sert adamsın, dik başlısın. Ama Alâ benim ablam... Benim bu hayattaki en değerli varlığım. Eğer..." Ege parmağını hafifçe bana doğru salladı, "Eğer onun gözünden tek bir damla yaş akıtırsa biri... Sadece Bora abi olman umrumda olmaz, seni bu evde yaşatmam.''
Göğsümün ortasındaki o görünmez yük tamamen kalktı. Dudaklarımda rahatlamış bir tebessüm belirdi.
"Üzersem," dedim, elimi kalbimin üzerine koyarak. "İlk sen sil beni Ege. Söz."
Alâ derin bir "Oh" çekerek rahat bir nefes aldı, omuzları düştü. Umay ise şokunu atlatıp aniden ellerini birbirine vurdu: "Ohaaa! Lan film gibi! Ben hala şoktayım Bora abi ama o tostlar muazzam görünüyor, bize de var mı?"
Mutfaktaki o gergin hava bir anda bozuldu, herkes gülmeye başladı. Ege gelip ablasına sarıldı, ardından bana dönüp hafifçe omzuma vurdu.
Artık hiçbir şey gizli saklı değildi. Herkes biliyordu, herkes yerini almıştı ve biz o masada, sıcacık çaylarımızın ve tostlarımızın eşliğinde resmen hayata, birlikte yeniden başlamıştık.
Olayın üzerimizdeki o ilk şoku dağılır dağılmaz mutfak adeta panayır yerine döndü. Umay hiç vakit kaybetmeden masanın başköşesine kurulmuş, hazırladığım sıcak tostlardan birini eline alıp çayını yudumlamaya başlamıştı bile. Ege ise mutfak tezgahına yaslanmış, ablasının rahatlamış yüzüne bakarak gülümsüyordu. İçerideki o ağır, kasvetli havanın yerini sıcacık bir samimiyet almıştı.
"Valla abi," dedi Umay ağzındaki lokmayı yutmaya çalışarak, "seni bu evde elinde çaydanlıkla, millete tost servis ederken göreceğimi söyleseler kargaşayla güler geçerdim. Alâ ablam senin içine resmen bambaşka bir adam üflemiş!"
Alâ yanakları hafifçe kızararak Umay’a takıldı. "Umaycım, abartma istersen... Hem Bora zaten ince düşünceli biridir, siz sadece sert kabuğunu görüyordunuz."
Ege çayından bir yudum alıp araya girdi, gözleri hafifçe kısıldı: "Abla, valla adam kütüphanede sana kaskını bırakıp gittiği günden beri ne haldeydi biliyor musun? Biz dışarıdan izlerken 'Ulan bu Bora ya felaket bir kavgaya girecek ya da aklını kaçıracak' diyorduk. Meğer senin sevdanmış adamı böyle deli eden."
Gülüştük. Ben masanın kenarına yaslanıp Alâ’ya baktım. Kestane rengi saçları omuzlarına dökülmüş, gözlerinin içi uzun zaman sonra ilk defa böyle tasasız, böyle ışıl ışıl parlıyordu. Onu bu masada, kardeşinin ve kardeş saydıklarımızın yanında böyle rahat görmek göğsümdeki bütün yükleri silip süpürüyordu.
"Gülün bakalım," dedim hafifçe tebessüm ederek. "Ama Ege haklı. Kafam yerinde değildi. Yıllarca her şeyi tek başıma halletmeye çalışırken Alâ çıktı karşıma, ezberimi bozdu. Şimdi bu masada dördümüz yan yana oturuyorsak, o kütüphanede dökülen yaşların da, çekilen sancıların da bir anlamı varmış demek ki."
Kahvaltı sohbeti uzadı gitti. Gebze'nin sokaklarından, kütüphanedeki o sessiz bakışmalardan, kaçamak göz temaslarından bahsettik. Umay her detayda bir çığlık atıyor, Ege ise ablasına takılmadan duramıyordu. Bir ara Alâ çayını tazelerken yanına yaklaştım, kulağına doğru fısıldadım:
"Seni böyle gülerken görmek... Dünyadaki her şeye bedel Yeşil."
Alâ başını kaldırıp gözlerimin içine baktı, elini çaktırmadan elimize değdirdi. "Senin sayende Bora... Sayende yeniden nefes alıyorum."
Kahvaltı bittiğinde masa hep birlikte toplandı. Umay bulaşıkları makineye dizerken, Ege de demlikte kalan son çayları bardaklara doldurdu. Ancak masadaki neşeli hava, Alâ’nın yüzündeki o ani durgunlukla yavaşça dağılmaya başladı. Bardağını tutan elleri hafifçe titriyordu. Bakışlarını masanın üzerindeki boş tabağa dikmişti.
"Bora..." dedi Alâ, sesi aniden kısılarak. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Gözlerinde derin bir suçluluk ve endişe dalgası büyüyordu. "Nurşah’ı unutmuyoruz değil mi? Onca şey yaşandı, Nurşah kaç gündür ne halde hiç bilmiyoruz. Biz burada böyle huzur bulduk ama... Nurşah bizimle, ikimizin bu karmaşasıyla o kadar çok uğraştı ki."
Mutfaktaki sesler bir anda bıçak gibi kesildi. Umay elindeki bezi bırakıp Alâ’ya döndü, Ege ise kaşlarını çatarak dinlemeye başladı.
"Kendi dertlerimize düştük," diye devam etti Alâ, gözleri dolarken. "Nurşah bizi bir araya getirmek için, aramızdaki yanlış anlaşılmaları düzeltmek için kendini paraladı. Biz kaçarken, birbirimizden saklanırken o ikimizin arasında mekik dokudu. Ailesi zaten üstüne üstüne geliyor, 'Bir şeyi beceremiyorsun' diye kızı psikolojik olarak bitirdiler. Şimdi de tek başına o soğuk eve kapandı. Telefonlara bakmıyor, günlerdir kimseden haber almıyor. Vicdan azabından öleceğim Bora... Kız bizim fırtınamızda savruldu, şimdi tek başına bir karanlığın içinde eriyip gidiyor."
Sözleri mutfağın ortasına ağır bir taş gibi oturdu. Haklıydı. Biz kendimizi kurtarma derdine düşmüşken, bizim için kendini siper eden Nurşah’ı o çıkmazın ortasında unutmuştuk.
"Onu bu halde bırakamayız," dedi Alâ kararlı ama yalvaran bir sesle. "Bora, ne olur hemen gidelim. Nurşah o evde tek başına mahvoluyor, kendisini tamamen kapatmış durumda. Biz yanına gitmeden, onu o karanlıktan çekip çıkarmadan ben tam anlamıyla nefes alamam."
Elini tutup avucumun içine aldım ve sıkıca sıktım. "Haklısın Yeşil," dedim net bir sesle. "Nurşah bizim yüzümüzden, bizim dertlerimiz yüzünden o kadar yük taşıdı. Bugün gidiyoruz. Onu o halde tek başına bırakmak bize yakışmaz. O kapı açılacak, ne gerekiyorsa yapılacak."
Ege montunu giyerken araya girdi: "Biz de gelelim mi Bora? Nurşah'ın durumu o kadar kötüyse bir kalabalık gidelim, yalnız hissetmesin."
"Yok Ege," dedim başımla reddederek. "Çok kalabalık gidip kızı ürkütmeyelim. Şu an zaten herkese karşı savunmada. Alâ ile ben gideceğim. Siz evde kalın, bir gelişme olursa hemen haber ederim."
Umay endişeyle yanımıza geldi. "Abi, Nurşah ablama bizden çok selam söyle. Bilsin ki yalnız değil, eğer yapabileceğimiz bir şey olursa hemen arayın."
"Sağ ol Umay," dedim omzunu hafifçe sıkarak. "Siz ortalığı sakin tutun yeter."
Hazırlanmak için salona geçtik. Deri ceketimi sırtıma geçirdim, kaskları elime aldım. Alâ da montunu giyip yanıma geldi. Kardeşine sıkıca sarıldı, Umay’a da tembihlerde bulundu. Evden çıkıp merdivenleri inerken Alâ’nın adımlarında derin bir tedirginlik seziliyordu. Tırnaklarını avuç içine bastırdığını, derin derin nefesler aldığını fark ettim.
Sokağa çıktığımızda sabahın o sert ayazı yüzümüze çarptı. Motorun yanına vardık. Kaskı Alâ’ya uzattım.
Alâ kaskı eline aldı ama takmadan önce bana doğru bir adım attı. İçindeki korku ve vicdan azabı yüzünden okunuyordu. Elini göğsüme koydu.
"Bora... Ya geç kaldıysak?" diye fısıldadı. "Ya bize kızgınlığından kapıyı hiç açmazsa? Ya tamamen vazgeçtiyse her şeyden?"
"Nurşah senin kardeşin gibi Alâ," dedim gözlerinin içine bakarak. Kaskın kayışını düzeltip onun kafasına yavaşça geçirdim, klipsini sabitledim. "Senin onun için nasıl endişelendiğini bilir. Kapıyı açmazsa o kapının önünde sabahlarız, yine de onu o evde tek başına bırakmayız. Sen yanımda olduktan sonra çözemeyeceğimiz hiçbir şey yok."
Alâ başını salladı, kaskın vizörünün ardından gözleri tebessüm etti. Kendi kaskımı da kafama geçirip motorun üzerine atladım, kontağı çevirdim. Gürültülü motor sesi dar sokakta yankılandı. Alâ arkama geçti, kollarını belime sımsıkı sardı. Başını sırtıma yasladığı an gaza bastım.
Gebze’nin ara sokaklarından çıkıp Nurşah’ın kaldığı mahalleye doğru sürdüm. Yollar gri ve sakindi. Alâ’nın belimdeki sarılışı, her virajda bana güç veriyordu. Artık sadece kendi sevdası için değil, arkalarında bıraktıkları kırıkları toplamak için yola çıkmış iki kişiydik.
Yaklaşık yirmi dakikalık sürüşün ardından Nurşah’ın kaldığı eski, iki katlı binanın önüne geldik. Motoru stop ettim. Sessizlik bir anda üzerimize çöktü. Sokağın başında birkaç sokak köpeği yatıyor, binaların arasından esen rüzgâr kurumuş yaprakları sürüklüyordu.
Binanın dış cephesi dökülüyordu, alt kattaki pencerelerin perdeleri sıkı sıkıya kapalıydı. Alâ derin bir nefes alıp elimi tuttu. Birlikte yıpranmış mermer merdivenleri tırmandık. İkinci kata geldiğimizde, Nurşah’ın dairesinin kapısının önünde durduk.
İçeriden hiç ses gelmiyordu. Zifiri bir sessizlik vardı sanki.
Alâ bana baktı, gözlerindeki o korku dolu soru işaretini okudum. Yavaşça elini kaldırıp zile bastı.
Zil içeride boğuk ve kimsesiz bir sesle yankılandı.
Birkaç saniye bekledik. Ses yoktu. Alâ bu sefer kapıya hafifçe vurup seslendi: "Nurşah? Benim... Alâ. Bora da yanımda. Nurşah lütfen aç kapıyı, konuşmamız lazım..."
İçeriden sürüklenen adımların hafif tıkırtısı geldi, ardından kilit mekanizmasının dönme sesi duyuldu. Kapı ağır ağır, aralık kalacak kadar açıldı. Kapının arkasındaki karanlıktan Nurşah’ın yorgun, gözlerinin altı morarmış, avurtları çökmüş yüzü belirdi. Bize baktı; gözlerinde hem derin bir kırgınlık hem de bıkkın bir yalnızlık vardı...
Bölüm etkileşimi
