ARALIK kitap kapağı

8. bölüm / 22

BÖLÜM 7

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 7

Kırılma
~Bora Arkan
Cuma sabahı kampüsteki tüm derslerin iptal edildiğine dair duyuru telefonuma düştüğünde, üzerimdeki o ağır yorgunlukla yatakta sırtüstü uzanıyordum. Dün gecenin izleri hâlâ odanın havasında asılıydı. Umay’ı o halde görmek, ciğerlerine nefes çekemeyişini, ellerimin arasında çırpınışını izlemek içimdeki bir şeyleri telafisi olmayacak şekilde kırıp dökmüştü. Tavandaki gölgelere dikmiştim gözlerimi; zihnim sanki dün gecenin o karanlık dakikalarında takılı kalmış gibiydi.
Annemle babam Çarşamba günü, henüz herkes okuldayken, akrabaları ziyaret etmek için köye gitmişlerdi. Ev kocamandı ama içi buz gibiydi. Normalde Cuma günleri Umay’ın da okulda yoğun bir ders programı olurdu ama dünkü ağır ataktan sonra onu bu halde okula göndermem imkânsızdı. Zaten gitmek istemediğini de biliyordum; odasının kapısı yarı kapalıydı, içeriden sadece düzensiz, ürkek nefes sesleri ve ara sıra yorganın hışırtısı geliyordu.
Onu evde tek başına, kendi zihnindeki o karanlık labirentle baş başa bırakmaya da gönlüm elvermiyordu. Kendi içimde çaresiz bir açmazın ortasındaydım. Benim bir an olsun dışarı çıkıp kafamı toparlamam, açık havada bir nefes alıp o göğsümün ortasına oturan kayayı biraz hafifletmem gerekiyordu ama kardeşimi nöbetsiz, tek bir saniye bile yalnız bırakamazdım. Bir atak daha geçirse, yanında durup elini tutacak kimse olmazsa ne yapardı? Bu düşünce bile şakaklarımdaki damarları zonklatmaya yetiyordu.
Komodinin üzerindeki telefonu alıp rehbere girdim. Parakete gibi kilitlenmiş parmaklarımla Nurşah’ın adını bulup aramaya bastım. Çağrı ikinci çalışta açıldı.
“Bora? Hayırdır, bu saatte?”
“Nurşah...” Sesimdeki pürüzü temizlemek için sertçe yutkundum, genzimi yakan o kurulukla konuşmaya çalıştım. “Bizimkiler Çarşamba’dan beri köyde biliyorsun, evde yalnızız. Umay dün gece hiç iyi değildi, çok ağır bir atak geçirdi. Bugün dersler de iptal oldu zaten. Ben... onu tek bırakmak istemiyorum. Gelip biraz yanında durabilir misin?”
Biz Nurşah’la çocukluğumuzdan beri aynı sokaklarda koşturup aynı masalarda büyümüştük. Sokakta dizimiz kanadığında da beraber ağlamıştık, ilk gençlik dertlerimizde de birbirimizin arkasında durmuştuk. Umay’ın zaman zaman panik ataklar geçirdiğini, zihninin sıkıştığı anlarda nasıl çaresiz kaldığını en az benim kadar iyi biliyordu. Ama ataklar ağırlaştığında, o kriz anlarının Umay’ı ne kadar yıkıcı bir karanlığa sürüklediğini dışarıdan kimse tam olarak tahmin edemezdi. Nurşah’ın Umay’a olan düşkünlüğü, onu kendi öz kardeşi gibi koruyup kollayışı başkaydı. Zaten böyle bir gecenin sabahında, çaresizliğin boğazımı sıktığı şu anda ondan başka kimseyi arayamazdım. Onca yıldır sırtımı tereddütsüz yaslayabildiğim tek sığınaktı.
Nurşah bir an bile tereddüt etmedi. Telefonda arka plandan gelen hışırtı seslerinden hemen toparlanmaya başladığını anladım. “Hemen geliyorum Bora. Yirmi dakikaya oradayım, sakın endişelenme, hiçbir yere ayrılma,” dedi ve telefonu kapattı.
Ayağa kalkıp mutfağa geçtim. Su ısıtıcısını çalıştırdım, banyoya girip yüzüme defalarca soğuk su çarptım. Aynadaki yansımama baktığımda, gözlerimin altındaki morluklar, sakallarımdaki bakımsızlık ve omuzlarımdaki çökmüşlük bana yabancı bir adamı gösteriyordu. Aynadaki o adama bakarken ilk kez bu kadar yenilmiş, ilk kez bu kadar çaresiz hissettim kendimi.
Çok geçmeden kapı zili çaldı. Anahtarla kapıyı açmaya çalışırken çıkardığı o tanıdık ses içimi biraz olsun rahatlattı. Kapıyı açtığımda Nurşah elinde fırından yeni alınmış sıcak poğaçaların olduğu bir kese kâğıdıyla duruyordu. Üzerindeki montu bile tam çıkarmadan, yüzümdeki her bir çizgiyi okumak ister gibi doğrudan gözlerimin içine baktı. Benim halimi gördüğündeki o endişeli bakışı, durumun ne kadar vahim olduğunu bir kez daha yüzüme vurdu.
“Bora... Çok kötü görünüyorsun,” dedi fısıltıyla. Montunu portmantoya asıp içeri geçti.
“Gece hiç uyumadık sayılır,” dedim kısık sesle, koridorun loşluğuna doğru bakarak. “Odasında. Biraz uyuyabildi ama hâlâ tam anlamıyla kendine gelemedi. Zihni hâlâ dünkü o antrede saklanıyor sanki.”
Nurşah başını anlayışla salladı. Elindeki kese kâğıdını mutfak tezgâhına bıraktıktan sonra doğrudan koridorun sonuna, Umay’ın odasına doğru adımladı. Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri süzüldü. Peşinden yavaş adımlarla ilerleyip kapı eşiğinde durdum ve içeriye baktım.
Nurşah, yatakta büzülmüş, yorganı çenesine kadar çekmiş olan Umay’ın yanına yaklaştı. Yatağın kenarına yavaşça oturdu. Elini Umay’ın terden alnına yapışmış saçlarına koyup nazikçe geriye itti, alnını kuruladı.
“Güzelim...” dedi Nurşah, sesi o kadar yumuşak ve şefkatliydi ki odadaki o ağır, kasvetli hava bir anda hafifler gibi oldu. “Ben geldim. Bak, sıcacık poğaça da getirdim sana.”
Umay gözlerini yavaşça açtı. Gözpınarları hâlâ kızarıktı, yüzü bembeyazdı. Nurşah’ı görünce yorgun, kırgın ama bir o kadar da rahatlamış bir tebessüm belirdi dudaklarında.
“Nurşah abla...” diye fısıldadı Umay. Sesi o kadar kısıktı ki sanki konuşmak bile göğsüne ağır bir yük bindiriyordu.
“Efendim birtanem. Nasıl hissediyorsun kendini? Biraz daha iyi misin?”
“İyiyim galiba... Ama içimdeki o sıkıntı bir türlü gitmiyor. Sanki her an yine nefesim kesilecekmiş, yine o kapana kısılacakmışım gibi geliyor.”
Nurşah, Umay’ın titreyen küçük elini tutup kendi ellerinin arasına aldı. Onu ısıtmaya çalışırken hafifçe okşadı, güven veren bir edayla gözlerinin içine baktı. “Geçti bitti güzelim. Bak, Bora abin gece boyunca bir an bile başından ayrılmadı, nöbet tuttu senin için. Ben de buradayım şimdi. Hiçbir yere gitmiyoruz, yanındayız. O kötü anlar geride kaldı, tamam mı? Şimdi sana güzel bir kahvaltı hazırlayalım, biraz enerji topla, kendine gel.”
Umay başını yavaşça salladı. Nurşah eğilip onun alnından öptü, ardından yataktan kalkmasına yardım etti. Umay’ın adımları hâlâ halsiz ve çekingendi ama Nurşah’ın koluna girmesiyle birlikte banyoya doğru ilerlediler.
Onların bu halini, Nurşah’ın kardeşime gösterdiği o karşılıksız şefkati ve ablalığı izlerken boğazımda devasa bir düğüm oluştu. Göğsümün ortasındaki o ağırlık ilk kez az da olsa hafifler gibi oldu. Evdeki o ıssız, çaresiz atmosfer dağılmaya başlıyordu. Mutfağa dönüp çay demlemek için suyu koydum. Nurşah, Umay’ın elini yüzünü yıkamasına yardım edip onu salondaki koltuğa, yumuşak yastıkların arasına yerleştirdikten sonra mutfağa, yanıma geldi.
İki bardağa taze demlenen çayı doldurdu. Birini bana uzatırken gözlerindeki o sorgulayan, üzerimdeki tüm zırhları delip geçen derin bakışları hissettim.
“Bora,” dedi kısık ama kararlı bir sesle. “Umay’ı hallederiz, o toparlar. Ben buradayım. Ama sen hiç iyi değilsin. Gel şöyle balkona çıkalım iki dakika, bir nefes al.”
Mutfak kapısından geçip balkona çıktığımızda, Kocaeli’nin o keskin sonbahar rüzgârı sertçe yüzüme çarptı. Ceketimi bile almamıştım ama tenimi yakan o soğuk, uyuşmuş zihnime tek bir anlığına da olsa ayılma fırsatı veriyordu. Gökyüzü kurşuni bir griye bürünmüştü; havanın kasveti sanki içimdeki o ağır fırtınanın birebir yansıması gibiydi. Şehrin üzerindeki o gri bulutlar, az sonra başlayacak olan yağmurun habercisiydi.
Nurşah elimdeki çay bardağını nazikçe alıp kenardaki mermerin üzerine bıraktı. Ardından iki eliyle balkon demirlerine tutunup gözlerini doğrudan bana çevirdi. Bakışlarında en ufak bir yargılama, bir sorgulama ya da mesafe yoktu; sadece yılların getirdiği o katıksız, yalın ve sarıp sarmalayan dostluk vardı.
“Bora... Şimdi anlat bana,” dedi fısıltı kadar kısık ama ördüğüm tüm duvarları tek bir dokunuşla yıkacak kadar güçlü bir sesle. “Gece ne oldu? Ve daha önemlisi... sen ne zamandır bu kadar ağır bir yükün altında tek başına eziliyorsun?”
Dudaklarımı birbirine mühürlercesine bastırdım. Yıllardır dışarıya karşı ilmek ilmek ördüğüm o kalın, geçit vermez zırh, ilk kez eklem yerlerinden çatırdamaya başladı. Ellerim balkon demirlerine kenetlendi; boğumlarım bembeyaz olana, demirin soğuğu kemiklerimi sızlatana kadar sıktım. Yutkunmaya çalıştım ama boğazımda devasa, keskin bir taş oturuyordu sanki. Ne ileri gidiyordu ne geri.
“Nefes alamadı Nurşah,” dedim. Sesim, benim bile tanımakta zorlandığım yabancı bir pürüzle, titreyerek çıktı. “Gözlerimin önünde... kollarımın arasında boğuluyordu. Zihni yine o kütüphanedeki şerefsizlerin yanına gitmişti. Ellerini göğsüne vuruyordu, ciğerlerine bir yudum hava çekebilmek için çırpınıyordu ve ben... ben hiçbir şey yapamadım. Durup sadece izlemek zorunda kaldım.”
Başımı öne eğdim. Göz pınarlarıma oturan o yakıcı sıcaklık görüşümü bulandırırken engellemeye çalışmadım bile. Gözümden süzülen tek bir damla yaş, doğrudan balkonun soğuk zeminine damladı.
“Gittim, o iti buldum, burnunu kırdım, arka bahçeyi birbirine kattım...” Sesim önce öfkeyle yükseldi, sonra birdenbire çaresiz bir fısıltıya dönüştü. “Ama neye yaradı? Kardeşimin içindeki o korkuyu söküp atamadım. Onu koruyamadım Nurşah. Göğsüme sığındı ama ben onun sığınağı olamadım. O yıkılırken ben de altında kaldım.”
“Saçmalama Bora!” dedi Nurşah, sesi titreyerek. Bir adım yaklaşıp koluma sarıldı, beni kendine çekmeye çalıştı. “Sen olmasaydın o çocuk bugün o yataktan kalkamazdı. Sen onun sığınağısın zaten. Yapma bunu kendine, yükleme bütün dünyayı omuzlarına.”
“Tükendim ben...” Sözleri ağzımdan bir bozgun gibi döküldü. Yıllardır içimde biriktirdiğim, kendi kendime bile itiraf etmeye korktuğum, geceleri uykularımı kaçıran her şey bir anda serbest kaldı. “İki büküm oldum Nurşah. Herkes benden güçlü olmamı bekliyor. Evde dik duran abi olmam lazım, dışarıda her şeye göğüs geren, kimseye eyvallahı olmayan adam olmam lazım. Babam yokken evin direği benmişim gibi davranılıyor ama kimse sormuyor bana; ‘Bora sen bu yükü taşıyabiliyor musun, senin canın acıyor mu?’ diye.”
Gözyaşlarım artık tutunamayıp peş peşe yanaklarımdan süzülürken omzumu arkadaki duvara yasladım. Yüzümü iki elimle kapattım. O sert, tavizsiz, herkesin çekindiği Bora Arkan, kendi evinin balkonunda, soğuk rüzgârın altında bir çocuk gibi ufalanıyordu. Bütün o dik duruşum, o kırılmaz zırhım tek bir gecenin yorgunluğuyla yerle bir olmuştu.
“Kardeşimi o halde gördükçe kendimden nefret ediyorum,” diye fısıldadım parmaklarımın arasından, sesim hıçkırıkların arasında boğulurken. “Onun canı acırken ben nefes aldığımdan utanıyorum. Sırtımdaki bu yük o kadar ağır ki... Bazen sadece bir anlığına durmak, her şeyi bırakıp bir yere sığınmak istiyorum ama sığınacak tek bir yerim bile yok. Herkes bana sığınırken ben kime gideceğimi bilmiyorum.”
Nurşah bir şey söylemedi. Yavaşça bana doğru adım attı ve kollarını boynuma dolayarak sıkıca sarıldı. İki eski dost, o soğuk balkonda, rüzgârın uğultusu arasında sessizce durduk. Nurşah’ın gözyaşlarının tşörtümün omzunu ıslattığını hissettim; benim çaresizliğime kendi gözyaşlarıyla ortak oluyordu.
“Sen robot değilsin Bora,” dedi hıçkırıklarının arasından, sırtımı şefkatle okşarken. “Bunu tek başına taşımak zorunda değilsin. Ağlayabilirsin, düşebilirsin, yorulabilirsin... Bu seni daha az güçlü yapmaz. Sen Umay için bu dünyadaki en harika, en koruyucu abisin.”
Derin, titrek bir nefes verdim. Yıllardır ilk kez birinin yanında bu kadar açık, bu kadar savunmasız ve çıplak kalmıştım. Ama garip bir şekilde, o yıkımın ve dökülen gözyaşlarının ortasında bile içimdeki o zifiri karanlık hafifçe aralanıyor gibiydi. Zihnimin en kuytu, en dokunulmamış köşesinde, yeşil bir çift göz belirdi bir anlığına. Alâ’nın o sakin, yargılamayan, ruhumun derinliklerini gören bakışları...
O an anlayabildim ki; kaçtığım, savaştığım ve içinde boğulduğum o fırtınanın ortasında, ben de aslında tıpkı Umay gibi kendime bir sığınak arıyordum.
Rüzgâr şiddetini giderek artırıyor, balkondaki o kırılgan sessizlik göğsümün ortasına çöken devasa kayayı oynatmaya yetmiyordu. Yıllardır içimde fırtınalar koparan her şey bir kez dışarı dökülünce, zihnimin en kilitli, en karanlık kapıları bile teker teker ardına kadar açılmaya başlamıştı. Nurşah, omzumdaki elini bir an olsun çekmeden doğrudan gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu. O gözlerdeki katıksız şefkat, o koşulsuz kabul beni iyileştirmek yerine daha da darmadağın ediyordu aslında; çünkü ben canımın bu kadar acımasına hiç alışkın değildim.
“Sadece Umay değil, değil mi Bora?” dedi Nurşah, sesindeki o ince, sızlatan tonla. “Gözlerindeki bu derin yorgunluk, omuzlarını çökertecek kadar ağır olan bu çaresizlik... Aklını, zihnini meşgul eden başka bir şey daha var. Sen sadece dışarıyla değil, en çok kendinle savaşıyorsun.”
Derin, titrek bir nefes çektim ciğerlerime. Soğuk ve nemli hava genzimi yakarak içime doldu ama o yangını söndürmeye yetmedi. Başımı iki yana salladım çaresizce. Ellerim balkon demirlerine öyle bir kenetlenmişti ki parmak boğumlarımın bembeyaz kesildiğini hissetmiyordum bile.
“Kafamın içi o kadar kalabalık, o kadar gürültülü ki Nurşah...” dedim, her bir kelime boğazımı parçalayarak çıkıyordu sanki. “Nereye baksam, hangi yola sapmaya çalışsam kapkaranlık bir çıkmazın içine sürükleniyorum. Kendimden, kendi zihnimden kaçmaya çalıştıkça daha çok batıyorum fırtınanın ortasına.”
Aklıma bir anda Alâ geldi. O fırtınalı günde kampüste karşıma çıkışı, yeşil gözlerindeki o dingin ama her şeyi okuyan derinlik, kütüphanedeki o ilk karşılaşmamız, yanımdayken tek bir kelime etmeden bile içimdeki gürültüyü bastırışı... Bütün o görüntüler bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.
“Alâ var bir de...” dedim, onun adını ilk kez bir başkasının yanında, bu kadar savunmasız bir halde yüksek sesle dile getirirken sesim bariz bir şekilde titredi. “Onu ne zaman görsem, ne zaman aynı havayı solusam içimde adını bile koyamadığım devasa bir kargaşa kopuyor. Ona bakınca... sanki kışın ortasında, zifiri karanlıkta tek başıma kalmış gibi üşüyorum. Ama aynı zamanda, garip bir şekilde hayatımda ilk defa durup gerçekten nefes alabildiğimi hissediyorum.”
Bir an durup gözlerimi kapattım. Yanaklarımdan süzülen ıslaklık rüzgârın etkisiyle buz gibi oluyordu. Bakışlarımı gri gökyüzüne çevirip derin bir iç çektim.
“Biliyor musun Nurşah... Bir haftadır her gece rüyama giriyor,” diye fısıldadım, sesimdeki kırılma rüzgârın uğultusuna karışırken. “Gözlerimi kapattığım an o yeşil gözleri beliriyor karanlığın ortasında. Ne kaçabiliyorum ne de uyanmak istiyorum. Zihnimin içinde bile bana bir sığınak oluyor sanki. Ama ben... ben o kadar karanlık, o kadar darmadağın bir adamım ki Nurşah. Kendi kardeşimi, kendi evimi, ailemi bile koruyamazken, o kızın hayatına girmeye, ona bir adım yaklaşmaya ne hakkım var bilmiyorum. Biri bana biraz sert dokunsa elimde kalacakmış gibi hissederken, Alâ’yı da tutup kendi fırtınama, kendi yıkımıma çekmekten ölesiye korkuyorum. Ona bakmak bir sığınak gibi geliyor ama ben onun için sadece fırtınanın kendisi olurum.”
Gözlerimden süzülen son yaşlar da çeneme doğru inerken başımı çaresizce öne eğdim. O an, o balkonda sadece Umay’ın abisi değil, ruhu paramparça olmuş bir adam duruyordu.
Nurşah hafifçe gülümsedi. O tebessümde hem derin bir hüzün hem de yılların biriktirdiği büyük bir anlayış vardı. Cebinden çıkardığı mendili uzattı, ardından iki eliyle omzumu tutup hafifçe sıktı.
“Sen kendini hep aşılmaz bir zırhın, aşılmaz duvarların arkasına sakladın Bora,” dedi tane tane, her kelimesini kalbime kazımak ister gibi. “Duygularını, korkularını, içindeki o yaralı çocuğu her zaman bir yerlere gömdün. Her şeyi tek başına halletmeye çalıştın. Ama insan böyle yaşayamaz. İçinde tuttukça o yük seni ezmeye, seni ortadan ikiye bölmeye devam edecek.”
Bir an durdu, gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan konuşmayı sürdürdü:
“Bana anlattın, döküldün... Bu harika bir adım. Ama yetmez Bora. Sen hissettiklerini konuşarak dışarı vurmayı, paylaşmayı hiç öğrenmedin ki. Madem Alâ’ya gidip bunları söyleyecek cesaretin yok, madem bir haftadır rüyalarından çıkmayan o kızın karşısında susuyorsun... O zaman yaz Bora. Otur bir masanın başına, o kâğıda dök içindeki her şeyi. İçindeki o zifiri karanlığı, Alâ’ya yüzüne karşı söyleyemediklerini, Umay için hissettiğin o yakıcı çaresizliği, kendi kırgınlıklarını tek tek kâğıda dök. O yazdıklarını birine göstermek zorunda değilsin. Kimseden onay alman gerekmiyor. Sadece kendin için, zihnindeki o bölünmeyi durdurmak, nefes alabilmek için yap bunu. Ağlamak seni nasıl daha az güçlü kılmadıysa, yazmak da seni eksiltmez.”
Sözleri, rüzgârın uğultusunun arasında zihnime bir çivi gibi çakıldı. O kâğıda dök içini...
“Yazabilir misin bilmiyorum... Yapabilir miyim ki?” diye fısıldadım, kendi sesimdeki o zayıflığa bile yabancılaşarak.
“Yazarsın,” dedi Nurşah kararlılıkla, gözlerimin içine bakarak. “Çünkü sen susarak, her şeyi içine atarak sadece kendini bitiriyorsun. Alâ da, Umay da, sen de... Hepiniz bu hayatta bir şekilde sığınacak bir kucak, tutunacak güvenli bir dal arıyorsunuz. Ama o dalı bulmadan önce, önce kendi içindeki o yıkıcı fırtınayla yüzleşmen, onu dökmen lazım.”
Akşamüstüne doğru evin üzerindeki o ağır, kasvetli hava yerini uzun zamandır bu duvarlar arasında hissetmediğimiz tatlı ve huzurlu bir dinginliğe bırakmıştı. Salondaki geniş koltukta Umay, Nurşah ve ben yan yana oturmuş, televizyonda öylesine açık duran eski bir komedi filmini izliyorduk. Umay’ın yüzüne yeniden renk gelmişti; başını Nurşah’ın kucağına koymuş, onun saçlarını şefkatle okşayışıyla sakinleşmişti. Yüzündeki o solgun, korku dolu ifade dağılmış, yerini yorgun ama tamamen güven dolu bir tebessüme bırakmıştı. Kardeşimi böyle görmek, göğsümün ortasındaki o keskin sancıyı biraz olsun dindiriyordu.
Saat altıya doğru hep birlikte mutfağa geçtik. Akşam yemeğini beraber hazırlamak, uzun zamandır bu evde eksik olan o aile sıcaklığını geri getirmişti. Nurşah tezgâhın başında salatalık ve domatesleri doğrarken, Umay masaya tabakları ve çatalları diziyor, ben de ocağın başında kaynayan çorbanın başından ayrılmıyordum. Kahkahalarımız mutfağın buz gibi duvarlarında çınladıkça, dün gecenin o korkunç, boğucu izleri sanki yavaş yavaş siliniyordu.
Tam masaya oturup çorbaları kâselere doldurduğumuz sırada Nurşah’ın cebindeki telefon masanın üzerinde titreşerek kaydı. Nurşah ekrana bakıp bir an duraksadı. Yüzündeki o neşeli ifade yerini derin bir şaşkınlığa ve meraka bıraktı.
“Kimmiş abla?” diye sordu Umay, ekmeğinden küçük bir parça koparırken.
Nurşah bana doğru kaçamak ve kısa bir bakış fırlattıktan sonra ekrana tekrar baktı. “Alâ...” dedi kısık bir sesle. “Bize gelebilir misin, biraz yalnızım ve seninle konuşmaya çok ihtiyacım var yazmış.”
Baktığım çorba kâsesinde kaşık elimde donakaldı. Göğsümde birdenbire ritmi değişen, kontrolden çıkan o tanıdık çarpıntıyı hissettim. Bütün gün zihnimden atamadığım, rüyalarımın sahibi olan o isim, masanın ortasına bir bomba gibi düşmüştü sanki. Nurşah tereddütle bana baktı; beni, Umay’ı ve evdeki durumu zihninde tartıyordu.
“Nurşah,” dedim hemen, sesimdeki o ani heyecanı ve karmaşayı bastırmaya çalışarak. “Hiç düşünme, git. Umay gayet iyi bak, rengi yerine geldi. Yemeğimizi yeriz, ben akşam boyu yanındayım zaten. Git sen, yalnız bırakma kızı.”
Umay da hemen atıldı, başıyla onaylayarak. “Evet Nurşah abla, ben çok iyiyim valla. Bak çorbamı bile bitiriyorum. Sen git Alâ ablanın yanına, aklı kalmasın.”
Nurşah kararsızlıkla bir telefona bir de ikimize baktı. “Emin misiniz?” dedi, üzerindeki o koruyucu edayı bırakmak istemeyerek. “Aslında aklım sizde kalır... Bak şöyle yapalım; ben şimdi gideyim, Alâ ile biraz oturup konuşalım, neyi var neyi yok öğreneyim. Çok gecikmeden, gece saatleri iyice ilerlemeden geri gelirim buraya. Hem Umay’ın geceki durumuna da bakmış olurum, kafam rahat eder.”
“Hiç gerek yoktu kendini yormana ama sen nasıl rahat edeceksen öyle yap Nurşah,” dedim, onun bu düşünceli haline minnetle bakarak.
“Tamamdır o zaman,” dedi Nurşah elindeki telefonu cebine koyarken. “Siz yemeğinize devam edin. Ben kapıda bir taksi çağırırım, hızlıca geçerim yanına.”
Telefonundan bir taksi çağırdı. Birkaç dakika içinde dışarıdan gelen korna sesiyle birlikte montunu ve çantasını aldı. Umay’la ikimiz onu uğurlamak için bina kapısına kadar yürüdük. Taksi sokağın başında durmuş, dörtlülerini yakmış bekliyordu. Nurşah kapıdan çıkmadan önce ikimize de sıkıca sarıldı, Umay’ın alnından öptü. “Hadi içeri geçin, hava buz gibi. Bir şey olursa hemen arayın,” tembihini eksik etmedi. Onu taksiye bindirip el salladık, sarı taksi sokağın köşesinden kıvrılıp gözden kaybolana kadar arkasından baktık. Ardından soğuğun iliklerimize işlemesine izin vermeden eve dönüp kapıyı kapattık.
~Alâ Soykan
Odanın ortasındaki sessizlik, zihnimdeki o gürültülü fırtınayı bastırmaya yetmiyordu. Pencerenin dışındaki yağmur damlaları cama ritmik bir sertlikle vururken, çalışma masamın başında oturmuş, saatlerdir önümde duran boş kâğıda bakıyordum. Kafam o kadar doluydu ki... Günlerdir, haftalardır zihnimi kurcalayan tek bir soru, tek bir yüz vardı. Bora.
Onu en son kampüste gördüğümden beri içimdeki o kargaşa bir an olsun dinmemişti. O sert, kimseye eyvallahı olmayan, zırhların arkasına saklanan duruşunun arkasındaki o yaralı, darmadağın adamı hissettiğimden beri nefes almak bile zor geliyordu bana. Kütüphanedeki o ilk bakışmamız, koridorda karşılaştığımız anlar, gözlerindeki o dipsiz kuyunun derinliği... Zihnimde dönüp duran bu görüntüler beni günlerdir geceleri uykusuz bırakıyordu. Sonunda daha fazla dayanamayıp telefonumu elime almış ve Nurşah’a mesaj atmıştım. Bu akşam birine, sadece ona sığınmaya, içimdekileri döküp bir cevap aramaya ihtiyacım vardı.
Yaklaşık kırk dakika sonra kapı zili çaldı. Kapıyı açtığımda Nurşah üzerindeki hafif ıslanmış montunu silkeleyerek içeri girdi. Yüzündeki o sıcacık, şefkatli tebessümle bana sarıldığında, göğsümdeki o günlerdir süren sıkışmanın biraz olsun hafiflediğini hissettim.
“Hoş geldin,” dedim geri çekilirken. Sesimdeki yorgunluk ve çaresizlik dışarıdan bile çok net belli oluyordu.
“Hoş buldum canım benim,” dedi Nurşah, montunu portmantoya asıp salona doğru geçerken. “Ne oldu Alâ? Sesin de mesajın da bir tuhaftı. İyi misin?”
Mutfağa geçip ikimize taze birer çay koydum. Bardağı verirken ellerimin titremesine engel olamadım. Salondaki koltuğa karşılıklı oturduğumuzda, ellerim sıcak bardağın etrafında sımsıkı kenetlenmişti. Bir süre ne diyeceğimi, söze nereden başlayacağımı bilemeyerek halının desenlerini izledim. Dışarıdaki rüzgârın uğultusu odadaki sessizliği yırtarken Nurşah ise sabırla, üzerimde en ufak bir baskı kurmadan sessizce bekledi.
“Nurşah...” dedim en sonunda, derin bir nefes alıp gözlerimi doğrudan onun gözlerine dikerek. “Ben... Ben artık ne yapacağımı, ne hissedeceğimi bilmiyorum. Zihnimin içi kapkaranlık bir labirent gibi ve ben çıkış yolunu bulamıyorum.”
“Bora ile mi ilgili?” diye sordu Nurşah, cevabı zaten ilk andan beri biliyormuş gibi yumuşacık ve anlayışlı bir sesle.
Sessizce başımı salladım, gözlerimi kaçırarak. “Evet. Onu bir türlü anlayamıyorum Nurşah. Bazen bana öyle bir bakıyor ki, sanki dünyadaki tek insan benmişim, sanki bütün o sertliğin, kavgacılığının ortasında tek sığınağı benmişim gibi... O gözlerde öyle bir çekim var ki, beni kendine çekiyor ama hemen ardından araya öyle aşılmaz, öyle soğuk duvarlar örüyor ki, yanına bir adım bile yaklaşamıyorum. Kendi fırtınasında boğuluyor ve beni yanına yaklaştırmamak için adeta yırtınıyor. Ben... Ben sadece onun yanında olmak, o yükü paylaşmak, göğsüne yaslanmak istiyorum ama o sürekli benden kaçıyor.”
Nurşah elimdeki çay bardağını nazikçe alıp sehpaya bıraktı. Sonra uzanıp buz gibi olmuş iki elimi birden kendi ellerinin arasına aldı. Gözlerindeki o derin, yılların biriktirdiği yaşanmışlıkla ve şefkatle baktı bana.
“Alâ,” dedi tane tane, her bir kelimesinin üzerine basarak. “Bora senden kaçmıyor güzelim. Bora kendinden kaçıyor.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı, anlamaya çalışarak. “Nasıl yani?”
Nurşah derin, hüzünlü bir iç çekti. “Ben Bora ile büyüdüm Alâ. Onu çocukluğundan beri, daha küçücük bir çocukken dizleri kanadığından beri tanırım. O adam bütün dünyayı, bütün ailesini tek başına omuzlarında taşıyor. Kardeşi Umay’ın yaşadıklarını, dünkü o ağır panik atak krizini biliyorsun... Bora kendini bildim bileli bir zırhın arkasına sakladı. Herkese karşı dik durmak, hiç yıkılmamak zorunda hissetti kendini. Ama bu akşam... Bu akşam o balkonda ilk kez bir çocuk gibi ufalandı karşımda.”
Gözlerim şaşkınlıkla irileşti, kalbim sıkıştı. “Bora mı?”
“Evet,” dedi Nurşah, gözpınarları hafifçe buğulanarak. “Ağladı Alâ. Yıllardır içine attığı, kimseye gösteremediği, kendi kendine bile itiraf edemediği her şeyi döküp ağladı. O sert zırhını çıkarıp bir kenara bıraktı. Ve biliyor musun, o dökülen şeylerin, o iç çekişlerin en başında sen vardın.”
Göğsümdeki kalp atışları bir anda hızlandı, sesini kulaklarımda duymaya başladım. Nefesim kesilmiş gibi hissettim kendimi. “Ben mi?”
“Bora seni seviyor Alâ,” dedi Nurşah, gözlerimin içine bakarak doğruları kalbime kazır gibi. “Sana ölesiye, delicesine aşık. Ama o kadar kırgın, o kadar yıkık dökük hissettiriyor ki kendine... Bir haftadır her gece rüyalarına girdiğini söyledi bana. Seni gördüğü an içindeki o fırtınanın dindiğini ama kendi zifiri karanlığıyla seni de yakmaktan ölesiye korktuğunu söyledi. ‘Benim gibi darmadağın bir adamı Alâ nasıl sevsin? Ben sadece onun hayatındaki fırtına olurum’ diyor. Senin onu sevmeyeceğinden, senin o temiz, güzel hayatını kendi karanlığıyla mahvetmekten korkuyor. Bu yüzden yaklaşamıyor sana. Seni sevmediği ya da kaçtığı için değil... Seni korumak, seni kendinden bile sakınmak için uzak duruyor.”
Nurşah’ın dudaklarından dökülen her kelime, içimdeki o belirsizlik karanlığını bir anda yırtıp attı. Göğsümün ortasına haftalardır oturan o ağır, soğuk taş eridi; yerini sarsıcı, yakıcı bir kabullenişe bıraktı. Bora beni seviyordu... Bir haftadır rüyalarındaydım. Beni kendi içindeki o yıkıcı fırtınadan korumak için benden kaçıyordu.
Gözlerimden süzülen tek damla yaş yanağımdan aşağı süzülürken, Nurşah’ın ellerini daha sıkı tuttum. Zihnimdeki tüm kuşkular silinmiş, yerini sarsılmaz bir kararlılığa bırakmıştı.
“Ona kızma olur mu?” diye fısıldadı Nurşah, saçlarımı geriye doğru okşayarak. “O sadece sevmeyi de, sığınmayı da hiç öğrenmemiş. Bütün hayatı boyunca hep başkalarına sığınak olmuş. Şimdi birine sığınmaktan ölesiye korkuyor.”
“Kızmıyorum,” dedim sesim titreyerek ama gözlerimde net bir ifadeyle. “Artık anlamadığım hiçbir şey kalmadı Nurşah. Teşekkür ederim.”
Nurşah saatine baktı. Gece yarısına yaklaşıyordu. Derin bir nefes alarak ayağa kalktı. “Benim artık çıkmam lazım Alâ. Biliyorsun, evden çıkarken Bora’ya ve Umay’a geri geleceğime söz verdim. Umay gece yine kötüleşirse Bora tek başına ezilmesin, yanında olayım. Aklım orada kalır yoksa.”
“Tabii ki,” diyerek ben de ayağa kalktım. “Onları yalnız bırakma. Umay iyi olsun da...”
Nurşah üzerindeki montunu giydi, çantasını omzuna astı. Kapının önünde bana tekrar sıkıca sarıldı. “Kendine dikkat et güzelim. Ve sakın unutma; bazı fırtınalar insanı yıkmak için değil, temizlemek için kopar.”
“Görüşürüz Nurşah, dikkatli git,” dedim.
Nurşah merdivenlerden aşağı inip gözden kaybolurken kapıyı yavaşça kapattım. Odama dönüp pencerenin kenarına oturdum. Dışarıda yağmur hâlâ devam ediyordu ama içimdeki fırtına dinmişti. Salı günü saat 15:00’te o kütüphanede Bora Arkan’ın karşısına geçtiğimde, gözlerinin içine bambaşka bir cesaretle bakacaktım. Artık onun duvarlarının arkasındaki o kırık adamı biliyordum ve o fırtınadan kaçmaya hiç niyetim yoktu.
~Bora Arkan
Nurşah’ı taksiye bindirip uğurladıktan sonra eve döndüğümüzde koridordaki sessizlik her zamankinden daha derin, daha bir kilitli gelmişti kulağıma. Umay’ın omuzları çökmüş, göz kapakları ağırlaşmıştı. Onu odasına götürüp yatağına yatırdım, üzerini sıkıca örttüm. Çok geçmeden nefesleri düzene girdi, derin ve huzurlu bir uykuya daldı. Salona geçip koltuğa oturduğumda zihnimdeki gürültü yine baş gösterdi. Alâ’nın tek bir mesajı, Nurşah’ın apar topar gidişi... Acaba ne olmuştu? Bir şey mi gelmişti başına, birine mi sıkılmıştı canı? Zihnim bu sorularla boğuşurken gözüm kapıdaydı.
Gece yarısını biraz geçe dışarıda çelik kapının kilit sesi duyuldu. Hemen ayağa kalkıp koridora çıktım. Nurşah, üzerindeki montu çıkarırken yüzünde yorgun ama sakin bir tebessüm vardı. Anahtarı konsolun üzerine bırakıp bana baktı.
“Döndüm,” dedi kısık bir sesle, Umay’ı uyandırmaktan çekinerek.
“Hoş geldin,” dedim, sesimdeki merakı bastırmaya çalışıp mutfağa doğru bir adım atarak. “Nasıl... İyi miymiş Alâ? Bir sorun yoktur umarım?”
Nurşah salona geçip kendini koltuğa bıraktı, derin bir nefes verdi. “Yok Bora, ciddi bir şey yok,” dedi başını geriye yaslayarak. “Biraz canı sıkılmış işte, haftanın yorgunluğu, okulun stresi falan üst üste gelmiş. Zihni darlanmış anlayacağın. Biliyorsun, bazen insana her şey çok ağır gelir ya... Sadece oturup biraz dertleştik, içini döktü bana. Konuşunca rahatladı biraz, sonra uykusu geldi zaten. Ben de aklım sizde kalmasın diye hemen çıktım geldim.”
Göğsümdeki o görünmez düğüm biraz olsun gevşedi ama içimdeki merak tamamen sönmedi. Yine de daha fazla soru sorup Nurşah’ı sıkmak istemedim. Nurşah ayağa kalkıp Umay’ın odasının kapısını araladı, içeri bakıp gülümsedi. “Uyuyor güzel güzel... Çok şükür. Ben de bu gece salondaki koltukta yatarım, sabah erkenden güzel bir kahvaltı hazırlarız.”
“Olmaz öyle şey,” dedim kaşlarımı hafifçe çatarak, itiraz kabul etmeyen net bir sesle. “Koca kızsın, bu saatte gelmişsin bir de koltukta mı yatacaksın? Ben öküz müyüm, misafiri salonda yatırayım? Geç benim odama yat Nurşah. Çarşaflar temiz zaten, rahatça uyu. Ben koltukta hallederim.”
Nurşah tam ağzını açıp ‘Gerek yoktu Bora’ diyecek oldu ama elimi kaldırıp onu durdurdum. “Hiç itiraz etme, odama geç haydi. Yoruldun zaten bütün gün.”
Nurşah yüzünde tatlı bir tebessümle başını salladı. “İyi bakalım, sağ ol Bora,” diyerek odama doğru geçti. Ben de salondaki koltuğa uzanıp üzerime bir battaniye çektim.
O gece koridordaki cılız ışığın altında, her birimiz kendi içimizdeki fırtınalarla baş başa uykunun kollarına bıraktık kendimizi. Zihnimdeki Alâ silüeti, her zamanki gibi rüyalarımın kapısını aralamak için karanlıkta bekliyordu.
Sabah odanın içine dolan ılık ve parlak güneş ışığıyla gözlerimi açtım. Koltukta yatmama rağmen haftalardır ilk kez bu kadar deliksiz, kasvetinden arınmış bir uyku çekmiştim. Saate baktığımda sabahın erken saatleriydi; günlerden cumartesiydi ve dışarıdaki o dünkü yağmurlu, fırtınalı havanın yerini pırıl pırıl bir gökyüzü almıştı.
Koltuktan doğrulup mutfağa doğru yürüdüğümde içeriden mis gibi kızarmış ekmek ve çay kokusu geliyordu. Nurşah çoktan uyanmış, tezgahın başında hummalı bir çalışmaya girişmişti bile. Umay da masanın kenarına oturmuş, elindeki bıçakla salatalıkları dilimliyordu. Yüzündeki o dünkü solgunluk gitmiş, yerini cıvıl cıvıl bir canlılığa bırakmıştı.
“Ooo, evin beyi de uyanmış sonunda,” dedi Nurşah neşeyle arkasını dönerek. Elinde çaydanlıkla masaya doğru yürüdü. “Günaydın Bora! Bakıyorum da koltukta yatmaya rağmen uykunu iyi almışsın.”
“Günaydın abi!” diye atıldı Umay, gözlerinin içi gülerek. “Bak Nurşah ablayla sana harika bir cumartesi kahvaltısı hazırladık.”
Masaya baktığımda göğsüm ısındı. Sıcak sıcak tüten çaylar, fırından yeni çıkmış çıtır ekmekler, zeytinler, peynirler ve Nurşah’ın elleriyle yaptığı omlet masayı donatmıştı. Çayın buharı havaya karışırken aylardır bu evde hissetmediğimiz o gerçek huzur, mutfağın her köşesine sinmiş gibiydi.
“Elinize sağlık,” dedim sandalye çekip otururken. “Uzun zamandır böyle bir masa görmemiştim bu evde.”
“Bundan sonra daha çok göreceksin,” dedi Nurşah, bardağıma tavşankanı çayı doldururken. “Görüyorsun değil mi Umay? Abinin yüzü bile gülüyor bugün. Havanın değişimi herkese iyi geldi.”
Umay kıkırdadı. “Evet valla, abim genelde cumartesi sabahları duvarlara bakıp çatık kaşla otururdu. Bugün üstünden yük kalkmış gibi.”
Bardağımdan sıcak bir yudum alırken ikisine de tebessümle baktım. Haklıydılar; içimdeki o yıkıntı tamamen ortadan kalkmamıştı belki ama Umay’ın iyi oluşu, Nurşah’ın yanımızdaki varlığı bana nefes alacak bir alan açmıştı. Masadaki o tatlı sohbet, kahkahalar ve çay kaşıklarının tıkırtısı eşliğinde uzun uzun kahvaltımızı yaptık. Nurşah, Umay’a neşeli hikâyeler anlatıyor, Umay ise kahkahalarla ona karşılık veriyordu.
Tabağımdaki son zeytini yerken gözüm pencereden dışarıdaki parlak gökyüzüne kaydı. Cumartesinin bu sakin ve huzurlu sabahında, zihnimin bir köşesinde Salı günü kütüphanede Alâ ile karşılaşacağım o an duruyordu. Nurşah’ın dün gece onun yanından gelmiş olması, Alâ’nın sadece darlanıp içini dökmüş olduğunu söylemesi bile içimdeki o kor ateşi yatıştırmaya yetmişti. Bir haftadır rüyalarımdan çıkmayan o yeşil gözler, Salı gününe kadar zihnimde nöbet tutmaya devam edecekti; ama bu kez içimdeki fırtına yıkmak için değil, bana yol göstermek için esiyordu sanki.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

30okunma 7beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…