3. bölüm / 7
ARALIKBÖLÜM 2
Bölümler 7Şu an: BÖLÜM 2
- 1 GİRİŞ906 kelime
- 2 BÖLÜM 11.669 kelime
- 3 BÖLÜM 21.639 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 BÖLÜM 32.797 kelime
- 5 Bölüm 45.078 kelime
- 6 Bölüm 53.346 kelime
- 7 Bölüm 65.277 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yankı
~Bora Arkan
Motorun hırçın sesini garajın kapısında susturduğumda, kaskın içinde kalan ısınmış nefesim vizörü iyice buğulandırmıştı. Kaskı başımdan çıkarıp gidona astım, ellerimi ıslak saçlarımın arasından geçirerek geriye doğru taradım ve derin, ciğerlerimi yakan bir nefes aldım. Sonbaharın o nemli, soğuk havası yüzüme çarptıkça zihnimdeki uğultu azalmak yerine daha da belirginleşiyordu. Motorun o yüksek devirli motor sesi kesilmişti ama kafamın içindeki sesler bir türlü durmuyordu. Panodaki o iki isim, beyaz kağıdın üzerine siyah mürekkeple yan yana basılmış o harfler bir döngü gibi zihnimde dönüp duruyordu.
Bora Arkan — Alâ Soykan.
Bir yıldır aynı amfileri paylaştığım, kantin bahçesinde kalabalıkların arasında uzaktan izlediğim, gürültülü koridorlarda bakışlarımın teğet geçtiği ama tek bir kelime dahi konuşmadığım o kızla şimdi aynı projenin iki ana ayağıydık. Kaçtığım, uzaktan baktığım ne varsa tam ortasına düşmüştüm.
Eve doğru yavaş adımlarla yürüdüm. Garaj kapısından çıkan patikadaki dökülmüş sarı yaprakların ezilme sesi adımlarıma eşlik ediyordu. Kapıyı kendi anahtarımla açıp içeri adım attığımda, dışarıdaki o soğuk ve kasvetli hava yerini evin tanıdık sıcaklığına bıraktı. İçeriden taze pişmiş ev yemeği kokuları yükseliyor, salondan babamın izlediği haber kanalının hafif sesi geliyordu. Deri ceketimi çıkarıp antredeki ahşap askılığa bırakırken üzerimdeki o ağır yükü de orada bırakmayı diledim ama başaramadım.
"Bora? Sen misin oğlum?"
Annemin sesi mutfaktan, tezgahın üzerindeki tabak çanak seslerinin arasından duyuldu.
"Benim anne," dedim salona doğru adımlarken. Sesimin dümdüz ve pürüzsüz çıkmasına özen göstermiştim.
Babam koltukta gözlüğünün üstünden gazetesine bakarken başını kaldırıp gülümsedi. "Hoş geldin oğlum. İlk gün nasıl geçti, çok yoğun muydu trafik?"
"İyiydi baba, bildiğin gibi," dedim koltuğun kenarına ilişerek tebessüm etmeye çalışırken. "Yeni dersler, hocaların ilk gün sunumları, yeni projeler falan..."
Ailemle aram her zaman mükemmel olmuştu. Beni sıkan, üzerimde yersiz beklentilerle baskı kuran bir aileye sahip değildim hiçbir zaman. Babam mühendislik disiplinimi destekler, annem ise evdeki o huzurlu dengeyi korurdu. Ama benim içimdeki o fırtınalı dünyayı, zihnimdeki Alâ karmaşasını dışarıya yansıtmama huyum burada da geçerliydi. İçimde ne yaşarsam yaşayayım, dışarıya hep o sakin, kendinden emin duruşumu sergilerdim.
"Bu arada oğlum," dedi annem elindeki salata tabağıyla mutfaktan çıkıp masaya doğru yürürken. "Gönül teyzenle konuştum bugün. Nurşah üniversiteye alışmış ama tempo biraz hızlı diyordu. Haftaya bize çaya gelecekler, Nurşah’ı da alıp gelecek."
Gönül teyze, yani Nurşah Güneş’in annesi Gönül Güneş... Annemle çocukluktan beri süregelen o köklü dostlukları sayesinde Güneş ailesiyle zaten çok yakındık. Nurşah’la da küçüklüğümüzden beri ailece tanışır, bayramlarda, akşam oturmalarında bir araya gelirdik. Zihnimde aniden çakan bir şimşekle duraksadım. Nurşah, Alâ’nın en yakın, adeta gölgesi gibi yanından ayırmadığı arkadaşıydı. Bu detay, aramızdaki o aşılmaz sandığım mesafeyi bir anda daha da daraltmış, duvarları teker teker yıkmış gibi hissettirdi.
"Öyle mi? İyi yaparsınız anne, görüşürüz," dedim konuyu geçiştirmeye çalışarak.
Hep birlikte yemek masasına geçtik. Masadaki tabakların tıngırtısı, babamın derslerin içeriği ve sektörün gidişatı hakkında anlattıkları, annemin hafta sonu yapmayı planladığı aile ziyareti detayları birbirine karışıyordu. Ben ise önümdeki tabağa bakıyor, elindeki çatalla yemeği öylesine karıştırıyordum. Zihnim hâlâ saatler öncesinde, amfinin çıkışındaki o panonun önündeydi.
"Bora, oğlum dalgın gibisin bugün," dedi babam dikkatle yüzüme bakarak. Gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. "Motorla gelirken bir şey mi oldu, kafana bir şey mi takıldı?"
"Yok baba, dalmışım sadece," dedim hızla toparlanarak ve tabağımdan bir lokma alarak. "Hoca bu yılki büyük projeyi bölümler arası kura ile dağıttı da. Onun mimarisini, planlamasını yapıyordum kafamda. Biraz çetrefilli bir süreç olacak gibi."
"Aman oğlum, halledersin sen," dedi babam moral vermek istercesine göğsünü kabartarak. "Sen tek başına ne sistemler kurdun, ne karmaşık kodların altından kalktın. Ortaklı işte en azından yükün hafifler, birbirinizin eksiğini kapatırsınız."
İşte sorun oradaydı ya zaten. Yüküm hafiflemiyor, aksine zihnimin üzerindeki baskı katlanarak artıyordu. Tek başıma kalsam sabahlara kadar odama kapanır, o projeyi sıfırdan yazar, kimseden medet ummadan bitirirdim. Ama şimdi Alâ ile aynı masaya oturmak, onun o dikkatli gözlerinin altında kod yazmak, aynı ekrana bakmak ve ortak kararlar vermek zorundaydım. Ve ben onun karşısında ne kadar profesyonel kalabileceğimi hiç bilmiyordum.
Yemek bittikten sonra sofrayı toplamaya yardım ettim. Annemin çay teklifini nazikçe reddedip kendi odama çekildim.
Ahşap kapıyı arkamdan kapatıp sırtımı soğuk dokusuna yasladım. Derin bir nefes verip gözlerimi kapattım. Çantamı yatağın üzerine fırlattım, üzerimdeki siyah kazağın kollarını dirseklerime kadar sıyırıp çalışma masama oturdum. Bilgisayarın kapağını kaldırdım, ekran aydınlandı ama ne bir kod editörü açtım ne de ders notlarını. Masadaki kulaklığı takıp arkada kısık sesle enstrümantal bir şeyler açtım ama müzik ritmi bile zihnimdeki o görüntüyü silmeye yetmiyordu. Kampüsün o kalabalık panosunun önünde, adı adımın hemen yanında duran o kızı...
Aradan ne kadar zaman geçtiğini, o masada öylece ne kadar süre oturduğumu bilmiyordum. Kapı aniden, çalınma gereği bile duyulmadan pat diye açıldı.
Umay, elinde buharı tüten iki kupa çayla içeri süzüldü. Odaya anında yayılan o tanıdık, keskin ve tatlımsı aroma genzimi doldurdu. Tarçınlı çay. Bu evde benim vazgeçilmezim olan tek şeydi; ne zaman zihnim bulanıklaşsa, ne zaman odama kapansam Umay bana o çubuk tarçınla demlenmiş sıcak çaydan getirirdi.
Kulaklığımı çıkarıp masanın üzerine bıraktım. Kız kardeşim Umay, bu evde benim o dışarıya karşı ördüğüm yüksek duvarları anında yıkan, zihnimi en hızlı ve pürüzsüz okuyan tek kişiydi.
"Ooo, bizim popüler mühendis odasına kapanmış yine," dedi Umay çayın birini masamın tam önüne bırakıp rahat bir tavırla sandalyemin kenarına kurulurken. "Kritik durumlar için özel tarifimi getirdim. Ne bu surat senin? Karalar bağlamışsın yine, sanki dünyayı sen kurtaracaksın."
Kupadan yükselen buhar yüzüme vururken derin bir nefes çektim. Tarçın kokusu ciğerlerime dolduğu an, zihnim kontrolüm dışında amfi çıkışındaki o ana kaydı. Kalabalık koridorda yanından her geçtiğimde, o rüzgarıyla saçları dalgalandığında etrafa yayılan o koku... Alâ’nın kokusu da tam olarak buydu. Sıcak, tatlı ama bir o kadar da yakıcı tarçın ve hafif vanilya. En sevdiğim çayın kokusunun, bir yıldır aklımdan çıkaramadığım kızın kokusuyla aynı olması kaderin bana oynadığı en tuhaf oyundu belki de. Kupayı elime alırken parmaklarım porselenin sıcaklığında ısındı.
"Proje işi işte Umay," dedim çaydan bir yudum alarak. O baharatlı sıcaklık boğazımdan aşağı kayarken zihnimi toparlamaya çalıştım. "Farklı bölümden biriyle eşleştik. Bütün çalışma düzenim, rutinlerim şaşacak."
"Aman, sen de her şeyi gözünde büyütüyorsun," dedi Umay gözlerini devirerek. Sonra aniden yüzünde sinir bozucu, kurnaz bir gülüş belirdi. Saçlarını geriye atıp kollarını göğsünde birleştirdi. "Ayrıca bugün okuldaki o gıcık tip yüzünden benim de sinirlerim tepemde zaten. Şu senin geçen sene özel ders verdiğin liseden transfer olan Ege var ya..."
Gözlerimi kısıp Umay’a baktım. "Ege mi? Ne yaptı yine?"
"Ne yapacak, tam bir zevzek!" dedi Umay ellerini havaya kaldırarak, sitem dolu bir sesle. "Kantin sırasında önüme geçmeye çalıştı! Bir de 'Umaycım acil işim var, müsaade et de geçeyim' diye ukala ukala gülümsüyor yüzüme. Sıramı vermeyince de bütün gün koridorda ne zaman görse laf soktu durdu. Çocuk tam bir sinir harbi ya, valla bak sokağın ortasında bağıracaktım en sonunda!"
Umay’ın Ege’ye söylenmesini, ellerini kollarını sallayarak o günü anlatmasını dinlerken dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı. Ege, Alâ'nın erkek kardeşiydi. Ama Umay henüz aradaki bu bağı, dünyaların nasıl iç içe geçtiğini bilmiyordu.
Umay beni dikkatle süzdü. Yüzümdeki o hafif, gizlemeye çalıştığım gülüşümdeki detay gözünden kaçmamıştı. Bakışları masanın üzerindeki kapalı duran telefonuma kaydı, sonra tekrar benim gözlerime kilitlendi. Yüzündeki o çocuksu öfke bir anda silindi; yerini derin, analitik ve tehlikeli bir merak aldı.
"Dur bir dakika..." dedi Umay, sandalyesinde öne doğru eğilerek. "Sen beni dinlerken kafan bambaşka bir yerde. Konu sadece 'zor proje' veya 'rutinin bozulması' falan değil, değil mi Bora?"
"Umay, saçmalama," dedim dik duruşumu bozmadan, sesimi ciddileştirmeye çalışarak.
"Hiç de saçmalamıyorum," dedi kendinden son derece emin bir tavırla. "Ben seni tanıyorum abicim. Aynı karından çıktık biz. Sen normalde projenin zorluğuna takılmazdın. 'Zor' dediğin şey seni sadece kamçılar, girer o kodu sabaha kadar baştan yazardın. Sen şu an projeden değil, ortak olduğun kişiden kaçıyorsun. Kim bu kız? Yoksa..." Umay’ın gözleri büyüdü. "Bütün bir yıldır kimseye anlatmadığın, uzaktan izlediğin o kız mı?"
Baskı altında kaldığımda veya köşeye sıkıştığımda sustuğumu, duvarlarımı daha da kalınlaştırdığımı çok iyi biliyordu. Yanıt vermeyip tarçınlı çayımdan bir yudum daha aldığımda Umay büyük bir zafer kazanmış gibi gülümsedi.
"O zaman ne duruyorsun?" dedi Umay, masanın üzerinde duran telefonumu aniden alıp elime tutuştururken. "Gurur yapıp burada duvarları mı izleyeceksin yani? Kızın mesaj atmasını beklersen daha çok beklersin. Git, yaz Alâ’ya. 'Proje için ne zaman buluşuyoruz' de, ilk adımı sen at. Kaçma artık şu kızdan Bora, yeter."
"Umay, telefonumu ver ve derhal odana geç," dedim çatık kaşlarımla ciddileşmeye çalışarak ama telefon elime çoktan oturmuştu bile.
"Tamam tamam, kaçtım! Ama o mesaj atılacak, kaçışın yok artık!" diyerek odadan hızlı adımlarla çıktı ve kapıyı arkasından kapattı.
Odaya çöken derin sessizlikte elimdeki telefonun soğuk ekranına baktım. Masa kenarındaki tarçınlı çayın buharı havada süzülmeye devam ediyordu. O koku, zihnimdeki Alâ imgesini daha da belirginleştiriyordu. Umay haklıydı. Kaçmanın, burada tek başıma karanlıkta duvarları izlemenin hiçbir şeyi çözmeyeceği açıktı. Bu proje yapılacaktı ve gurur yapıp beklemek süreci zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktı.
Kampüsün ortak öğrenci portalına girip arama çubuğuna tıkladım. Alâ Soykan. İletişim bilgilerine girdiğimde numarası ekranda belirdi. Ekranın ışığı yüzüme vururken parmaklarım klavyenin üzerinde birkaç saniye tereddütle bekledi. Sert mi durmalıydım, yoksa aradaki o bir yıllık buzları tek bir mesajla eritmeli miydim?
Sonunda en net, mesafeli ve profesyonel haliyle mesajı yazdım:
“Selam Alâ, ben Bora. Hoca proje detaylarını sisteme yüklemiş. Ne zaman ve nerede buluşup konuşalım?”
Gönder tuşuna bastığım an göğsümün ortasında ritmini şaşıran kalbimin sesini duydum. Telefonu ekranı masaya gelecek şekilde yüzüstü bıraktım. Saniyeler süren o sessizlik bana saatler gibi geldi. O sırada gözüm kupadaki tarçın çubuğuna takıldı.
Sonra telefon masanın üzerinde hafifçe titredi.
Ekranı çevirdiğimde gelen yanıt kısaydı, ama kelimelerin netliği tam da Alâ’ya yakışır cinstendi:
“Selam Bora. Yarın ders çıkışı kütüphanenin alt katındaki çalışma salonunda olalım. Saat 3 uygun mu?”
Parmağım ekrandaki o cümlede, onun isminin yazılı olduğu hatlarda takılı kaldı. Klavyeye dokunup yanıtımı hızlıca yazdım:
“Uygun. Yarın 3’te görüşürüz.”
Telefonu masaya bıraktım. Masadan kalkıp odamdaki geniş pencerenin önüne yürüdüm. Dışarıda hafif bir sonbahar yağmuru çiselemeye başlamıştı. Sokak lambalarının sarı ışığı ıslak asfaltın üzerinde parıldıyordu. Odadaki o yoğun tarçın kokusu, yağmurun nemli kokusuyla birbirine karışmıştı.
Yatağa uzanıp ellerimi başımın arkasında birleştirdim. Bir yıldır amfilerde, kantin bahçesinde, fakülte koridorlarında sadece uzaktan bakışlarımla takip ettiğim, yanından geçerken içime çektiğim o tarçın kokusunun sahibiyle yarın saat 3'te aynı masada oturacaktım.
Gözlerimi kapatırken zihnimde yine aynı cümle yankılandı:
“Kaçış bitti Bora... Yarın saat 3'te başlıyor.”
