ARALIK kitap kapağı

13. bölüm / 22

BÖLÜM 12

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 12

Yara
~Bora Arkan
Kapı aralığından süzülen o zayıf, sarımsı ışık; Nurşah’ın yüzündeki o korkunç solgunluğu, göz altlarında biriken mor halkaları ve avurtlarının nasıl çöktüğünü bütün acımasızlığıyla gözlerimizin önüne seriyordu. Bir zamanlar kahkahasıyla odayı dolduran, Alâ’ya güç veren, aramızdaki o devasa yangının ortasında fırtınaya göğüs geren neşeli kız gitmiş; yerine ruhu çekilmiş, adeta kendi cenazesini taşıyan bir yabancı gelmişti.
Alâ’nın tuttuğu elimi nasıl bir panikle sıktığını hissettim. Avuç içi kış ayazından bile daha soğuktu, parmak boğumları tir tir titriyordu. İçeriye bir adım fırlamak, o kapıyı söküp atmak ve Nurşah’ı o kapkaranlık kuyunun dibinden çekip çıkarmak istediğini biliyordum. Ama Nurşah’ın kapı kolunu beyazlaşana kadar sıkan parmaklarındaki o aşırı gerginlik ve bakışlarındaki vahşi ürkeklik, ikimizi de olduğumuz yere çiviledi.
"Gidin..." dedi Nurşah. Sesi o kadar cılız, o kadar kimsesiz çıkıyordu ki; boğazından dökülen her kelime sanki kırık bir cam parçası gibi kendi canını yakıyordu. "Lütfen... Yalvarırım gidin buradan."
"Nurşah, sen ne diyorsun?" dedi Alâ. Göz pınarlarından süzülüp yanaklarına akan o sıcak yaşları silmeye bile yeltenmiyordu. Sesi, kırılan bir sırça gibi çatırdayarak döküldü dudaklarından. "Biz nasıl gideriz? Günlerdir senden tek bir haber alamıyoruz Nurşah! Telefonların kapalı, mesajlara bakmıyorsun, evin perdeleri gün ışığı görmüyor... Bizi içeri almayacak mısın gerçekten? Ben Alâ... Senin kardeşin, senin Yeşil’in... Yapma ne olur."
Nurşah gözlerini Alâ’nın o yalvaran, ıslak gözlerinden kaçırdı. Başını hırsla iki yana sallarken alt dudağı kontrolsüzce titriyordu. Göğsü, sanki ciğerlerine hava girmiyormuş gibi düzensizce kalkıp iniyordu.
"Biliyorum kim olduğunu Alâ... Çok iyi biliyorum," dedi fısıltıyla. "Ama gidin diyorum size! Ben kimsenin kardeşi falan değilim artık. Ben kimsenin hiçbir şeyi değilim! Yalnız kalmak istiyorum, kendi çamurumda boğulmak istiyorum... Anlayamıyor musunuz?"
Tam kapıyı ağır bir hamleyle yüzümüze kapatmak için asıldı ki, refleksle botumun burnunu kapı eşiğine soktum. Ahşap kapı ayağıma sertçe çarptı, o dar koridorda tok ve yankılı bir gürültü çıkardı.
"Bora, yapma! Çek ayağını!" diye bağırdı Nurşah. Sesi bu sefer sadece öfkeyle değil, tamamen kontrolünü kaybetmiş devasa bir panikle yükselmişti. "Açmayacağım dedikçe niye zorluyorsunuz? Çıkın gidin bu binadan! Bırakın beni!"
"Nurşah, bana bak," dedim. Sesimi olabildiğince tok, sarsılmaz ve kararlı tutmaya çalışıyordum ama göğsümün ortasındaki o sızı yüzünden kelimeler boğazımı yakıyordu. "O kapıyı yüzümüze vurabilirsin. Kilidi arkasından bin kere de çevirebilirsin. Ama ant olsun ki o merdiven başından bir adım bile gitmem. Alâ da gitmez. Sen o kapıyı açıp karşımıza dikilene kadar, burada kaç gün sürerse sürsün bekleriz."
"Gidin diyorum size, gidin!" Nurşah kapının hemen arkasından hıçkırıklara boğularak bağırmaya devam etti. O gürültü, binanın o rutubetli, eski merdiven boşluğunda defalarca yankılandı, üzerimize ağır bir enkaz gibi döküldü. "Sizin mutluluğunuzu da, birbirinize kavuşmanızı da, çektiğiniz dertleri de görmek istemiyorum artık! Ben bittim duymuyor musunuz? Sizin aranızda mekik dokurken, babamın yüzüme savurduğu hakaretleri dinlerken, 'Sen bir hiçsin' dediklerinde ben tükendim! İçimde canlı tek bir hücre bile kalmadı!"
Alâ daha fazla dayanamadı. Kapıya doğru adeta kapaklandı, iki avucunu birden o soğuk ahşap yüzeye dayadı. Yüzünü kapıya bastırarak iç çeke çeke ağlamaya başladı.
"Nurşah’ım..." diye feryat etti Alâ. "Özür dilerim... Yemin ederim özür dilerim! Kendi dertlerimizin körlüğüne düşüp seni unuttuğumuz için, senin o omuzlarına binen yükü göremediğimiz için, seni bu karanlığa yalnız ittiğimiz için özür dilerim! Ailenin sana çektirdiklerini biliyorum... Bizim fırtınamızın ortasında nasıl tek başına kaybolduğunu biliyorum. Ama tek başına taşıma bu yükü ne olur... Biz geldik bak. Lütfen aç kapıyı, yansak da beraber yanalım."
İçeriden bir süre sadece feryat eden, nefessiz kalan hıçkırık sesleri geldi. Nurşah’ın kapının hemen arkasında, dizlerinin üzerine yığıldığını çıkan hışırtılardan anladım. Birkaç saniye boyunca zaman durdu sanki. Sadece iki genç kızın birbirine geçen gözyaşları ve boğuk nefesleri vardı koridorda.
Sonra kapı tokmağının aşağıya doğru yavaşça süzüldüğünü gördüm. Kilit mekanizması bir kez daha, bu sefer tamamen teslim olmuş, gardını düşürmüşçesine acı bir gıcırtıyla döndü.
Kapı ağır ağır, aralık kalarak sonuna kadar açıldı.
Nurşah koridorun ortasında, yerdeki koli birikintilerinin ve yarım bırakılmış bavulların arasında dizlerinin üzerine çökmüştü. Evin içi alacakaranlıktı; çekili tüllerin arasından süzülen zayıf sokak ışığı, havadaki toz taneciklerini aydınlatıyordu. Etrafta giyilmemiş kıyafetler, etrafa saçılmış ilaç kutuları, yarım kalmış su bardakları vardı. Ev değil, sanki terk edilmiş bir yıkıntıydı burası.
Alâ tek bir saniye bile düşünmedi. Kendini Nurşah’ın yanına, o soğuk parkelerin üzerine attı ve kollarını Nurşah’ın boynuna sımsıkı doladı. İki kardeş gibi, geçen onca ayın, çekilen onca kimsesizliğin ve biriken vicdan azabının acısını çıkarır gibi birbirlerine kenetlendiler.
Nurşah önce kaskatı kesildi, ellerini yana çekmeye çalıştı ama Alâ onu bırakmadı. Saçlarını okşadı, yüzünü boynuna gömdü. Çok geçmeden Nurşah’ın o dirençli duvarı tamamen yıkıldı; elleri Alâ’nın sırtındaki montu kavramak isterce tırnaklarını kumaşa geçirdi ve avazı çıktığı kadar ağlamaya başladı.
Ben de kapıyı arkamızdan yavaşça kapatıp içeri adım attım. Deri ceketimin ağır kokusu, evin içindeki o rutubetli ve yalnızlık kokan havaya karıştı. Nurşah, Alâ’nın omzunda hıçkırıklarla sarsılırken yaşlı gözleri bir an bana kaydı. O gözlerdeki kırgınlık, bana kendi geçmişimin faturasını ve o kapıda bekleyen hesabı bir kez daha ödetir gibi derindi.
Derin bir nefes aldım, arkalarındaki duvara yaslandım ve gözlerimi bir saniye bile onlardan ayırmadım.
"Geçti..." diye fısıldadı Alâ, Nurşah’ın kestane rengine çalan saçlarını öpüp okşarken. "Geçti güzelim... Artık o evde tek başına değilsin. Biz buradayız, ben buradayım. Seni kimseye, en çok da kendi karanlığına kurban etmeyeceğiz."
Evin koridorundaki o zifiri alacakaranlık, ikisinin gözyaşlarıyla yıkanırken zaman kavramı tamamen yitip gitmişti. Nurşah, Alâ’nın boynuna öyle bir sımsıkı sarılmıştı ki, sanki ellerini gevşettiği an bir daha asla tutunamayacağı devasa bir uçurumdan aşağı yuvarlanacaktı. Göğsünden yükselen o kesik, nefessiz hıçkırıklar boş salonun buz gibi duvarlarında yankılanıyor, ciğerimden bir parçayı kopartıp alıyordu.
Alâ, dizlerinin üzerine çökmüş halde Nurşah’ın başını göğsüne bastırmış; bir yandan onun sırtını okşuyor, bir yandan da kendi gözyaşları Nurşah’ın saçlarının arasına süzülüyordu.
"Geçti..." diye fısıldıyordu Alâ, sesi titreyerek. "Söyle bana ne olur... Ne yaptılar sana? Ne oldu o evde, o insanlarla?"
Nurşah birden Alâ’yı hafifçe geriye itti. O kaskatı kesilmiş, titreyen elleriyle Alâ’nın omuzlarından tuttu. Yüzü tamamen ıslanmıştı, gözlerinin çevresindeki o mor halkalar kan oturmuş gibi kıpkırmızıydı. Bakışlarında öyle vahşi, öyle derinden vurulmuş bir çaresizlik vardı ki, insanın içine bir bıçak gibi saplanıyordu.
"Ne mi yaptılar Alâ?" dedi Nurşah, sesi önce kırık bir fısıltı olarak çıktı, sonra koridorda patlayan bir çığlığa dönüştü. "Beni yok saydılar! Beni bir çöp gibi kenara attılar! Babam... Babam yüzüme baka baka 'Senden hiçbir şey olmaz, sen ancak başkalarının artıklarıyla, başkalarının dertleriyle yaşarsın' dedi bana! Annem yüzüme bile bakmadı Alâ! 'Alâ kadar bile olamadın, bir baltaya sap olamadın, evi de bizi de rezil ettin' dediler! Duymuyor musun? Öz babam beni evden kovmadı, daha beterini yaptı... Beni zihninde öldürdü benim!"
Alâ’nın dudakları aralandı, kelimeler boğazında tıkandı. "Nurşah... Hayır, ne olur öyle söyleme..."
"Öyle ama!" diye bağırdı Nurşah, hırsla göğsüne vurdu. "Ben kimseden bir şey istemedim ki! Ben sadece bir kez... Sadece bir kez birilerinin beni görmesini istedim! Siz ikiniz... Sen ve Bora..." Bakışları bir an bana kaydı, gözlerindeki o devasa kırgınlık ve suçluluk duygusu yüzüme tokat gibi çarptı. "Siz o fırtınanın ortasında birbirinizi yerken, ben ikinizin arasında siper oldum! Bora’nın o kütüphanede, o sokaklarda çektiği sancıyı gördüm; dayanamadım, kalbim parçalandı! Senin o evde gecelerce sessizce ağlayışını, kendi kendini yiyip bitirişini gördüm; ben de seninle öldüm Alâ!"
Nurşah nefessiz kaldı, hıçkırıklara boğularak başını dizlerine doğru eğdi. Bütün vücudu bir yaprak gibi sarsılıyordu. Alâ tekrar ona doğru uzanmak istedi ama Nurşah elini kaldırıp onu durdurdu.
"Siz kaçtınız!" diye devam etti, sesi bu sefer derin, boğuk bir inilti gibi çıktı. "Siz birbirinizden de, dertlerinizden de kaçtınız! Ama ben kaçamadım! Aranızdaki o devasa yangının ortasında tek başıma kaldım. Bora’ya gittim, onun gözündeki o ölümü gördüm; sana geldim, senin duvara ördüğün o buz gibi taşları gördüm. 'İkisini birleştireyim, ikisi de kurtulsun' derken ben kendi hayatımı yaktım Alâ! Babam geldi, benim okuluma, geleceğime el koymaya çalıştı. 'Sen ne işlerle uğraşıyorsun, kimlerin peşinde koşuyorsun' diye beni sorguladı. Kendi ailem beni bir suçlu gibi damgaladı! Ben de... ben de kendimden nefret ettim!"
"Nurşah..." dedim, artık dayanamayarak duvardan ayrılıp yanlarına doğru bir adım attım. Sesimdeki o ağır vicdan azabını saklayamıyordum. "Bizim yüzümüzden... Biliyorum. Benim kafa tuttuğum, benim çözemediğim o geçmişin yükü senin üzerine bindi."
Nurşah başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözyaşları çenesinden süzülüp hırkasının yakasına damlıyordu.
"Senin yüzünden değil Bora," dedi, sesi o kadar acı doluydu ki... "Sadece senin yüzünden değil! Ben kendi güçsüzlüğümün altında ezildim. Ben zannettim ki, herkesi mutlu edersem, siz kavuşursanız, herkes iyileşirse ben de iyileşirim. Ama öyle olmadı... Siz o gün kütüphanede, o sokakta birbirinizin elini tuttuğunuz an... Ben o kapının arkasında tek başıma kaldığımı anladım. 'İşleri bitti, artık Nurşah’a ihtiyaçları yok' dedim kendi kendime. Ne kadar aşağılık bir düşünce değil mi? Kendi kendime o karanlığı ben kazdım!"
"Saçmalama!" diye feryat etti Alâ, Nurşah’ın ellerini yakalayıp hırsla kendi yüzüne bastırdı. "Saçmalama Nurşah! Sen olmasaydın ben o adımı atamazdım! Sen olmasaydın ben Bora’nın gözünün içine bakacak cesareti bulamazdım! Sen bizim birleştiricimizdin, bizim en büyük sığınağımızdın! Sen nasıl kendine 'ihtiyaç kalmadı' dersin? Ben sensiz eksik kaldım, duymuyor musun? Benim bir yanım sende kaldı!"
"Ama ben çok yoruldum Alâ..." dedi Nurşah, sesi aniden bir çocuk fısıltısına dönüştü. Bütün o öfkesi, çığlıkları bir anda söndü; geriye sadece bitkin bir çaresizlik kaldı. "Ben gecelerce bu soğuk evde tavanı izlerken panik ataklarla boğuştum. Nefesim kesildi, 'Acaba ölsem kaç gün sonra haberleri olur' diye düşündüm. Telefonu elime aldım, senin adını gördüm... Ama arayamadım. 'O şimdi Bora ile, o şimdi mutlu, onun huzurunu bozmaya hakkım yok' dedim. Kendi kendimi bu odaya kilitledim. Günlerce tek bir lokma yutmadım. Bedenim de, ruhum da artık hiçbir şeyi taşımıyor."
Alâ başını Nurşah’ın kucağına koydu, hıçkırıkları bütün evi doldurdu. "Özür dilerim..." diye mırıldandı defalarca. "Özür dilerim güzelim... Bizi affetme, istersen yüzümüze bile bakma ama ne olur kendini bırakma. Ne olur bizi böyle cezalandırma..."
Evin koridorundaki o buz gibi hava, üçümüzün de ciğerlerini dağlıyordu. Yerdeki koliler, yarım kalmış eşyalar, köşedeki toplanmış bavul... Hepsi Nurşah’ın bu şehirden, bu hayattan ve bizden tamamen vazgeçmeye ne kadar yakın olduğunun sessiz şahitleriydi.
Dizlerimin üzerine çöküp ikisinin tam karşısında durdum. Nurşah’ın titreyen omzuna elimi koydum. Bu defa ne sert bir Bora vardı ne de kaçan biri.
"Bana bak Nurşah," dedim, gözlerimdeki o kararlılıkla onun kırık bakışlarını kenetleyerek. "Seni o fırtınanın ortasında yalnız bıraktığımız için benim de, Alâ’nın da ömrü boyunca vicdanı sızlayacak. Ama ant olsun ki, o babanın sana kurduğu o baskıyı da, seni bu eve mahkûm eden o çaresizliği de tek tek yıkacağım. Sen buradan hiçbir yere kaçmıyorsun. Sen bizim kardeşimizsin, sen bu hikâyenin en temiz yerisin. Yükün ne kadar ağır olursa olsun, bundan sonra üçümüz birden taşıyacağız. Duydun mu beni? Tek başına bir adım bile atmayacaksın artık."
Nurşah gözlerini kapatıp derin, titrek bir nefes verdi. Alâ başını kaldırıp Nurşah’ın yüzünü ellerinin arasına aldı ve yanaklarındaki yaşları öperek sildi. Nurşah başını Alâ’nın omzuna bıraktığında, ikisi de koridorun ortasında saatlerce süren o devasa fırtınanın ardından ilk defa birlikte nefes almaya başladılar.
Koridordaki o dondurucu sessizlik, fırtına sonrası çöken ağır bir sis gibi üzerimize serilmişti. Nurşah, Alâ’nın göğsüne sığınmış halde derin ve kesik nefesler alıyordu. Ancak içindeki o yangın henüz küllenmemişti. Göğsünü sıkıştıran, boğazına oturan o devasa yumru hâlâ oradaydı. Yavaşça Alâ’dan doğruldu, sırtını koridorun soğuk duvarına yasladı. Gözlerini yerdeki o kırık, toplanmamış bavula dikti.
"Bitiyor sandım..." dedi Nurşah, sesi adeta bir kuyu dibinden geliyordu. "Her şey bitti, artık benim için bu dünyada bir yer kalmadı sandım. Siz hiç gecenin üçünde, o buz gibi yatakta yatarken kendi nefesinizin sesinden korktunuz mu?"
Alâ, Nurşah’ın titreyen ellerini iki avucunun arasına alıp sıkıca tuttu, gözyaşları sessizce akmaya devam ediyordu.
"Ben her gece o korkuyla uyandım Alâ," diye devam etti Nurşah, bakışlarını boşluğa sabitleyerek. "Sadece ailenin üzerime savurduğu o ağır laflar değil canımı yakan... Ben en çok kendime yenildim. Her gün kütüphaneden çıkıp o eve yürürken, 'Nurşah bugün kimi kurtaracaksın?' diye soruyordum kendime. Ama kimseden 'Nurşah sen nasılsın?' sorusunu duymadım. Babam yüzüme baka baka 'Senden bir baltaya sap olmaz, ancak başkalarının gölgesinde yaşarsın' dediğinde, ona verecek tek bir cevabım bile yoktu. Çünkü haklı olduğuna inandım. Gerçekten de ben sadece sizin gölgenizde var olan biriymişim gibi hissettim."
"Nurşah yapma, kurban olayım öyle konuşma..." diye fısıldadı Alâ, sesi hıçkırıklar arasında kaybolurken. "Sen benim gölgem değilsin, sen benim canımdan bir parçanın taşıyıcısısın."
"Ama öyle hissettirildi!" diye aniden sesini yükseltti Nurşah, gözlerinden yeni bir yaş dalgası süzüldü. "Siz ikiniz birbirinize bakarken, o gözlerdeki o devasa yangını görürken ben hep dışarıdaydım. Bir yanım sizin için sevincinden çıldırıyordu, ama diğer yanım... Diğer yanım o kadar kimsesiz, o kadar terk edilmiş hissetti ki kendisini! 'Benim hikâyem nerede?' dedim kendi kendime. Ben bu hayatın neresindeyim? Herkesin yarasına merhem olmaya çalışırken kendi yaram açıldı, iltihap topladı, çürüdü de tek bir kişi dönüp 'Burada bir can çekişen var' demedi!"
Yerdeki koli bantlarını, etrafa saçılmış ders kitaplarını gösterdi eliyle. Parmağı titriyordu.
"Görüyor musunuz şunları?" dedi acı bir tebessümle. "Günlerce şu kitapları toplamaya çalıştım. 'Gideyim' dedim. Bu şehirden de, sizden de, babamın o zehirli dilinden de kaçayım. Bir otobüs bileti alayım, nereye gittiğinin önemi yok, yeter ki burada olmayayım... Ama biliyor musunuz ne oldu? O bileti alacak, o bavulu kapatacak gücü bile bulamadım kendimde! O kadar aciz, o kadar bitkindim işte. Kapının arkasında yığılıp kaldım günlerce. Tırnaklarımı şu parkelere geçire geçire ağladım. 'Allah’ım ne olur biri kapıyı çalsın' diye yalvardım içimden... Sonra hemen arkasından 'Hayır, kimse gelmesin, kimse beni bu rezil halde görmesin' diye kendime lanet okudum."
Işık tüllerin arasından süzülüp yüzüne vururken, o yüzdeki her bir çizginin nasıl bir yalnızlıkla kazındığını görmek canımı dehşet derecede yakıyordu. Yanlarına biraz daha yaklaşıp Nurşah’ın tam hizasında diz çöktüm.
"Nurşah," dedim, sesimdeki o derin mahcubiyeti hiç saklamadan. "Sen bizim için sadece bir arkadaş, bir sırdaş değildin. Sen olmasaydın ben Alâ’nın kapısına dayanacak o cesareti, o insanlığı içimde bulamazdım. Ben kendi karanlığımda boğulurken sen elini o ateşe uzattın. Bizim körlüğümüz, bizim kendi dertlerimize düşüp seni o karanlıkta unutmamız affedilir şey değil. Biliyorum. Ama o bavul kapanmayacak. Sen hiçbir yere gitmiyorsun. O baban da, seni değersiz hissettiren o her bir kelime de bundan sonra benim karşıma dikilmek zorunda."
Nurşah başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o keskin kırgınlık yavaş yavaş yerini derin bir yorgunluğa bırakıyordu.
"Sana kırgın değilim Bora..." dedi fısıltıyla. "Alâ’ya da kırgın değilim. Ben en çok kendime kırgınım. Sizin mutluluğunuz için çırpınırken kendi hayatımı hiçe saydığım için kırgınım. Ama artık taşıyamıyorum... Ben o güçlü, her şeye koşturan, her deliğe giren Nurşah olamıyorum artık. Yoruldum. İçimdeki o neşeli kız öldü benim. Şimdi buradaki bu enkazla ne yapacaksınız?"
Nurşah’ın başı Alâ’nın omuzlarına düşerken, içindeki o devasa barajın son kapakları da açılmış gibiydi. Boğazından fırlayan her bir hıçkırık, odanın o soğuk ve küf kokan duvarlarına çarpıp geri dökülüyordu.
Alâ onu daha da sıkı kavradı. İki genç kız, dizlerinin üzerinde, yerdeki toplanmamış bavulların ve dağılmış kitapların arasında sanki dünyadaki tek canlı onlarmışçasına birbirlerine sığınmışlardı. Nurşah başını kaldırmadı ama konuşmaya, içindeki o zehri kelime kelime dışarı kusmaya devam etti.
"Biliyor musun Alâ..." dedi Nurşah, sesi o kadar kırık, o kadar acı doluydu ki kelimeler boğazını teker teker yırtarak çıkıyordu. "Siz kütüphaneden o gün beraber çıktığınızda... Ben pencereden arkanızdan baktım. İkinizin o yağmurun altındaki duruşunu gördüm. İçimde kocaman, tarif edemediğim bir hafifleme oldu önce. 'Tamam' dedim, 'Bitti. Nurşah başardın, ikisini de kurtardın.' Ama hemen arkasından o eve gelip kapıyı üzerime kapattığımda... O evin o korkunç, o boğucu sessizliği üzerime çöktüğünde anladım."
"Neyi anladın kurban olduğum, neyi?" diye feryat etti Alâ, yüzünü Nurşah’ın saçlarına gömerek.
"Herkesin bir evi, bir sığınağı, varacağı bir limanı olduğunu... Ama benim olmadığını anladım!" dedi Nurşah, gözlerini hırsla açarak. "Benim gidecek bir evim yok Alâ! Babamın o evi bana bir hapishane, bir cehennem! 'Sen işe yaramazın tekisin, ablan gibi olamadın, bir baltaya sap olamadın' laflarını her gün bir kurşun gibi göğsüme yemekten bıktım! Annemin o acıyan, 'Senden zaten bir şey beklemiyorduk' diyen bakışlarından bıktım! Ben sizin yanınızda kendime bir aile kurmaya çalıştım. Siz iyileşince ben de kendime bir yer bulurum sandım. Ama meğer ben sadece o yangında itfaiyeciymişim... Yangın söndü, herkes evine çekildi, ben elimde boş kovalarla o enkazın ortasında dımdızlak kaldım!"
Nurşah elini hırsla yere vurdu. Parkeden yükselen o tok ses koridorda yankılandı.
"Günlerce şu kolilerin önünde oturdum," dedi parmağıyla etraftaki yarım kalmış paketleri göstererek. "Tırnaklarımı etime geçire geçire düşündüm. 'Ben bu hayatta neyim?' dedim. 'Bora ile Alâ’nın arabulucusu mu? Babasının başarısız kızı mı? Kimim ben?' Tek bir cevap bulamadım Alâ! Tek bir sebep bulamadım yaşamak için! Telefonum her çaldığında kalbim ağzıma geldi ama açamadım. Çünkü biliyordum; açsam yine birileri benden bir şey isteyecekti. Yine birilerinin derdi dinlenecekti. Ama kimse benim şu göğsümün ortasındaki o devasa taşın ağırlığını sormayacaktı!"
Bakışları bana döndü bir kez daha. Gözlerindeki ıslaklık, sokak lambasının zayıf ışığında parıldıyordu.
"Sana kin tutmadım Bora..." dedi, sesi bu sefer derin bir kabullenişle fısıltıya dönüştü. "Sana hiç kızmadım. Çünkü senin o gözlerindeki ölümü ben gördüm. Senin Alâ için nasıl yandığını, o sokaklarda nasıl aklını kaçıracak raddeye geldiğini ben biliyordum. Seni o halde bırakamazdım. Ama beni de o halde bıraktınız işte... Kendi fırtınanız dindiğinde, beni o fırtınanın yuttuğu kıyıda unuttunuz."
Duyduğum her bir kelime, sırtıma yediğim en ağır darbeden daha sertti. Deri ceketimin içinde göğsüm daraldı. Dizlerimin üzerinde bir adım daha yaklaştım onlara. Nurşah’ın titreyen, buz gibi olmuş elini tuttum. İlk defa elimi geri çekmedi.
"Haklısın," dedim. Sesimdeki o sert, tavizsiz edadan eser kalmamıştı. Sadece bir adamın en yalın, en mahcup itirafı vardı sesimde. "Gözümüz kördü Nurşah. Kendi canımızın derdine düşüp bizim için canını ortaya koyan insanı kör bir kuyuda unuttuk. Bunun bahanesi yok. Bana ne kadar öfkelensen, yüzüme ne kadar haykırsan azdır. Ama o 'gidecek yerim yok' lafını bir daha ağzına almayacaksın."
Nurşah yaşlı gözleriyle yüzüme baktı.
"Almayacaksın," diye tekrarladım kararlılıkla. "Çünkü seni o babanın zehirli diline de, o evin cehennemine de bir daha asla terk etmeyeceğiz. Senin bir evin var; Alâ’nın olduğu her yer, benim durduğum her sokak senin evin. O bavul burada kalacak. O baban karşında kim var sanıyorsa, bundan sonra karşısında beni bulacak. Senin yaralarını sarmak bizim boynumuzun borcudur Nurşah. Sen bizi o yangından çıkardın, şimdi biz seni bu karanlıktan çıkaracağız."
Alâ, Nurşah’ın yanaklarını tutup yüzünü kendine çevirdi. "Duydun mu?" dedi ağlayarak ama gururla. "Duydun mu Nurşah? Biz seni bir daha asla yalnız bırakmayacağız. Birlikte düşeceğiz, birlikte kalkacağız. Sen bizim canımızsın, o neşeli kızı sana geri verene kadar buradayız. Yanındayız..."
Nurşah gözlerini kapatarak uzun, hırıltılı bir nefes verdi. Sanki aylardır göğsünün üzerinde taşıdığı o tır büyüklüğündeki kaya parçası, Alâ’nın bu sözleriyle ve elimi bırakmayışıyla birlikte hafifçe yerinden oynamıştı. Yanaklarından akan yaşlar çenesinde toplanıp parkeye damlarken, omuzları hıçkırıkların ritmiyle sarsılmaya devam ediyordu.
Evin içindeki o ağır, tozlu hava yerini yavaş yavaş üçümüzün paylaştığı ortak bir soluğa bırakıyordu. Koridorda artık patlayan çığlıklar yoktu; geriye sadece birbirine tutunan üç ruhun, kırılan parçaları yeniden birleştirme çabası ve Gebze’nin dışarıdaki soğuk rüzgârına inat içeride filizlenen sarsılmaz bir bağ kalmıştı.
Dışarıda fırtına yavaş yavaş hızını kaybediyor, yerini cama vurup süzülen tıpır tıpır bir gece yağmuruna bırakıyordu. Koridordaki o ağır, insanı boğan hava nihayet dağılmıştı.
Alâ ile Nurşah, birbirlerine sarılmış vaziyette duvarın dibine oturmuşlardı. Nurşah’ın hıçkırıkları yerini iç çekişlere bırakmıştı; Alâ ise onun ıslak saçlarını yavaşça tarıyor, yanaklarındaki son yaşları parmak uçlarıyla siliyordu. Ben ayağa kalkıp o alacakaranlık koridorda ilerledim. Kapısı aralık duran mutfağa geçip lambanın düğmesine bastım. Sarı, cılız bir ışık odayı aydınlattı.
Tezgâhın üzerindeki eski çaydanlığa su doldurup ocağa koydum. İçeriden gelen o derin, sessiz nefesleri dinlerken ocağın mavi alevi mutfağın soğuk havasına hafif bir sıcaklık katmaya başladı. Dolaptan bulduğum üç cam bardağı tezgâha dizdim. İşler düzene girmeliydi; hayat, ne kadar sert çarparsa çarpsın durmuyordu.
Çay demlendiğinde mutfaktan çıkıp tekrar koridora döndüm. Nurşah yerdeki kolilerden birine sırtını dayamıştı, yüzü hâlâ solgundu ama bakışlarındaki o boş, uçurum kenarı ifadesi yerini yorgun bir kabullenişe bırakmıştı. Alâ da yanına bağdaş kurmuş oturuyordu.
"Kalkın bakalım yer soğuk," dedim, elimdeki dumanı tüten çay bardaklarından birini Nurşah’a uzatarak. "İçin ısınsın biraz."
Nurşah bardağı iki eliyle birden kavradı. Camın sıcaklığı parmaklarına geçerken gözlerini bardağın buğusuna dikip hafifçe gülümsedi. O neşeli Nurşah’ın ilk zayıf kırıntısıydı bu.
"Teşekkür ederim Bora..." dedi fısıltıyla. "Ellerinize sağlık."
Alâ da bardağını alıp Nurşah’ın omzuna başını yasladı. Sıcak çaydan bir yudum çektikten sonra derin bir nefes verdi. "O koliler toplanmayacak," dedi Alâ, yerdeki bavulu göstererek. "Yarın sabah gelip bu evi pırıl pırıl yapacağız. Perdeleri açacağız, güneş girecek içeri."
"Gerçekten kalayım mı?" diye sordu Nurşah, sesi hâlâ bir çocuk ürkekliği taşıyordu. "Yapabilir miyiz?"
"Sadece kalmayacaksın," dedim sırtımı duvara yaslayarak çayımdan bir yudum alırken. "Birlikte ayağa kalkacağız. Babanın ne dediğinin bir önemi yok, senin ne başardığının önemi var."
Aramızda tatlı, ılık bir sessizlik oldu. Yağmur sesine çay kaşıklarının bardağa çarpma tıkırtısı karışıyordu. Ağlamaktan gözleri şişmiş iki kız kardeş, aylardır ilk defa gerçekten nefes alıyordu sanki.
Nurşah bardağından bir yudum daha alıp derin bir iç çekti. "Biliyor musunuz..." dedi bakışlarını halının üzerindeki desenlere dikerek. "O kadar alışmışım ki her şeyi tek başıma taşımaya, şu an birilerinin beni dinlemesi, elimden tutması bana o kadar yabancı geliyor ki. Sanki bir rüyadayım da uyanırsam yine o karanlık odada tek başıma kalacakmışım gibi hissettiriyor."
Alâ elini uzatıp Nurşah’ın dizine koydu, sıcacık bir tebessümle gözlerinin içine baktı. "Rüya değil güzelim. Buradayız işte. Soluk soluğa, yan yana... Sen bizi o yangından çıkardın, şimdi sıra bizde. Bir daha asla o karanlık odaya tek başına dönmeyeceksin."
O sırada Alâ’nın hırkasının cebindeki telefon titremeye başladı. Ekranda okuldaki öğrenci grubundan gelen art arda bildirimler belirdi. Alâ gözlerini kurulayıp telefona baktı, ardından kaşları hafifçe havalandı.
"Ooo..." dedi Alâ, yüzünde aylardır görmediğim o heyecanlı, gözlerinin içi gülen ifade belirirken. "Şuna bakın."
"Ne oldu?" diye sordu Nurşah, bardağını yere bırakıp merakla Alâ’ya doğru eğilerek.
"Üniversitenin bahar şenliği tarihi açıklanmış," dedi Alâ, ekranı ikimize doğru çevirerek. "Hatta bu sene kampüse dev bir sahne kuruluyormuş, konserler, stantlar, gece açık hava sinemaları... Önümüzdeki ayın ilk haftası başlıyor!"
Nurşah’ın gözleri bir anlığına parıldadı. Eski günlerdeki o etkinlik delisi, her organizasyona koşturan kızın ruhu bir anlığına geri gelir gibi oldu. "Ciddi misin? Pandemiden beri yapmıyorlardı, bu sene açıyorlar mı yani kampüsü?''
"Açıyorlar ya!" dedi Alâ neşeyle, Nurşah’ın kolunu hafifçe dürterek. "Ve sen, o şenlikte en önde olacaksın. Beraber gideceğiz. Dersleri, dertleri, o kasvetli odaları bir kenara bırakacağız. Kampüsün çimlerinde oturup şarkılara bağıracağız."
Nurşah dudaklarını ısırdı, yüzüne yayılan o içten gülümsemeyi durduramadı. "Benim... Biliyorsunuz, öyle kalabalıklara girecek halim yok pek ama..."
"Amalara yer yok Nurşah Hanım," dedim, çay bardağımı tezgâh kenarına koyup gülümsedim. "O şenliğe gidilecek. Stantlardan ne kadar abur cubur varsa toplanacak, o sahnede kim çıkıyorsa sesi kısılana kadar eşlik edilecek. Kaçışın yok."
Nurşah başını salladı. Göz pınarlarında biriken son damlayı eliyle silerken gülümsüyordu artık. "Tamam..." dedi sesi neşeyle titreyerek. "Tamam, geleceğim. Söz."
Koridordaki alacakaranlık ışık, üçümüzün yüzünde ilk defa umut dolu bir tebessüme dönüştü. Kapının arkasındaki fırtına dinmişti; önümüzde ise birlikte yürüyeceğimiz, ışıklı ve neşeli yeni bir bahar duruyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…